Aruri suikastı ve İsrail, İran ve ABD tarafından yapılan ‘tehlikeli’ hesaplar

Tel Aviv ‘saldırıyı önleme’ konusunda Hizbullah’tan daha fazla motive olmuş görünüyor.

İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)
İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)
TT

Aruri suikastı ve İsrail, İran ve ABD tarafından yapılan ‘tehlikeli’ hesaplar

İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)
İsrail’in kuzeyindeki Yukarı Celile’de, üniformasının sırt kısmına Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ı hedef olarak gösteren bir çizimin bulunduğu tankın önünde duran İsrail asker. (AFP)

Elie el-Kusayfi

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşının, ABD’nin ve İsrail’in adlandırmasıyla ‘üçüncü aşamaya’ doğru önemli bir dönüşüme sahne olduğunu gösteren pek çok işareti görmek artık mümkün. Bu adlandırmaya göre savaşın ilk aşaması, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısına İsrail’in, Gazze Şeridi’ne yönelik yoğun bir bombardımanla karşılık vermesiydi. İkinci aşama ise İsrail’in 27 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne kara saldırısı düzenlemesiyle başladı.

Pratikte ‘üçüncü aşamaya’ dair konuşmalar, yaklaşık iki hafta önce arttı. Bunun sebebi ise ABD’nin savaşa aynı hızla devam edemeyeceğini vurgulayarak İsrail üzerinde baskı kurmasıydı. Nitekim Filistinli kayıpların sayısındaki rekor artış, ABD yönetimi üzerinde siyasi baskı oluşturuyor. Ayrıca savaşın aynı ateşli yoğunlukta devam etmesi, çatışmaların bölgeye yayılma ihtimalini de artıracak, ki bu da uzun vadede Amerika’nın bölgeye ilişkin planlarını etkileyecektir.       

Bununla birlikte ‘üçüncü aşamaya’ geçişin sebebi, sadece Amerika’nın Tel Aviv üzerindeki baskısı değil. Bir diğer sebep, İsrail’in de Gazze Şeridi’ne yönelik savaşına aynı hızda devam edemeyecek olmasıdır. Zira kendisine yönelik küresel öfkenin artması sebebiyle ateş gücü, İsrail’e karşı tavır almaya başladı. Ancak yine de küresel öfkenin artması, 7 Ekim’deki saldırıdan bu yana ABD’nin ve Batı’nın bu ateş gücüne verdiği desteğin gücü konusunda şüphe uyandırmasın.  

Ayrıca İsrail, Gazze Şeridi’nin kuzeyinde Hamas’a karşı askerî hedeflerine ulaştı ve bu, pratikte büyük bir ‘zafer tablosu’ çizmese de ona savaşta yeni bir aşamaya geçme imkânı veriyor.

İsrail’in yedek tugaylar da dahil olmak üzere beş tugayı Gazze Şeridi’nden çıkarmaya ilişkin planları, üçüncü aşamaya geçildiğinin işaretlerinden biri. Bununla beraber İsrail, bu tugayların yeni varış noktasına dair bir anlaşmazlık yaşıyor. Kimilerine göre bu varış noktası, Han Yunus olacak. Nitekim İsrail’in Yahya es-Sinvar gibi Hamas liderlerinin burada saklandığı yönündeki değerlendirmesine bakarak, bir sonraki aşamada savaş operasyonlarının burada yoğunlaşacağı öngörülüyor. Kimilerine göre de yeni varış noktası, Hizbullah’la geniş çaplı bir savaş ihtimaline hazırlık yapmak ya da ona karşı caydırıcılığı güçlendirmek üzere Lübnan sınırı olacak.

Rıza Musevi suikastından ziyade Aruri ile arkadaşlarının öldürülmesi, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşının ‘üçüncü aşamasının’ başladığını gösteriyor.

ABD’nin dönüşümü

İkinci işaret, ABD uçak gemisi Gerald Ford’un, önümüzdeki birkaç gün içinde ek muhriplerden oluşan bir görev gücüyle bölgeden ayrılıp ABD’nin Virginia eyaletindeki limanına dönmek üzere hazırlık yapmasıdır.  Bununla birlikte bir ABD uçak gemisi, yani Dwight Eisenhower, Ortadoğu’da kalacak. Bu, ABD’nin savaşa yaklaşımında esaslı bir dönüşümün güçlü bir delili olup, ABD’nin İsrail’in Gazze’ye karşı savaşının aynı hızla devam etmesini istemediğini gösteriyor. Gerald Ford’un ayrılışı aynı zamanda Washington’ın, İran’ı ve kollarını savaşın kapsamını genişletmekten caydırma şeklindeki sebebin ortadan kalktığını düşündüğüne de işaret ediyor. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Gerald Ford’un ayrılışı, Tahran ile Washington arasında bir sonraki aşamaya dair varılan bazı anlaşmaların mı yoksa İran’ın ve vekillerinin savaşın kapsamını genişletme konusunda nihai olarak isteksiz oluşlarına dair ‘uzaktan’ bir değerlendirmenin mi sonucu?

