İsrail ordusunun Lübnan'a yönelik saldırısında ilk kez bir Lübnan askeri öldü

İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyine düzenlediği saldırıda 1 Lübnan askerinin öldüğü, 3 askerin de yaralandığı bildirildi

(AA)
(AA)
TT

İsrail ordusunun Lübnan'a yönelik saldırısında ilk kez bir Lübnan askeri öldü

(AA)
(AA)

Lübnan resmi ajansı NNA'da yer alan habere göre, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki sınır bölgesinde yer alan Kefrkilla beldesi yakınında Lübnan ordusuna ait bir noktayı topçu atışıyla hedef aldı.

Lübnan ordusu X sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada İsrail saldırısında 1 askerinin öldüğünü, 3'ünün de yaralandığını duyurdu.

İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyine yönelik düzenlediği saldırıda ilk kez bir Lübnan askeri hayatını kaybetmiş oldu.

İsrail-Lübnan sınırında 8 Ekim’den bu yana İsrail ordusu ile Hizbullah arasında karşılıklı saldırılar yaşanıyor. Bu saldırılarda 89 Hizbullah mensubu ve 6 İsrail askeri öldü.

Hizbullah Hareketi de bugün yaptığı açıklamada Lübnan'ın güneyinden İsrail'e ait sınır üzerinde bulunan 4 askeri noktanın hedef alındığını duyurmuştu.



Süveyş Kanalı İdaresi, lojistik projelerle gelir kaynaklarını çeşitlendirmeyi hedefliyor

Mısır'daki Süveyş Kanalı'nın kuzey girişinin havadan görünümü ( Reuters)
Mısır'daki Süveyş Kanalı'nın kuzey girişinin havadan görünümü ( Reuters)
TT

Süveyş Kanalı İdaresi, lojistik projelerle gelir kaynaklarını çeşitlendirmeyi hedefliyor

Mısır'daki Süveyş Kanalı'nın kuzey girişinin havadan görünümü ( Reuters)
Mısır'daki Süveyş Kanalı'nın kuzey girişinin havadan görünümü ( Reuters)

Süveyş Kanalı İdaresi Başkanı Usame Rabi, yönetiminin bölgedeki küresel ticaret hareketine hizmet edecek lojistik ve denizcilik projeleri kurarak gelir kaynaklarını çeşitlendirmeyi hedeflediğini söyledi.

İtalyan nakliye şirketi Messina’nın CEO'su Ignazio Messina bugün yaptığı açıklamada, şirketinin grubun genişleme politikasının bir parçası olarak önümüzdeki dönemde Süveyş Kanalı'ndan geçen gemilerinin sayısını ve tonajını artırmayı planladığını ifade etti.

Süveyş Kanalı Genel İdaresi'nden yapılan açıklamada, Messina'nın Rabi ile video konferans yönetimi ile yapılan toplantısında, İtalyan grubun Süveyş Kanalı İdaresi ile işbirliği köprüleri kurmayı ve lojistik hizmet sağlama alanında ortak koordinasyon kurmayı sabırsızlıkla beklediğini söylediğini bildirerek, bunun Süveyş Kanalı'nın lider konumunu güçlendirmek ve Ortadoğu ve Afrika bölgesinde denizcilik ve lojistik hizmetleri sağlayan bölgesel bir merkeze dönüşmesini desteklemek amacıyla olduğunu aktardı.

Rabi, idarenin bölgedeki küresel ticaret hareketine hizmet edecek lojistik ve denizcilik projeleri kurarak gelir kaynaklarını çeşitlendirmeyi hedeflediğini ifade ederek, Kızıldeniz bölgesindeki mevcut zorluklara rağmen, Süveyş Kanalı'ndan geçen gemilerin sayısının artmasıyla son zamanlarda netleşen İtalyan nakliye hattıyla genişletilmiş ilişkilerden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Messina, Ortadoğu ve Afrika'daki nakliye rotalarında faaliyet gösterecek büyük taşıma kapasitesine sahip konteyner gemilerini dahil etmek ve inşa etmek istediklerini aktardı.

İtalyan CEO, denizcilik şirketi Messina’nın 100 yılı aşkın bir süre önce kurulduğunu, 1930'lardan bu yana Süveyş Kanalı İdaresi ile işbirliğine dayalı ilişkiler içerisinde bulunduğunu, şirketine ait gemilerden birinin kanalın 1975'te yeniden açılmasından sonra kanalı geçen gemilerin ön saflarında yer aldığını kaydetti.

Süveyş Kanalı İdaresi'nin gelir kaynaklarını çeşitlendirme hamleleri, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es Sisi'nin geçtiğimiz Pazartesi günü Süveyş Kanalı gelirlerinin bu yılın başından bu yana yüzde 40 ila 50 oranında azaldığını açıklamasının ardından geldi.


İç savaş Sudan'da insan hakları ve özgürlükleri yok ediyor

Milli Ümmet Partisi, askeri istihbaratın partinin bazı kadroları da dahil olmak üzere çok sayıda sivile karşı yürüttüğü tutuklamaları kınadı. (AFP)
Milli Ümmet Partisi, askeri istihbaratın partinin bazı kadroları da dahil olmak üzere çok sayıda sivile karşı yürüttüğü tutuklamaları kınadı. (AFP)
TT

İç savaş Sudan'da insan hakları ve özgürlükleri yok ediyor

Milli Ümmet Partisi, askeri istihbaratın partinin bazı kadroları da dahil olmak üzere çok sayıda sivile karşı yürüttüğü tutuklamaları kınadı. (AFP)
Milli Ümmet Partisi, askeri istihbaratın partinin bazı kadroları da dahil olmak üzere çok sayıda sivile karşı yürüttüğü tutuklamaları kınadı. (AFP)

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında 10 ayı aşkın süredir devam eden iç savaş, sadece kötüleşen bir insani trajedi, dünyadaki en büyük iç-dış göç ve benzeri görülmemiş bir altyapı tahribatı yaratmakla kalmadı. Aynı zamanda askeri unsur ve çatışmanın etkisi tüm bunların ötesine geçerek hak ve özgürlüklere gölge düşürdü.

Sudan'da insan haklarının kötüye gitmesi birçok tarafın, sivil örgütün ve hukukçunun memnuniyetsizliğini ve öfkesini uyandırdı. Özellikle de bu uzun süreli savaşın henüz duracağına dair hiçbir umut ışığı olmaması söz konusu öfkeyi artırdı.

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, resmi olarak ilan edilen ve ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü hâl sırasında bazı hakların kısıtlanmasına izin vermiş olsa da bu durumda haklara getirilecek herhangi bir kısıtlamanın istisnai ve geçici olması ve durumun gereklerine göre mümkün olan en dar kapsamda olması gerektiğine inanılıyor.

Bununla birlikte Sözleşme’ye göre yaşam hakkı, işkence ve her türlü kötü muameleden korunma hakkı gibi saygı gösterilmesi gereken bazı temel haklar bulunuyor. Sözleşme ayrıca, yargısal denetim dışında alıkonulmayı da yasaklıyor. Öyle ki adil yargılanma hakkı, olağanüstü hallerde bile her zaman geçerliliğini koruyor.

Mevcut iç savaşın ilk gün ve haftalarından bu yana, çatışmanın her iki tarafındaki güvenlik güçleri konuşlanmalarını arttırdı. Güvenlik güçleri kontrolleri altındaki bölgelerde teftişlerini önemli ölçüde sıkılaştırdı. İhtiyaçlarını karşılamak ya da seyahat etmek için hareket ederken kontrol noktalarında durdurulup aranan herkes, o yeri kontrol eden kişiye göre, sanki ordu ya da HDK ile bağlantısı varmış yahut onlarla iş birliği yapıyormuş gibi görünüyordu.

Savaşın ilk aylarında güvenlik makamlarının, HDK’yi desteklediğinden şüphelenilen kişilere karşı yoğun operasyonları devam etti. Çatışmanın her iki tarafı, kendi askeri istihbarat servisleri aracılığıyla aktivistlere ve siyasetçilere karşı, diğer tarafla iş birliği bahanesiyle geniş çaplı tutuklama operasyonları düzenledi.

İnsan hakları ve güvenlik yok ediliyor

Gözlemciler ve hukuk organları, savaşın her iki tarafının da benzer araçlar, gerekçeler ve farklı saikler kullanarak kamu özgürlüklerini ve haklarını ciddi şekilde ihlal ettiğine inanıyor. Her iki taraf da yargı, savcılık ve polis gibi adalet ve hukuk mekanizmalarının yokluğunun hissedildiği bir dönemde, özellikle de savaş bölgelerinde ve sıcak çatışma alanlarında hukuk dışı kısıtlamalar, aramalar ve tutuklamalar uyguluyor.

Ülkenin merkezindeki en büyük şehir ve El Cezire eyaletinin başkenti olan Vad Medeni’nin ani ve şok edici düşüşünün ardından tutuklama operasyonları geniş çapta arttı. Eyalet hükümetleri art arda hizmet ve değişim komiteleri ile direniş komitelerini feshederek faaliyetlerini yasakladı. Bazı eyalet yönetimleri, Nisan 2019'da devrik Devlet Başkanı Ömer el-Beşir rejimini devirenleri hedef aldığı düşünülen bir adımla Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) üyelerinin sınır dışı edilmesine karar verdi.

Operasyonlar özellikle ülkenin doğu, merkez, güney ve batısındaki çeşitli eyaletlerdeki direniş ve acil durum komiteleri üyelerini aynı şekilde ve aynı nedenlerle hedef aldı. Bunun hemen ardından tüm eyalet hükümetleri, ÖDBG'ye bağlı oldukları için hizmet ve değişim komitelerini feshetti. Hatta bazıları savaşın Aralık Devrimi ile ilgili her şeye, savaşı durdurma ve sivil demokratik bir dönüşüm çağrısı yapan herkese karşı döndüğünü savunarak ‘savaşa hayır’ çağrısı yaptı.

Genişletilmiş operasyon

Aynı bağlamda insan hakları avukatı el-Muiz Hadra, artan yargısız tutuklamaların kamu özgürlüklerine karşı yaygın bir operasyon olduğunu açıkladı. Bu operasyon savaştan sonra başlamadı, aksine parti kadrolarının, ÖDBG’nin ve aktivistlerin çoğunun tutuklanmasını başlatan Abdulfettah el-Burhan’ın 25 Ekim 2021'deki darbesinden bu yana daha da arttı. Ardından, sindirmek ve yıldırmak için bu kişilerin haklarında uydurma raporlar yazıldı.

Savaş sonrasına gelince Hadra’ya göre ordu ve askeri istihbarat kisvesi altında gizlenen, eski rejimin kalıntıları tarafından temsil edilen yeni bir aktörün olduğu açıkça görülüyor. Bunlar, savaşın sona ermesini talep eden aktivistleri ve ‘savaşa hayır’ diyen herkesi tutukluyor.

İnsan hakları avukatları, özgürlüklere getirilen kısıtlamaların tüm yasaların açık bir ihlali anlamına geldiğine inanıyor. Ülke tarihinin bu döneminde hukukun neredeyse tamamen yok olduğu bir zamanda, yasaların uygulanıp uygulanmadığından bahsetmek bile mümkün değil. Çünkü önceki rejimin kalıntıları devletin tüm mekanizmalarını kontrol ediyor.

Siyasi partiler etkisiz hale geldi

Hadra, özgürlükleri kısıtlama operasyonunda en son uygulanan şeyin, siyasi partilerin ihraç edilmesine dayanan yeni bir yaklaşım olduğuna dikkat çekti. Buna göre eyaletlerin en üst düzey yetkililerinin açık kararları ve ilan edilen açıklamalarıyla savaşa karşı olanlar ordunun kontrolündeki bölgelerden ihraç edildi.

