Sinvar'ın romancı yönü: Dini söylemin ve güvenlik duygusunun tezahürleri

Hamas’ın Gazze lideri Yahya es-Sinvar’ın Diken ve Karanfil adlı romanıyla ilgili bir okuma

İllüstrasyon: Axel Rangel Garcia
İllüstrasyon: Axel Rangel Garcia
TT

Sinvar'ın romancı yönü: Dini söylemin ve güvenlik duygusunun tezahürleri

İllüstrasyon: Axel Rangel Garcia
İllüstrasyon: Axel Rangel Garcia

İbrahim Hac Abdi

Filistin İslami Direniş Hareketi'nin (Hamas) Gazze Sorumlusu Yahya es-Sinvar, 7 Ekim’den bu yana İsrail'in bir numaralı aranan adamı haline geldi. İsrail, Sinvar’ın yüzlerce kişinin ölümüyle ve rehin alınmasıyla sonuçlanan bu kanlı saldırının planlayıcısı olduğunu öne sürerken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da ‘yürüyen ölü adam’ olarak nitelendirdiği Sinvar'ın suikasta uğramasının an meselesi olduğu söyledi.

Beyaz saçlı, beyaz sakallı, kara kaşlı ve ince yapılı 61 yaşındaki Hamas lideri hakkında çok şey yazılıp çizildi. Sinvar, 1962 yılında Gazze'deki Han Yunus Mülteci Kampı’nda doğdu. Ailesi buraya, 1948 yılındaki Nekbe (Büyük Felaket) sırasında yerinden edildikleri Aşkelon’dan sürülmüştü. Sinvar, ilk ve orta öğrenimini mülteci kampındaki okullarda tamamladı. Ardından üniversiteyi Gazze'deki İslam Üniversitesi’nde Arap dili ve Edebiyatı bölümünde okudu. Gençlik yıllarının çoğunu İsrail hapishanelerinde geçiren Sinvar, 1982 yılında ‘yıkıcı faaliyetlere’ katılmak suçlamasıyla tutuklandı ve dört ay idari gözaltında tutuldu. Ancak 1988 yılında bir İsrail mahkemesinin Sinvar'ı dört kez ömür boyu (toplam 426 yıl) hapis cezasına çarptırması Sinvar'ın hayatındaki dönüm noktası oldu. Hayatının 24 yılını İsrail hapishanelerinde geçiren Sinvar, 2011 yılında Hamas Hareketi tarafından 2006 yılında kaçırılıp rehin alınan İsrailli asker Gilad Şalit karşılığında kendisinin de aralarında olduğu Filistinli mahkumların serbest bırakılmasını öngören esir takası anlaşmasıyla serbest bırakıldı.

Basında yer alan makalelerde ve haberlerde Sinvar’ın biyografisiyle ilgili olarak İsrail’in Bi'ru's-Seba (Beerşeba) Hapishanesi’nde tutuklu kaldığı dönemde yazmaya başladığı ve 2004 yılında bitirdiği bir romanın yazarı olması gözden kaçırılıyor.

Dikkat çeken nokta, Hamas'la anlaşmayı müzakere eden İsrail'in ve o dönem hapiste olan Sinvar’ın anlaşmanın tamamlanması için Hamas Hareketi liderleriyle bağlantısı kurmalarıydı. Mahkumiyeti sırasında bir İsrail televizyon kanalına akıcı şekildeki İbranicesiyle röportaj veren Sinvar, anlaşmaya karşı değildi. Tel Aviv, röportajda kendisine yöneltilen sorulara esnek yanıtlar veren Sinvar’ı yıllar boyu süren hapis cezasıyla ehlileştirmeyi başardığını ve serbest bırakılmasının kendisi için sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyordu. Ancak 7 Ekim sonrasında yapılan analizler, Sinvar'ın barışçıl ve itaatkar bir mahkumdan İbrani devletini rahatsız eden şiddetli bir lider haline gelerek İsrail'i kandırmayı başardığını gösterdi. Sinvar, serbest bırakıldıktan sonra kısa sürede Hamas Hareketi’nin askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın lideri oldu. Çünkü Hamas’ın ilk üyelerinden biriydi ve ‘el-Mecd’ kısaltmasıyla bilinen iç güvenlik teşkilatının kurulmasına katkıda bulundu.

