Gazze Savaşı gölgesinde Mısır- İran ilişkileri… Yakınlaşma mı yoksa gözetleme mi?

Tahran’ın bölgedeki silah hareketlerine ilişkin korkular ortasında iki ülke arasında krize ilişkin resmi toplantılar yapıldı.

Mısır ve İran cumhurbaşkanları, Kasım ayında Riyad’da yaptıkları görüşmelerde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve İran cumhurbaşkanları, Kasım ayında Riyad’da yaptıkları görüşmelerde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Gazze Savaşı gölgesinde Mısır- İran ilişkileri… Yakınlaşma mı yoksa gözetleme mi?

Mısır ve İran cumhurbaşkanları, Kasım ayında Riyad’da yaptıkları görüşmelerde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve İran cumhurbaşkanları, Kasım ayında Riyad’da yaptıkları görüşmelerde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Gazze Şeridi’ndeki savaş, 7 Ekim’den önce onlarca yıldır süren durgunluğun ardından iki taraf arasında yakınlaşmaya yönelik adımlara tanık olan Mısır- İran ilişkileri de dahil olmak üzere birçok bölgesel meseleye gölge düşürüyor.

Filistin bölgesindeki savaşla bağlantılı olarak Mısır- İran temaslarının çokluğuna rağmen bu durum, Mısır’ın, özellikle Tahran’a yakın Husi grubunun Babu’l Mendeb Boğazı bölgesindeki ticari gemileri hedef alması üzerine, İran’ın kolları olarak nitelenen bölgedeki bazı grupların davranışlarına ilişkin takip ve endişe durumunu ortaya çıkardı. Bu da Süveyş Kanalı’nın güney girişini temsil eden bu stratejik bölgedeki seyrüsefer hareketine yansıyor.

Gazze Savaşı’nın başlamasından bu yana Filistin direniş gruplarının 7 Ekim’de İsrail hedeflerine yönelik gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonuna yanıt olarak İsrail’in Gazze Şeridi’nde başlattığı yoğun askeri operasyonların ardından Mısır- İran ilişkilerinin seyri, birçok toplantı ve iletişime sahne oldu. Öyle ki Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, İranlı mevkidaşı İbrahim Reisi ile geçen Kasım ayında Riyad’da düzenlenen olağanüstü ortak Arap- İslam zirvesinin oturum aralarında ilk kez bir araya geldi.

Cumartesi günü Sisi, İranlı mevkidaşından da bir telefon alırken, Reisi, Mısır Cumhurbaşkanı’nı son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki zaferinden ve yeniden Mısır cumhurbaşkanı seçilmesinden dolayı tebrik etti. Mısır cumhurbaşkanlığı sözcüsü tarafından yapılan açıklamaya göre görüşmede ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki durumla ilgili gelişmelerin yanı sıra iki ülke arasında askıda kalan sorunların çözümüne yönelik takip görüşmelerine de değinildi.

Öte yandan İran Tasnim Ajansı’nın haberine göre İranlı bir cumhurbaşkanlığı yetkilisi, iki liderin Filistin’deki son gelişmeleri ve İslam birliğinin önemini ele aldıklarını belirtti. Aktarılana göre iki ülke arasındaki sorunların nihai çözümü için somut adımlar atılması konusunda mutabakata varıldı.

Diplomatik istişareler

Diplomatik istişareler sırasında iki ülke dışişleri bakanları arasında son dönemde çok sayıda temas yaşandı. Bunlardan en sonuncusu, Mısır Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre geçen pazartesi günü Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri’nin İranlı mevkidaşı Hüseyin Emir Abdullahiyan’dan Gazze Şeridi’ndeki durumu görüşmek ve iki ülke arasındaki ikili meselelere ilişkin görüşmeleri takip etmek için aldığı bir telefon görüşmesiydi.