Hadra şu ifadeleri kullandı: “Ne yazık ki, tüm bu önlemler yasal ihlal teşkil ediyor. Nefret söylemi yayıyor. Toplumsal bölünme tohumları ekiyor ve ülkenin parçalanmasının önünü açıyor. Nil Nehri üzerinde bazı valilerin yaptıkları gibi Sudan halkına karşı açık bir şekilde yasal ihlaller işleyen devlet aygıtından geriye kalanların başında onların ta kendilerinin olduğunu teyit ediyor. Nasıl olur da parti üyelerinden ülkeden ayrılmaları talep edilebilir?”

Hadra, valiye bir vatandaşı siyasi eğilimi veya rengi nedeniyle eyaletinden sınır dışı etme hakkı veren herhangi bir yasal gerekçe olduğunu düşünmüyor. Sınır dışı edilmenin sadece yargı yoluyla gerçekleştirilmesi gereken yasal bir ceza olduğunu düşünen Hadra, belirli koşullar, nihai ve etkili bir yargı kararı mevcut olduktan sonra bir kişinin sınır dışı edilebileceğini savunuyor. Şu anda yaşananları, eski rejimin kalıntıları tarafından ordu, istihbarat ve valilerin koruması altında gerçekleştirilen gerçek birer saçmalık olarak nitelendiren Hadra, tüm bunların kabul edilemez yasal ihlaller olduğunu dile getirdi.

Lüks ve refah

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre aktivist ve insan hakları araştırmacısı Abdulmunim er-Reşid, tüm eyaletlerde ilan edilen olağanüstü hallerle birlikte her türlü kamusal ve özel özgürlüklerin ortadan kalkmasının ardından, bu savaş sırasında özgürlüklerin ve hakların bir tür lüks haline geldiğine inanıyor. Valilerin güvenlik koşullarıyla ilgili elektronik yayınları yasaklayan bir dizi kararına ek olarak yaşam ve hareket hakkı bile ortadan kalktı ve neredeyse bitmek bilmeyen ihlallerin ışığında kısıtlamalar norm haline geldi.

Reşid, devlet otoritesinin daralması ve temel anayasal kurumların yokluğunun, hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik garantilerin bulunmadığı anlamına geldiğini söyledi. Er-Reşid, ordu istihbaratının devam eden tutuklama kampanyasının esas olarak sosyal ve insani çalışmalarda ve acil servislerde aktif olan gençleri, HDK ile iş birliği veya bağlantı şüphesiyle hedef aldığını belirtti.

Sivillere karşı

Bununla bağlantılı olarak Sudan İnsan Hakları Gözlemevi tarafından hazırlanan bir rapor, mevcut savaşın öncelikle her iki tarafça da sivillere yönelik hale geldiğini gösterdi. Askeri operasyonların devam etmesi sonucu savaşın coğrafi alanı genişledikçe insan hakları koşullarındaki bozulma felaket boyutuna ulaştı.

Raporda, Gözlemevi'nin çeşitli eyaletlerde askeri istihbarat tarafından yürütülen tutuklama kampanyalarını izleyerek, ordunun kontrol ettiği bölgelerde sivil insan hakları savunucularının yanı sıra siyasi aktivistler ve direniş komitesi üyelerinin sistematik olarak hedef alındığını doğruladığı belirtildi.

Mahkumiyetler ve iddialar

Bu gelişmeler ışığında ÖDBG, hem orduya hem de HDK’ye, savaşta yer almayan sivil tutukluları derhal serbest bırakma ve insan haklarına ve kamusal özgürlüklere saygı gösterme yönünde beyan ettikleri taahhütlere uyma çağrısında bulundu.

Milli Ümmet Partisi ise kendi kadrosu, cami imamları ve sosyal aktivistlerin de aralarında bulunduğu çok sayıda sivile karşı askeri istihbarat tarafından yürütülen tutuklama kampanyasını kınadı.

Parti yaptığı açıklamada, eyaletlerdeki ordu istihbaratının, savaşın sona ermesi çağrısında bulunan çok sayıda aktivisti, siyasi kadroyu, acil durum komitesini, gazeteciyi ve cami imamını tutuklayarak sivillere yönelik ihlallerini sürdürdüğünü söyledi.

Parti tarafından yapılan açıklamada, eyaletlerdeki askeri istihbaratın, eski rejimin kalıntıları tarafından siyasi rekabetleri çözmek ve insanları kimlik temelinde tutuklamak için bir araç haline geldiği iddia edildi. Açıklamanın devamında “İnsan hakları kuruluşlarına bu ihlalleri ve savaşı reddeden sivillere yönelik şiddetli saldırıyı kınama çağrısında bulunuyoruz” ifadesi yer aldı.

Gazetecilerin hedef alınması

Buna karşılık Sudan Gazeteciler Sendikası, gazetecilerin ve medya profesyonellerinin keyfi tutuklanmasını, gözaltına alınmasını ve çatışmanın her iki tarafınca kontrol noktalarında taciz edilmesini kınadı.

Sendika tarafından yapılan açıklamada, ordu güçleri tarafından kontrol noktalarında gazetecilere uygulanan düşmanca eylemler kınandı. Sudanlı gazetecilerin savaşın başlangıcından bu yana yaşadığı kötü koşullara işaret edilerek, insan haklarının korunması ve sivillerin tehlikeye maruz kalmaması gerektiği hatırlatıldı.

Sendika, kadın ve erkek gazetecilere yöneltilen veya onları tehdit eden, korkutan suçlamaları kategorik olarak reddettiğini belirterek, son derece karmaşık koşullar altında mesleki görevlerini yerine getiren gazetecilere her türlü korumanın sağlanmasını talep etti.

Uluslararası kınama

Birleşmiş Milletler (BM) Sudan İnsan Hakları Uzmanı Rıdvan Nuveysır, silahlı çatışmanın devam etmesi, coğrafi olarak genişlemesi ve onuncu ayına girmesi nedeniyle ülkede kötüleşen insan hakları durumunu kınadı. İnsan hakları ve uluslararası insancıl hukuk ihlallerinin hız kesmeden devam ettiğini belirten Nuveysır, insanların çektiği acılara ilişkin korkunç raporlara ve tanıklıklara atıfta bulundu.

Ordu ile HDK arasındaki şiddetli çatışmalar, Nisan ayı ortasında patlak vermesinden bu yana, Sudan'ın başkentinde ve Darfur ve El Cezire eyaletleri başta olmak üzere diğer birçok eyalette halen sürüyor.

Kanlı çatışmalar 13 binden fazla insanın hayatına mal oldu. Savaş altyapıyı yok etti ve ülkeyi Sudan nüfusunun yarısından fazlasını tehdit eden bir kıtlığın eşiğine getirdi. Ayrıca, Mısır, Çad, Orta Afrika, Güney Sudan ve Etiyopya gibi komşu ülkelere mülteci olarak kaçan en az 1,4 milyon kişi de dahil olmak üzere 7,4 milyondan fazla insan yerinden edildi.


Bağdadi'nin eşleri ve kızıyla yapılan röportajlar Ezidi kadınların çektiği acıları gün yüzüne çıkardı

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)
Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)
TT

Bağdadi'nin eşleri ve kızıyla yapılan röportajlar Ezidi kadınların çektiği acıları gün yüzüne çıkardı

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)
Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)

Al-Arabiya televizyon kanalının, DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin üç eşi ve kızıyla yaptığı röportajlar, Bağdadi'nin hayatındaki sırları ortaya serdi. Kadınlara yönelik ihlallere ilişkin dokunaklı hikayelerden Bağdadi’nin Roma'ya kadar yayılma hayallerine birçok sırrın gün yüzüne çıktığı röportajlar, Arap ve uluslararası medya kuruluşlarının ilgisini çekecek bilgiler içerirken birincil kaynak haline geldi.

DEAŞ’ın eski lideri Bağdadi'nin eşleri ve kızının açıklamaları, eşlerinden biri olan Esma Muhammed el-Kubeysi ve kızı Umeyme’nin verdiği ve şiddet eylemleri, terör örgütleri tarafından daha önce görülmemiş şekillerde yeni öldürme yöntemleri ve muhaliflerin cansız bedenlerinin parçalanması gibi eylemlerle dünyayı ayağa kaldıran Bağdadi’nin hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyor gibi göründükleri görüntü öfkeli yankılar uyandırdı.

Bağdadi'nin eşleri ve kızının üzgün görüntüsü ve bazılarının siyah peçe takması, terör örgütü liderinin eşi ve kızının kimliğini öğrenmek için uzun süredir bekleyen kamuoyuna, yaşadıkları acıyı pazarlamak istediklerini, çok dikkatli bir şekilde gerçek rollerine aykırı bir tablo çizdikleri şeklinde yorumlandı.

“DEAŞ’ın prensesi”

Ezidi ‘esirlerden’ biri olan Esma Muhammed’i tanıyanlar, onun örgütün yayılma sürecinde ‘DEAŞ’ın prensesi’ olarak anıldığını, örgüt içindeki hayatının her aşamasında onun yanında olduğunu itiraf ettiği Bağdadi’nin eşi olduğunu iddia ettiğini, ondan hiç ayrılmadığını, Bağdadi’nin ve DEAŞ’ın yaptıklarına itiraz etmediğini ve kınamadığını söylediler.

Bağdadi’nin kızı Umeyme ile yapılan röportaj ise bir şekilde DEAŞ’taki esaretten kaçan binlerce Ezidi kadının öfkesini yeniden alevlendirirken erkeklerinin öldürülmesi, kızlarının kaçırılması ve örgüt tarafından esaret altında tutulması gibi büyük acılar çeken Ezidiler arasında büyük yankı uyandırdı. Örgüt tarafından Musul ve Sincar'da tutulan bin 208'i kadın olmak üzere 3 bin 576 Ezidi serbest bırakılırken örgütün kaçırdığı 2 bin 600 kadının akıbeti ise halen bilinmiyor.

Ezidi Milletvekili Vian Dakhil, Bağdadi'nin eşinin ve kızının ekranda görünmesi karşısında şoke olduğunu söyledi. Masum ve olanlarla hiçbir ilgileri yokmuş gibi görünmeye çalıştıklarını vurgulayan Dakhil, bu şekilde röportajı izleyenleri, mağdurları ve ailelerini, hatta güvenlik güçlerini dahi kandıramayacaklarının altını çizdi.

FOTO: Ebubekir el-Bağdadi’nin kızı Umeyme (Sosyal medya siteleri)
Ebubekir el-Bağdadi’nin kızı Umeyme (Sosyal medya siteleri)

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Ezidi vekil, “(Bağdadi'nin eşinin) ne söyleyeceğini ve bu röportaj sayesinde iletmeye çalıştığı mesajı net bir şekilde bildiği çok açıktı. Bağdadi'nin eşi gibi bir terörist ve suçlunun gelip olan bitenlerden haberi olmayan bir ev hanımı ve bir eş olduğunu söylemesi onu gülünç duruma düşürüyor” ifadelerini kullandı.

Üstü kapalı mesajlar

Röportajlarla üstü kapalı olarak iki tarafa mesajların verildiğine inanan Dakhil, bunlardan birinin halen tekfirci düşünceyi benimseyen terör örgütleri, hücreleri ve DEAŞ’lılar olduklarını, ancak şu an bulundukları bölgelerin hükümetin kontrolünde olmasından ve haklarında güvenlik ya da hukuki soruşturma yapıldığından sessiz kalmayı tercih ettiklerini ve onlara ‘Ben hala buradayım’ mesajı verilerek onları rahatlatmanın amaçlandığını, belki de farklı isimler altında başka bir terör örgütü olarak yola devam ettiklerine şahit olacağımızı söyledi.

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed’in bir zamanlar DEAŞ’ı yöneten kişi olduğuna işaret eden Dakhil, “Kocası teoriler geliştirmek ve konuşmalar yapmakla meşgulken o örgütün bir numarasıydı. Diğer milletlerden gelen teröristlerin beyniydi. Onlarla iletişim kuruyordu ve iş birliği yapıyordu. Onun katıldığı toplantılar yapılıyordu” şeklinde konuştu.

