Kızıldeniz, çatışma yönetimi için bir ABD platformuna dönüşüyor

ABD’nin deniz gücü oluşturma yönündeki baskısı İsrail yanlısı tutumu bağlamında ortaya çıktı.

21 Eylül’de Sana'da düzenlenen Husi askerî geçit töreni sırasında füzeler (AFP)
21 Eylül’de Sana'da düzenlenen Husi askerî geçit töreni sırasında füzeler (AFP)
TT

Kızıldeniz, çatışma yönetimi için bir ABD platformuna dönüşüyor

21 Eylül’de Sana'da düzenlenen Husi askerî geçit töreni sırasında füzeler (AFP)
21 Eylül’de Sana'da düzenlenen Husi askerî geçit töreni sırasında füzeler (AFP)

Halid Hamada

ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, 19 Aralık’ta Kızıldeniz’den geçen ticari gemileri korumak için Refah Muhafızı adı altında çok uluslu bir koalisyonun kurulduğunu duyurdu. Ancak kısa bir süre sonra İsrail Chem Pluto tankeri, Hindistan’ın Veraval limanının 200 km güneybatısında bir drone tarafından saldırıya uğradı.

Bu saldırı, Husi milislerin Kızıldeniz’deki ticari gemilere insansız hava araçları ve füzelerle gerçekleştirdiği ve büyük uluslararası denizcilik şirketlerini gemilerinin rotasını değiştirerek Afrika kıtasının güney ucundan dolaşmaya zorlayan saldırıların ardından geldi. Eş zamanlı olarak İran medyası, aralarında Devrim Muhafızları Ordusu Koordinasyondan Sorumlu Komutan Yardımcısı Muhammed Rıza Nakdi’nin de bulunduğu Devrim Muhafızları liderleri hakkında haberler yaptı. Medya organları, Tahran’ın bu saldırıyla herhangi bir bağlantısı olduğunu açıklamadan, “Yakında Akdeniz’in, Cebelitarık Boğazı’nın ve diğer su yollarının kapatılmasını beklemek zorunda kalacaklar” dedi.

ABD’nin 20 ülkenin koalisyona katılacağını açıklayarak benimsediği güç gösterisine rağmen Husi lideri Abdulmelik el-Husi, Gazze savaşı devam ettiği sürece İsrail’e giden ve İsrail’den gelen gemilere yönelik saldırıların devam edeceğini ve ABD tüm dünyayı harekete geçirse bile operasyonların durmayacağını söyledi. Husi, “Grup, Washington’un onları hedef alması durumunda ABD savaş gemilerini vurmaktan çekinmeyecektir” dedi.

Babu’l Mendeb’e ve Umman Körfezi’ne 2 bin 500 kilometreden fazla uzaklıkta, İran kıyılarından ise 1300 kilometre uzakta bulunan Hindistan kıyıları açıklarında İsrail gemisine düzenlenen saldırının konumu, deniz hedeflerinin kapsamının Umman Denizi’ni ve Hint Okyanusu’nun bir kısmını kapsayacak şekilde genişletilmesinin sonuçlarıyla ilgili birçok soruyu gündeme getiriyor. Bu durum, Kızıldeniz’i geçerek Güney Afrika’daki Ümit Burnu’na doğru ilerleme hususunda risk düzeyini artırıyor. Ayrıca bu, ABD’nin ilan ettiği deniz ittifakına açık bir meydan okuma teşkil ediyor ve koşulları, bölgede topyekûn savaşa doğru itiyor.

Seyrüsefer özgürlüğü mü korunuyor yoksa İsrail çıkarları mı?