ABD’nin 2015 yılında ‘uluslararası teröristler’ kara listesine dahil ettiği Sinvar, uzun yıllar geçirdiği İsrail hapishanelerinde edindiği bilgilerden yararlandı, İbranicenin yanı sıra İsrailli yetkililerin mantıklarını ve düşünce yapılarını öğrendi. Sinvar, bu birikimleri sayesinde Hamas Hareketi’nin askeri kanadının komutanları arasında nüfuz sahibi oldu. Nüfuzu, 2017 yılında İsmail Heniyye’den sonra Hamas Hareketi’nin Gazze Şeridi'ndeki Siyasi Büro Başkanlığı görevine seçilmesiyle belirgin hale geldi.

Diken ve Karanfil

Basında yer alan makaleler ve haberlerde Sinvar’ın biyografisiyle ilgili olarak İsrail’in Bi'ru's-Seba (Beerşeba) Hapishanesi’nde tutuklu kaldığı dönemde yazmaya başladığı ve 2004 yılında yani serbest bırakılmasından yaklaşık yedi yıl önce bitirdiği bir romanın yazarı olması gözden kaçırılıyor. Aynı yıl ‘hassas’ bir beyin ameliyatı geçiren Sinvar’ın yazmayı bırakmasının nedeni bu olabilir.

Yahya es-Sinvar’ın kaleme aldığı Diken ve Karanfil adlı romanın kapağı
Yahya es-Sinvar’ın kaleme aldığı Diken ve Karanfil adlı romanın kapağı

Her ne kadar Sinvar’ın kaleme aldığı bu kitap bir ‘roman’ olarak tanımlansa da abartılı bir sınıflandırma olarak görülüyor. Çünkü metin bir romanda bulunması gereken sanatsal olay örgüsü, karakter gelişimi, anlatım yöntemi gibi bazı unsurları ve şartları karşılayamıyor. Metin, dil ve belagat yönünden de tatmin edici değil. Bunun yanında kitap fasih Arapça ile yazılmış olsa da bazı ifadelerde ve deyimlerle Filistin lehçesine de yer verilmiş.

Dolayısıyla kitap, boş zamanı olan bir mahkum tarafından kaleme alınan belgelenmemiş bir ‘otobiyografi’ ya da anı kitabı gibi duruyor. Boncuklu şekiller yaparak vakit geçiren mahkumlar gibi bir oylanma amacıyla da olsa Sinvar, metnin yapısını olumsuz etkileyen, herhangi bir kontrol ya da kısıtlama olmaksızın esnek ve akıcı, çok fazla tekrar ve sıradan gereksiz ifadelerle dolu olan kitabıyla hapishanenin ve uzun geçen günlerinin yükünü taşımanın yolu olarak yazmayı tercih etmiş gibi görünüyor. Tamamı 340 sayfa olan kitap bu fazlalıklardan arındırılsa yarı yarıya indirilebilir. Bunu yapmak metinden ya da içeriğinden hiçbir şey götürmeyeceği gibi bütünlüğünü ve estetiğini de artıracağına şüphe yok. Kitapta bazı yazım hataları ve bazı kapalı dil yapıları da mevcut.

Peki, kitapta metnin teknik ve estetik yönleri dışında, satır aralarında yazarı Sinvar'ın karakterine dair neler bulabiliriz?

Kitapta romanın baş kahramanı ve aynı zamanda anlatıcısı olan Ahmed'in biyografisi ile Sinvar'ın biyografisi arasındaki benzerlik rahatlıkla görülebiliyor. Aslında bu benzerlik sadece Sinvar ile sınırlı değil. Diken ve Karanfil kahramanı Ahmed’in yaşadıkları, 1960’lı yılların başlarında doğan ve Nekbe sırasında aileleri topraklarından, köylerinden, kasabalarından sürüldükten sonra Gazze ve Batı Şeria'daki mülteci kamplarının yanı sıra Lübnan, Ürdün ve Suriye gibi komşu ülkelerdeki mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalan bir neslin yaşadıklarıyla neredeyse bire bir örtüşüyor.