Ezidi Milletvekili, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mesaj verilen ikinci taraf ise kendisini kocasının eylemlerinden habersiz, hiçbir şeyi olmayan, sadece kocasının emirlerini yerine getiren ve ona itaat eden, çocukları ABD güçleri tarafından öldürüldüğü için payına düşeni alan bir mağdur olarak gösterip sempatisini kazanmaya çalıştığı toplum ve güvenlik kurumlarıydı.”

Dakhil, bazı insanların Bağdadi’nin eşine duyduğu sempatiyi ‘bir terörist ve suçlunun gerçek yüzünü göremedikleri için gerçek bir felaket’ olarak nitelendirdi.

Gizlenen sırlar

Esma Muhammed'in kimliğiyle ilgili sırları açıklayan Ezidi Milletvekili, Esma Muhammed’in Bağdadi ile 1999 yılında evlendiğini ve öldürülene kadar eşi olarak kalmaya devam ettiğini söyledi. Esma Muhammed'in Arapça, İngilizce ve Türkçeyi akıcı bir şekilde konuştuğunu ifade eden Dakhil, (Bağdadi) daha önce El Kaide örgütünde olduğu için örgütün fikirlerine inandığını belirterek, “Bir gün Ebu Musab El-Zerkavi'nin yardımcısıydı, bir gün El Kaide'nin Irak'ta gerçekleştirdiği terör eylemlerinin sorumlusuydu. O dönemde adı Ebu Dua es-Samarrai’ydi” dedi.

Bağdadi'nin 2004 yılında ABD güçleri tarafından tutuklanıp bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakıldığında bile eşinin onun El Kaide üyesi olduğundan kesinlikle emin olduğunu vurgulayan Dakhil, “Bunu biliyordu. O dönemde terör örgütü El Kaide'nin liderleriyle ilişkisi vardı. Esma Muhammed de Samarralıydı. Bağdadi, rahatça terör eylemleri düzenlemek için Termiyey’ye taşınana kadar Samarra'da bir camide imamlık yaptı” şeklinde konuştu.

Esma Muhammed’in Irak dışındaki diğer milletlerden DEAŞ üyeleriyle görüşmelerden sorumlu olduğu için Arapça dışında diller öğrendiğini söyleyen Dakhil, “Bağdadi, diğer milletlerden DEAŞ üyeleriyle yapılan toplantıların bazılarında vardı, bazılarında ise yoktu. Hatta Esma Muhammed, Bağdadi, terör eylemleri düzenlemeye gittiğinde örgütün liderleriyle toplantılar yapıyor, emirler ve talimatlar veriyordu. El-Adnani ile çok yakındı. Terör eylemlerinin çoğu ve yaşanan her şey el-Adnani ile paylaştığı odada planlandı” ifadelerini kullandı.

Esma Muhammed’in aynı zamanda DEAŞ’ın şehirlerde peçesiz gezen kadınları izleyen ve peçesiz olduklarını gördüklerinde demirden yapılmış ve dişleri olan bir aletle darp eden Hisbe biriminin sorumlusu olduğunu söyleyen Ezidi Milletvekili, “Bu barbarca eylem sonucunda Musul'da ve başka yerlerde çok sayıda genç kız hayatını kaybetti” dedi.

Kadın esirlerin denetimi

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed'in Ezidi esirlerle ilgili rolüne de değinen Vian Dakhil, “Erkekler Sincar'da öldürüldüğü için her hafta Ezidi ailelerin, kadınların ve çocukların tutulduğu cezaevlerine gidiyordu. Buradan 10 yaş ve üzeri olan erkek çocukları alınıp eğitim kamplarında ‘hilafetin yavruları’ olarak adlandırılan gruplara katılmak üzere gönderiliyorlardı. Bu çocukların sayıları bin 600'ün üzerinde. Genç kızları ise evine götürüyordu. Bağdadi, her gün daha 10 yaşında olan onlardan birine yatak odasında tecavüz ediyordu. O mağdur genç kızların çığlıklarını o duydu. Daha sonra bu kızları diğer DEAŞ üyelerine satıyorlardı” diye anlattı.

FOTO: DEAŞ’ın eski lideri Ebubekir el-Bağdadi (AFP)
 DEAŞ’ın eski lideri Ebubekir el-Bağdadi (AFP)

Ezidi Milletvekili Dakhil, sözlerine şöyle devam etti:

“Sadece bir Ezidi kadını olduğunu ve diğerlerine kendi kızı gibi davrandığını söylediğinde yalanları ve uydurmaları karşısında dehşete düştüm. Ama diğer suçlunun, yani kızı evde dokuz kadın esir bulunduğunu ve bu kadın esirlerin saldırıya uğradığını, sonra satılıp yerlerine başkalarının getirildiğini söyledi. Genç kızlar, Ebubekir el-Bağdadi'nin evinden geldikleri ve onlara ilk tecavüz eden o olduğu için böyle korkunç şekilde daha yüksek fiyata satıyorlardı. Bu şekilde kadın esir ticareti yapıyorlardı. Kim en çok parayı öderse tecavüze uğrayan kız ona veriliyordu ve bu alışveriş her gün tekrarlanıyordu.”

Soykırım

Acımasız terör örgütü DEAŞ’ın gerçekleştirdiği soykırım sonucunda Ezidilerin büyük bir felakete uğradığını vurgulayan Dakhil, “(Örgüt) yetişkin ve genç erkekleri öldürüp, kadınları ve kızları kaçırıp esir olarak sattı. Musul ve Rakka'da Ezidi kızların satıldığı bir esir pazarı kuruluyordu. Her birinin bir fiyatı vardı. Bir DEAŞ üyesi bu rakamı ödemeye zorlanırsa satıcı gönülsüzce indirim yapıyordu” dedi.

Dakhil, şunları söyledi:

“Bağdadi'nin eşinin ve kızının mazlum ve uysal kuzular gibi dışarıda serbestçe dolaşması çok acı verici. (Esma Muhammed’e hitaben) sen kızın için ağlayıp babasının onu 12 yaşındayken terörist Mansur'la evlendirmesini kınıyorsun. Peki sana soruyorum: 10 yaşındaki Ezidi kızları getirip, terörist kocanın onlara tecavüz etmesine izin verirken ve yan odada onların çığlıklarını duyarken ne yapıyordun? Olanlar umurunda değildi, tek düşündüğün kızların satış fiyatlarını artırmaktı. Onlar terörist kocanın rızasıyla kadın esirler olarak o evden çıkıyorlardı ama sen 12 yaşında normal, yasal olarak evlendirilen kızın için ağlıyorsun.”

Dikkat çekici röportajlarla ilgili detaylara değinen Iraklı Milletvekili, son olarak şunları söyledi:

“Bir ay önce Türkiye tarafından Iraklı yetkililere teslim edilen bu suçlunun ve çocuklarının Irak'ta adil bir şekilde yargılanacakları düşüncesiyle iade edilmiş olmaları, Irak güvenlik ve istihbarat güçlerinin gayretlerinin bir sonucu. Bu aynı zamanda güvenlik güçleri tarafından, DEAŞ’lı suçluları nerede olurlarsa olsunlar aramaya devam ettikleri yönünde topluma verilen bir güven mesajıdır. Yıllardır Bağdadi'ye yakın olan ve saklanan isimleri arıyoruz. Ancak güvenlik güçleri bunları getirip ekrana çıkararak, ‘Nerede olurlarsa olsunlar DEAŞ’lı suçluların peşindeyiz. Saklanarak bizden kaçamazlar. Onları içeri alırız, yargılarız ve adalete teslim ederiz’ dediler.”


KDP’den, Irak mahkemesinin bölgeye ilişkin kararlarına, "anayasanın ruhuna aykırı” tepkisi

(AA)
(AA)
TT

KDP’den, Irak mahkemesinin bölgeye ilişkin kararlarına, "anayasanın ruhuna aykırı” tepkisi

(AA)
(AA)

KDP'den yapılan yazılı açıklamaya göre, Mesut Barzani başkanlığında düzenlenen toplantıda, Federal Mahkemenin kararları ele alındı.

Söz konusu kararların “anayasanın ruhuna" Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin (IKBY) anayasal haklarına, federalizm ilkelerine ve Irak anayasasında yer alan "kuvvetler ayrılığı" ilkesine aykırı olduğu ifade edilen açıklamada, KDP’nin “bileşenlerin haklarını savunacağı ve anayasal kurumlara katılımlarını destekleyeceği” kaydedildi.

Irak Federal Mahkemesi, IKBY'deki memur maaşlarının Irak banklarında açılacak hesaplara yatırılmasına, Bağdat hükümetinin, IKBY'ye "borç para verme" yetkisinin elinden alınmasına ve IKBY’nin tüm petrol ile petrol dışı gelirlerinin merkezi hükümete teslim edilmesi gerektiğine hükmetmişti.

Mahkeme ayrıca, IKBY’nin dört seçim bölgesine bölünmesi ve 111 sandalyeli IKBY meclisinde Türkmenlere 5 ve Hristiyanlara 6 olmak üzere, 11 kişilik kotanın “anayasaya aykırı” olduğuna karar vermişti.

IKBY'deki Türkmen ve Hristiyan temsilciler de mahkemenin kararının "siyasi ve haksız olduğunu" belirterek tepki vermişti.


Ürdün, Uluslararası Adalet Divanında İsrail'in Gazze'yi işgalinin hukuk ve insanlık dışı olduğunu bildirdi

(AA)
(AA)
TT

Ürdün, Uluslararası Adalet Divanında İsrail'in Gazze'yi işgalinin hukuk ve insanlık dışı olduğunu bildirdi

(AA)
(AA)

Hollanda'nın idari başkenti Lahey'deki Barış Sarayı'nda faaliyetlerini yürüten UAD'de, İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarının ele alındığı duruşmalar sürüyor.

Ürdün adına duruşmalarda söz alan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi, "Bugün karşınızda İsrail'in Filistin'i işgali en kanlı ve en insanlık dışı şekilde sergilenirken duruyorum." dedi.

Safedi, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırısıyla soykırımın devam ettiğini vurgulayarak, "Binlerce hayatı paramparça ediyor. Halihazırda işgalin baskısına maruz kalan 2,3 milyon Filistinliden oluşan bir topluluğu yok ediyor." ifadelerini kullandı.

Gazze'de açlığın ulaştığı ciddi boyuta dikkati çeken Safedi, "Açlıkla karşı karşıya olan Filistinlilerin sayısı, dünyanın diğer yerlerindekilerin 4 katıdır." diye konuştu.

Safedi, İsrail'in uluslararası insancıl hukuku ihlal ederek ve mahkemenin emrettiği geçici tedbirleri hiçe sayarak gıda ve ilaç sevkiyatını engellemesi nedeniyle Gazze halkının açlık ve ilaç yokluğundan öldüğünü belirterek, şöyle devam etti:

Bu saldırganlık derhal sona ermelidir. Bundan sorumlu olanlar adaletle yüzleşmelidir. Hiçbir ülkenin hukukun üstünde olmasına izin verilmemelidir. İsrail, uluslararası hukuku tamamen hiçe sayarak hareket etmekte ve buna izin verilmektedir, bu durum devam edemez. İşgal hukuk dışıdır, insanlık dışıdır, sona erdirilmelidir.

"Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını açıkça inkar etmektedir"

Safedi, İsrail'in sistematik olarak işgali pekiştirdiğine işaret ederek, "Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını açıkça inkar etmektedir. Bu, hukuka aykırıdır. Tek taraflı tedbirler sahada yeni gerçekler yaratıyor. Bu da barış için tüm umutları yok ediyor." değerlendirmesinde bulundu.

