Ortadoğu Enstitüsü Direktörü Zuhur: İsrail, Katar'daki Hamas liderlerine suikasta kalkışabilir

İsrail ordusunun abluka altındaki Gazze Şeridi'ne yönelik havadan, denizden ve karadan düzenlediği saldırılar devam ediyor. Independent Türkçe, saldırılar devam ederken Dr. Şerife Zuhur ile İsrail-Filistin meselesinin dünü ve bugününü konuştu

İran Dışişleri Bakanı, Doha'da Hamas lideri Heniyye ile bir araya geldi (Reuters)
İran Dışişleri Bakanı, Doha'da Hamas lideri Heniyye ile bir araya geldi (Reuters)
TT

Ortadoğu Enstitüsü Direktörü Zuhur: İsrail, Katar'daki Hamas liderlerine suikasta kalkışabilir

İran Dışişleri Bakanı, Doha'da Hamas lideri Heniyye ile bir araya geldi (Reuters)
İran Dışişleri Bakanı, Doha'da Hamas lideri Heniyye ile bir araya geldi (Reuters)

Dora Mengüç

Önce Gazze Savaşı'nda son 48 saat içinde yaşananların özeti. 

İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 20 bine yaklaşıyor.

Filistin resmi haber ajansı WAFA, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliya bölgesine düzenlediği saldırılarda çoğunluğu çocuk ve kadın onlarca kişi öldü ve yaralandı.

Han Yunus kentinde yine birçok nokta bombalandı. 

Şu sıralar yine bir insani aradan bahsediliyor.

İsrail basını Tel Aviv yönetiminin Hamas'ın Gazze Şeridi'ndeki 40 esirin serbest bırakılması karşılığında en az 1 hafta çatışmalara "insani ara" verilmesi önerisinde bulunduğunu yazıyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog da rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak için ikinci bir geçici ateşkese hazır olduklarını duyurdu.

Hamas lideri İsmail Heniye, bir dizi görüşmede bulunmak üzere Mısır'a gitti.

Gazze’de 24 Kasım’da başlayan 7 günlük ateşkeste 81 İsrailli Gazze’den, 240 Filistinli İsrail hapishanelerinden serbest bırakılmıştı.

Tel Aviv yakınındaki Sheba Sağlık Merkezi'ni ziyaret eden İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile bazı askerlerin görüşmeyi reddettiği haberi geliyor.

Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi milletvekili Meirav Cohen, görevden alınması için çağrı yaptığı Netanyahu'lu devletin boynunda bir "değirmen taşı" olarak niteliyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) Gazze'de insani yardımların engelsiz erişimi için çatışmalara ara verilmesi talep edilen karar tasarısının oylanması ise anlaşma sağlanamadığı için ikinci kez ertelenirken, oylamanın bugün gerçekleşeceği öngörülüyor. 

Ortadoğu, İslam ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Direktörü Dr. Şerife Zuhur'a göre İsrail daha fazla kılıçla varlığına devam edemez.

Dr. Zuhur ile hem son durumu hem geçmişten bugüne uzanan İsrail politikalarını hem de bölgenin geleceğini konuştum.

Şerife Zuhur, Berkeley Üniversitesi ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nde bölge üzerine yoğunlaştığı çalışmaların yanı sıra aynı coğrafyada sosyal bilimler, terör, bölgesel ilişkiler ve feminist akımlar üzerine akademik araştırmalarıyla tanınmış bir isim.

Bir dönem hem İsrail hem Filistin'de yaşayan Zuhur, Hamas hakkında yazdığı kitaplarla da biliniyor.

Daha önce ABD ordusuna ait US Army War College'de de dersler veren Dr. Zuhur'un görevine İslamofobi ve Müslüman karşıtı söylemlere karşı çıktığı için 2009'da son verilmişti. 

Röportajın bir kısmı da İsrail lobisinin ABD'deki akademedik özgürlüğe yönelik baskı iddialarıyla ilgili.

"İsrail daha fazla kılıçla yaşamaya devam edemez"

Eski İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog, "İsrail savaşta doğmuş ve kılıçla ayrılmaya zorlanmış bir ülkedir" diyor. Siz ne dersiniz?

İsrail, 1948'de bir savaşın içinde doğdu. İsrail'in kuruluşu aslında Yahudi topluluğu içinde tartışmalıydı. Bildiğiniz gibi, ulusal bir devlete inanmayan bir Yahudi topluluğu var. Onlar bunun kıyamet günüyle gerçekleşeceğine inanıyorlar. Bu nedenle Siyonizm'e inanmayan on binlerce dindar Yahudi var. Evet, İsrail savaşta doğdu, ancak maalesef aynı zamanda Filistinli yerli sakinlerin mülksüz bırakılması, öldürülmesi, sürgün edilmesi ve yasal ve insan haklarının ellerinden alınmasıyla doğdu. Kılıçla yaşamaya devam etmenin gerekli olmadığını düşünmüyorum ancak İsrail hükümetleri, Filistinlilerle müzakere etmek ve kendi devletlerine izin vermek yerine onları boyunduruk altında tutmayı ve ezmeyi sürdürmenin daha kolay olduğuna karar verdi.