İki ülke diplomatik ilişkilerini 1979’da kesmiş, ardından ilişkiler 11 yıl sonra maslahatgüzarlar ve çıkar büroları düzeyinde yeniden başlamıştı. Geçtiğimiz aylarda Mısırlı ve İranlı bakanlar arasında iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirme olasılığını tartışmak üzere çeşitli vesilelerle toplantılar düzenlendi. Geçen Mayıs ayında İran Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanlığı’na Mısır’la ilişkilerin güçlendirilmesi için gerekli tedbirlerin alınması talimatı vermişti.

Geçen Mart ayında ise Mısır hükümeti, gelen yabancı turistlerin hareketini kolaylaştırmak için bir kolaylaştırma paketini onayladı. Bu paket, İranlı turistlerin Güney Sina’daki havalimanlarına vardıklarında ülkeye girişlerinin kolaylaştırılmasına yönelik bir kararı da içeriyordu. Karar kapsamında ayrıca, İranlı turistlerin turist grupları aracılığıyla ve Mısır tarafıyla önceden seyahat koordine eden şirketler aracılığıyla vize alması da vardı. Bu, o dönemde İranlılar tarafından memnuniyetle karşılandı.

Endişeler devam ediyor

Kahire Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü ve Mısır Stratejik Araştırmalar Merkezi Savunma ve Güvenlik Programı Direktörü Dr. Dalal Mahmud, Mısır’ın bölgede İran’la bağlantılı bazı davranışlara ilişkin korkularının hala mevcut olduğunu ve Gazze Şeridi’ndeki mevcut savaştan sonra azalmadığını dile getirdi. Şarku’l Avsat’a konuşan Mahmud, “Mısır, İran’ın bölgede genişleme projesi ve arzusu olan bir ülke olduğunun farkında ve bu da Mısır’ın İran’a yönelik vizyonunu her zaman temkinli kılıyor” dedi. Gazze’deki savaşla ilgili son gelişmelerin, özellikle de Husi grubunun Yemen’deki hareketlerinin, Mısır’ın korkularını doğruladığını ve onları uzaktan izlemenin ötesinde daha fazlasını yapmaya ittiğini de belirten Mahmud, “İran’ın bölgedeki çıkarlarının, Mısır çıkarlarına yönelik tehdide dönüşmemesi için Mısır’ın sahneyi yeniden okuması ve aktif iletişim kurması gerekiyor” dedi.

Mısır Stratejik Araştırmalar Merkezi Savunma ve Güvenlik Programı Direktörü, Gazze’deki savaşın devam etmesinin, Kızıldeniz’de yoğun bir Arap varlığıyla güvenlik için bölgesel düzenlemeler yapılmasını gerektirecek yansımalara sahip daha fazla gelişmenin önünü açtığını söyledi. Bunun da İran ve Husilerin ötesine geçen düzeyde aktif iletişim gerektirdiğini belirten Dr. Dalal Mahmud, “Gazze’deki savaşın gölgesinde bile Mısır’ın İran ve diğerleriyle bu iletişimi yönetebilme yeteneği, Mısır’ın İran’la bağlantılı güçlerin bölgedeki bazı hareketleri hakkındaki korkularının geçerliliğini doğruluyor” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Şukri, 23 Ekim’de yaptığı telefon görüşmesinde İranlı mevkidaşı ile çatışmanın kapsamının genişletilmesiyle ilgili riskleri ele aldı. Şukri, İran Dışişleri Bakanı’na, çatışmanın tırmanmasının tüm bölgeyi istikrarsızlaştıracağı ve tahmin edilmesi zor sonuçlara yol açabileceği yönündeki görüşünü iletti.

Kızıldeniz’deki durum

Kızıldeniz’deki durum, özellikle Mısır ekonomisi için hayati bir arteri temsil eden Süveyş Kanalı’nın güney girişi olması nedeniyle bölgenin Mısır için taşıdığı stratejik önem göz önüne alındığında, son zamanlarda Mısır’ın beklentilerini artırdı.