Uluslararası hukuka göre yasa dışı yerleşimlerin sayısının giderek arttığına ve işgal altındaki Filistin topraklarına doğru yayıldığına işaret eden Safedi, şunları söyledi:

Oslo Anlaşmaları'nın imzalandığı 1993'te 280 bin olan yerleşimci sayısı, bugün 700 binin üzerine çıkmıştır. Bugün bu sayı, 700 binin üzerinde yani neredeyse yüzde 100 ya da yüzde 150 oranında artmış durumda. Yerleşimci terörü giderek büyüyen bir kötülüktür. Kurbanları masum Filistinliler, onların evleri ve geçim kaynaklarıdır. İşgalci güç olarak İsrail'in sivilleri korumak, kültürel ve tarihi mirası muhafaza etmek ve demografik değişiklikleri zorlamaktan kaçınmak gibi yasal yükümlülükleri vardır. İsrail, bu yükümlülüğü sürekli ve kasıtlı olarak ihlal etmektedir.

"İsrail, Filistinlileri aşağılama ve istismara maruz bırakmaktadır"

Safedi, İsrail'in Filistin topraklarında demografik değişikliklerin, kültürel ve tarihi mirasın yok edilmesine yol açtığını belirterek, Filistin'in topraklarına el koyup ilhak ettiğini, Filistinlileri evlerinden, çiftliklerinden, köylerinden ve şehirlerinden sürdüğünü söyledi.

Bakan Safedi, "Binlerce çocuk, erkek ve kadını yasa dışı şekilde alıkoymakta ve onları fiziksel ve zihinsel işkence, aşağılama ve istismara maruz bırakmaktadır." diye konuştu.

İsrail'in, Müslümanların ve Hristiyanların ibadet özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini dile getiren Safedi, Müslümanların Mescid-i Aksa'da ibadet etme hakkını ciddi şekilde kısıtladığını, Hristiyan rahipleri, İsrailli aşırılık yanlılarının aşağılama ve tacizlerinden korumak için hiçbir gerçek adım atmadığını anlattı.

Safedi, "İsrail, on yıllardır süren işgal boyunca Araplar, Müslümanlar, Hristiyanlar ve işgal altındaki Kudüs'teki kutsal mekanların kimliğini değiştirmek için çalışmaktadır." dedi.

Barışın bölgedeki tüm halkların hakkı olduğunu ancak işgal sona ermeden mümkün olmayacağını vurgulayan Safedi, "Filistin halkının, kendi kaderini tayin hakkı gerçekleşmeden barış olamaz, başkenti Kudüs olan bağımsız ve egemen Filistin devletinin 4 Haziran 1967'de belirlenen sınırlar içinde kurulması ve tüm dünyada tanınmasıyla mümkündür." ifadelerini kullandı.

"İsrail, Gazze ve Batı Şeria'da her gün yüzlerce Filistinliyi öldürüyor"

Safedi, İsrail işlediği savaş suçları ve uluslararası hukuk ihlallerinden sorumlu tutulmadığı için Gazze ve Batı Şeria'da her gün yüzlerce Filistinlinin öldürüldüğünü kaydederek, şunları söyledi:

(Gazze'de) Çocuklar anestezi olmadan ameliyat ediliyor. 6 yaşındaki Hind, İsrail'in öldürdüğü akrabalarının çürüyen cesetlerinin yanında günlerce arabada kaldı. Sağlık görevlileri nihayet onu kurtarmaya geldiğinde İsrail işgal ordusu, onları öldürdü ve Hind'i aldı.

"İsrail, Kudüs'ün tarihi statüsünü tehdit etti"

Ürdün Adalet Bakanı Ahmed ez-Ziyadat da ülkesinin, Mescid-i Aksa ve Kudüs'ün kimliğinin korunmasında önemli tarihi ve hukuki rolünün bulunduğunu hatırlatarak, Ürdün'ün bu statünün korunması için çalıştığını vurguladı.

Ziyadat, Hristiyanların ve kutsal mekanlarının, Yahudi radikal grupların sık ve sürekli saldırılarının hedefi haline gelmesinden duydukları endişeyi dile getirerek, "İsrail, Kudüs'ün tarihi statüsünü ve Kudüs'teki Müslüman ve Hıristiyanların kutsal mekanlarının bütünlüğünü tehdit etmiştir." dedi.

"İşgal altındaki Filistin toprakları giderek parçalanmıştır"

Ürdün adına söz alan BM Uluslararası Hukuk Komisyonu Üyesi Michael Wood da Divan önündeki danışma görüşünün, sadece iki devleti değil çok sayıda devleti ilgilendirdiğinin altını çizerek, Divan'ın görüş verme yetkisinin bulunduğunu söyledi.

Danışma görüşünün, devletler arasındaki barış müzakerelerine zarar vereceği şeklindeki iddiaların geçerli olmadığına işaret eden Wood, Divan'ın danışma görüşü vermesinin önünde engel bulunmadığını vurguladı.

Wood, BM'nin, Filistin devletinin kurulmasını ve iki devletli çözümün hayata geçirilmesini talep ettiğini hatırlatarak, şu ifadelere yer verdi:

Ne yazık ki İsrail'in işgali yarım asrı aşkın süredir devam etmektedir. Bu sürede İsrail, işgal hukukunun temel ilkelerini kasıtlı olarak ihlal etmiştir. Bu ihlallerin bedeli, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının inkar edilmesidir. İşgal altındaki Filistin toprakları giderek parçalanmıştır. Demografik yapısı değişmiş ve değişmeye devam etmektedir. Yerleşim yerleri ve karakollar hızla genişlerken Filistin halkının doğal kaynaklara erişimi engellenmekte ve su kaynakları tükenmektedir. Tüm bunlar, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ciddi şekilde ihlal etmektedir.

"İsrail, insanlığa karşı suç teşkil eden eylemlerde bulunuyor"

Wood, İsrail'in 2018 Anayasası'nın, devletin Yahudi yerleşiminin geliştirilmesini ulusal değer olarak gördüğünü ve bunun kurularak sağlamlaştırılmasını teşvik ve desteklemek için hareket edeceğine ilişkin beyanını aktardı.

2023'ün yasa dışı yerleşimlerin genişlemesi açısından rekor yılı olduğunu anımsatan Wood, geçen ayın sonunda üst düzey İsrailli yetkililerin, Gazze'yi yerleşime açma niyetlerini de açığa vurduğunu belirtti.

Wood, İsrail'in yasa dışı yerleşimlerinin "Batı Şeria'da yamalı toprak parçası yarattığı" değerlendirmesinde bulunarak, bunun da egemen, bağımsız ve birleşik Filistin devletinin kurulmasını baltaladığını söyledi.

İsrail'in insanlığa karşı suç teşkil eden eylemlerde bulunduğunu ve bu tür suçları cezalandırmada başarısız olduğunu ifade eden Wood, şunları kaydetti:

İsrail'in politikaları ve uygulamaları, bir bütün olarak ele alındığında işgal altındaki Filistin topraklarını ilhak etme niyeti konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır. Bu gerçekler kendiliğinden her şeyi göstermektedir. İsrail'in, 1980 tarihli Temel Yasası ilhak etmeyi amaçlıyor. Devletler, hukuksuz işgalin sona ermesi için BM ile ortak hareket etmelidir. İsrail, işgal altındaki Filistin topraklarından çekilene kadar uluslararası insancıl hukuka ve uluslararası insan hakları hukukuna tam olarak saygı göstermekle yükümlüdür. İsrail'in bu hukuk organları kapsamındaki yükümlülükleri, işgal hukuka aykırı olsa bile geçerli olmaya devam etmektedir.


Bölgede kalıcı barışın sağlanması için İran'a karşı daha sert bir duruş sergilenmeli

İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, 17 Şubat'ta yeni İran füzelerinin girişini duyururken bir askeri yetkiliyle konuşurken (EPA)
İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, 17 Şubat'ta yeni İran füzelerinin girişini duyururken bir askeri yetkiliyle konuşurken (EPA)
TT

Bölgede kalıcı barışın sağlanması için İran'a karşı daha sert bir duruş sergilenmeli

İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, 17 Şubat'ta yeni İran füzelerinin girişini duyururken bir askeri yetkiliyle konuşurken (EPA)
İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, 17 Şubat'ta yeni İran füzelerinin girişini duyururken bir askeri yetkiliyle konuşurken (EPA)

Brian Katulis

İsrail ile Hamas arasındaki çatışmanın patlak vermesinden bu yana dört aydan fazla zaman geçti, insan kayıpları artmaya devam ediyor ve daha geniş bölgesel istikrar ve refaha ulaşma fırsatı azalıyor. Son haftalarda Biden yönetimi öncelikle Gazze'de uzun vadeli bir ateşkes sağlamaya odaklandı. Bunun karşılığında daha fazla rehine salıverilmesi ve Yemen'deki Husi saldırılarına ve Irak ve Suriye'deki milis gruplarının saldırılarına cevap vererek daha geniş bir bölgesel tırmanışı önlemek üzerinde çalıştı. İran ve bölgesel müttefikleri hala bölge için stratejik bir tehdit oluşturuyor.

Biden’ın Gazze'deki çatışmayı ele alma stratejisi, İsrail-Filistin çatışmasının iki devletli çözümüne dayanan bir yaklaşım üzerine odaklanıyor ve Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi gibi girişimleri teşvik ediyor. Ayrıca, Hint Okyanusu ile Ortadoğu ve Avrupa arasındaki bir koridorun güçlendirilmesini öneren G20 zirvesindeki önerilere de destek veriyor. Temel fikir, Mart ayı başında Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ayının başlangıcından önce yapılacak uzun süreli bir ateşkesin, barışa giden yolu açmaya yönelik daha geniş diplomatik çabalar için bir fırsat yaratabileceğidir.

Fotoğraf Altı:  ABD Başkanı Joe Biden, 17 Şubat'ta Delaware'deki bir restorandan ayrılırken (AFP)
ABD Başkanı Joe Biden, 17 Şubat'ta Delaware'deki bir restorandan ayrılırken (AFP)

Ancak bu planın karşı karşıya olduğu çeşitli zorluklar var. İlk olarak, bu çatışmanın ana tarafları olan İsrail ve Hamas'ın kısa vadeli bir anlaşmaya varması mümkün olmayabilir. Son geçici ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılmasından bu yana iki aydan fazla bir süre geçti. Katar ve Mısır'ın Amerikan katılımıyla arabuluculuk yaptığı uzun süren müzakereler henüz sonuç vermedi. İkinci olarak, geçici ateşkesin daha iddialı diplomatik girişimlere geçişi, İsrail ve Filistin politikaları içindeki bölünmeler nedeniyle büyük engellerle karşı karşıya. Ayrıca, Ukrayna'daki çatışma ve yaklaşan 2024 başkanlık seçimleri de dahil olmak üzere ABD'yi yoran, Başkan Biden ve zaten yorgun olan ekibi üzerindeki baskıyı artıracak başka küresel zorluklar da var.

İran faktörü

İsrail ve Hamas arasındaki çatışmada uzun vadeli ateşkesin, bölgede daha geniş barış ve normalleşme çabalarının bir başlangıç noktası olarak kullanılması fikrine yönelik başlıca engel, İran ve 'Direniş Ekseni’nin' olası rolünde yatıyor. Aralık ayında Katar'da düzenlenen Doha Forumu'nda konuşan İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, İran'ın iki devletli çözüme inanmadığını söyleyerek, bu tutumun İran ve İsrail'in üzerinde anlaştığı tek konu olduğunu belirtti. Abdullahiyan'ın bu açıklamaları, İsrail'in iki devletli çözüm fırsatlarını zayıflatma çabalarını vurgulamayı ve Tahran'ın yıllardır izlediği politikayı ortaya koymayı amaçlıyor. Bu politika, İsrail'i mevcut bir devlet olarak tanıma ve gelecekte olası bir devlet olarak Filistin'i tanıma gibi iki devletli çözüm fırsatlarını tehdit eden önlemleri içerebilir.