İsrail'in altıncı devlet başkanı Haim Herzog, Mayıs 1983-Mayıs 1993 arası görev yapmıştı (Dan Hadani Koleksiyonu​​​​​​)
İsrail'in altıncı devlet başkanı Haim Herzog, Mayıs 1983-Mayıs 1993 arası görev yapmıştı (Dan Hadani Koleksiyonu​​​​​​)

"İsrail karşısında hangi yapı olursa olsun Filistinlilere karşı hep savaştı"

"Hamas ve İsrail: Grup Tabanlı Politikaların Çatışan Stratejileri" adlı, 2008'de yayımlanan kitabınıza baktığımda şu tanımlamayı yapıyorsunuz: "İsrail belirli düşmanları farklı şekillerde ele almıştır: İran, Hizbullah ve Hamas gibi İslamcı Filistinliler, İsrail içindeki cihad destekçileri veya İslami hareket destekçileri." Bu satırları yazdığınızda Hamas'ın Gazze'deki iktidarı henüz yeniydi. Arafat tarafından yönetilen eski Filistin ile İslamcı Hamas ile anılan şu anki Filistin arasındaki ayrıma bakıldığında söz konusu durum İsrail'in şiddetini artırıyor mu? Yani Arafat'ın yönettiği Filistin ile İslamcı Hamas'ın öne çıktığı Filistin arasındaki ayrıma atıfta bulunuyorum...

İsrail'in Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) karşı savaşı, Hamas'la olan mücadelesinden önce geldi. Hatırlayabileceğiniz gibi İsrail Lübnan'ı işgal etti ve FKÖ'yü Tunus'a sürdü. Burada İsrail Fetih'in liderlerini geri dönene kadar öldürmeye devam etti (Bu noktada "yeni" bir Filistin düşünebiliriz). İsrail, Hamas'ın Gazze'de geliştiğini ve direniş hedefini Fetih'e göre daha popüler kıldığını biliyordu. Çünkü Fetih'in İsrail ile anlaşmaları olduğuna, İsrail'in isteği üzerine güvenliği sağlamasına ve iddia edilen yolsuzluklara karıştığına inanan kimilerince zayıflatılmış kabul ediliyordu. 

Independent Türkçe

Hamas'a karşı İsrail'in sert tepkisinin yeni olmadığına inanıyorum. Çünkü İsrail periyodik olarak Gazze'yi bombaladı, Hamas'ı cezalandırma iddiasında bulunarak sıkı bir ablukaya soktu, balıkçıları öldürdü ve sınırda barışçıl protestocuları öldürdü. Ancak belki de 7 Ekim  baskınının İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) ve İsrail hükümetinin ölçüsüz saldırısına karşı utanç ve şokunun ölçeği belirleyiciydi. Bu dönemdeki IDF liderleri şu anki Gazze harekatını yönetenler dahil muhtemelen görevlerine devam etmeyecek, zorla emekliye ayrılacaklar. İsraillilerin saldırılara ve sonraki kaçırmalara karşı tepkisi Yahudi vatandaşlarını koruma sözünü zorlaştırdı. Netanyahu ve yeni aşırı sağ politikacılar, öncekinden daha vahşi bir intikam yemini etti. Ve böylece Gazze'nin sivil halkına yönelik saldırıların ve mülkiyetin yok edilmesinin (bazıları bunu ev katliamı olarak adlandırıyor), sağlık tesislerine, hastanelere, ambulanslara, okullara ve sığınaklara yönelik saldırıların ölçeği benzersizdi. Hele Sudan'daki yedi aylık çatışmanın kurbanlarını altı haftada aştığını hatırlarsak. Ve Filistinlilere yönelik bilgi savaşının ölçeği ve vahşiliği de eşi benzeri görülmemişti. 