Sinvar, kitabının önsözünde şunları söylüyor:

“Bu kitap, her ne kadar olaylar gerçek olsa da ne benim ne de belli bir şahsın hikayesi. Her Filistinlinin şu ya da bu şekilde burada geçen olaylarla bir bağı vardır. Bu eserdeki hayal gücü sadece bir romanın gerektirdiği koşulları sağlamak için belli başlı kişiler etrafında dönüyor. Geriye kalan her şey gerçek olaylardan alıntılanmıştır. Hepsini ya yaşadım ya da onlarca yıldır sevgili Filistin topraklarında bunu bire bir yaşayanların ağzından dinledim.”

Sinvar, eserini ‘okyanustan körfeze, hatta okyanustan okyanusa kadar gönülleri İsra ve Miraç mucizesinin diyarına (Kudüs ve Mescid-i Aksa) bağlı olanlara’ ithaf ediyor.

Mülteci kamplarındaki sefalet

Gazze Şeridi'ndeki Şati Mülteci Kampı'nda yaşayan romanın baş kahramanının dünyayla ilgili farkındalığı Filistinlilerin ‘Nekse’ (Toprak Kaybetme Günü) adıyla andığı 1967 haziranındaki Altı Gün Savaşı sırasında oluşuyor. Bunun ardından kitap, 1970 yılının eylül ayındaki Kara Eylül Olaylarından 1973 ekimindeki Arap-İsrail Savaşına (Yom Kippur Savaşı) kadar Filistin davasıyla ilgili gelişmelerin, dönüşümlerin, dönüşlerin, sonuçların ve öne çıkan kilometre taşlarının kapsamlı bir kronolojik sunumunu yapmaya başlıyor. Kitapta Lübnan İç Savaşı, İsrail'in Lübnan’ı işgali, Sabra ve Şatilla katliamları, Mısır Devlet Başkanı Muhammed Enver Sedat'ın İsrail ziyaretinin fitilini ateşlediği Birinci İntifada (1987-1993), Oslo Anlaşmaları (1993), İsrail’in eski başbakanlarından İzak Rabin’in öldürülmesi ve hatta İkinci İntifada’nın (2000-2005) başlangıcı yer alıyor.

Yazar, yukarıda geçen bu tarihi olaylara Ahmed adlı çocuğun en küçükleri olduğu üç erkek ve iki kız kardeşi ve anne babasıyla yaşadığı Şati Mülteci Kampı’nda yaşadıklarına değindiği kadar derinlemesine değinmiyor. Ahmed ve ailesi kamptaki basit bir evde yaşıyorlar. Beş yaşlarında olan Ahmed’in hatırladıkları, kitabın ilk sayfada yazdığı gibi, uzun bir acı geçmişi özetliyor. Ahmed, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklardaki Felluce kasabasından 1948 yılında göç ettikten sonra istikrarlı bir hayat kurmaya çalışan ailenin kaldığı eve ve bahçesine kış geldiğinde sık sık su bastığını ve her seferinde büyük bir korkuya kapıldığını, sel sularını tahliye etmek için abilerinin ve ablalarının nasıl çırpındıklarını anlatıyor. Sel suları eve girdiğinde anne ve babasının yanlarına gelip annesinin yer yatağını ıslanmadan kaldırdığını, bazen annesinin onu kenara çekip bir tencere yahut toprak kap koyarak çatıdaki kiremitlerden sızan yağmur sularının etrafı ıslatmaması için çabalarken uyandığı ve küçük odanın her yerinde kap kacağın olduğu geceleri aktarıyor. Ahmed, ne zaman uyumaya çalışsa bazen de bunda başarılı olsa o kap kacağın içine düzenli olarak damlayan su damlalarının sesiyle uyandığını, kap dolduğunda her damlada suyun üzerine sıçradığını, bunun üzerine annesinin dolan kabı dökmek ve yerine boş kap koymak için odanın dışına çıktığını anlatıyor.

Yahya es-Sinvar: Bu kitap, her ne kadar olaylar gerçek olsa da ne benim ne de belli bir şahsın hikayesi. Her Filistinlinin şu ya da bu şekilde burada geçen olaylarla bir bağı vardır.

Bu bölüm sadece yazarın anlatımını değil, aynı zamanda ailenin yaşadığı yoksulluğu da yansıtıyor. Boğucu hale gelen nüfus yoğunluğu ve temel yaşam gereksinimlerinin bulunmadığı bir ortamda, organize edilmeden ve planlanmadan aceleyle inşa edilen mülteci kamplarının çoğunda durum böyleydi. Ahmed'in ailesi için de bir istisna yoktu. Aile hem içerideki hem de diasporadaki diğer Filistinlilerle aynı sefaleti paylaşıyordu.