Bazıları 7 Ekim'in kısmen İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme anlaşmasını bozmayı amaçladığını iddia ediyor

Çoğu zaman, Arap-İsrail barış ve normalleşme çabalarıyla ilgili tartışmalar, bölgedeki İran'ın rolünden ve İran'ın bölgedeki umutları boşa çıkarma ve bölgesel barışı artırma ve işbirliğini artırma çabalarından ayrı ele alınır. Ancak İran meselesini Arap-İsrail meselesinden ayırmaya çalışmak, bölgedeki birçok İran destekli aktörün, İsrail ve Filistinliler arasındaki barış çabalarını engellemek için etkili önlemler aldığı karmaşık gerçeği göz ardı eder. Son zamanlarda İsrail ve bazı Körfez ülkeleri arasında yaşanan normalleşme çabalarının yanı sıra, 7 Ekim'deki saldırının İsrail ile Suudi Arabistan arasında bir normalleşme anlaşması yolunda ilerleme kaydetme çabalarını kısmen engellemeyi amaçladığını düşünenler de var.

İran aktif olarak İsrail'in varlığını reddeden Hamas, İslami Cihad gibi Filistinli örgütleri destekliyor. Ayrıca Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Suriye ile Irak'taki çeşitli silahlı örgütler gibi bölgesel örgütlerle bir ağ oluşturdu. Bu gruplar İsrail'e doğrudan saldırdı veya İsrail-Filistin çatışması çerçevesinde fırsatlar kullandı. Bu, İran'ın iç siyasi çıkarlarını güçlendirmek ve bölgedeki etkisini artırmak için Filistinlilere destek veren ve İsrail'e karşı düşmanlık besleyen söylemleri güçlendirmesine neden oluyor. Bu durum, barışa ve İsrail'le normalleşmeye yönelik bir eğilimle çelişiyor.

İran'ın devam eden nükleer programı, bölgede nükleer silahlanma yarışının ortaya çıkmasına neden olabilecek bir tehdit oluştururken, İran'ın terörist saldırıları desteklemesi ve Ortadoğu'da silah kaçakçılığı yapması, bölgesel devletlerin genel güvenliğini daha da zayıflatıyor. Bu daha geniş perspektiften bakıldığında, İran'ın rejimi Ortadoğu'da uzun vadeli bir barış tehdidi haline geliyor ve iki devletli çözüme yönelik yoğun çabaları engelliyor. Filistin haklarını destekleyenler, özellikle Filistin devletinin kurulma hakkını vurgulayanlar, İran ve Tel Aviv'deki güçler de dahil olmak üzere iki devletli çözümü engelleyen tüm güçlere odaklanmalıdır.

Fotoğraf Altı:  Filistinliler 18 Şubat'ta Deyr el-Balah'ta bir çocuğu enkazdan çıkarırken (AFP)
Filistinliler 18 Şubat'ta Deyr el-Balah'ta bir çocuğu enkazdan çıkarırken (AFP)

Elbette, İran'ın İsrailliler ile Filistinliler arasında iki devletli çözümü reddetmesi, özellikle Gazze'de devam eden savaş göz önüne alındığında, bugünlerde ana engel değil. İsrail, tarihindeki en sağcı hükümete sahip, sürekli olarak Filistin devleti kurma fikrini reddeden bakanları içeren bir hükümete sahiptir. Savaştan önce, bir buçuk on yıldan fazla bir süre boyunca, Gazze, İsrail'in varoluş hakkını reddeden bir örgüt tarafından kontrol ediliyordu. Dolayısıyla, bu sorunun özünde çözülmesi ve iki devletli çözüme doğru adım atılması zaten zor bir görevdir. Ancak, İran'ın mevcut rejimi ve bölgesel ortakları, ABD veya uluslararası toplumun barış çabalarını yeniden canlandırma girişimlerini engelleme gücüne sahiptir, bu nedenle İran'ın dayattığı bu tehdide karşı koruyucu adımlar atılmalıdır.

İran'ın devam eden nükleer programı bölgede nükleer silahlanma yarışını tehdit ediyor

Ortadoğu'da kapsamlı barışa ulaşmak için uzun vadede İran'ın potansiyel zorluklarıyla yüzleşmeye yönelik stratejiler

Kısa süreli krizlerin ve çözülmemiş sorunların bu kadar çok olduğu bir dönemde bu diğer faktörü devreye sokmak çok zor olabilir. Ancak İran'ın oluşturduğu uzun vadeli tehditlere karşı korunmak için Ortadoğu'da bir strateji geliştirmek gerekli hale geldi ve dört ana adımı içeriyor:

1. İran'ın oluşturduğu tehditlere karşı bağlantılı ve kapsamlı bir bölgesel güvenlik ağı oluşturulması gereklidir. Uzun yıllar boyunca ABD ve bazı önemli güvenlik ortakları, füze ve deniz savunması, istihbarat paylaşımı, terörle mücadele ve siber güvenlik gibi alanlarda entegre bir bölgesel güvenlik çerçevesi oluşturmaya yönelik fikirleri tartıştı. Artık İsrail, ABD Merkez Komutanlığının operasyon alanına entegre edildiğine göre, İran'a karşı savunma ve direniş eksenine odaklanarak bölgesel güvenlik işbirliğini güçlendirme çabaları kilit önem taşıyor.

İran'a ve İran'ın yıllar içinde bölge genelinde oluşturduğu grup ağlarına karşı güçlü durmak, Ortadoğu'nun genelinde istikrarın desteklenmesi açısından vazgeçilmez hale geldi. ABD'nin bölgeden çekilmesi, Suriye ve Irak gibi yerlerde bazılarının önerdiği gibi, yalnızca bölgeyi istikrarsızlaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda bir Filistin devletinin kurulması olasılığını da azaltacaktır.

2. İran ve Körfez İşbirliği Konseyi arasındaki düzenli diplomatik katılımın faydalarını ve maliyetlerini değerlendirmek ve bölgesel güvenliği artırmayı amaçlayan daha fazla diyalog için yollar oluşturmak önemlidir. Zamanla, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerinin, İran ile yaptıkları kısa vadeli anlaşmaların, örneğin Çin'in geçen Mart ayında İran ve Suudi Arabistan arasında duyurduğu anlaşmanın, İran'ın bölgesel ve küresel güvenliği tehdit eden çabalarını sürdürdüğü sürece bölgesel güvenliği kalıcı ve sürdürülebilir bir şekilde sağlamayabileceği gerçeğiyle yüzleşmeleri muhtemeldir. Ancak bu kısa vadeli diplomatik anlaşmalar, İran'da kaçınılmaz liderlik değişimi gerçekleştiğinde muhtemelen sorunlarla karşılaşacaktır.

Filistin sorunu çözülmediği sürece İran ve bölgedeki ortakları bu sorunu sömürmeye devam edecek

3. ABD ve Avrupalı ​​müttefiklerinin Ortadoğu'daki uzun vadeli ve sürekli katılımının artırılması son derece önemlidir. Neredeyse on yıldır ABD ve bazı Avrupa ülkeleri, giderek daha iddialı hale gelen Çin'in yarattığı artan zorluklara yanıt olarak odaklarını ve kaynaklarını Ortadoğu'dan Asya'ya doğru yönlendirmeye çalışıyor. Ancak, bu Asya'ya doğru kayma veya dengeleme, Ortadoğu'nun politik coğrafyada kilit bir nokta olarak kalıcı önemini göz ardı etti. Dahası, Rusya'nın 2014 yılındaki ilk müdahalesinden sonra 2022'deki ikinci Ukrayna işgali, bölgeden uzaklaşan bir ilgi kaymasına neden oldu. 7 Ekim'deki saldırılar ve ardından gelen savaş, Ortadoğu'daki geniş çaplı bölgesel çalkantılarla birlikte, ABD ve Avrupa'nın bölgede uzun vadeli bir yaklaşım benimsemelerini gerektiriyor; bölgesel ana ortaklarla ortaklıkları güçlendirerek, Körfez'den Ürdün ve Mısır'a kadar, hepsi Filistin devletinin kurulmasında ve İslam Cumhuriyeti İran'ın oluşturduğu tehditlere karşı savunmada güçlü bir çıkarı olan bölgesel oyuncuları içeriyor.

4. Ortadoğu'daki ortaklarla işbirliği içinde somut bir plan oluşturmak, Filistin Devleti'nin kurulmasını hedefleyen önemli bir adımdır. Filistin meselesi çözümsüz kaldıkça, İran ve bölgedeki müttefikleri, bu meseleyi Ortadoğu'nun dört bir yanındaki kitleleri kendi lehlerine harekete geçirmek için kullanmaya devam edeceklerdir. Gazze'deki savaş hakkında kamuoyunu etkileme mücadelesinde, İran ve ona destek verenler, egemen anlatıyı ele geçirmeyi başardılar ve bu durum, ABD ve İsrail hakkındaki görüşlerde büyük değişikliklere yol açtı. ABD ve bölgesel ortaklarının bir araya gelerek iki devletli çözümü destekleyen ciddi bir plan oluşturması, İran ve onu destekleyenlerle mücadelede dengenin değişmesine yardımcı olabilir.

Geçmişte yapılan hatalardan kaçınmak için, İsrail-Filistin çatışmasını çözme çabalarında iki devletli çözümü canlandırma çabalarına, İran ve Direniş Ekseni’nin bölgedeki istikrarı sarsma ve İsrail-Arap cephesinde ilerlemeyi engelleme rolüne özel bir önem verilmelidir.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.


Terör tehdidi Sahel ülkelerini birleştiriyor mu?

Nijer, Burkina Faso ve Mali hükümet başkanlarının geçen 29 Aralık'ta yaptığı toplantı ile eş zamanlı olarak Nijer'in Niamey kentinde gösteri düzenlendi. (Reuters)
Nijer, Burkina Faso ve Mali hükümet başkanlarının geçen 29 Aralık'ta yaptığı toplantı ile eş zamanlı olarak Nijer'in Niamey kentinde gösteri düzenlendi. (Reuters)
TT

Terör tehdidi Sahel ülkelerini birleştiriyor mu?

Nijer, Burkina Faso ve Mali hükümet başkanlarının geçen 29 Aralık'ta yaptığı toplantı ile eş zamanlı olarak Nijer'in Niamey kentinde gösteri düzenlendi. (Reuters)
Nijer, Burkina Faso ve Mali hükümet başkanlarının geçen 29 Aralık'ta yaptığı toplantı ile eş zamanlı olarak Nijer'in Niamey kentinde gösteri düzenlendi. (Reuters)

Dünyanın en yoksul ülkelerinden Nijer, Mali ve Burkina Faso, ekonomik ve güvenlik açısından da en kırılganlar arasında. Bu durum, on yıldan fazla bir süredir bu ülkeleri etkileyen terör tehdidi nedeniyle daha da karmaşık hale geldi. Ancak bu üç ülkeyi yöneten askerler, Batı ve komşu ülkelerle çatışmaya girdikten sonra, ortak zorluklarla başa çıkabilmek için bir ‘federal birlik’ oluşturma hayalleri kuruyorlar.

Bu üç ülkeyi bir araya getiren birçok ortak nokta var. Yoksulluk ve güvenlik kırılganlığına ek olarak bunlardan en önemlilerinden biri askeri darbelerin ardından orduların iktidara gelmesiyle olağanüstü hal koşullarında yaşamaları. Bu durum, güçlü bir bölgesel kuşatmaya tabi olmalarına ve Rusya ile stratejik bir ittifak kurmalarına yol açtı.

Fotoğraf Altı: Mali'deki ECOWAS güçleri. (Reuters- Arşiv)
Mali'deki ECOWAS güçleri. (Reuters- Arşiv)

Geçen yıl, bu üç ülke yeni yaklaşımları çerçevesinde, ‘Sahel Ülkeleri İttifakı’ adı altında bir askeri ittifak kurdu. Bu ittifak, terörizm, organize suç ve sınırları aşan suçlarla mücadele için çabaları birleştirmeyi amaçlıyor. Geçtiğimiz ocak sonunda, Batı Afrika Ekonomik Topluluğu'ndan (ECOWAS) resmi olarak ayrıldıklarını duyurdular.