Bir İsrail askeri, Gazze Şeridi'nde (İsrail Savunma Kuvvetleri)
Bir İsrail askeri, Gazze Şeridi'nde (İsrail Savunma Kuvvetleri)

Gazze'deki her ölü sayısı ve rapor, ateşkesi desteklemeye yönelik destekleri azaltmak amacıyla İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşına destek verenler tarafından sorgulanıyor. Evet, Filistin Gazze'den daha fazlası. Hala Mahmud Abbas tarafından yönetilen İsrail ile yan yana hayal edilen bir devlet olarak Filistin var. Ve bilmelisiniz ki; İsrail kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun, Filistinlilere karşı hep savaştı. Gerekçe Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) İsrail ile barış yapmayacağıydı. Ancak FKÖ İsrail ile barış yapmaya çalıştı. İsrail, FKÖ üyesi Gazzeli İslamcıları, başka yerlerde meşgul oldukları için FKÖ'ye yaptığı gibi aynı sertlikle takip etmedi. Dediğim gibi Lübnan'a saldırdılar, FKÖ'yü Tunus'a sürgüne zorladılar, Tunus'ta Filistinlileri bombaladılar, suikast düzenlediler. Ve şu an Hamas'ı ortadan kaldırmayı başarsalar da, -ki bu mümkün değil- Filistinlilere karşı savaşmaya ve liderliklerini nerede olursa olsun inkar etmeye devam edeceklerdir. Sadece özgür bir Filistin kavramını destekliyor olmaları yeterli, belirli bir partiye üye olsunlar olmasınlar fark etmez. Sanırım İsrail'in stratejisi biraz farklı.

Dr. Şerife Zuhur (X​​​​​​)
Dr. Şerife Zuhur (X​​​​​​)

Terörle savaş devam ettiği sürece, İslamcı bir varlık olarak Hamas sadece bir Filistin varlığı olarak değil, İsrail için faydalıydı. Eski İsrail Başbakanı Ariel Şaron, Gazze'den tek taraflı çekilme emri verdiğinde, İsrail'in, Hamas'ın Gazze'de çok popüler olacağını ve Fetih'in, FKÖ'nün en büyük partisinin bıraktığı bir boşluğu dolduracağını biliyordu. Aynı zamanda çünkü o zamanlar Hamas, Fetih'in İsrail ve ABD'nin güvenlik düzenini sürdürmede isteklerine boyun eğmeyen, kimi yetkilileri kadar yolsuz olmayan ve genel anlamda yolsuzluğa bulaşmamış gibi görünen bir örgüt olarak görünüyordu. İsrail, bunun farkındaydı ve Hamas'a karşı farklı yaklaşımlar geliştirmişti. Sonuçta, bu İsrail'dir. Bu sağcı hükümet altında İsrail, resmi olarak Oslo'da buna razı olsa da, Filistinlilerin herhangi bir devletine karşıdır.

"Tek devletli çözüm için hiçbir olasılık yok"

Peki, 7 Ekim'den sonra hala iki devletli çözüm mü mümkün? Ve Hamas'ı nasıl değerlendiriyorsunuz? Hamas hakkında kitaplar, makaleler yazdınız, bölge ve Hamas hakkında birçok araştırmanız var. Hamas sizin gözünüzde bir politik örgüt mü yoksa terör örgütü mü?

Bazı meslektaşlarım ve arkadaşlarım iki devletli çözümün öldüğüne inanıyor, ancak ben tek devletli bir çözüm için hiçbir olasılık görmüyorum. Yani, İsraillilerin hiçbir zaman Filistinlilerle aynı devlette, onlara eşit haklar tanıyarak ve şu anda uygulanan haksız politikaları düzeltme olasılığına inanmıyorum. İsrailliler, gerçekten Filistinlilerle apartheid benzeri bir ayrılık yaşadılar; sınırlı sayıda bölgede (örneğin, Hayfa'da) aynı yerlerde yaşamıyorlar, genellikle aynı okullara gitmiyorlar, çoğu Filistinli İsrail üniversitelerine kabul edilmiyor (bazıları ediliyor), genellikle birlikte çalışmıyorlar, evlenmeleri oldukça zordur. 

Bir İsrailli yerleşimci, Şubat 2022'de Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah mahallesinde düzenlenen bir gösteride, elinde İsrail bayrağı ile duruyor. Karşısında ise bir kişi elinde Filistin bayrağı ile duruyor (AFP)
Bir İsrailli yerleşimci, Şubat 2022'de Doğu Kudüs'ün Şeyh Cerrah mahallesinde düzenlenen bir gösteride, elinde İsrail bayrağı ile duruyor. Karşısında ise bir kişi elinde Filistin bayrağı ile duruyor (AFP)