Hiç şüphe yok ki ABD’nin Kızıldeniz’deki gemileri korumak için bir deniz kuvveti oluşturma çabası, İsrail’e giden gemilerin güvenliğinin sağlanması ve Gazze’ye yönelik saldırıyı destekleyen pozisyon bağlamında gerçekleşti. Bu, bir yandan Kızıldeniz’e kıyısı olan Arap ülkelerinin özellikle de önemli bir bölgesel ülke olan Mısır’ın ya da Türkiye’nin bu ittifaka davet edilmemesini ya da Arap ülkelerinin (ittifakın ilan edilme başlığıyla hedeflerinin kesişiyor olmasına rağmen) bu ittifaka katılmak istememeleri için yeterli olabilir. Belki de bu, ABD’nin bu ittifak için istediği nihai misyonu sorgulamak için yeterlidir; ki bu misyon, seyrüsefer özgürlüğünün sağlanmasından buna koşullar ve kısıtlamalar dayatmaya doğru kayabilir. Amerikan dış politikasının belirsizliği ve İsrail’e yönelik açık tarafgirliği göz önüne alındığında bu güç, bölgesel veya uluslararası çatışmalarda kullanılabilir.

Süveyş Kanalı üzerinden Aden Körfezi’nden İspanya’ya olan mesafe yaklaşık 6 bin 600 km iken Ümit Burnu üzerinden 17 bin kilometreden fazladır

Ayrıca bu koalisyonun oluşumunu Gazze’de ateşkes de dahil olmak üzere bölgesel istikrarın sağlanması bağlamına oturtamamak, katılımcı Arap ülkelerini Gazze’ye yönelik saldırı devam ederken İsrail çıkarlarını savunacak bir konuma getirecek.

FOTO: Somali Deniz Polisi, 30 Kasım’da Aden Körfezi’nde devriye geziyor (AP)
Somali Deniz Polisi, 30 Kasım’da Aden Körfezi’nde devriye geziyor (AP)

Bu bağlamda ABD, ülkelerin koalisyona katılımı için cazip bir bahane oluşturabilecek küresel tedarik zincirleri üzerindeki olumsuz yansımaları dikkate almadı. Ümit Burnu çevresinde seyreden nakliye şirketleri, nerede yakıt ikmali yapılacağı konusunda zor seçimlerle karşı karşıya kalıyor. Pek çok gözlemciye göre Afrika limanları, bürokratik işlemlerden, trafik sıkışıklığından ve yetersiz tesislerden mustarip. Bu alanda Mayıs ayında açıklanan 2022 Dünya Bankası Endeksi, konteyner hacmi açısından Afrika’nın en gelişmiş ve en büyük limanı olan Durban Limanı, dünyanın en kötü performansını gösteren limanları arasında yer alan Cape Town ve Ngkora limanları ve Kenya’nın Mombasa ve Tanzanya’nın Darüsselam limanları da dahil olmak üzere Güney Afrika’daki büyük limanların, beklenen trafiği idare edecek donanıma sahip olmadıklarını ortaya koydu. Bu durum, kıta etrafında rotasını değiştiren gemilerin yanaşma ve hizmet alma konusunda sınırlı seçeneklere sahip olduğu anlamına geliyor. Ayrıca seyir süresinin uzamasının sonuçlarına ek olarak yakıt tüketiminde artış, emisyonlarda artış ve daha yüksek fiyatlar da söz konusudur. Örneğin Süveyş Kanalı üzerinden Aden Körfezi’nden İspanya’ya olan mesafe yaklaşık 6 bin 600 km iken Ümit Burnu üzerinden ise 17 bin km’den fazla.

Koalisyonun misyonu konusunda netlik eksikliği

Koalisyonun misyonunun belirsizliği ve net olmayışı, Pekin ile Washington arasındaki güven eksikliğine yeni bir faktör daha ekledi. Bu, Çin’in ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Refah Muhafızı Operasyonuna katılma davetini neden görmezden geldiğini açıklıyor. Öyle ki Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin, ABD askeri ve diplomatik güçlerine hitaben “İlgili tarafların, özellikle nüfuz sahibi büyük ülkelerin, Kızıldeniz’deki nakliye yollarının güvenli tutulması konusunda yapıcı ve sorumlu bir rol oynamaları gerektiğine inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

Mısır deniz kuvvetleri uluslararası koalisyona etkin bir şekilde katılabilir. Süveyş Kanalı’na giden ticari gemilere kendi imkanlarıyla eşlik ederek onları koruyabilecek kapasitededir.