Geçen hafta Mısır Dışişleri Bakanı, İngiliz mevkidaşı ile Kahire’de düzenlediği basın toplantısında “Seyrüsefer özgürlüğü ilkelerini ve bunun korunmasının gerekliliğini paylaşıyoruz” açıklamasında bulundu. Kızıldeniz’e sınırı olan ülkelerin, buranın güvenliği çerçevesinde sorumluluk taşıdığına dikkat çeken Şukri, “Kızıldeniz'de seyrüsefer serbestisi sağlamak ve Süveyş Kanalı’na erişimi kolaylaştırmak için ortaklarımızla işbirliği yapıyoruz” dedi. Samih Şukri ayrıca, “Mısır, ortaklarıyla başka çerçevelerde de işbirliği yapıyor ve biz, dolaşım özgürlüğünü sağlamanın, ürünlere erişimi sağlamanın ve tedarik zincirleri üzerindeki olumsuz etkileri önlemenin en iyi yollarını koordine etmeye ve bunlar hakkında konuşmaya devam ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Mısır, Kızıldeniz’deki ticari nakliye trafiğinin korunmasına yardımcı olmak için kurulan çok uluslu deniz koalisyonuna katılmadı. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a göre ABD’nin Refah Muhafızı adı altında oluşumunu duyurduğu koalisyon, 20 ülkeyi kapsıyor. Aynı şekilde İran Savunma Bakanı Muhammed Rıza Aştiyani, ABD’nin Kızıldeniz’de uluslararası bir güç oluşturması halinde büyük sorunlarla karşılaşacağı konusunda uyardı.

FOTO: Norveç bandıralı bir tanker, daha önce Kızıldeniz’in güneyinde Husilerin füze saldırısına maruz kalmıştı (AFP)
Norveç bandıralı bir tanker, daha önce Kızıldeniz’in güneyinde Husilerin füze saldırısına maruz kalmıştı (AFP)

Merkezi Londra’da bulunan Orta Doğu Araştırmaları Forumu’nun siyasi araştırmacısı Ahmed Atta, Gazze Şeridi’ndeki mevcut savaşı ‘istisnai’ olarak nitelendirirken, “Tüm bölgede farklı bir coğrafi durumla sonuçlanacak” dedi. Ayrıca savaşın, bölgenin geleceği ve buradaki bölgesel ilişkilerle ilgili birçok konunun yeniden değerlendirilmesini gerektirdiğine dikkati çekti. Şarku’l Avsat’a konuşan Atta, “Mısır, bölgesel politikalarını, İran’la ilişkiler de dahil olmak üzere çıkarlarını ve yükümlülüklerini dikkate alan ulusal önceliklere göre yönetiyor. Bölgedeki mevcut koşullar, özellikle de müttefik ve İran’a yakın olarak tanımlanan grupların yaptıklarına ilişkin riskler göz önüne alındığında, Tahran’ın bu grupların kararlarını etkileme kabiliyetini reddetme konusundaki ısrarına rağmen Kahire ile Tahran arasında yakınlaşma adımlarının devam etmesi zor” şeklinde konuştu.

Siyasi araştırmacı, ‘Husi grubunun Kızıldeniz girişinde gerçekleştirdiği eylemlerin Mısır çıkarlarına zarar vermemesi gerektiğine dair özel mesajlar vermek için’ mevcut aşamada Mısır’ın çıkar önceliklerinin, İran’la diplomatik iletişim kanallarının açılmasının yoğunlaştırılmasını gerektirdiğini açıkladı. Ahmed Atta ayrıca, bu diplomatik temasların yoğunlaşmasının, mevcut anın gereklilikleri ve en başta Mısır’ın çıkarları tarafından empoze edildiğini vurguladı.



Lübnan Savunma Bakanı: İsrail ile görüşmeler barış için teslimiyet için değil

Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Lübnan Savunma Bakanı: İsrail ile görüşmeler barış için teslimiyet için değil

Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan Savunma Bakanı Tümgeneral Michel Menassa (Mişal Mansi)  perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin İsrail ile yürütülecek müzakerelere teslim olmak ya da pazarlık yapmak için değil, barış sağlamak amacıyla gittiğini vurguladı.