Çekilen yoksulluk ve sefalet, özellikle ailenin yardım aldığı UNRWA'dan sık sık bahsedilmesinde daha da belirginleşiyor. Ahmed, ortadan kaybolan babasının yokluğundan sonraki tek sığınağı olan direniş saflarına genç yaşlarda katılmıştı. Daha sonra, metinde hangi şartlar altında olduğundan bahsedilmeden Ahmed’in babasının ve aynı şekilde amcasının Ürdün'de öldüğü haberi geliyor. Kendi çocuklarıyla birlikte kocasının kardeşinin çocukları olan Hasan ve İbrahim'e de bakan ve büyüten annesi de ölen Ahmed’in, çocukluk ve gençlik yıllarında kampta gittiği caminin hocası ise romanın baş kahramanına manevi babalık yapıyor.

Majalla

Ahmed'in ailesinin yaşadığı yoksunluğu gözler önüne seren en dokunaklı sahnelerden biri de tekstil tüccarı olan zengin amcasının evlerine yaptığı ziyarette kendisine ve kardeşlerine yeni kıyafetler getirdiği an. Ahmed, her zaman UNRWA'nın kendilerine verdiği kullanılmış kıyafetler giydikleri için yeni kıyafet kokusunu ilk kez o zaman duyduklarını anlatıyor.

Ahmed bu zor hayat şartları altında yaşadı. İsrail işgalinin verdiği ağırlık ise bu zorlukların katlanmasına yol açtı. Gazze, 2005 yılına kadar İsrail’in işgali altındaydı. İsrail’in işgali, Ahmed’in ailesi de dahil olmak üzere tüm Gazzelilerin acılarını daha da artırdı. Kitap, İsrail’in saldırıları, dikenli teller, kontrol noktaları, baskınlar, tutuklamalar, göz yaşartıcı gaz, açlık grevleri, yerleşim birimleri ve ortalık biraz sakinleştiğinde daha şiddetli ve vahşi bir şekilde yeniden başlayan Arap-İsrail çatışmasının bir yönünü özetleyen diğer terimlerle dolu. Gazze Şeridi, tıpkı şimdi olduğu gibi kısa bir ateşkesin ardından İsrail’in yıkıcı bombardımanlarına maruz kalıyor.

‘Dürüst’ bir kitap

Kitap dürüstçe kaleme alınmış olmasıyla dikkati çekiyor. Kitap, dini ve manevi yönü ağır, Peygamber Efendimizin hadislerinden ve Kur'an-ı Kerim'den yapılan alıntılarla dolu. Dolayısıyla kitabın satır aralarında romantik/komedi türündeki ‘Gaza Mon Amour’ (Gazze Aşkım) filmine benzer bir hikaye aramak saçmalık olur.

Kitaptaki bu ‘püritenlik’ tabiri caizse, küfür, müstehcen, aşk ve tutku hikayeleriyle ilgili her türlü ifadeden kaçınan ve hatta kızlar hakkında konuşurken bile ifadede son derece dikkatli olan yazarın inancını yansıtıyor. Öyle ki metinde bir kızın güzelliğinden bahsedilirken kullanılan en çapkınca ifade kızın aya benzemesi. Ahmed, kalbi ilk kez Gazze’deki İslam Üniversitesi'nde (Sinvar'ın okuduğu üniversite) kendisi gibi bir öğrenci olan güzel bir kız için attığında başka hiçbir aşkın rekabet edemeyeceği tek bir sevginin olduğu, onun da vatan aşkı olduğu vurgulanarak duygularını hızla dizginliyor.

Yahya es-Sinvar (AFP)
Yahya es-Sinvar (AFP)

Otuz bölümden oluşan kitap boyunca baş kahraman, eşinin yokluğunda büyük zorluklara katlanan ve çok acı çeken, sefil koşullar altında çocuklarına bakmak ve onlara makul bir hayat ve eğitimlerine devam etme olanağı sağlamak için mücadele eden annesinden büyük bir saygıyla bahsediyor. Üstelik Ahmed’in annesi sadece kendi çocuklarına bakmakla kalmamış, aynı şekilde kocasının erkek kardeşinin çocukları yani Ahmed'in kuzenleri olan Hasan ve İbrahim’e de aynı ilgiyi gösteriyor. Kitapta, mülteci kamplarının tanık olduğu fırtınalara, zorluklara ve hatta felaketlere tüm kırılganlığı ve şefkatiyle dayanabilen bu annenin üstlendiği role çokça takdir ve övgü ifadesi yer alıyor. Anneye ne kadar çok yer ayrıldıysa da baba, tıpkı ailenin günlük hayatında olduğu gibi kitapta da neredeyse hiç yer almıyor.