İsrailliler, Filistinlilerle birçok günlük karşılaşma olmadan yaşayabilirler, çünkü şu anda birçok İsrailli yerleşimci, Filistinlileri yerinden etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, benim gözlemime dayalı olarak, İsrail'in uyguladığı apartheid derecesi hakkında kişisel gözlemlerime dayanarak, tek çözümün iki devletli bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Filistin devleti şu anda olduğu gibi hayatta kalamaz. İngiltere'deki Filistin Büyükelçisi Hussein Zomlot'un dediği gibi, "iki devletli çözüm" bir gerçektir ve Filistin'in başkenti Kudüs'te bir Filistin devletinin vaadi müzakere ediliyor ve takip ediliyor. Sorun şu ki, İsrail'in sağcı hükümeti, başbakanı Netanyahu'nun (onun politikalarını yönlendiren) önderlik ettiği ve önceki hükümetler, iki devletli çözümün gerçekliğini veya imkansızlığını kesintiye uğratmak için ellerinden geleni yapıyorlar. En azından bir milyon İsrailli yerleşimcinin, birçoğunun Filistinlilere tacizde bulunduğu bölgelerde yaşamalarına izin vererek, Filistinlilere engel olma çabaları, çocuklarını tuzağa düşürme ve tehdit etme, evlerini ve araçlarını yok etme, bu yerleşimciler IDF tarafından etkinleştiriliyor.  Hamas, İsrail'e karşı direnişe dayalı bir halk örgütüydü. Direniş, şiddetli veya şiddetsiz olsun...

Filistinliler, Güney Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'ta, İsrail ve Filistin İslamcı grubu Hamas arasındaki süregelen çatışma sırasında bir evde gerçekleşen İsrail saldırısının meydana geldiği bölgede toplanmış, 20 Aralık 2023 (Bassam Masoud, Reuters​​​​)
Filistinliler, Güney Gazze Şeridi'ndeki Han Yunus'ta, İsrail ve Filistin İslamcı grubu Hamas arasındaki süregelen çatışma sırasında bir evde gerçekleşen İsrail saldırısının meydana geldiği bölgede toplanmış, 20 Aralık 2023 (Bassam Masoud, Reuters​​​​)

Yani İsrail Başbakanı Netanyahu'nun dediği gibi Hamas bir DEAŞ değil mi sizin gözünüzde?

Hayır, öyle değil. Ama (Hamas) sadece bir politik örgüt de değil. Aynı zamanda dini ve sosyal bir örgüt. Kurucuları, aileleri İsrail tarafından suikaste kurban edilen veya evleri tamamen yıkılan insanlardı, bu nedenle onlar Gazze'deydiler. Hamas'ın kurucularının varsayımı, İsrail'in özgür ve adil bir Filistin'in kurulmasına asla izin vermeyeceği ve bu nedenle takipçilerinin direnişi benimsemesi gerektiği yönündeydi. Diğer taraftan, Hamas'ı Gazze'de iktidara getiren seçimden sonra İsrail ile müzakere etmemesi ancak direnişi geçici olarak bırakması gerektiği çeşitli aşamalarda zorlandı. Ve belki de İsrail, bu durumda Hamas'ın donmuş olduğunu düşündü. Bu nedenle 7 Ekim'de başlayan saldırı İsrail için tamamen şok ediciydi. İsrail buna hazırlıklı değildi. İsrail, binlerce sivilin ve binlerce çocuğun ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan bu aşırı şiddetli yanıtın, şu anda iki devlet konusunda haklı olduğuna inanıyor. Bir Filistin devleti var, ancak Oslo'nun vaatleri gerçekleştirilmemiş durumda ve İsrail, Batı Şeria'daki toprakları almak için çabalamaya devam ediyor. İsrail'de Filistinlilere bu hakları verme fikrine inanan bir barış hareketi de var. Ancak mevcut hükümetin veya muhtemel bir hükümetin bunu yapmayacağını düşünüyorum. Bu nedenle, varsayılan olarak, sadece iki devletli bir çözüm mümkün, ancak İsrail bunu engellemek için elinden geleni yapıyor.

İran Dışişleri Bakanı, Doha'da Filistin grubu Hamas'ın üst lideri İsmail Haniyeh ile bir araya geldi (Reuters)
İran Dışişleri Bakanı, Doha'da Filistin grubu Hamas'ın üst lideri İsmail Haniyeh ile bir araya geldi (Reuters)

"İsrail, Katar'daki Hamas liderlerine suikaste kalkışabilir"

Hamas'ın Arap dünyasından dışlanıp dışlanmadığı konusunda ne düşünüyorsunuz? Katar'ın bile savaş sonrasında desteğini çekeceği iddia ediliyor. 