Şarku’l Avsat’ın Lübnan Ulusal Haber Ajansı NNA’dan aktardığı habere göre Mansi, Dürzi Muvahhidler topluluğunun ruhani lideri Şeyh Doktor Sami Ebi el-Muna ile Beyrut’un Verdun bölgesindeki cemaat merkezinde gerçekleştirdiği görüşmede, “Ülkemize yönelik İsrail saldırısını ve bunu durdurmaya yönelik süregelen çabaları ele aldık. Ulusal birliğin korunması, Lübnan meşruiyeti etrafında kenetlenme ve silahın yalnızca Lübnan ordusu ile resmi güvenlik kurumlarının elinde olması ortak paydamız oldu” dedi.

Mansi, Lübnan halkının yaşadığı krizi aşmasına yardımcı olmanın temel öncelikleri olduğunu belirterek, “Küçük hesapları bir kenara bırakıp büyük ulusal hedeflere odaklanmak temel amacımızdır” ifadelerini kullandı.

Müzakerelere ilişkin olarak ise, “Eğer müzakerelere gidiyorsak bu barış içindir, teslimiyet için değil. Biz pazarlık değil, müzakere yapıyoruz. Şehitlerin hatırına akan kanı durdurmak istiyoruz. Müslüman ve Hristiyan tüm Lübnanlılar olarak birlik ve beraberlik içinde kalmakta kararlıyız” diye konuştu.

Mevcut krizin sona ermesi temennisinde bulunan Mansi, “Bu sıkıntılı sürecin bitmesini, bu kara bulutun dağılmasını ve Lübnan ile halkı için kurtuluş ışığının doğmasını umuyoruz” dedi.

Öte yandan Dürzi Muvahhidler topluluğunun ruhani lideri Şeyh Sami Ebi el-Muna da devlet ve meşru kurumlar etrafında kenetlenmenin önemine dikkat çekti. Özellikle mevcut koşullarda, Lübnan’ın korunması ve egemenliğinin sağlanması için görev yapan ordunun desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Muna, iç barışı hedef alan her türlü girişime karşı uyarıda bulunarak, “Güçlü Lübnan, birlik içindeki Lübnan’dır” dedi.


Hizbullah, İsrail ordusuna karşı 1980’lerin “taktiklerine” dönüş sinyali mi veriyor?

İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)
İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)
TT

Hizbullah, İsrail ordusuna karşı 1980’lerin “taktiklerine” dönüş sinyali mi veriyor?

İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)
İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)

Hizbullah içinden sızan ve birbiriyle örtüşen medya bilgileri, “intihar saldırıları” (istişhadi eylemler) söyleminin yeniden gündeme gelmesiyle güney cephesinde önümüzdeki dönemin niteliğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Bu çerçevede, 1980’li yıllardaki savaş dilini ve yöntemlerini hatırlatan alışılmadık askeri seçeneklerin tartışıldığı belirtiliyor.

Askeri kaynaklara dayandırılan sızıntılara göre Hizbullah, “1980’ler taktiklerine” dönmeyi değerlendiriyor; buna “istişhadi grupların” yeniden devreye alınması da dahil. Bu yaklaşım, örgüt içinde daha önce yapılan açıklamalarla da bağlantılı bir anlam taşıyor. Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah, 2024’teki “destek savaşı” sırasında güneydeki savaşçıları “istişhadi” olarak nitelendirmişti. Bu ifade, çatışmanın doğasına ve sahadaki koşullara işaret ediyordu. Kavramın bugün yeniden gündeme gelmesi, bunun bir mobilizasyon dili mi yoksa olası operasyonel tercihlere işaret eden bir gösterge mi olduğu yönünde tartışma yaratıyor.

Saha koşulları ve teknolojik dönüşüm

Emekli Tuğgeneral Yarub Sahr, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Güney Lübnan’daki mevcut saha gerçekliğinin intihar saldırılarına dönüş ihtimalini teorik bir tartışma düzeyinde bıraktığını söyledi.