Yazarın yüksek bir güvenlik duygusuna sahip biri olduğu anlaşılıyor. Bu da Sinvar’ın başlarda Hamas saflarında Şin-Bet casuslarının ve ajanlarının en ünlü muhaliflerinden biri olarak ortaya çıkan biyografisiyle uyumlu

Güvenlik duygusu ve 7 Ekim

Yazarın güvenlik duygusu yüksek, son derece dikkatli ve temkinli bir zihniyete sahip biri olduğu anlaşılıyor. Bu da Sinvar’ın başlarda Hamas saflarında İsrail iç istihbarat servisi Şin Bet’in casuslarının ve ajanlarının en ünlü muhaliflerinden biri olarak ortaya çıkan biyografisiyle uyumlu. Sinvar, İbrani devleti için çalışan altı casusun öldürülmesindeki rolü nedeniyle hapse atılmıştı.

Kitabın birçok sayfasında Şin Bet ajanlarının ve casuslarının hikayelerine yer veriliyor. İsrail'in bu alandaki çabalarının nasıl engellenebileceği, şüphe uyandırmayacak yöntemlerle ajanların nasıl ortadan kaldırılacağı ve İsrail'in onları işe alma konusundaki karmaşık yöntemlerinden bahsediliyor. Bu anlatılanlar bize yönetmen Hany Abu-Assad’ın genç bir annenin İsrail ajanı olması için nasıl şantaja uğradığını gösteren ‘Hoda's Salon’ (Huda'nın Salonu) filmini hatırlatıyor.

Yahya es-Sinvar, Gazze, Nisan 2023 (Reuters)
Yahya es-Sinvar, Gazze, Nisan 2023 (Reuters)

Elbette kitapta görüldüğü üzere güvenlik ve istihbarat alanlarındaki bu geniş deneyimle 7 Ekim'deki büyük dikkat ve karmaşık bir güvenlik planlaması gerektiren olay ayrı düşünülemez. Becerisi ve kurnazlığıyla Sinvar’ın bu olayın arkasında olma ihtimali yüksek. İsrail'in analizleri de bu saldırıların, bir bakıma, gizli istihbarat çalışmalarındaki deneyim ve birikimin olduğu uzun bir geçmişin zirvesi olarak değerlendirilebileceğine işaret ediyor.

Siyasi düzeyde ise kitabın sayfalarını inceledikten sonra Ahmed'in Oslo Anlaşması'na şiddetle karşı çıktığını ve Fetih Hareketi’nin (El Fetih) esnek politikalarına inanmadığını, ancak bunu yaparken de El Fetih’i eleştirmediğini görüyoruz. Sinvar’ın çocukluğunda Fetih Hareketi lideri Yaser Arafat'ın şahsiyetine hayran olduğu da anlaşılıyor. Aynı zamanda iki devletli çözüme de inanmayan Sinvar’a göre Filistinliler Gazze Şeridi ve Batı Şeria'daki zayıf bir devlet karşılığında tarihi topraklarının yaklaşık dörtte üçünden nasıl vazgeçebilirler? Kitap Sinvar’ın Yahudilerle İsraillileri bir tuttuğunu da gösteriyor. Romanın kahramanı, Yahudilerle İsrailliler arasında herhangi bir ayrım gözetmeksizin nefretini dile getirmekten çekinmiyor. Kitapta işgal altındaki bir vatan olarak Filistin'den çok, dini kutsallara ve onların savunulması ve korunması gerektiğine sık sık vurgu yapılması dikkati çekiyor. Bu da Sinvar için dini söylemin milliyetçi söylemden önce geldiği anlamına geliyor.