Katar, rehineleri serbest bırakma görüşmelerinde çok önemli bir oyuncu oldu. Mossad'ın başı David Barnea, daha fazla rehinenin serbest bırakılması için Katar'a gitmeye çalıştı. IDF ve Netanyahu hükümeti tarafından engellendi. Belki İsrail delice bir şey yapabilir, Tunus'ta yaptığı gibi Katar'daki Hamas liderlerini öldürmeye ve suikaste kurban etmeye çalışabilir. Ancak başka yerlerde de Hamas liderleri var, dünyanın diğer ülkelerinde de. Eğer liderler öldürülürse, diğerleri yerlerini alacaktır. Şu anda Katar'ın desteğini çekeceğini sanmıyorum. Suudi Arabistan'ın liderinin ne yapacağını bilmiyorum. Şu anki Kral Selman, Filistin davasına destek sözü verdi, ancak oğlu İsrail ile bir barış anlaşmasına razı olabilir. Umarım olmaz, ama olabilir. Şu an Katar'ın politikasını değiştireceğini düşünmüyorum.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Gazze'ye yardım erişimini talep etmek amacıyla toplandı (Reuters)
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Gazze'ye yardım erişimini talep etmek amacıyla toplandı (Reuters)

"Soykırım ve savaş suçuna karşı elimizde etkili bir mekanizma yok"

Dünya düzenindeki çıkmazın ana nedeni nedir sizce?

Eğer Gazze'de ateşkese ulaşma çıkmazından bahsediyorsanız, bunun İsrail ve veto yetkisine sahip olan ABD'nin tutumundan kaynaklandığını söyleyebilirim. İngiltere ve bazı diğer ülkeler ABD'ye uyarak gidiyor gibi görünüyor. Dünya düzeni değişiyor, ancak BM Güvenlik Konseyi'nde soykırım, ciddi savaş ve diğer krizlere karşı etkili bir mekanizmamız olmadığı açıktır. İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği'nin İsrail'e karşı bölgesel eylemi düzenlemekte etkisiz olduğuna dair de hayal kırıklığına uğradım.

"Filistinlilerin çektiği acıyı gölgelemek isteyenler var"

"Gazze'de şu anda yaşananlar, böylesi bir katliam daha önce hiç yaşanmamıştı" diyenler var. Peki İsrail'in saldırıları, İngilizlerin Mau Mau katliamında yaptıklarıyla, Fransızların Cezayir ve Afrika'da yaptıklarıyla veya Güney Afrika'daki ırkçı apartheid rejimiyle kıyaslanabilir mi? Tüm bunlar birbirine benzer mi, yoksa son iki ayda yaşadıklarımız tüm bunların ötesinde mi?

Önce direkt yanıt vereyim. Bu, Filistinli sivil halkının çektiği büyük acının sosyal medyadaki öfkeyi durdurma amacıyla bir taktiktir. Eğer Batı Şeria da, Gazze yerine olsaydı, bu taktik yine kullanılırdı - amaç, Filistin fikrine olan desteği zayıflatmaktır ve Filistinli sivillerin çektiği acının farkındalığını gölgelemektir. Aslında bana iki soru sordunuz. İsrail defalarca Gazze'ye saldırdı. İsrail Filistinlilere karşı defalarca saldırıya geçti ve soykırım uyguladı. Bu nedenle, mevcut saldırı yeni değil ve niyeti aynı. Ancak ölçeği yeni . İsrail Gazze'de aylarca kalmayı planladığını belirtiyor ve zaten yedi ay içinde Sudan'daki çatışma kadar olağanüstü bir sayıda insanı öldürdü. 

Bir kadın ve çocuklar. Güney Gazze Şeridi'ndeki Refah'ta, İsrail bombardımanları sonucu tahrip olan evlerin yanından geçerken battaniye taşıyorlar. Görüntü İsrail ve Hamas arasındaki süregelen çatışmaların ortasında 20 Aralık 2023'te çekildi (Said Khatip, AFP)
Bir kadın ve çocuklar. Güney Gazze Şeridi'ndeki Refah'ta, İsrail bombardımanları sonucu tahrip olan evlerin yanından geçerken battaniye taşıyorlar. Görüntü İsrail ve Hamas arasındaki süregelen çatışmaların ortasında 20 Aralık 2023'te çekildi (Said Khatip, AFP)

Şimdi sorunun ikinci kısmına geçeyim. Gazze'de olanlar Mau Mau veya Güney Afrika veya Cezayir ile karşılaştırılabilir mi? Evet, diğer kurtuluş hareketlerine karşı yürütülen zulme benzerlik gösterebilir. Ancak dünya şu anda 1950'lerde ve 1960'larda veya apartheid'e karşı mücadele edilen dönemde olduğundan farklı bir bilinç durumunda, buna inanıyorum. Bu nedenle dünya yerleşimci kolonyalizmi ve herhangi bir ülkenin yerli halkına yönelik şiddeti desteklemekteyken birçok ülkenin destek vermediğine inanıyorum. Ayrıca sosyal medyanın ve vatandaş gazeteciliğinin Filistin'de neler olup bittiğini dünyanın görebildiği bazı şeyleri değiştirdiğine inanıyorum. Bu nedenle Avrupa dışındaki birçok ülke, Birleşmiş Milletler'de Filistin'i destekledi. Filistin'e destek vermeyenler ABD ve müttefikleri...