Ancak üç ülkenin bakanlarının geçen hafta sonu Burkina Faso'da yaptıkları toplantıda duyurdukları en önemli adım, eğer başarılırsa Sahel bölgesinin tarihinde benzeri görülmemiş bir adım olacak bir federal sistem kurma arzularıydı.

Bu toplantıda, birçok uzman ve yetkili, ilk aşamada üç ülke arasında bir ‘konfederasyon’ kurma fikrini görüştü. Bu, gelecekte bir ‘federal sistem’ kurulmasının yolunu açabilecek bir adım olacaktır. Burkina Faso Savunma Bakanı Kassoum Coulibaly açıklamasında "Bugün Ouagadougou, ittifakımızı güçlendirmek için gerekli mekanizma, araç ve prosedürleri geliştirmek için ek bir adım atmamıza olanak tanıyor" dedi. Bakan, toplantının üç ülkenin hedeflediği konfederasyonun ‘nihai yapılandırmasını belirlemesi’ beklentisini de sözlerine ekledi.

Fotoğraf Altı: Fransız askerleri, 22 Aralık 2023'te Nijer'den çekildi. (Reuters)
Fransız askerleri, 22 Aralık 2023'te Nijer'den çekildi. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Nijerya Savunma Bakanı General Salifou Modi şu açıklamayı yaptı:

"Bu mekanizmalar kurduğumuz ittifakı güçlendirerek etkili bir konfederasyona yol açacak, tek amacımız halklarımızın mutluluğunu ve refahını sağlamaktır."

Bu hayalperest girişimleri yönetenler, üç ülkedeki bir grup generaldir. Ancak önce güvenlik ve askeri koordinasyonla ilgili önemli zorlukları aşmaları gerekiyor. Bu zorluklar, ülkelerinin geniş bölgelerinin hala El Kaide ve DEAŞ gibi örgütlerin kontrolü altında olduğu gerçeğiyle ilgili.

Terör örgütleri, Mali, Nijer ve Burkina Faso arasındaki sınır üçgeninde yoğunlaşmış durumda. Bu bölge, Sahel'deki en tehlikeli olarak tanımlanmakta olup, üç ülkenin orduları için zorlu bir coğrafya olarak kabul ediliyor. Burası, yıllardır terörist savaşçıların terör saldırıları düzenlemek için eğitildiği bir arka üs oluşturuyor.

Her ne kadar üç ülkenin orduları, özellikle hava yeteneklerini geliştirmek amacıyla Rusya ve Türkiye'den büyük silah anlaşmaları yapmış olsa da Mali ve Burkina Faso da Rus Wagner Grubu'ndan yardım istedi. Ancak üç ülkenin geniş bölgeleri halen ordunun kontrolü dışında ve sınırlardaki güvenlik koordinasyonu zayıf kalıyor.

Bu zorlukların üstesinden gelmek için, üç ülkenin askeri liderleri, çabaları koordine etmek ve istihbarat bilgilerini paylaşmak için etkili bir askeri ve güvenlik çerçevesi oluşturmak amacıyla danışma ve görüşmeleri artırdı. Bu çerçevede, Nijer Ordusu Genelkurmay Başkanı General Moussa Barro'nun, Mali'ye yaptığı resmi ziyaret gibi, üç ülkenin askeri liderleri arasında karşılıklı güvenlik iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan adımlar atılıyor.

Fotoğraf Altı: Niamey geçen yıl geniş katılımlı gösterilere sahne oldu. (AFP)
Niamey geçen yıl geniş katılımlı gösterilere sahne oldu. (AFP)

Nijerli General, Mali meslektaşı General Omar Diarra ile uzun bir görüşme gerçekleştirdi ve Sahel Ülkeleri İttifakı çerçevesinde askeri koordinasyonun güçlendirilmesi ve güvenliğin artırılması mekanizmalarını tartıştılar. Resmi bir açıklamada, ikisinin de askeri ve güvenlik koordinasyon mekanizmalarının hızlandırılmasında anlaştığı belirtildi.Formun Üstü

Nijer Ordusu Genelkurmay Başkanı, bir basın açıklamasında, gelecek dönemde Mali ve Burkina Faso'daki askeri meslektaşlarıyla benzer toplantılar düzenlemeyi planladığını kaydetti. Bu toplantılar, sınır bölgelerinde süregelen terör saldırılarına karşı koymak amacıyla düzenlenecek.

Sahel Ülkeleri İttifakı’nın kurulmasının üzerinden altı aydan fazla zaman geçmesine rağmen aralarındaki güvenlik ve askeri koordinasyon düzeyi halen zayıf. Her ne kadar bu ülkelerin orduları bazı zaferler elde etmiş olsa da terör örgütleri sınır üçgeninde hala büyük bir özgürlükle hareket etme kabiliyetine sahiptir ancak bu zaferler hala sınırlıdır ve bireysel olarak elde edildi.

Son dönemdeki bu zor durumla paralel olarak, Mali'nin Geçici Cumhurbaşkanı Albay Assimi Goita geçtiğimiz azartesi günü ordu ve güvenlik liderleriyle bir araya geldi ve "Mali'nin toprak bütünlüğüne yönelik herhangi bir tehdidin ortadan kaldırılması gerektiğine dair herkesi temin etti" şeklinde bir açıklama yaptı.

Mali Savunma Bakanı dün yayınlanan açıklamalarda, Mali ordusunun artık iyi silahlandığını ve ülke topraklarının tümünde kontrolü yeniden sağlama yeteneğine sahip olduğunu belirtti. Ancak, bununla yetinmeyeceklerini ve aynı zamanda Nijer ve Burkina Faso'ya terörizmle mücadelede yardım etmeyi hedeflediklerini ekledi.

Sahel ülkeleri (Nijer, Mali ve Burkina Faso) için terörizm tehdidi, birlik olma yolunda itici bir güç haline geldi. Ancak bu kırılgan ülkeleri yöneten askeri liderler, iktidarda kalmanın bir gerekçesi olarak terörizm tehdidini kullanarak anayasal süreçleri engelliyor ve olağanüstü hâl ilan ediyorlar.


Uluslararası baskılar, İsrail’in Refah’a saldırma konusundaki ısrarını bastırdı mı?

Netanyahu’nun sivillerin Refah’tan tahliye edilmesi yönündeki çağrısıyla alay eden Josep Borrell, İsrail’i sert bir şekilde eleştirdi (AFP)
Netanyahu’nun sivillerin Refah’tan tahliye edilmesi yönündeki çağrısıyla alay eden Josep Borrell, İsrail’i sert bir şekilde eleştirdi (AFP)
TT

Uluslararası baskılar, İsrail’in Refah’a saldırma konusundaki ısrarını bastırdı mı?

Netanyahu’nun sivillerin Refah’tan tahliye edilmesi yönündeki çağrısıyla alay eden Josep Borrell, İsrail’i sert bir şekilde eleştirdi (AFP)
Netanyahu’nun sivillerin Refah’tan tahliye edilmesi yönündeki çağrısıyla alay eden Josep Borrell, İsrail’i sert bir şekilde eleştirdi (AFP)

Gazze’de ateşkes sağlanması ve İsrail’in Refah şehrine saldırmaktan caydırılması yönündeki uluslararası baskılar artıyor. Bu arada Refah şehri, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana aralıksız devam eden askerî operasyonlarının şiddeti altında Gazze Şeridi’nin dört bir yanından göç eden yaklaşık bir buçuk milyon insanı barındırıyor.

Bu haftanın başından bu yana önde gelen bir grup uluslararası insan hakları örgütü ile insani yardım kuruluşu, İsrail’in bu planlı hamlesini kınayan açıklamalar yayınladı. Refah’a saldırı hamlesinden derhal vazgeçilmesi çağrısının yapıldığı bu açıklamalarda, böyle bir hamlenin doğuracağı feci sonuçlar konusunda da uyarıda bulunuldu.

İsraillilerin iddiasına göre İsrail, ‘Hamas savaşçılarını ortadan kaldırmak ve Mısır’dan silah kaçakçılığı operasyonlarını sona erdirmek’ amacıyla vilayeti işgal etme planı kapsamında Gazze Şeridi’nin en güneyinde yer alan Refah şehrini boşaltmayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler (BM) ise Refah’taki Filistinlilerin zorla tahliye edilmesine katılmayı reddediyor.

Oxfam, Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Kalkınma Ajansları Birliği, Danimarka Mülteci Konseyi ve diğer Avrupalı kuruluşların yaptığı ortak açıklamada İsrail hükümetinin Gazze Şeridi’ndeki eylemleri ‘sivillerin toplu olarak cezalandırılması’ şeklinde tanımlandı. Açıklamada yer alan ifadeye göre, “Uygun barınaktan, gıdadan, temiz sudan ve hayatta kalmak için gerekli diğer ihtiyaçlardan mahrum bırakmak ve açlığı azaltmaya yönelik insani yardım sevkiyatını engellemek suretiyle sivillerin toplu olarak cezalandırılması, işgalci gücün uluslararası insani hukuk kapsamındaki yükümlülüklerinin ciddi şekilde ihlali anlamına gelebilir ve savaş suçu teşkil edebilir.”

İsrail’e bu saldırıyı derhal durdurma çağrısı yapan Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, dünya çapında pek çok hükümete de tam ve sürdürülebilir bir ateşkes sağlamak için somut adımlar atılması çağrısında bulundu.

Müttefiklerin baskısı

BM’nin de dahil olduğu uluslararası kuruluşlardan gelen eleştiriler ve uyarılar, Arapların baskıları, özellikle Mısır’ın rahatsızlığı ve doğrudan Tel Aviv’e defalarca yapılan uyarılar kulak ardı edilmedi. Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırılarından bu yana İsrail’e desteğini defalarca duyuran müttefik Batılı hükümetlerin tutumlarında bir değişiklik olduğu görülüyor. Nitekim pek çok Batılı yetkili, Refah’a yönelik saldırıyı kesin bir şekilde reddettiğini dile getirdi.

Hafta başında Avrupa Birliği’nin (AB) baş diplomatı Josep Borrell, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Refah’taki Filistinli sivillerin tahliye edilmesi yönündeki çağrısını alaya alarak, İsrail’e sert bir eleştiride bulundu. Borrell, bu planın nasıl hayata geçirileceğini şu sözlerle sorguladı:

“Tahliye mi edecekler? Nereye? Ay’a mı? Bu insanlar nereye tahliye edilecek?”

Gazze Şeridi’nin güneyinde yer alan Refah’ta bir İsrail saldırısıyla tahrip edilen bir arabanın etrafındaki kalabalık (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyinde yer alan Refah’ta bir İsrail saldırısıyla tahrip edilen bir arabanın etrafındaki kalabalık (AFP)

Borrell, ABD’ye, İsrail’e silah gönderme işini yeniden düşünmesi çağrısı yaptı. Brüksel’deki AB Kalkınma Yardımı Bakanları toplantısının ardından gazetecilere açıklama yapan Borrell, şu ifadeleri dile getirdi:

“Peki, çok sayıda insanın öldürüldüğünü düşünüyorsanız, belki de bu kadar çok insanın öldürülmesinin önüne geçmek için silah tedarikini azaltmanız gerekiyordur. Uluslararası toplum bunun bir kıyım olduğunu ve çok sayıda insanın öldüğünü düşünüyorsa, o zaman belki de silah tedariki meselesini yeniden düşünmemiz gerekiyordur.”

Pazartesi günü Borrell, AB’ye üye 27 ülkeden 26’sının Gazze’de ‘sürdürülebilir bir ateşkesin’ yolunu açan ‘acil bir insani ateşkes’ çağrısında bulunduğunu duyurdu. Borrell’e göre bu ülkeler, ‘sürdürülebilir bir ateşkesin, rehinelerin koşulsuz olarak serbest bırakılmasının ve insani yardım sunulmasının önünü açacak acil bir insani ateşkes talep etme’ konusunda görüş birliğine vardı.