Şarku’l Avsat tarafından Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)

Suriye güvenlik güçleri bugün, ülkenin kuzeydoğusundaki el-Hol Kampı’na girdi. Kamp, terör örgütü DEAŞ mensuplarının ailelerini barındırıyor. AFP muhabirinin aktardığına göre bu gelişme, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kampı terk ettiklerini duyurmasının hemen ardından gerçekleşti.

AFP muhabiri, kampın çevresinde görev yapan onlarca güvenlik görevlisinin demir bir kapıyı açıp araçlarıyla içeri girdiğini, bazı güvenlik mensuplarının ise kampı gözetim altında tuttuğunu bildirdi.

SDG, salı günü 24 binden fazla kişinin yaşadığı el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Kamp sakinleri arasında 15 bin Suriyeli, 3 bin 500 Iraklı ve 6 bin 200 yabancı bulunuyor ve sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu. Suriye Savunma Bakanlığı ise el-Hol Kampı ve DEAŞ’a ait tüm hapishaneleri devralmaya hazır olduğunu duyurdu.

Suriye Cumhurbaşkanlığı da dün, SDG ile ‘Haseke vilayetinin geleceğine ilişkin bazı konularda’ yeni bir ‘ortak anlayış’ sağlandığını açıkladı. Anlaşma gereği SDG’ye ‘alanların fiilen entegrasyonuna yönelik detaylı planı hazırlamak için dört günlük bir süre’ tanındı. Bununla eş zamanlı olarak dört günlük ateşkes ilan edildi. SDG de ateşkese uyacağını ve anlaşmanın ‘istikrarı destekleyecek şekilde’ uygulanmasına hazır olduğunu bildirdi.

Diğer yandan SDG lideri Mazlum Abdi dün, ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nu (DMUK), Kürt savaşçıların bazı bölgelerden çekilmesinin ardından Suriye’de DEAŞ mensuplarının tutulduğu tesislerin korunmasında sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Washington ise Kürtlerin DEAŞ’a karşı görevlerinin sona erdiğini belirtti; ABD, yıllarca destek verdiği Kürt güçlerin artık bu rolü üstlenmediğini açıkladı.

Suriye’deki Kürt yetkililer ve yerel makamlar ise dün yeni bir ateşkese uyacaklarını duyurdu. Bu ateşkes, Kürt güçlerinin hükümet kurumlarıyla entegrasyonuna yönelik görüşmelerin tamamlanmasının ön hazırlığı olarak ilan edildi.

Bu ayın 6’sında Halep’te başlayan askeri gerilimin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, pazar günü SDG ile bir anlaşmaya vardığını açıkladı. Anlaşma, ateşkes ve özerk yönetim kurumlarının Suriye devleti bünyesinde kapsamlı entegrasyonunu öngörüyor.

Taraflar arasında ateşkesi ihlal suçlamalarının yükselmesiyle birlikte hükümet güçleri, SDG kontrolündeki Arap çoğunluğa sahip bölgelere ilerledi. Hükümet dün, Hasake kentine takviye birlikler gönderirken, Kürt yetkililer Şam ile görüşmelerin çöktüğünü duyurdu.

Anlaşmanın açıklanmasının ardından ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, X platformunda paylaştığı mesajda, SDG’nin ‘DEAŞ’a karşı sahadaki başlıca güç’ rolünün büyük ölçüde sona erdiğini belirtti. Barrack, Şam’ın artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye yetkin olduğunu ve bunun örgüt mensuplarının tutulduğu hapishaneler ile ailelerini barındıran kampları da kapsadığını ifade etti.

ABD desteğiyle DEAŞ’a karşı mücadele eden ve bu süreçte örgütü Suriye’de neredeyse tamamen yok etmeyi başaran SDG, Arap savaşçıları da bünyesinde barındırarak yıllar boyunca Suriye iç savaşında kritik bir rol oynadı. Bu başarısı sayesinde kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda kontrol sağladı, büyük petrol sahalarını kapsayan bu bölgelerde özerk bir yönetim kurdu.

Ancak Esed sonrası dönemde yeni yönetim, ülkeyi hükümet güçlerinin kontrolü altında birleştirme kararlılığını ilan etti ve Kürtlerle, güçlerini ve kurumlarını devlet yapısına entegre etmek üzere müzakerelere başladı.

Son günlerde hükümet güçlerinin ilerleyişiyle SDG, kuzey ve doğuda kontrol ettiği alanların önemli bir bölümünü kaybetti.