Üçüncü işaret ise İsrail’in Hamas’a ve daha genel anlamda bölgedeki Direniş Ekseni’ne karşı güvenlik operasyonlarına yönelmesidir. Başlangıç adımı, İran Devrim Muhafızları Komutanı Rıza Musevi’nin 25 Aralık’ta Şam’da öldürülmesiyle atıldı. Bildiğimiz kadarıyla İsrail, geçen hafta Suriye’deki İranlı hedeflere yönelik de altı saldırı gerçekleştirdi. Bu, İsrail’in oradaki saldırılarının hızının artması olarak görülebilir.

sdwev
Hamas’ın 3 Ocak’ta servis ettiği tarihi belirsiz fotoğrafta el-Aruri, Beyrut’taki ofislerinden birinde görülüyor. (AFP)

İsrail daha sonra, geçtiğimiz salı günü Hamas’ın Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Salih el-Aruri’ye ve beraberinde hareketin Lübnan’daki iki önemli liderine suikast düzenledi. Bu iki liderden biri, Lübnan’dan İsrail’e birçok roketin fırlatılmasından sorumlu olan Hamas-Lübnan Teknoloji Birimi Başkanı Samir Fendi, diğeri ise İsrail medyasında yer alan haberlere göre İsrail içindeki pek çok saldırının sorumlusu olan Azzam el-Akra idi. Ayrıca saldırıda dört kişi daha öldürüldü.  

Zafer imajı

Şu durumda Rıza Musevi suikastından ziyade, el-Aruri ile arkadaşlarına yönelik suikast, İsrail’in Gazze Şeridi’ne karşı savaşının üçüncü aşamasının başladığını gösteriyor. Çünkü bu suikast, İsrail’in üçüncü aşamaya geçişin bir şartı ya da gerekçesi olarak, Gazze Şeridi’nin içinde olmasa da dışında ‘zafer puanları’ toplama çabasıyla bağlantılı. Bu suikastın, 3 Aralık’ta İsrail Güvenlik Teşkilatı (Şin Bet) Başkanı Ronan Bar’ın Hamas unsurlarını Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’da, Katar’da, her yerde takip edeceği yönündeki tehdidinin ilk pratik uyarlaması olduğu biliniyor. Geçtiğimiz ağustos ayında Binyamin Netanyahu da el-Aruri’ye suikast düzenleme tehdidinde bulunmuş ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah da buna, İsrail’in Lübnan’da gerek Lübnanlı gerek Filistinli isimleri hedef alarak gerçekleştireceği herhangi bir suikastın karşılık gerektireceğini söyleyerek cevap vermişti.

Musevi ve el-Aruri suikastları arasında bağlantı kurmak, Hizbullah’ın kendi kalesinde işlenen el-Aruri suikastına cevabın biçimi, boyutu ve zamanlaması bakımından yaklaşımını kolaylaştırıyor.

Bu bağlamda Netanyahu’nun danışmanı Danny Danon’un, el-Aruri suikastı ardından dile getirdiği şu sözler hiç de önemsiz değildi:

Biz Lübnan’ı veya Hizbullah’ı değil, 7 Ekim saldırısında parmağı olan herkesi hedef alıyoruz.

İsrail Ordu Sözcüsü Daniel Hagari de ‘Beyrut operasyonundan’ sonra “Odak noktamız, Hamas’la mücadeleydi, halen de öyle” açıklamasında bulundu. İsrail Genelkurmay Başkanı ise çarşamba günü Lübnan sınırında şu açıklamayı yaptı:

Kuzeyde oldukça hazırlıklıyız. Ancak şu anda odak noktamız, Hamas’la savaşmak.