Borrell, onay vermeyen AB üyesi ülkenin hangisi olduğunu belirtmedi. Ancak diplomatlar, Macaristan’ın birkaç gün önce benzer bir açıklamanın yapılmasını engellediğini söylüyor.

İsrail Başbakanı’yla yaptığı bir telefon görüşmesinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İsrail’in ‘yeni bir insani felaket’ riski aldığını söyledi. Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda liderleri tarafından yapılan ortak açıklamada ise ‘Refah’taki askerî operasyonun bir felaket olacağı’ belirtildi ve İsrail’e ‘dostlarına kulak verme’ çağrısı yapıldı. İspanya ve İrlanda başbakanları da Brüksel’deki yetkililere yazarak, İsrail’in AB’yle ortaklık anlaşmasını ihlal ediyor olabileceğine dikkat çekip ‘acil bir inceleme’ talep ettiler.

Amerika’nın kararsızlığı

Bu baskılar, İsrail’i şehre saldırma konusundaki tehditlerinden caydırmasa da Washington’da yankı bulmuş gibi görünüyor. Nitekim Cezayir’in ‘acil’ bir ateşkes çağrısında bulunan karar taslağına karşı ‘veto’ hakkını kullanacağını taahhüt eden ABD yönetimi daha sonra kendi adına, ‘pratikte olabildiğince çabuk’ ibaresini ekleyerek de olsa geçici bir ateşkes çağrısında bulunan bir taslak önerdi.

ABD’nin karar taslağı, İsrail’in Refah’a yönelik kara saldırısı konusunda uyarıda bulunuyor. Bu da İsrail’in, BM’de kendisine karşı herhangi bir müdahale söz konusu olduğunda ABD’den himaye görmeye alışmış olan Tel Aviv üzerindeki bir baskının ifadesidir.

Washington, 7 Ekim’de bu yana Güvenlik Konseyi kararlarına karşı veto hakkını iki kez kullandı. Konsey’in, Gazze’ye insani yardımları artırmayı ve acil ve genişletilmiş bir insani ateşkes çağrısında bulunmayı hedefleyen kararlar almasını sağlamak üzere yapılan oylamadan da iki kez kaçındı.

Uluslararası kuruluşların eleştirileri, Tel Aviv’i destekleyen ülkeleri, Gazze halkının yaşadığı insani felakette ‘suç ortaklığı’ yapma suçlamasına kadar vardı. Kuruluşlar, yaptıkları ortak açıklamada, “Güçlü ülkelerin sessizliği ve bazen de İsrail ordusuna maddi desteği, büyüyen Gazze krizinde üzücü bir suç ortaklığına işarettir. İster silah sevkiyatı yapılması isterse kararların diplomatik olarak engellenmesi yoluyla olsun, bu tür uygulamalar İsrail’e fiilen bir dokunulmazlık kazandırdı” ifadesine yer verdi.

Açıklamaya göre Gazze’deki korkunç durum, dünyanın dört bir yanındaki hükümetlerin bu kıyımlarda kullanılan silahların ve mühimmatın tedarikini acilen durdurmaları gerektiğini de gösteriyor.

Ramazan ayına kadar süre

Bu ayın başında ABD Senatosu, İsrail’e daha fazla güvenlik yardımı içeren 95 milyar dolarlık bir dış yardım paketini onaylarken, Demokrat milletvekilleri de ABD yönetiminin, İsrail’e silah satışını onaylarken Kongre’yi atlatmasını önlemek için baskı yapıyor.

Bazı Avrupa ülkeleri, İsrail’in Gazze’deki savaşı yürütme biçimine ilişkin artan endişeden dolayı İsrail’e silah ihracatını durdurduklarını söylüyor. Geçtiğimiz hafta Hollanda’daki bir mahkeme İsrail filosunun Gazze Şeridi’nde uluslararası hukuka ciddi ihlaller teşkil edecek şekilde kullanılması yönünde ‘açık bir tehlike’ bulunduğuna işaret ederek Hollanda hükümetine, İsrail’e F-35 savaş uçağı parçalarının ihracatını durdurmasını emretti. Hükümet ise karara itiraz edeceğini söyledi. Bu karardan önce İtalya ve İspanya dışişleri bakanları yakın zamanda, ülkelerinin dört aydan uzun bir süre önce başlayan Gazze savaşından bu yana İsrail’e tüm silah satışlarını durdurduklarını belirtti.

FOTO: Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah şehrinde bir mezarlığa bakıyor (AFP)
Filistinli çocuklar, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah şehrinde bir mezarlığa bakıyor (AFP)

ABD, İsrail’e destek verse de ABD merkezli CNN kanalına göre perde arkasında Netanyahu konusunda giderek artan bir hayal kırıklığı yaşayan Başkan Joe Biden, geçen hafta İsrail’in Gazze’deki operasyonunun ‘sınırları aştığı’ yönündeki kanaatini dile getirdi.

İsrail’in son açıklamaları, bu artan uluslararası baskılara karşı gizli bir yanıt içeriyor olabilir. Şöyle ki İsrail son birkaç gündür Refah’a saldırmanın eşiğinde gibi görünürken İsrail Savaş Bakanı Beni Gantz, müzakereler için ramazan ayının başına kadar süre tanındığını açıkladı.

Geçen pazar günü Kudüs’te yaptığı bir konuşmada Gantz, Hamas alıkoyduğu tüm rehineleri ramazan ayına kadar serbest bırakmazsa İsrail ordusunun Refah’a bir kara saldırısı başlatacağını söyledi.

İsrailli bakanın açıklamaları, topu Hamas’ın sahasına atma çabasını yansıttığı gibi, uluslararası baskılar ve Gazze’de devam eden vahşete ilişkin büyük suçlamalar karşısında müzakereler için bir zaman tayin etme girişimini de yansıtıyor. Tel Aviv, Hamas’ın işini bitirmeyi ve 7 Ekim’den bu yana alıkonan tüm rehineleri kurtarmayı hedefliyor.

İsrail, Refah’a saldırmaya kararlı mı yoksa sadece Hamas’ı taviz vermeye mecbur bırakmak mı istiyor, belli değil. Ancak Tel Aviv’e göre ateşkes müzakeresi için gösterilen çabalar başarısız olursa kara saldırısı kaçınılmaz.

Yalnızca Washington felaketi önleyebilir

Gözlemciler, İsrail’in Refah şehrine saldırısını yalnızca ABD’nin durdurabileceğini vurguluyor. Bu yüzden de Biden’ın Tel Aviv üzerindeki baskısı, sert sözlerin ve sızdırılmış öfkeli görüşmelerin ötesine geçmeli.

Uluslararası Kriz Grubu ABD Programı Direktörü Michael Wahid Hanna, İsrail’in Refah’a doğru ilerleme tehdidine işaret ederek, Gazze’deki savaşın Ekim saldırılarından bu yana en önemli dönüm noktasına vardığını, zira en kötü senaryolardan birinin gerçekçi bir ihtimale dönüştüğünü söylüyor. Ayrıca ABD’nin de şu ana kadar uygulamakta isteksiz olduğu bir düzeyde baskı uygulaması gerektiğine işaret ediyor.

Hanna’ya göre Washington, Gazze’nin yıkımına ortak oldu, bu yüzden de daha fazla felaketten kaçınmak için tercih yapmalı. İsrail’in Refah’a doğru ilerlemesi, Biden yönetiminin güvenilirliğini zedeleyecektir. Mevcut müzakere turu nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, biz savaşın muhtemel sonucunu biliyoruz: Hamas zayıflayacak ve nihayetinde alternatif bir yönetim ortaya çıkacak. Sonrasında bizzat Gazze’nin, halkının, fiziki altyapısının, kültürel mirasının, sosyal dokusunun ve ekonomisinin uğradığı tahribatın boyutunu ve esir halde ölecek veya öldürülecek İsrailli rehinelerin sayısını göreceğiz. Son olarak İsrail’in savaşın başında kararlaştırdığı gibi Hamas’ın kökü de kurumayacak. Hatta ABD istihbarat değerlendirmelerine göre Hamas’ın askerî yeteneğini bitirmek gibi daha mütevazı bir hedef bile uzak görünüyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından  Independent Arabai’dan çevrilmiştir.


Irak mahkemesinin verdiği iki kararın ardından Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni yetkilerin kısıtlanacağı korkusu uyandı

Geçtiğimiz haziran ayında Kürdistan Bölgesi’nin başkenti Erbil’de düzenlenen askeri bir törendeki Kürt bayrakları (AFP)
Geçtiğimiz haziran ayında Kürdistan Bölgesi’nin başkenti Erbil’de düzenlenen askeri bir törendeki Kürt bayrakları (AFP)
TT

Irak mahkemesinin verdiği iki kararın ardından Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni yetkilerin kısıtlanacağı korkusu uyandı

Geçtiğimiz haziran ayında Kürdistan Bölgesi’nin başkenti Erbil’de düzenlenen askeri bir törendeki Kürt bayrakları (AFP)
Geçtiğimiz haziran ayında Kürdistan Bölgesi’nin başkenti Erbil’de düzenlenen askeri bir törendeki Kürt bayrakları (AFP)

Irak’taki anayasal anlaşmazlıklara bakan Federal Mahkeme, Irak Kürdistanı bölgesine ilişkin iki karar yayınladı. Bu kararlardan ilki bölgeyi dört seçim bölgesine ayırırken, ikincisi bölge çalışanlarının maaşlarının bölge dışındaki federal hükümete bağlı bankalara yatırılması ile ilgiliydi. Bu durum bölgedeki yetkililerin ve partilerin, bölgenin anayasayla onaylanan yetkilerinin sınırlandırılmasına ilişkin endişelerini artırdı.

Ulusal Birlik Partisi, Bağdat’taki Federal Mahkeme’de Kürdistan bölgesinin dört seçim bölgesine ayrılmasıyla ilgili açtığı davayla rakibi Demokrat Parti’ye karşı seçim iddiasını kazanmış olsa da, mahkemenin azınlıklara yönelik 11 sandalyeden oluşan ‘kotayı’ kaldırmasının anlamını sorguluyor.

Geçtiğimiz yıllarda Kürdistan bölgesi, tek bölge sistemine göre hareket ediyordu ve en son 2018’in Eylül ayında seçimler buna göre yapılmıştı.

Federal Mahkeme Başkanı Casim el-Amiri açıkladığı karara göre, Kürdistan bölgesi ‘seçimlerde en az dört bölgeye ayrılacak, bölgedeki her siyasi oluşum özel bir liste sunacak ve kadınların oranı yüzde 30’dan aşağı olmayacak’.

Meclis koltuklarında değişiklik

Federal Mahkeme, ‘1992 tarihli Kürdistan Parlamento Seçim Yasası’nın 1. maddesinde ayrılan kotanın anayasaya aykırı olduğuna’ karar verdi. Buna göre Kürdistan Bölgesi Temsilciler Meclisi 111 yerine 100 üyeden oluşacak.

Federal mahkeme ayrıca, bölgedeki seçimleri yönetmek için Kürdistan Bölgesi Yüksek Seçim Komisyonu’nun yerine Federal Yüksek Seçim Komisyonu’nu görevlendirme kararı aldı.

Fotoğraf altı: Irak Federal Mahkemesi oturumlarından bir kare (Arşiv-Irak Yargısı web sitesi)
 Irak Federal Mahkemesi oturumlarından bir kare (Arşiv-Irak Yargısı web sitesi)

Federal hükümetin Kürdistan bölgesi parlamentosunun çalışma süresini uzatma kararının geçersiz olduğunu ilan etmesiyle komisyonun Kürdistan bölgesindeki çalışmaları 2023 yılının Mayıs ayı sonunda sona etmişti. Bölgenin seçimlere ilişkin yeni bir komisyon oluşturmak için yasama gücü olmamasıyla birlikte, Kürdistan’da yaklaşan seçimleri yönetme görevi Federal Seçim Komisyonu’na devredildi.

