İsrail’deki Dürziler: İsrail’le ‘kan kardeşliği’ ve eşitlik arayışı

Dürzi bayrağı taşıyan İsrail ordusu askerleri (IDF)
Dürzi bayrağı taşıyan İsrail ordusu askerleri (IDF)
TT

İsrail’deki Dürziler: İsrail’le ‘kan kardeşliği’ ve eşitlik arayışı

Dürzi bayrağı taşıyan İsrail ordusu askerleri (IDF)
Dürzi bayrağı taşıyan İsrail ordusu askerleri (IDF)

Şirine Yunus (Sherine Younes)

Gazze Şeridi’nde savaşın başlamasından bu satırların yazılmasına kadar geçen süreçte İsrail'deki Dürzi Arap topluluğu, Gazze Şeridi'ndeki ve Lübnan sınırındaki çatışmalarda İsrail ordusunda görev yapan üyelerinden altısını kaybetti. Ölen Dürzi askerlerin bazıları üst rütbelere ulaşmıştı.

Bu malumat, Dürzi mezhebinin İsrail ile ilan ettiği ‘kan kardeşliğinin’ sürdürülebilirliği konusunda İsrail'in son yıllarda yürüttüğü her savaşta ya da her gerilimde şiddeti daha da artan, mezhep içinde süregelen bir tartışmaya girişi temsil ediyor. Dürzi Arapları, 7 Ekim olayları öncesinde tıpkı diğer İsrail vatandaşı Araplar gibi İsrailli yetkililerin kendilerine dayattığı kısıtlama politikası çerçevesinde kendi topraklarında hayatta kalmak ve yaşadıkları köylerin nüfuzunu genişletmek için yeni bir mücadele süreciyle karşı karşıyaydı. Bu süreç, Batı Şeria’daki yerleşimcilerin işgal altındaki topraklara yerleşim birimi inşa etmek için kurdukları ileri karakollara benzer şekilde, Dürzi Araplara ait topraklar üzerinde bir kasaba ya da mahalle çekirdeği oluşturma noktasına kadar ulaştı. İsrailli Dürziler, İsrail parlamentosu Knesset tarafından 2018 yazında onaylanan, İsrail'in Yahudiliğini pekiştiren ve Yahudi vatandaşlara, Dürziler de dahil olmak üzere Arap vatandaşlar karşısında birtakım ayrıcalıklar ve garantiler veren Vatandaşlık Yasası'nın yürürlükten kaldırılmasını talep etti.

Ancak bu süreç, 7 Ekim olaylarıyla sona erdi. Dürzi Arap vatandaşlar, yeniden İsrail'in kuruluşundan bu yana kendileri için oluşturduğu siyasi tutumu sergilemeye başladı. Dürzi aktivistlerin ve araştırmacıların aktardığına göre, Hamas Hareketi’nin Gazze Şeridi'ne komşu İsrail bölgelerine yönelik saldırılarının ilk saatlerinden itibaren tüm cephelerde yüzlerce asker savaşa katıldı ve bunlardan bazıları öldü. Bir kez daha İsrail kulislerinde Dürziler için adalet çağrısında bulunan ve onlara görevlerine olan sadakatlerinin karşılığı olacak şekilde haklar verilmesini talep eden sesler yükseldi.

İsrail’deki Dürzi Arap topluluğu üyeleri arasında Dürzi-Yahudiler eşitliğinin sağlanması gerektiği tartışması devam ediyor

İsrail hükümeti, 18 Kasım’da Dürzi Arap topluluğu için temel bir yasa çıkarmayı (İsrail'in bir anayasası olmadığı için temel yasaların özel bir statüsü vardır) planladığını ve böylece Vatandaşlık Yasası’nı iptal etmeden Dürzi Araplara özel bir statü vermeyi amaçladığını açıkladı. Bunun üzerine Yahudi olmayanlar için de eşitliğin sağlanması dahil olmak üzere yasada değişiklik yapılmasını talep eden başka sesler de yükseldi.

tr5h65
İsrail ordusunun 188. Zırhlı Tugay 53. Tabur Komutanı olan Dürzi asıllı Yarbay Salman Habaka’nın 3 Kasım'da Yanuh-Jat köyünde düzenlenen cenaze töreni (AP)

Bu seslerle birlikte Dürziler arasında söz konusu yasanın kaldırılmasının talep edilmesi ya da Dürzilerin Yahudilerle eşit haklara sahip olması için alternatifler bulunması gerektiği konusunda tartışma da devam etti. Dürzilerin ruhani ve siyasi liderleri, İsrailli yetkililere bireysel ve heyet halinde mesajlar gönderdi. Dürzilere eşitlik verilmesi konusunu kamuoyunda gündeme getirme çabaları arttı. İsrail’deki Dürzilerin önde gelen isimlerinden biri olan eski Knesset üyesi Akram Hassoun, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya bir mektup gönderdi.