Yemen’deki ed-Daba Petrol Limanı’nda devletin otoritesi dışında gözaltı ve işkence yapılan gizli hapishaneler

BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)
BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)
TT

Yemen’deki ed-Daba Petrol Limanı’nda devletin otoritesi dışında gözaltı ve işkence yapılan gizli hapishaneler

BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)
BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)

Mahkumlar, gizli hapishanenin demir konteynerlerinin duvarlarına, korku ve uzun bekleyişlerin tırnaklarıyla anlatılmamış hikayelerini “Bana merhamet edin... Bu zulüm yeter!”, “Kurtar beni Allah’ım!”, “Annem”, “Allah şahit ben mazlumum” ifadeleriyle kazımışlardı.

Bu sözler duvar süslemesi değil, yıllardır Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) güçleri tarafından yönetilen yasadışı ed-Daba Hapishanesi’ndeki mahkumlar tarafından bırakılan, umut ile umutsuzluk arasında asılı kalan ve uzun süreler parmaklıklar arkasında kalan acıların gizli yüzünü ortaya çıkaran insan tanıklıklarıydı.

rfbvrt
İryani, devletin herhangi bir dış veya yerel tarafa gözaltı merkezleri kurma yetkisi vermediğini vurguladı (Şarku’l Avsat)

Şarku’l Avsat, basın mensupları ve insan hakları aktivistlerinden oluşan bir heyetle birlikte Mukelle şehrindeki ed-Daba Petrol Limanı’nda bulunan hapishaneyi ziyaret etti. BAE'nin yıllarca Yemenli yetkililerle herhangi bir koordinasyonsuz olarak birkaç yasadışı hapishane kurduğunu ilk elden gözlemledi. Bu durum, yargı dışı gözaltı ağının boyutunu ve gizli kalmış ihlalleri ortaya çıkardı.

Yemen Enformasyon, Kültür ve Turizm Bakanı Muammer el-İryani’ye göre bu hapishaneler, devlete ait herhangi bir yasal veya güvenlik sistemine bağlı değil. İryani, bu hapishanelerin ‘devletin, yasanın ve Yemen anayasasının yetkisi dışında kalan gözaltı merkezleri’ olduğunu açıkladı.

cdfrgt
Yemen Enformasyon, Kültür ve Turizm Bakanı Muammer el-İryani Mukelle'deki ed-Daba Petrol Limanı’ndaki tesiste (Şarku’l Avsat)

Ed-Daba’da bu gizli hapishanelerde tutulan 12 kişinin önünde konuşan İryani, bu yerin yasal veya idari denetim olmaksızın meşru devlet kurumları dışında gerçekleştirilen uygulamaları somutlaştırdığını belirtti.

Devletin, yabancı veya yerel hiçbir tarafa, yasaların çerçevesi dışında gözaltı veya işkence merkezleri kurma yetkisi vermediğini vurgulayan Bakan İryani, bu uygulamaları ‘tutuklama, soruşturma ve gözaltı yetkilerini yasal ve güvenlik devlet kurumlarıyla sınırlayan Yemen anayasasının açık bir ihlali’ olarak nitelendirdi. İryani, bunların aynı zamanda uluslararası hukuk ve insani hukukun da ihlali olduğunun altını çizdi.

Şarku’l Avsat, tesisin içindeki şok edici manzaraları belgelerken bazı hapishanelerin çeşitli boyutlarda kapalı çelik konteynerlerden oluştuğunu, bazı hücrelerin boyutlarının 1 metreye 50 santimetreden fazla olmadığını ortaya koydu. Bu konteynerlerin duvarları, tutukluların günlük yaşamlarını ve parmaklıklar ardındaki acılarını özetleyen yazılarla doluydu.

xcdvfg
Buralarda tutulanların duvarlara yazdıkları yazılarda, bu hapishanelerin yasadışı olduğu yönündeki duygularını yansıtan ‘mazlum’ (eziyet gören kimse) kelimesi öne çıkıyor (Şarku’l Avsat)

Bazı tutuklular, sanki günleri tek tek sayar gibi, gözaltında geçirdikleri günlerin sayısını düzenli tablolar halinde kaydetmeye özen gösteriyorlardı. Bazıları da buradan bir an önce kurtulmaları için Allah’tan yardım istedikleri duaları duvarlara yazıyorlardı. Bir köşede ise bir tutuklu acısını ve özlemini özetlemek için tek bir kelime yazmıştı; “Annem”.