"Uluslararası hukuka göre İsrail'in işgal altındaki sivilleri koruma yükümlülüğü var"

Bunları soykırım veya savaş suçu olarak adlandırabilir misiniz? Mesela Save The Children direktörü Denselow ile konuştuğumda bu soruya "kelimelerin anlamını yitirdiği bir dönem" yanıtı vermişti.

Evet, katılıyorum. Var olan bu. Ama aynı zamanda da soykırım. Uluslararası hukuka göre İsrail'in Gazze'deki işgal altındaki sivilleri koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Biliyorum, bu biraz karmaşık gibi görünüyor ancak uluslararası hukuktaki bu pozisyon Noura Saleh Erakat'ın kitabında çok iyi açıklanmış. Diğer bir deyişle Filistin bağımsız bir devlet değil. İsrail ile eşit bir devlet değil. Bir ordusu yok Gazze'nin. Batı Şeria'nın bir havaalanı yok. Kendi halkının askeri saldırıdan kaçmasına izin vermek için hiçbir özgürlüğü yok. Bu nedenle IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri), beyaz fosfor kullanımından, okulların, hastanelerin ve Birleşmiş Milletler barınaklarının bombalanmasına kadar birçok farklı türde savaş suçu işledi. 

Beyaz fosfor, 11 Ekim 2023, Gazze limanı (Mohammed Adeb, AFP)
Beyaz fosfor, 11 Ekim 2023, Gazze limanı (Mohammed Adeb, AFP)

Ve İsrail, bu suçların hepsini reddediyor. Gazze'yi Filistinlilerin kayıplar konusunda yalan söyleyen bir yer olarak tasvir ediyor. Bunlar en fazla sayıda çocuğun katledildiği olaylar. Çocuklar ve kadınların konakladıkları bölgeler doğrudan saldırıya maruz kaldığı için IDF kuzeydeki sivillere güneye kaçmalarını söyledi, yol boyunca onlara saldırdı ve oraya vardıklarında da onlara saldırdı. Bu nedenle her düzeyde yaşananların hepsi Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taşınabilir. Temel hukuki soru ise Gazze bağımsız bir devlet mi? Bu, bir devletin diğerine yönelik bir savaş suçu durumunda, yine de uluslararası hukuka göre bir suç olmasına rağmen İsrail'in eylemleri nedeniyle Gazze'de tutsak kalan bireylerdir. İsrail hiçbir zaman geçici olarak Gazze sivillerinin İsrail'e geri dönmelerine izin vereceğini önermedi. Belki kendi aileleriyle kalmak üzere... Ziyaret etmelerine veya yıllardır görmedikleri aileleriyle kalmak üzere geldikleri yerlere geri dönmelerine izin verilmedi. Evet, bu zor. Ayrıca aşağılama derecesi de başka bir suç türüdür. Bu nedenle, birçok "Hamas mahkumunun" etiketlendiği, son zamanlarda birçok video ortaya çıktı. Videodaki bireyler kesinlikle Hamas üyesi değil. Bunlar, gazeteciler ve siviller olarak tanımlandılar ve iç çamaşırlarıyla soyunmaya zorlandılar ve her biri bir tüfek aldı ve bıraktıları bir tür propaganda etkinliğine zorlandılar.

İsrail askeri sözcüsü Daniel Hagari, "Bu rutin bir güvenlik prosedürüdür, bunu yıllardır yapıyoruz" diyor.

Aslında BBC'de yayınlanan bir programa onunla birlikte katıldım ve o programda Gazze'deki Şifa Hastanesi'nin tahrip edilmesi hakkında çatışmanın başında utanmadan yalan söyledi. IDF sözcüsü olarak, o işini yapıyor ve söylediği şeylere inanmamalıyız.

"İsrail, Gazzelilerin Hamas'a hala karşı çıkabileceği yanılgısında"

Peki, Hamas'ın tüm bu yaşananlarda hiçbir sorumluluğu yok mu?

