Arap ‘ulusal devleti’ ve Filistinlilerin savunulmasındaki düşüşün nedenleri

Çıkarlarını ideolojik kaygıların üstüne koyar

Arap ‘ulusal devleti’ ve Filistinlilerin savunulmasındaki düşüşün nedenleri
TT

Arap ‘ulusal devleti’ ve Filistinlilerin savunulmasındaki düşüşün nedenleri

Arap ‘ulusal devleti’ ve Filistinlilerin savunulmasındaki düşüşün nedenleri

Esad Ganim*

Pek çok kişi Arap ve Müslüman devletlerin, genel olarak Filistinlilere, özellikle de mevcut sıkıntılarında Gazze'ye destek olmak için ciddi veya mevcuttan daha büyük bir çabaya katılmamasının nedenini açıklamaya çalışıyor. Buna, Gazzelilerin başına gelen ve gittikçe kötüleşen korkunç felakete rağmen halk protestolarının olmayışı ve giderek yok olması da dahil.

Bence mesele, tarihsel bir gelişmeyle ilgili. Savaş sırasında veya ondan hemen önce meydana gelen bir anlık gelişmenin sonucu değil. Örneğin, ABD'nin safını belli etmesi ve filolarının gönderilmesi, Arap ve İslam ülkelerinin daha fazla tepki vermesini engellemeye katkıda bulundu. Bunun nedeni bazı Arap rejimlerinin Filistin'de "Hamas" ve "İslami Cihat" hareketleri tarafından temsil edilen siyasal İslam düşüncesine yönelik düşmanlığı değildir. 7 Ekim'de Gazze Şeridi'ne düzenlenen silahlı saldırıya öncülük eden Hamas, 2007'den beri Gazze'yi yönetiyor.

Kastettiğim tarihsel gelişme, 20. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve son yirmi yılda derinleşen iki derin siyasi sürecin etkileşimleriyle ilgili. Bir yandan, ulusal veya dini sınırlar ötesine geçen düzenlemelere ulaşmaya çalışan büyük ideolojilerin gerilemesi kastediyorum. Arap dünyasında, bu, Arap milliyetçiliği ve evrensel İslam fikrini temel olarak ifade eder. Öte yandan, ulusal kimlik ideolojilerinin yükselişi ve Arap dünyasındaki ulusal devletin konumunun, geçmiş yıllara göre çok daha büyük bir fark yaratarak güçlendirilmesini kastediyorum. Bu durum, kendi çıkarları için, Arap dünyasında olup bitenleri anlamanın ve analiz etmenin temel taşı olarak kabul edilebilecek bir noktaya kadar vardı.

FOTOĞRAF ALTI: 1 Aralık'ta Fas'ın başkenti Rabat'ta düzenlenen gösteri sırasında Fas ve Filistin bayrakları (EPA)
1 Aralık'ta Fas'ın başkenti Rabat'ta düzenlenen gösteri sırasında Fas ve Filistin bayrakları (EPA)

Tarihsel olarak, Filistin Ulusal Hareketi açıkça ‘bağımsız karar alma’ yolunu seçti ve bu slogan, Filistinlilerin ezici çoğunluğunun beğenisini ve desteğini kazandı. Mısır da 1979'da Arap birliğinin dışına çıkarak, İsrail ile ayrı bir barış anlaşması imzalamayı seçti. Lübnan da barış anlaşmaları imzaladı, ancak Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel anlaşmalardan vazgeçtikten sonra bunlar başarısız oldu. Daha sonra, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1993'te İsrail’le ayrı bir barış anlaşması imzaladı. Ürdün, İsrail’le yıllarca süren doğrudan temaslardan sonra 1994'te aynı şeyi yaptı. 1990'ların ortalarında Katar Emirliği ile İsrail arasında kısmi ilişkiler oluştu. Dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres resmi bir ziyarette bulundu. Katar, Tel Aviv'de çıkarlarını yönetmek için bir ofis açtı.

“Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ikili ilişkilere hazırlık, ulusal kimliğin derinliğini veya devletin Arap dünyasındaki ulusal çıkarlarını doğrulayan bir adım oluşturdu”

Tabii ki, İsrail ile ilişkilerdeki son dalgayı Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başlattı ve bunu sırasıyla Bahreyn, Sudan ve Fas takip etti. Son aylarda, Suudi Arabistan ile İsrail arasında ikili ilişkiler için müzakereler yapıldığından bahsedildi.

Arap ülkeleri ile İsrail arasında ikili ilişkilere hazırlık, (Filistinliler, İsrail ile ilişkilerin karmaşıklığı nedeniyle burada hariç tutulabilir), Arap dünyasında ulusal kimlik veya ulusal devlet çıkarı kavramının derinliğini vurgulayan bir adım oldu. Bu anlaşmayı imzalayan ülkeler, kararlarının bağımsızlığının ve devletin kendi ulusal çıkarlarına bağlılığının önemini teyit ettiler. Ayrıca, genellikle ulusal veya İslami yüksek çıkarlar olarak kabul edilen sabitelerden muafiyet veya azaltma sağladılar. Bu çıkarların başında, İsrail'i kabul etmemek veya en azından Filistinlilerin bağımsız bir devlet elde etmek ve işgali sona erdirmek için çabalayan pozisyonunu desteklememek geliyordu.

Bu mantık, Arap dünyasının devletlerinin Gazze'ye karşı savaşında İsrail'e karşı ciddi adımlar atmaktan veya Filistinlilerin İsrail saldırısını çevreleme ve savaşı durdurma çabalarını desteklemekten kaçınmasının derin ve geçici olmayan bir açıklamasını sunuyor.

Arap ülkeleri, genellikle tüm Arap elitleri tarafından düşmanlık edilen ve ciltlerle kitaplar yazılan ve ateşli konuşmalar yapılan bir sömürge mirası olarak ortaya çıktı. Ancak, 20. yüzyılın ikinci yarısında ve son yirmi yılda, Arap ülkelerinin tüm hareketlerini ve politikalarını belirleyen merkezi bir simge haline geldi. Bu devletler artık kendilerini doğal bir devlet olarak görüyorlar ve milliyetçi-ulus devlete doğru yöneliyorlar. Devletin, sistemin ve liderlerinin varlığını sürdürmekle, ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmekle ve bölgesel ve küresel sistemde saygın bir yer edinmekle ilgili ‘ulusal çıkarlarını’ arıyorlar. Bu nedenle, uygun gördükleri ittifaklar kurarak, ‘bölgesel düzeyde çıkarları olan’ bir ‘doğal devlet’ oldukları düşüncesini güçlendiriyorlar. Bunu üçüncü bir taraf aracılığıyla değil, kendileri yapıyorlar. Bu nedenle, yaptıkları ittifaklar, İsrail ile anlaşmalar ve ‘vatandaşlarının’ çıkarlarını herhangi bir büyük Arap veya İslami ulusal çıkardan daha yüksek ve daha ötesinde tutmak için inşa ettikleri cesur projeler anlaşılabilir.

Arap devletinin kendi anlayışındaki bu köklü gelişmeler, iki alanda meydana gelen iki gelişmeyle ilgilidir: Birincisi, büyük ideolojilerin gerilemesi ve etkisinin azalmasıdır. Öncelikle, Cemal Abdunnasır döneminde Mısır'ın politikalarıyla ifade edilen Arap milliyetçiliği projesinin gerilemesinden bahsediyorum. İkincisi, birinciyle bağlantılı olarak, Arap Baharı'nın başarısızlıkları ve Arap rejimlerinin ve Batı'nın genel olarak İslami siyasi projelerine, özellikle Sünni ve Şii projelerine düşmanlığı nedeniyle İslami siyasi projenin gerilemesi ve baskınlığının azalmasıdır.

“Ulusal devlet, Arap dünyasında ve genel olarak Üçüncü Dünya'da sömürgeci ülkeler tarafından kuruldu.”