Sahr, “Bugün güney bölgesi, göç ve yıkım nedeniyle neredeyse boşalmış durumda. Bu da bu tür operasyonların en önemli unsurlarından biri olan sivil ortam içinde gizlenme imkânını ortadan kaldırıyor” dedi.

vvevbfde
İki İsrail askeri, Güney Lübnan’da enkazlar arasında ilerliyor (AP)

Ayrıca, gözetleme ve istihbarat teknolojilerindeki gelişmelerin ve İsrail’in geniş bir hedef havuzuna sahip olmasının, bu tür eylemlerin gerçekleştirilmesini son derece zorlaştırdığını, sürekli izleme ve hassas takip altında sahada hareket kabiliyetinin sınırlı olduğunu belirtti.

Sahr’a göre bu tür operasyonlara işaret eden söylemler daha çok propaganda niteliği taşıyor. “Mesaj yalnızca askeri değil, Lübnan iç siyasetini de hedef alıyor. Bu dil, siyasi aktörler üzerinde baskı kurmak ve onları dış politika tercihleri konusunda yönlendirmek için kullanılıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Sahr, “1980’ler yöntemlerinin hatırlatılması sadece intihar saldırılarını değil, aynı zamanda kaçırma ve suikastları da içeren daha geniş bir modelin yeniden gündeme gelmesi anlamına gelir. Bugünkü koşullarla 1980’lerin karşılaştırılmasının sağlıklı değil. Bu söylem, mevcut şartlarda uygulanabilir bir askeri seçenekten ziyade siyasi baskı aracı olarak öne çıkıyor” dedi.

Teori ile pratik arasında

Öte yandan emekli Tuğgeneral Fadi Davud ise Şarku’l Avsat’a  yaptığı açıklamada, 1980’ler yöntemlerine dönüş tartışmasının yalnızca medya söylemi olmadığını, bunun örgütün “mevcut kapasite havuzu” içinde yer alan bir seçenek olduğunu savundu.

Davud, intihar eylemcilerinin varlığına ilişkin söylemin, Hizbullah’ın tarihsel olarak önemli bir güç unsuru olan insan kaynağı kapasitesiyle bağlantılı olduğunu belirtti. Teknolojik gelişmelere rağmen bu tür eylemlerin sahada etkili olabileceğini ifade eden Davud, “Teknoloji, hedefe ulaşmaya kararlı bir insan unsuruna karşı sınırlı kalabilir” dedi.

Bu tür operasyonların etkinliğinin hedefin niteliğine, güvenlik düzeyine ve sahadaki koruma önlemlerine bağlı olduğunu söyleyen Davud, başarı ihtimalinin duruma göre değiştiğini vurguladı.

vfrefeb
Güney Lübnan’daki sınır kasabası Kefr Kila’da yıkılmış binaların enkazı (Reuters)

Davud ayrıca, olası bir kullanımın İsrail hedeflerine yönelik olacağını, ancak İsrail içinde bu tür eylemler gerçekleştirebilmek için sızma ve doğrudan erişim gerekliliğinin ciddi saha zorlukları yarattığını ifade etti. Buna rağmen bu seçeneğin dile getirilmesinin psikolojik ve stratejik bir boyut taşıdığını, geçmiş deneyimleri hatırlatarak İsrail’e “geleneksel olmayan bir tırmanma ihtimali” mesajı verdiğini söyledi.

Kavramın sahadaki anlamı

Hizbullah operasyonlarını yakından takip eden bir kaynak ise “istişhadi” kavramının her zaman klasik anlamda intihar saldırılarını ifade etmediğini belirtti.

Kaynak, “Bu terim, Güney Lübnan’daki kuşatma koşulları altında savaşçıların içinde bulunduğu durumu yansıtıyor. Savaşçılar, karşı karşıya oldukları risklerin farkında ve gerektiğinde sonuna kadar savaşmaya hazır” dedi.