Hücrelerin duvarlarında da kan izleri ve kırbaç izleri vardı, bu da tutukluların o dar odalarda maruz kaldıklarını yansıtıyordu.

Korku ve umut arasında, içlerinden biri titrek bir el yazısıyla “Bir ay on gün... Sonrası ferahlık” bir diğeri ise duvara “Allah şahit ben mazlumum”, bir başkası ise “Bana merhamet edin... Bu zulüm yeter!” diye haykırışlarını kazımışlardı.

xcdfg
Tutuklulardan biri, hapishanedeyken ailesine duyduğu özlemi “Annem” kelimesini yazarak ifade etti (Şarku’l Avsat)

Devletin bugün yaptıklarının ‘siyasi hesaplaşmak değil, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek olduğunu’ vurgulayan Bakan İryani, “Bu yerleri yerel ve uluslararası medyaya açmak, şeffaflığın bir parçası ve devletin gerçeklerden korkmadığı, aksine onu belgelemeye ve yasal olarak ele almaya çalıştığına dair açık bir mesajdır” ifadelerini kullandı.

İryani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Siyasi koruma talep etmiyoruz, aksine hukukun üstünlüğüne destek istiyoruz. Siyasi bir vizyon sunmuyoruz, aksine yerleri, gerçekleri ve yasal sorumlulukları sunuyoruz.”

Öte yandan Şarku’l Avsat’a konuşan Yemenli bir askeri kaynak, dağın tepesinde bulunan ve eskiden Hava Savunma Kampı olarak bilinen ed-Daba kampının, Ebu Ali el-Hadrami liderliğindeki Güvenlik Destek Güçleri’ne devredildiğini açıkladı.

Kimliğinin açıklanmaması şartıyla konuşan kaynak, kanıt olmadan birini suçlamanın onu bu gizli hapishanelerden birine göndermek için yeterli olduğunu açıkladı. Bu gözaltı merkezlerinden çıkanların normal hallerine dönemediklerini, eskiden olduklarından tamamen farklı insanlar olduklarını belirten kaynak, “En tehlikeli olansa, çeşitli suçlara karıştığı kanıtlanmış bazı mahkumların serbest bırakılmasıydı. Çünkü bazılarının BAE tarafından serbest bırakıldıktan sonra çift taraflı ajan olduklarını görünce şaşırdık” diye ekledi. Kaynak, bu kişilerin aralarında El Kaide örgütünün üyelerinin de olduğunu belirtti.


Avn, Lübnan'ı "intihar girişimlerine" sürüklemeyeceğine dair söz verdi

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Baabda'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda diplomatik temsilcilere hitap ediyor. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Baabda'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda diplomatik temsilcilere hitap ediyor. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
TT

Avn, Lübnan'ı "intihar girişimlerine" sürüklemeyeceğine dair söz verdi

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Baabda'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda diplomatik temsilcilere hitap ediyor. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Baabda'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda diplomatik temsilcilere hitap ediyor. (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn dün, "geçmişte ağır bedeller ödediğimiz intiharvari maceralara Lübnan'ı sürüklememeye" olan bağlılığını yineleyerek, ülkenin İsrail sınırındaki güney Litani bölgesinde "geniş alanları yasadışı silahlardan temizleme" işlemini tamamladığını belirtti.

Avn, diplomatik temsilcilere ve uluslararası misyon başkanlarına, Lübnan silahlı kuvvetlerinin "her türlü yasadışı silahtan, türü veya bağlantısı ne olursa olsun, geniş alanları temizleme konusunda muazzam görevler üstlendiğini ve tüm provokasyonlara, devam eden saldırılara, şüphelere, ihanet suçlamalarına, hakaretlere ve iftiralara rağmen bunu başardıklarını" söyledi.

"Güney Lübnan'ın, tüm uluslararası sınırlarımız gibi, yalnızca silahlı kuvvetlerimizin kontrolü altında olması ve diğerlerinin, istisnasız hepsinin, kendi ülkelerinin çıkarları için görüşmeler, müzakereler ve pazarlıklar yaparken, topraklarımızda başkalarının çatışmalarına dahil olma veya bu çatışmalara kayma olasılığının kesin olarak sonlandırılması gerektiğinin" altını çizdi.