Hassoun, mektupta şu ifadelere yer verdi:

Bu zorlu savaş günlerinde Dürzi topluluğunun Vatandaşlık Yasası’nın yürürlükten kaldırılmasını ya da Dürzi topluluğunun statüsüne ilişkin yeni bir yasanın çıkarılmasını talep etmek zorunda kalmasından derin üzüntü duyulmaktadır. Dürziler, İsrail'in kuruluşunun üzerinden geçen 75 yılın ardından halen üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görmektedir.

İsrail'deki Dürzi Avukatlar Forumu’nun başkanı ve Vatandaşlık Yasası’nın iptali için dilekçe veren bir avukat olan Samir Ali, Majalla’ya yaptığı açıklamada, “Vatandaşlık Yasası ile İmar ve İnşa Yasası’ndaki (Arap kasabalarındaki ev yıkımlarının hızlandırılması için) Kamenets Değişikliği’nin iptali için verilen mücadele, inşaat ihlallerine ilişkin cezaların ciddiyetini ve ağırlığını artırıyor. İsrail vatandaşı Araplar, bunu bir tür kısıtlama ve arazi müsaderesi olarak görüyor. Bu durum savaş sırasında da devam etti. Hatta Dürzi topluluğu, üstü kapalı olarak söz konusu iki yasa ve bunların savaş sonrası yansımalarının birbiriyle çatışacağını anlamış durumda” ifadelerini kullandı.

Savaşta yaşananların Dürzilerin taleplerini ikiye katladığını belirten Ali, bu durumun Dürzilerin devlete düşman olduğu anlamına gelmediğini, ancak eşitlik talep ettiklerini ve kendilerine haksızlık edilen yasalarla yaşayamayacaklarını ifade etti.

Araştırmacı ve hukukçu Merzuk Halebi: İsrailli liberallerin şimdiye kadar Vatandaşlık Yasası’nda yapılmasını talep ettikleri değişikliklerin hiçbiri, yasada köklü bir değişikliğin önünü açmıyor.

İsrail siyaset kulislerinde Dürzilerin önde gelen isimleriyle ‘kan kardeşliği’ bağının güçlendirilmesinin gerektiği yönündeki konuşmaların artmasıyla ilgili konuşan Avukat Samir Ali, kamusal siyasi girişimlere tepki konusunda Dürziler arasında iki eğilimin olduğunu söyledi. Ali, bunlardan birincisinin Vatandaşlık Yasası'nda ayrımcılığı ortadan kaldırmak için mücadele edenlerin bu yasanın bir parçası olamayacakları temelinde tüm Arap vatandaşlarını kapsayacak şekilde bir değişiklik için çağrısında bulunulması, ikincisinin ise Vatandaşlık Yasasına eşdeğer, ancak Dürzilere özel olan yeni bir yasa çıkarılmasının talep edilmesi olduğunu belirtti.

Ancak istenen değişimin İsrail’in mevcut aşırı sağcı hükümetinden geleceğine inanmadığını belirten Ali, İsrail'de savaştan sonra aşırı sağcı olmayan bir hükümetin göreve geleceği konusunda iyimserliğini ifade etti.

İsrail'deki Dürzi Arap topluluğu hakkında bir kitap yazmaya çalışan araştırmacı ve hukukçu Merzuk Halebi ise İsrailli liberallerin şimdiye kadar Vatandaşlık Yasası’nda yapılmasını talep ettikleri değişikliklerin hiçbirinin yasada köklü bir değişikliğin önünü açmadığını, çünkü kanunun temelinde Yahudiliğin olduğunu ve yasada herhangi bir değişiklik yapılmadığını belirtti. Halebi, yasanın Yahudilere özel ve sadece İsrail’de değil nerede olurlarsa olsunlar tüm Yahudiler için geçerli olduğunu söyledi. Halebi, bu yüzden tüm vaatleriyle birlikte mevcut hükümetin kalmaya devam etse de gitse de genel olarak Arap vatandaşlar için adil bir düzen sağlanacağına inanmıyor.

deve
Müslüman, Hıristiyan ve Dürzi din adamları, Hamas’ın 7 Ekim saldırısının hedeflerinden biri olan Kefer İzze kasabasında dua ederken, 23 Kasım (AP)

Bu görüşünü Dürzilerin savaş öncesi ve sonrasında Vatandaşlık Yasası’na olan yaklaşımına dayandıran Halebi, Dürzilerin bu siyasi karşıt tutumunun Vatandaşlık Yasası ve Kamenets Değişikliği sonrası ortaya çıkmadığını, daha ziyade Dürzilerle diğer Arap vatandaşlar olarak ilgilenilmesine karşı bir tutum olarak zaten var olduğunu dile getirdi. Ayrıca, Dürzi vatandaşların İsrail kimliğini oluşturma sürecinde uzun bir yol kat etmesinden sonra Yahudilerin diğer vatandaşlara üstün tutulduğunu söyledi.

Dürzilerin yaklaşık yüzde 80’i İsrail ordusu saflarına katıldı. Bu oran, askerlik hizmeti yapan Yahudilerin oranının çok üzerinde.