Aynı kaynak, kavramın ayrı bir taktik tercihten ziyade çatışmanın doğasına işaret ettiğini vurgulayarak, “Bu ifade, en zor saha koşullarında dahi çatışmayı sürdürme ve gerekirse ölüm pahasına mücadele etme kararlılığını anlatıyor” değerlendirmesinde bulundu.


Suriye: Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva tutuklandı

Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.
Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.
TT

Suriye: Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva tutuklandı

Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.
Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.

Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab dün, 21 Ağustos 2013 tarihinde Doğu Guta’da gerçekleşen kimyasal katliamın sorumlularından biri olan emekli General Adnan Halva’nın tutuklandığını açıkladı.

Hattab, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “General Adnan Halva, 2013’te Doğu Guta’da meydana gelen kimyasal saldırıdan sorumlu olan en önemli subaylardan biriydi ve bugün Terörle Mücadele İdaresi’nin elinde” ifadelerini kullandı.

Adnan Halva hakkında bildiklerimiz

Şarku’l Avsat’ın yerel medya kaynaklarından aktardığına göre Halva, Şam’ın güneyindeki Hırbet eş-Şeyyab bölgesinin sorumlusu ve Şam kırsalındaki topçu ve füze dairesinin başkan yardımcısıydı.

Halva, Suriye’deki iç savaş sırasında, Şam kırsalındaki topçu ve füze dairesinin başkan yardımcısı olarak, Suriye’nin kuzeyindeki şehirlere Scud füzelerinin fırlatılmasında rol oynamakla suçlandı.

Ayrıca, 155 ve 157 numaralı birimlerde görev alarak, sivil halka karşı insan hakları ihlalleri işledi. Bu birimler, sivil halka karşı kimyasal silahlar ve füzeler kullandı.

Daha sonra, Şam’ın güneyindeki Hırbet eş-Şeyyab bölgesinde askeri sorumlu oldu; burada bölgedeki askeri kontrol noktalarının yönetiminden sorumluydu. Bu kontrol noktalarının, yüzlerce sivili alıkoymak ve kaybetmekle suçlandığı belirtiliyor.

Halva, 2017’deki Astana görüşmelerine katılan Suriye rejimi heyetinde yer aldı ve ABD tarafından, sivillere karşı işlenen cinayetlerden sorumlu tutulan 13 kişilik listeye dahil edildi.

28 Ekim 2016’da Avrupa Birliği (AB) tarafından yaptırım listesine alındı.

Doğu Guta’daki kimyasal katliam

Doğu Guta bölgesinde, 21 Ağustos 2013 tarihinde meydana gelen kimyasal saldırıda, aralarında yüzlerce çocuk ve kadının da bulunduğu bin 400’den fazla sivilin hayatını kaybettiği bildirildi.

O gün, Doğu Guta’daki birkaç kasabada yaşayan Suriyeliler, sokaklarda ve evlerde sarin gazı ile hayatını kaybeden yüzlerce ceset ile uyanmıştı. Bu saldırı, Esed rejiminin yıllar süren iç savaş boyunca sivil halka karşı işlediği en korkunç katliamlardan biri olarak kayıtlara geçti.

Suriye İnsan Hakları Ağı’na (SNHR) göre Beşşar Esed rejimi, 2011 yılında başlayan devrimden bu yana, muhaliflerin kontrolündeki yerleşimlere yönelik 217 kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdi.

Tedamun katili birkaç gün önce yakalandı

Bu açıklama, Suriye İçişleri Bakanlığı’nın, Hama kırsalında düzenlenen bir güvenlik operasyonu sonucu Tedamun katili olarak bilinen Emced Yusuf’un yakalandığını duyurmasının birkaç gün sonrasına denk geldi.

Diğer yandan Bakanlık salı günü, eski Suriye rejimine ait 3 pilotla yapılan sorgulamalardan bir kısmını içeren bir video paylaştı. Videoda, İki Guta’nın Düşmanı olarak bilinen Mizer Suvan’ın da yer aldığı görülüyor. Suvan yaptığı açıklamada, saldırı emirlerinin devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed’den geldiğini belirtti.