İkinci gelişme, devletin gücünün ve otoritesinin artması ve ‘karar bağımsızlığına’ olan güvenin oluşmasıyla ilgilidir. Bu, iki alanda meydana gelen değişikliklerle ilgilidir: Birincisi, içseldir ve devletin vatandaşlarına ve tebaasına karşı kamusal alandaki gücünün ve etkisinin ciddi bir şekilde artmasıyla ortaya çıktı. Bu, devletin ekonomik kapasitesi ve vatandaşlarının temel kişisel güvenliğini sağlayabilme yeteneğiyle yakından bağlantılıdır. İkincisi, devletin çevresine ve bölgesine olan güveninin artması ve sınırlarını güçlendirmesi ile çevresinden veya dünyadan gelen herkesi kontrol etme yeteneğiyle ilgilidir. Böylece, çevresinden farklı olabilecek, hatta komşu ülkelerin politikalarıyla çatışabilecek, özel pozisyon ve politikalar benimseyebilmektedir. Bu açıklama, Arap ülkelerinin kendi bölgesel ve iç durumlarına karşı çok hassas oldukları, yani bağımsızlıklarını ve rollerini vurgulayan bir yaklaşım benimsedikleri yönündeki yorumla çelişmemektedir. Çünkü ulusal güvenliğine yönelik tehditlerin büyüklüğünün farkındadırlar ve bu nedenle, bağımsızlık dereceleri, ABD, İsrail ve İran gibi daha güçlü aktörlere olan ihtiyaçlarına göre belirlenmektedir.

Fotoğraf Altı:  Ürdün'ün başkenti Amman'da 1 Aralık'ta Gazze'ye destek gösterisi (Reuters)
Ürdün'ün başkenti Amman'da 1 Aralık'ta Gazze'ye destek gösterisi (Reuters)

Arap dünyasında ve genel olarak Üçüncü Dünya’da “Ulusal Devlet”, sömürgeci devletler tarafından oluşturuldu. Sınırları onlar çizdi, devlet yapılarını oluşturdular ve yerel milliyetçilik temellerini atmaya yardımcı oldular. Böylece ayrı bir siyasi, demografik, ekonomik ve hatta kültürel ve sosyal birim olması gerçeğinden hareketle, çevresiyle farklılaşan veya iç içe olan Ulusal Devletin (Nation\ Territorial State) ortaya çıkışına öncülük ettiler. Arap devletleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, liderleri bağımsızlıklarıyla ilgili siyasi yönelimlerde ve diğer Arap devletlerinden ne ölçüde ayrıldıkları konusunda kafa karışıklığına düştüler. Arap dünyası ülkeleri arasında, komünist Doğu Bloku ile kapitalist Batı Bloku arasındaki ilişkilerde, İsrail ile ilişkilerde ve İran, Türkiye, Etiyopya gibi diğer komşu ülkelerle ilişkilerde izlenmesi gereken yön konusunda uzun süren bir tartışma ve derin anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Uzun yıllar boyunca, bir tarafta Mısır ve müttefikleri, diğer tarafta Suudi Arabistan ve müttefikleri olmak üzere iki kutup öne çıktı.

Bu kutuplaşmanın en önemli açıklamalarından biri, Arap milliyetçiliğini ve ekonomik ve siyasi entegrasyonun gerekliliğini amaç edinenler ile milliyetçiliği entegrasyon çağrısı yapmayan genel bir slogan olarak görenler arasındaki ideolojik yorumdur. En azından bölgedeki ve dünyadaki kamu politikaları ve ittifaklar açısından bu böyledir.

Son 50 yılda, Arap dünyası ülkelerinin bir grup olarak temel zorluklarla baş etmede büyük başarısızlıklar yaşadığı bir ortamda, özellikle İsrail, İran ve Türkiye'nin güçlenmesiyle birlikte Arap dünyasında ulusal devletin gücünü ve prestijini derinleştirmeye yönelik eğilimler güçlendi. Bu, tek bir ulusal ve hatta kapsamlı dini kimlik pahasına birden fazla ulusal kimliğin gücünün artmasına katkıda bulundu ve Arap ülkeleri yavaş yavaş ulusal devletin en yüksek çıkarı olduğuna inandığı şeye hizmet eden kendi politikalarını geliştirdiler. Karşılığında bu eğilimlere yönelik eleştirilerin ve dolayısıyla milliyetçi düşüncenin gücü ve etkisi azaldı.