Wang’ın önemli nüfuzlu ülkelere yönelik konuşması, Pekin’in, deniz koridorunda istikrarı yeniden sağlamak için daha uygun başka bir yaklaşımı benimseme arzusunu yansıttığı kadar, ABD ile müttefikleri ve ortaklarının Pekin’in yapabileceğinden çok daha büyük bir deniz kuvveti toplama kapasitesine sahip olduğunu kabul ettiğini yansıtmıyor. Bu, Çin’in İran’la yakın ilişkisi yoluyla bu saldırılara son verme konusunda oynayabileceği rolün bir göstergesi olabilir.

FOTO: ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, 20 Aralık’taki ziyareti sırasında USS Gerald R. Ford mürettebatıyla konuşuyor (AP)
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, 20 Aralık’taki ziyareti sırasında USS Gerald R. Ford mürettebatıyla konuşuyor (AP)

Bu pozisyon, Mart ayında İran ile Suudi Arabistan arasındaki düşmanlığı azaltma konusunda anlaşmaya varılmasının ardından ‘durumu sakinleştirmek’ ve İsrail ile Hamas arasındaki savaşı durdurmak amacıyla Pekin’in 7 Ekim’deki saldırının ardından Orta Doğu Sorunu Özel Temsilcisi Zhai Jun aracılığıyla üstlendiği diplomatik girişimle tutarlı.

Bu çerçevede Mısır Orta Doğu Haber Ajansı’nın bildirdiğine göre Mısır Dışişleri Bakanı Sameh Şukri’nin tutumu, İngiliz mevkidaşı David Cameron ile düzenlediği basın toplantısında okunabilir. Öyle ki Şukri, basın toplantısı sırasında “Kızıldeniz’e sınırı olan ülkeler ihtilaflı suları koruma sorumluluğunu taşıyor. Kahire, seyrüsefer özgürlüğünün sağlanması için üzerine düşeni yapacak” dedi.

Şukri, “Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğü için uygun koşulları sağlamak üzere birçok ortağımızla işbirliği yapmaya devam ediyoruz” dedi. Ticari gemilerin Süveyş Kanalı’na güvenli erişim özgürlüğü, Mısır için varoluşsal bir sorun teşkil ediyor. Husi tehdidiyle mücadeleyi sağlamak için atılacak adımların netleştirilmemesine rağmen Mısır’ın, ABD’nin tutumundan ve Süveyş Kanalı’nın korunmasındaki ısrarından rahatsız olduğu görülüyor.

Mısır’ın önemli deniz yeteneklerine sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD Global Firepower web sitesinin 2012 verilerine göre Mısır deniz askeri filosu, dünyada 12. sırada yer alıyor ve 245 deniz birimine ek olarak iki helikopter gemisi, 13 fırkateyn, 8 denizaltı, 7 korvet, 48 devriye gemisi, 23 mayın tarama gemisi içeriyor. Böylece Mısır deniz kuvvetleri uluslararası koalisyona etkin bir şekilde katılabilir. Süveyş Kanalı’na giden ticari gemilere kendi imkanlarıyla eşlik ederek onları koruyabilecek kapasitededir.

ABD, Kızıldeniz’in güvenliğini mi sağlamak istiyor, yoksa içindeki çatışmayı mı yönetmek istiyor?

Husiler, 7 Ekim’den bu yana 100’ün üzerinde drone ve balistik füze saldırısı gerçekleştirdi. ABD Savunma Bakanlığı verilerine göre, ABD Donanması muhripleri de dahil olmak üzere farklı ülkelerden 35’ten fazla bayrak taşıyan kargo gemilerini hedef aldılar. Bu füzelerin çoğu ele geçirildi, ancak bazıları hedeflerini vurarak can kaybına ve küçük hasara neden oldu ve bir gemi kaçırıldı. Saldırılar, nakliyede büyük aksamalara neden oldu. Zira Husiler günlük tahmini 10 milyar dolarlık sevkiyatı engelliyor. Bu durum fiyatların artmasına neden oldu ve bölgeyi gerilim ve yüksek alarm durumuna soktu.