Halebi'ye göre İsrail'deki Dürziler, yalnızca Filistin karşıtı bir kimlik inşa etmek için onlarca yıl süren uzun bir yol kat etti. İsrail’in 1948’deki Nekbe'den (Büyük Felaket) bu yana Dürzileri herhangi bir Arap bölgesinden idari olarak ayırma politikasını benimsemeye ve onları diğer Araplardan ve Filistinlilerden ayırma ve Siyonist projeye entegre etme girişimine başladığını söyledi. 1956 yılında Dürzilere başlangıçta azınlıklar ve mezhep üyeleri için belirlenen birimlerde zorunlu askerlik görevi yapma zorunluluğunun getirildiğini söyleyen Halebi, ardından çeşitli birliklere entegre edip askeri rütbeler almaları ve çeşitli birliklerde görev yapmalarına izin verildiğini belirtti.

ascdwv
Ateşkesin 1 Aralık’ta sona ermesinin ardından Gazze Şeridi sınırı yakınlarındaki İsrail köyü Be'eri’de yaşayan Dürzi iki kadın (DPA)

Bu proje, başlangıçta Arap ve Filistin kimliğine bağlı kalan bazı Dürzi çevrelerin muhalefetiyle karşılaştı. Ancak Halebi, İsrail'in, eğitim müfredatının izlenmesi sayesinde Arap kimliğinden uzaklaştırıp, İsrailleştirmeye yönelik yeni bir yol benimsediğini ve böylece İsrail ile özdeşleşmiş, okul eğitimi bittikten sonra askerlik görevini yapmaya hazır yeni bir nesil yaratıldığını kaydetti. Halebi, başka bir baskı aracı olarak ise çiftçilerin topraklarına el konulduğunu ve çalışma fırsatlarının kısıtlandığını da sözlerine ekledi.

Halebi, Majalla’ya yaptığı değerlendirmeyi şöyle sürdürdü:

İsrail basını, Dürziler ile Arap vatandaşların birbirinden ayrılmasında önemli bir rol oynadı. Ayrıca, diğer Filistinli Araplarla, İsrail vatandaşlarıyla ve 1948 Araplarıyla (İsrail vatandaşı Araplar) olan ilişkilerinde devletin ‘ajanlarını’ kullandılar. Çünkü eğitim sistemi ve devlet kurumlarında özel makamlara sahiplerdi.

Halebi, sözlerine şöyle devam etti:

Dürzilerin yaklaşık yüzde 80’i İsrail ordusu saflarına katıldı. Bu oran, askerlik hizmeti yapan Yahudilerin oranının çok üzerinde. Dürzilerin yaklaşık yüzde 65’i sivil ve güvenlik tesislerini de kapsayan kamu sektöründe çalışarak geçimini sağlıyor.

Dürzi gençler arasında ulusal kimliklerinin yeniden inşası ve çeşitli sloganlarla zorunlu askerlik hizmetini reddetmelerini sağlamayı amaçlayan ordu karşıtı hareketler kuran bazı kadrolar, zorunlu askerlik meselesini tartışmaya devam ediyor.

İsrail’in Dürzi Arap vatandaşları, Karmel ve Celile bölgelerindeki 18 kasabada yaşıyor. Sayıları 150 bin civarında. Bu sayı, Filistin Nekbesi sırasındaki sayılarının 10 katı demek. İsrail'deki Dürzi nüfusuna Suriye’nin İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri’ndeki 4 Dürzi Arap köyünü ekleyenler de var. Bunların büyük bir kısmı Arap gelenek ve göreneklerine bağlı. Merzuk Halebi ve avukat Samir Ali, Golan Tepeleri’ndeki köylerde yaşayan Dürzilerin kimliklerinin temel bir bileşeninin Arap gelenek ve göreneklerine bağlılık olduğunda hemfikir. İsrail'deki Dürziler, 1974 yılındaki Hıttin Hibesi gibi, tarihlerinde çok önemli sayılan bazı olaylara tanık oldu. Bu olaylar arasında Dürzilerin Şuayb Peygamber'in türbesini ziyareti, Dürzilerin zorunlu askerliği, içinde bulundukları hayat şartlarını protestosu, Dürzi topluluğunun İsrail'e entegrasyon sürecinin güçlendirilmesine katkıda bulunan parlamento ve kamu soruşturma komitelerinin oluşturulması yer aldı. Ancak, Dürzi gençler arasında ulusal kimliklerinin yeniden inşası ve çeşitli sloganlarla zorunlu askerlik hizmetini reddetmelerini sağlamayı amaçlayan ordu karşıtı hareketler kuran bazı kadrolar, zorunlu askerlik meselesini tartışmaya devam ediyor. Söz konusu hareketler, aynı zamanda İsrail'deki Arap partilerine ve hareketlerine, İsrail'in ayrılıkçı politikasını reddetmeleri ve bu konuda Dürzilerle açıktan diyaloga girmeleri çağrısında bulunuyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.