Evet, Hamas'ın da sorumluluğu var. Sadece 7 Ekim olaylarından bahsetmiyorum... Hamas'ın bir sorumluluğu var, İsrail'in kendi halkını koruma sorumluluğu olduğu gibi. Bu kesinlikle benim pozisyonum değil. Ancak Hamas'ın pozisyonu bu noktada, bu tarihte, bu durumda, yalnızca direniş eyleminin Filistin halkını koruyabileceğiyle ilgili. İşgal yalnızca İsrail'i işgal politikalarından vazgeçirmek için her türlü araçla zorlamak aslında Filistin halkını destekleyecektir. Ben bir Hamas üyesi değilim ve kendi görüşlerim var. Filistinlilerin yaşam kaybı korkunç. Ancak dikkat ederseniz kayıtlara, videolara, Gazze'deki sivillerin açıklamalarına dikkat ederseniz Hamas'ı suçlamıyorlar. Yani İsrail'in söylediği gibi Hamas'a karşı çıkıp ayaklanmıyorlar. Bu tür bir varsayım ve önceki sömürge rejimleri tarafından benimsenmişti. İngiltere, Fransa ve İsrail'in Mısır'a karşı 1956'daki üçlü savaşında benimsendi. 

Hamas'ın askeri kanadı Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde (Hamas​​​​)
Hamas'ın askeri kanadı Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde (Hamas​​​​)

Mısır'a saldırmaya başladılar ve varsayımları Mısırlıların Nasır'a karşı ayaklanmasıydı. Tam tersi oldu. Bu durumda da tam tersi yaşanıyor. Filistinli çocuklar, Hamas sözcüsünü ulusal bir kahraman olarak görüyorlar. Kendi ölümlerini şehitlere benzetiyor. Bunu kendi hayatlarıyla ödedikleri bedelin ötesinde bir 'amaç' olarak görüyorlar. Yani Hamas, bu büyük kaybın sorumluluğunu taşıyor, tamam. Ve dürüst olmak gerekirse, bu çok büyük bir kaybın korkunç bir hata olup olmadığını veya ileride adaletin bir hizmeti olup olmadığını kimin karar verebileceğini bilmiyorum, çünkü birçok Filistinli bunu söylüyor. Bunun üzerine bir tür ilahi bir karar var.

Biden yönetimi İsrail'i destekliyor. Son zamanlarda Beyaz Saray, İsrail'in beyaz fosfor bombalarını kullandığı raporları konusunda endişelerini dile getirdi. Bu tür açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz ve inandırıcı buluyor musunuz?

Aslında, Biden yönetimi İsrail'i aktif olarak ve isteyerek destekliyor. Eğer İsrail'in beyaz fosfor bombalarını kullanmasıyla ilgili endişeliyse, bu bombaları hiçbir zaman İsrail'e tedarik etmemeliydi. Biden/Harris yönetiminin ve özellikle Blinken'ın açıklamalarını, ne kadar genel kınamalar veya şiddetin genel kınamaları yapılırsa yapılsın, Netanyahu hükümetinin Filistinlileri öldürmesine yardımcı olmaya yönelik bulanık ve samimiyetsiz buluyorum.

"Filistin yanlısı İsrailliler kara listede"

"Bazı politik figürler bazen ülkelerinin gidişatını değiştirebilir" Bu önermeye katılanlar da var katılmayanlar da.... Eğer İzak Rabin suikaste kurban gitmeseydi, İsrail bugün farklı bir ülke olabilir miydi?

Şahsen, bilmiyorum. Bir yıl boyunca Filistin ve İsrail'de yaşadım. Bu benim için yeni bir deneyimdi çünkü ben Mısır'da öğretim yaptım. Arap dünyasını gezdim. Bu çatışmayı çoğunlukla Arap dünyasının perspektifinden gördüm. Geldiğimde beklediğimden çok daha fazla sağcı İsrailli buldum. Filistinlilerin düşmanları olduklarını varsayan ve bu inancı İsrail okullarında öğretilen çok daha fazla insan buldum. İsrail okullarına gittim ve dinlediklerim karşısında şok oldum. Bu zaman dilimi içinde İzak Rabin hayattaydı. 

İsrail’in 5. Başbakanı olan Rabin, 1974-77 yılları ve 1992 ile 1995 yılındaki suikastına kadar olan süre olmak üzere iki dönem başbakanlık yapmıştı (Haaretz)
İsrail’in 5. Başbakanı olan Rabin, 1974-77 yılları ve 1992 ile 1995 yılındaki suikastına kadar olan süre olmak üzere iki dönem başbakanlık yapmıştı (Haaretz)

Evet bir yandan büyük bir barış hareketi de vardı ancak gücü yoktu. İsrail işgaline karşı olan veya Filistin yanlısı olan İsrailliler, kendi üniversitelerinde dolaştırılan bir kara listede yer aldılar. Son 20 yılda birçok şey değişti. Ne yazık ki; sadece İsrail'de değil dünya genelinde de sağcı gruplar daha güçlü bir konumda bulunuyor. Bu nedenle İsrail ordusundaki şu anki stratejiye karşı çıkan veya bunun sorunlu olacağını gören İsrailli bireyler hakkındaki varsayımlar geri tepecek. Onlar, 7 Ekim saldırısının bir parçası olmayan veya planlamayan bireylere karşı şiddet veya soykırım uygulamanın, daha güçlü bir direniş yaratacağını söylemek istiyorlar. Bu, daha güçlü bir direniş yaratacaktır. Yani, barış hareketinden İsrail içinde, kesinlikle ABD içinde beklentilerimiz olamaz, ancak insanlar olanın yanlış olduğuna ikna etmeye devam etmelidir.