Bu stratejik su kütlesi, ABD’nin bölgeye dönüşü için model bir platform sağlayacak. Bu durum da ihracatını engelleyerek ve maliyetlerini artırarak Çin’in ekonomik tükenmesine yol açacak. Aynı zamanda İran ve Körfez ülkeleri arasındaki rolün yeniden tesis edilmesine olanak tanıyacak ve belki de Pekin’in sponsor olduğu anlaşmayı engelleyecek.

İngiliz savaş gemilerinin de katıldığı Amerikan destroyerleri US Carney ve US Mason, saldırılara dronları düşürmek için kullanılan ESSM Sea Sparrows füzesine ek olarak, RIM66 SM-2 ve RIM66 SM-6 önleyici füzelerle karşılık verdi. US Carney ayrıca SM-3 füzeleri içeriyor, ancak bunların kullanımına ilişkin herhangi bir bilgi mevcut değil. Bu sistemler, her türlü tehdide yanıt vermek için farklı müdahale yeteneklerinin konuşlandırılmasına dayanan çok seviyeli savunmanın bir parçasını oluşturuyor. Ancak şu ana kadar önleme raporlarında bahsi geçen tek füzeler SM-2 ve Sparrows’dur.

FOTO: ABD’li yetkililerin kendisine doğru gelen uçan bir cismi düşürdüğünü söylediği ABD destroyeri USS Mason’un arşiv fotoğrafı (AP)
ABD’li yetkililerin kendisine doğru gelen uçan bir cismi düşürdüğünü söylediği ABD destroyeri USS Mason’un arşiv fotoğrafı (AP)

Pentagon, 2022’de füze savunma programlarına 12,3 milyar dolar, füze ve mühimmatlarına ise 24,7 milyar dolar harcadı. Bu da büyük bir stoğu olduğu anlamına geliyor. Ayrıca İngiltere, Bahreyn, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Seyşeller ve İspanya gibi koalisyona katılan ülkelerin de kendilerine ait yetenekleri bulunuyor. İlginçtir ki NATO üyesi Türkiye, koalisyonda yer almıyor ve Yemen’deki ateşkesle bağlantısı olan Suudi Arabistan Krallığı da koalisyonda yok.

Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğünün güvence altına alınması meselesi, ABD ve müttefiklerinin güvence altına almaya çalıştığı güç dengesi veya savunma harcamaları meselesi değildir. Aksine bu, bölgedeki ve dünyadaki çatışmalarla baş etme konusunda ABD’nin stratejik meselesidir. Deneyimler, Washington’un 1950’lerden beri seçeneklerinin çatışmaları çözmek ve sona erdirmek değil, yönetmek, geliştirmek ve bunlara yatırım yapmak olduğunu gösterdi. Dolayısıyla Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğü meselesi, ABD bağlamından sapmayacak, aksine bölgedeki çatışma yönetimi bölümlerine her zaman Amerikan tarzında yeni bir bölüm ekleyecektir.

Kızıldeniz, Washington’un hesaplaşması için ideal bir alan sağlıyor ve Washington’un aynı anda birçok hedefle başa çıkmasına olanak tanıyor. Hindistan kıyısı yakınında İsrail tankerine yapılan saldırı, Husilerin Kızıldeniz’deki saldırılarına ek bir faktör sağladı ve Amerikan müdahalesinin kapsamının, Aden Körfezi ve Babu’l Mendeb’in yanı sıra Hint Okyanusu ve Umman Denizi’ni de kapsayacak şekilde genişletilmesini gerektirdi. Bu stratejik su kütlesi, ABD’nin bölgeye dönüşü ve önemli meselelere el atması için model bir platform sağlayacak. Bu durum da Arap bölgesine ve Avrupa’ya ihracatını engelleyerek ve maliyetlerini artırarak Çin’in ekonomik olarak tükenmesine yol açacak. Aynı zamanda Basra Körfezi’nden doğuya ve batıya geçen petrol tankerlerinin yakından kontrol edilmesinin yanı sıra İran ve Körfez ülkeleri arasındaki rolün yeniden tesis edilmesine olanak tanıyacak ve belki de Pekin’in sponsor olduğu anlaşmayı engelleyecek. Ayrıca her zaman, ABD’nin seçeneklerinin ötesinde görünen topyekûn savaş tehdidini de sürdürecek.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.