“Arap devletlerinin Gazze'deki devam eden savaş bağlamında davranışlarını, İsrail'in Gazze'deki sivillere karşı işlediği vahşetlere rağmen, Arap dünyasındaki güçlü devletçilik, ulusalcılık vizyonları ve algılarının gelişmesi meselesini dikkate almadan anlamak mümkün değildir.”

Öte yandan, İslami akım bir süreliğine güçlendi ve ulusal devlet fikrine ciddi bir meydan okuma oluşturdu. Ancak, İslami akımların bir kısmında meydana gelen iç değişiklikler, özellikle devleti teslim alma, kabul etme ve hatta savunmaya yönelik olarak ortaya çıktı. Genel İslami hareket, “kapsayıcı bir İslam devleti” fikrini ve hatta sözde “kapsayıcı İslami projeyi” geliştirmedeki başarısızlığı nedeniyle geriledi. Bu, her ülkenin ulusal devletinin ve yerel kimliğinin gücünün daha da artmasına yol açtı. Bu gelişmeler bir ülkeden diğerine eşit olmayan bir şekilde gerçekleşti.

Araştırmalar Mısır, Tunus ve Filistin kimliklerinin Arap dünyasındaki en güçlü ulusal kimlikler olduğunu gösteriyor; örneğin Suriye, sözlü de olsa Arap ulusal kimliğine bağlı kalmayı sürdüren bir devletin örneğiydi.

Son 50 yıl boyunca genel eğilim açıktı: Ulusal devlet ve her ülkenin özel kimliği güçlendi ve ‘ulusal çıkarlar’ lehine giderek daha fazla çözüldü. Bu, devletin ve kendi kimliğinin, devlet ve halkı için en yüksek çıkar olarak gördüğü şeye fayda sağladı. Bana göre Arap-İsrail çatışmasındaki temel gelişmeler bu perspektif olmadan anlaşılamaz. Mısır, Ürdün ve Filistinlilerin İsrail ile savaş halinden ayrı bir çözüm arayışı durumuna geçmesi, devletin veya Filistinlilerin ayrı bir varlığı durumunda devletin artan ulusal çıkarının en önemli ifadelerinden biridir. Bu, Arap ülkelerinin İsrail'le kapsamlı çözümlere bağlı kalmaktan devletin, yani liderlerinin en yüksek ulusal çıkar olarak gördüğü şeyi ifade eden bir çözüme doğru kademeli geçişini açıklıyor.

Dolayısıyla, Arap devletlerinin Gazze'deki devam eden savaş bağlamında davranışlarını, İsrail'in Gazze'deki sivillere karşı işlediği vahşetlere rağmen, Arap dünyası ülkelerinde güçlü devletçilik ve ulusalcılık vizyonları ve algılarının gelişmesi meselesini dikkate almadan anlamak mümkün değildir. Bu meseleyi merkezi bir bileşen olarak almak gerekir. Arap dünyası ülkeleri, halkları ve liderleri, İsrail savaşı nedeniyle Gazze’de yaşanan trajediden çok etkileniyor, ancak aynı zamanda hem devletsel hem de ulusal somut çıkarlarını ve bu çıkarları nasıl korumaya devam edeceklerini düşünüyorlar. Savaştan sonra bu çıkarları korumanın ve güçlendirmenin yollarını arıyorlar. Bu çıkarlar, en azından Arap ülkelerinin liderlerinin büyük bir kısmı açısından, Filistinlilerden ve onların mücadelesinden ya da Arap ülkelerinin kendi aralarındaki karşılıklı ilişkilerden çok ABD ve İsrail’le bağlantılıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”