"Örgütlü siyonizm akademiye de saldırıyor"

İsrail'i eleştirmenin oldukça zor olduğu bir dönemden mi geçiliyor ABD akademisinde? Geçenlerde Profesör Norman Finkelstein, Yahudi milyarder sınıfının Amerika'da akademik özgürlüğe yönelik en planlı saldırıyı başlattığını yazdı.

Bu tür bir saldırı daha önce gerçekleşti. Ben de bir noktada Siyonist saldırılar nedeniyle akademik işimden oldum. Ben de kendi başıma ağır sonuçlarla karşılaştım ve Army War College'deki işimi kaybettim. Temel olarak Filistin'i destekleyen yayınlarım nedeniyle, birçok İslamofobik ve ayrımcı eylemle birlikte. Army War College Komutanı'nın özel isteği üzerine Hamas'ın yükselişi ve seçim zaferini açıklamak için yazdığım monografı yayınladıktan hemen sonra ücretli izne çıkarıldım, Savunma Bakanlığı içindeki Siyonistlerden gelen bir tepki dalgası beni vurdu. Daha önce patronum bana Gazze'deki boykot hakkında yorum yapmamamı veya gerçek iddialarda bulunmamamı yasaklamıştı, ve kısa bir süre sonra sözleşmem yenilenmedi. Örgütlü Siyonistler, Savunma Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı içindeki kolejleri hedef alarak yıllandır aktif bir şekilde saldırıyorlar. Bu yüzden akademik özgürlük, maalesef genel halk tarafından yanlış anlaşılan bir kavram ve bu nedenle ikincil türde saldırılarla karşılaşıyor. Bu yüzden, intifadayı tanımlayamayan üç başkan, bir sağcı Amerikalı politikacının bunu sormasıyla Harvard başkanına yönelik ikincil bir saldırı görüyoruz. Buna ek olarak, bir Florida okulunda bir çocuğun annesinin Filistin'i destekleyen sosyal medya gönderileri nedeniyle cezalandırıldığını ve benzer olayları gördüm.

Ilan Pappe, "Filistin'in Modern Tarihi" adlı kitabında, "Siyonizm başlangıçta bir ulusal hareketti. Avrupa'da, liderleri vizyonlarını uygulama kararı aldıktan sonra ancak sömürgeci oldu." diyor. Siyonizm hakkındaki görüşünüz nedir? Siyonizm, Filistin ulusal kimliğini silmeyi amaçlayan bir sömürgeci hareket mi?

Evet, Siyonizm gerçekten bir ulusal harekettir. Aradığı ulus başka bir halk tarafından işgal edilmişti - Filistinliler. Bu nedenle, Siyonistlerin erken faaliyetleri, Filistin'den olmayan Yahudileri (Filistin'de yaşayan bazı Yahudiler de vardı) yerleştirmek, desteklemek ve ardından bunları hem Britanya Zorunlu Yönetimi hem de Filistinliler (Araplar) ile çatışmaya sokmaktı. 1948'deki askeri liderler, Filistinlileri (güneydeki Bedeviler de dahil) varlıklarını ve onları yok etme, korkutma ve sürme çabalarını itiraf ettiler. Filistin ulusal kimliğini silme çabaları, İsrail'in kurulmasıyla arttı ve bu nedenle Filistin bayrağının renklerini göstermek, taşımak veya giymek veya Filistin şarkılarını söylemek yasaktı. İsrail, Filistinliler tarafından seçilen tüm siyasi liderlikle mücadele etti ve Arafat'ın barış için bir ortak olmadığını iddia etmesine rağmen sonunda Oslo Anlaşmaları'nı imzaladı. Siyonistlerle konuştuğumu biliyorum ve bunların bazıları anti-Filistin değil, Filistinlilerin kendi kimliklerine sahip olmaları gerektiğini kabul ediyor, ancak bunlar aslında bu koşulları ayrı ama eşit olarak destekleyen bir yanılsama altında. Diğerleri kendi İsrail hükümetlerinin politikalarına karşı çıktı. Ve hala bazıları tarih boyunca Filistin'in hiç var olmadığını tarihsel olarak hiçbir zaman Filistin olmadığını ve diğer saçma iddiaları savunuyor.

Peki bir gün gerçekten bağımsız bir Filistin olacak mı?

İnşallah, ya Rabb...

Independent Türkçe



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.