Ulusal Birlik Partisi lideri Gıyas es-Soraçi, partisinin daha önce sunduğu bir şikayete yanıt olarak Federal Mahkeme’nin aldığı kararın üç paragrafını memnuniyetle karşıladığını söyledi. Ancak mahkemenin önceki seçimlerde var olan ‘azınlık kotasını’ kaldırmasına şaşırdığını belirtti.

Soraçi Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda “Yeni kararın azınlık kotası konusunu nasıl ele alacağını bilmiyorum. Bölgenin dört bölgeye bölünmesi iyi bir şey. Tek bir siyasi partinin tekelinde kalmasının önlenmesi için azınlık kotasının da birden fazla bölgeye bölünmesini umuyorduk” ifadelerini kullandı.

Kürt partilerinin çoğu yerel seçimlere katılmaya hazır olduklarını açıklarken, Federal Seçim Komisyonu’nun seçimleri ne zaman yapmayı teklif edeceği kesin olarak bilinmiyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Kürdistan seçimlerinin 25 Şubat’ta yapılmasını öngören bölgesel bir kararname yayınlamıştı ancak Federal Seçim Komisyonu tarihin teknik nedenlerden dolayı ertelenmesini talep etmişti.

Federal Mahkeme’nin bağlayıcı kararının, Kürt partilerinin bölgenin en az dört seçim bölgesine bölünmesi konusundaki görüş ayrılıklarını aşmalarına yardımcı olması bekleniyor. Çoğu parti, Demokrat Parti’nin ‘azınlık kotası’na hükmetmesinden şikayetçiydi.

Maaşlar

Dün Federal Mahkeme verdiği ikinci kararla bölgedeki çalışanların maaşlarını federal bankalara yatırma zorunluluğu getirdi.

Federal Mahkeme Başkanı Casim el-Amiri mahkemenin kararını okurken “Tüm bakanlık, vilayet ve bir bakanlığa bağlı olmayan kurum çalışanları ile tüm memurların, emeklilerin ve sosyal korumalardan yararlananların maaşlarının bölge dışında faaliyet gösteren federal devlet bankalarına yatırılmasının zorunlu olmasına karar verilmiştir” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf altı: Kürdistan Bölgesi’ndeki Erbil Meydanı’nda vatandaşlar (AFP)
 Kürdistan Bölgesi’ndeki Erbil Meydanı’nda vatandaşlar (AFP)

Amiri ‘maaşların yatırılması ve Kürdistan bölgesinin temsilciliklerine başvurmadan maaşların alınması için Federal Maliye Bakanlığı ile doğrudan koordinasyon kurulduğuna’ işaret etti. Amiri tüm bankalara, ‘maaşların yatma sürecini kolaylaştırmaları ve kamu hizmetinde çalışan, emekli veya sosyal koruma kapsamında olan kişilerin maaşlarını bölgedeki yetkili bankalar aracılığıyla veya Irak Merkez Bankası tarafından izinli olan bölgedeki bankalardan almasını sağlamaları için gerekli önlemleri almaları’ çağrısında bulundu.

Bağdat ile Erbil arasındaki mali ve siyasi anlaşmazlıklar sonucunda 2015’ten bu yana maaşlarda yaşanan sıradanlaşmış gecikme sorunu göz önüne alındığında bölgedeki vatandaşlar yeni karara olumlu bir şekilde yaklaşsalar da, Ulusal Birlik Partisi lideri Gıyas es-Soraçi’ye göre, bunun ‘çalışanların maaşlarının dağıtımının denetlenmesi de dahil olmak üzere bölgenin anayasal yetkilerinin baltalanmasına’ yol açacağına dair siyasi korkular var. Soraçi “Mahkeme, federal bankaların tekelinde olması yerine, bölgenin resmi bankalarının maaşları dağıtmasına izin vermeliydi” dedi.


Menfi ve Dibeybe, Libya'daki güvenlik durumundaki gelişmeleri ele aldı

Menfi ve Dibeybe, Libya'daki güvenlik ve askeri durumu görüştü (Başkanlık Konseyi)
Menfi ve Dibeybe, Libya'daki güvenlik ve askeri durumu görüştü (Başkanlık Konseyi)
TT

Menfi ve Dibeybe, Libya'daki güvenlik durumundaki gelişmeleri ele aldı

Menfi ve Dibeybe, Libya'daki güvenlik ve askeri durumu görüştü (Başkanlık Konseyi)
Menfi ve Dibeybe, Libya'daki güvenlik ve askeri durumu görüştü (Başkanlık Konseyi)

Başkanlık Konseyi ve Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) tarafından temsil edilen Libyalı yetkililer, ülkede son dönemde yaşanan güvenlik ve askeri gerilimin nedenleri hakkında yorum yapmaktan kaçındı. Öte yandan, Devlet Yüksek Konseyi (DYK) son zamanlarda ‘yasadışı kararlar’ olarak nitelendirdiği şeyleri tartışmaya hazırlanırken, Başkanlık Konseyi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi Abdullah Bathily'in seçimleri gerçekleştirme çabalarını desteklemeye devam ettiğini bildirdi.

Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi, geçtiğimiz Salı akşamı Savunma ve Güvenlik Konseyi ile genişletilmiş bir toplantı yaptığını söyledi. Toplantıya Libya Birlik Hükümeti Başkanı ve Savunma Bakanı Abdulhamid ed-Dibeybe, Genelkurmay Başkanı, Askeri Bölge Komutanları, Özel Kurmay Başkanları, İstihbarat Şefleri, Cumhurbaşkanlığı Muhafızları ve İç Güvenlik Başkanları da katılarak ülke genelindeki güvenlik ve askeri durumun gelişmelerini tartıştılar.

Dibeybe Hükümeti’nin İçişleri Bakanı İmad et-Tarablesi, ülke genelindeki güvenlik ve askeri durumlara ilişkin gelişmeleri ele aldığını açıkladı. Dün Trablus'ta düzenlenen basın toplantısında, geçtiğimiz günlerde başkent Trablus'un Ebu Salim banliyösünde hükümet yanlısı İstikrar Destek Servisi'nden güvenlik personeli de dahil olmak üzere 10 kişinin öldürülmesine karışanları tutuklama sözü verdi. Konuyla ilgili İçişleri Bakanlığı ve Kamu Savcısı'nın işbirliğine işaret eden Tarablesi, ‘cinayetlere karışan herkesi yakalamak için güvenlik hizmetleri arasında devam eden koordinasyonu’ vurguladı.

Öte yandan Batı bölgesi ve Güney Kesimindeki Ortak Operasyon Odası Komutanı Abdusselam ez-Zubi, geçtiğimiz Salı akşamı televizyonda yaptığı açıklamada, ‘ülkenin batısında herhangi bir güvenlik gerilimi olmadığını’ ve bu konudaki basında yer alan haberlerin asılsız olduğunu iler sürdü. Tüm güvenlik hizmetlerinin pozisyonlarında ve iyi iletişimde olduğunu ve Trablus ve genel olarak batı bölgesinde güvenlik durumunun istikrarlı olduğunu vurguladı.

Ancak yerel medya kaynakları, Salı akşamı başkent Trablus'un güneyinde bulunan Mitiga Hava Üssü'nden kalkan Türk İHA'larının bir dizi askeri hedefi üzerinde uçtuğunun gözlemlendiğini aktardı. Aynı zamanda, ez-Zaviyea şehrindeki ed-Daman Sokağı'nda saatlerce devam eden çatışmalar, bir vatandaşın yaralanmasıyla sonuçlandı.

Nalut'taki Tesis Güvenlik Servisi üyeleri oturma eylemlerinin devam ettiğini doğruladı ve yaptıkları açıklamada taleplerinin karşılanmaması halinde petrol sahasını kapatmakla tehdit etti. Herhangi bir siyasi eğilime mensup veya ed-Dibeybe’ye karşı olmadıklarını vurguladılar. Öte yandan, ülkenin doğusundaki otoritelere sadık olan LANA olarak da bilinen Libya Haber Ajansı, ülkenin güneyindeki eş-Şerare petrol sahası krizinden birkaç gün sonra ortaya çıkan yeni bir krizin belirtilerini gözlemledi. Bu, petrol tesislerinin koruma güçlerinin, mali haklarını almak, maaşlarını artırmak, sağlık sigortasını etkinleştirmek ve başka güvenlik birimlerine transfer edilmemek gibi taleplerini yerine getirilene kadar batı bölgesindeki üç petrol sahasından petrol ve gaz akışını durdurma tehdidinde bulunduğunu aktardı. Gözlemciler, vatandaşların taleplerini yerine getirmek için yetkililere baskı yapmak için kullandığı en önemli araçlardan biri olan petrolün, ülkenin temel gelir kaynağı olması nedeniyle, bu tür protestoların tekrarlanmasının bu stratejik sektörü ardışık sorunlara maruz bırakabileceğini ve petrol yatırımlarının hacmini etkileyebilecek bir istikrarsızlık dalgasına yol açabileceği konusunda uyardı.

Başkanlık Konseyi Üyesi Musa el-Koni, Konseyin ‘tarafsızlığını sürdürdüğünü ve Abdullah Bathily'nin çabalarını desteklediğini’ vurguladı. Bathily, ‘adil yasalar gereğince ülkeyi güvenli limana taşıyacak bir başkanın seçilmesini sağlamak için siyasi çıkmazı sona erdirmek için kapsamlı bir diyalog çağrısında bulunuyor.

Koni, dün Rusya'nın Libya Büyükelçisi Aydar Ağanin'in, ülkesinin, Başkanlık Konseyi'nin istikrarı sağlamaya yönelik çabalarına verdiği desteğin devam etmesinin, ülkesinin ekonomik ve akademik işbirliği düzeyini artırma arzusunu ve refahın sağlanmasına katkı sağlayacak kalkınma projelerine olan ilgisini gösterdiğini söylediğini aktardı. Ayrıca, ülkedeki istikrardan dolayı, ülkesinin Trablus'taki elçiliğinin tam kadro faaliyetlerini yeniden başlatmayı planladığını da doğruladı.

Koni ayrıca, Libya ile Rusya arasındaki tarihi ilişkilere ve bu ilişkilerin birçok alanda geliştirilmesi yollarına övgüde bulundu. Libya-Rusya Ortak Komitesi'nin faaliyetlerinin canlandırılmasını, önceki anlaşmaların uygulanmasını ve özellikle demiryolu gibi askıya alınmış projelerin yeniden başlatılmasını vurguladı. Rusya'nın, Libya'nın istikrarına önem vermesi nedeniyle, Libya'nın tüm alanlarda stratejik bir ortağı olduğunu ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için Libya ekonomisini desteklediğini belirtti.

Libya Temsilciler Meclisi, ilk başkan yardımcısı Fevzi en-Nuveyri'nin dün Bingazi şehrinde ABD'nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent ile Libya'daki siyasi durumdaki gelişmeler ve mevcut krizi sona erdirmek için siyasi süreci ilerletmenin yollarını görüştüğünü açıkladı. 

Temsilciler Meclisi Sözcüsü Abdullah Bileyhik, Nuveyri'nin, Konseyin Bathily’nin girişimine yönelik görüşlerini açıkladığını ve toplantının krize çözüm bulma yollarını ele aldığını ve en kısa sürede başkanlık ve parlamento seçimleri için uygun bir ortam oluşturulması için hazırlık yapıldığını belirtti.

Devlet Yüksek Konseyi Raportörü Belkasim Debraz, önümüzdeki Pazartesi Trablus'ta yapılacak resmi oturumda Temsilciler Meclisi'nin ‘yasadışı ve siyasi anlaşmayı ihlal eden’ son kararlarını tartışacaklarını belirtti. Devlet Yüksek Konseyi’nin, BM misyonu da dahil olmak üzere ilgili makamları, bu kararın ‘ihlal niteliğinde alınmış’ bir karar olduğu için reddedildiğini resmen bildirdiğine dikkat çekti. Debraz, ayrıca Yüksek Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi nezdinde yasal itirazda bulunma sözü verdi.