İsrail’in bu söylemleri, el-Aruri suikastının Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın bir uzantısı olduğunu ve Lübnan-İsrail sınırında Hizbullah’la açık çatışma bağlamına girmediğini söylemek suretiyle Hizbullah’ı tarafsız kılmaya dönük karmaşık bir çabadır. Sanki Tel Aviv, buradaki coğrafi konumun ikincil öneme sahip bir veri olduğunu ima etmeye çalışıyor. Ancak yine de el-Aruri’nin Beyrut’ta öldürülmesi, İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmanın daha da tırmanması riskini barındırıyor. Zira stratejik olarak Hizbullah, kalesinin hedef alınmasına cevap vermek zorunda. Bu, iki taraf arasında ‘karşılıklı yanlış anlama’ ihtimalini artırıyor, ki bu da İsrail’i kuzey sınırlarında 2006’dakine benzer bir savaşa değil de belki bir ‘çatışma dönemine’ daha hazırlıklı kılıyor.

SDV'ler
Beyrut’ta, 4 Ocak’ta düzenlenen cenaze töreninde el-Aruri ve arkadaşlarının fotoğrafları taşındı. (Reuters)

Hizbullah ironik bir şekilde (muhtemelen Hamas içinde Hizbullah ve İran’la koordinasyondan sorumlu olan) el-Aruri’nin öldürülmesinin ardından yaptığı açıklamada, el-Aruri’ye yönelik suikast suçunu Rıza Musevi’ye yönelik suikastın bir devamı olarak değerlendirdi. Hizbullah bununla, ‘meydanların birliğinin’ bir göstergesi olarak Direniş Ekseni bileşenleri arasındaki ‘kan birliğini’ vurgulamaya çalışıyor. Ayrıca iki suikast arasında bağlantı kurmak, onun kendi kalesinde işlenen el-Aruri suikastı suçuna tepkinin biçimi, boyutu ve zamanlaması bakımından yaklaşımını kolaylaştırıyor. Şöyle ki bu suikast, Lübnan’ın güneyindeki açık çatışma bağlamının bir parçası değil; aksi takdirde Hizbullah, cephede caydırıcılık dengesini korumak için bu suikasta derhal ve güçlü bir karşılık vermek zorunda kalacaktı. Bu suikast daha geniş bir bağlam içerisinde yer alıyor. Nitekim bölgedeki Direniş Ekseni’nin sembol isimlerine yönelik diğer suikastlardan biri. Dolayısıyla ‘uygun zaman ve zeminde karşılık vermek’ açısından, o kişiler için geçerli olan el-Aruri için de geçerli. Burada ‘uygun zamanda ve zeminde verilecek karşılık’, Nasrallah’ın çarşamba günü dile getirdiği “Hizbullah ile İsrail arasında savaş meydanı, günler ve geceler var” sözüne bir göndermedir.  

Karmaşık dinamikler

Tüm bunlar gösteriyor ki halihazırdaki savaşın tüm karmaşık dinamikleri, el-Aruri suikastında bir araya geliyor. İsrail’den başlayarak ABD’ye, İran’a ve onunla beraber Hizbullah’a kadar savaşın tüm ana taraflarının ince ve karmaşık hesapları bu suikastta iç içe geçiyor.

İsrail’in hesapları, Gazze’de bir ‘zafer tablosu’ çizmek ile mevcut savaş motivasyonuyla ve ABD’nin desteğiyle Direniş Ekseni’ne karşı yeni bir caydırıcılık sistemi inşa ederek bölgede yeni bir emrivaki dayatmak arasında değişiyor. İsrail mevcut durumu, bölgedeki stratejik hedeflerine ulaşmak için ‘tarihî bir fırsat’ olarak görüyor. Bu, İran’ı birinci dereceden ilgilendiren bir konu. Bu yüzden bölgedeki (ve aynı şekilde İran’daki?!) ajanlarının peş peşe saldırılarıyla İran’ın caydırıcılık sistemini zayıflatan İsrail karşısında seyirci kalması mümkün değil. Bununla birlikte İran, daha uzun vadeli stratejik hesaplar adına, bölgede ‘çılgın’ İsrail’e karşı ‘aklı başında bir güç’ olarak görünmek istiyor. Şarku’L Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre bu, İran’ın ABD’lilerle yaptığı hesapların bir parçası. Zira Amerikalılar, dünya genelinde özellikle Çin ve Rusya tarafından daha önemli zorluklarla karşı karşıyayken bu işe daha fazla bulaşmak istemedikleri için Ortadoğu’da istikrarı savaşa tercih ediyorlar.

Tel Aviv’in de Gazze’de alıkonan vatandaşlarını kurtarma meselesini atlaması mümkün değil. Bu mesele, böyle bir zamanda el-Aruri suikastının ne faydası olduğuna ve bunun Hamas’a esirler ve ateşkes konusunda İsrail’le müzakereleri engellemesi için bir mazeret mi teşkil edeceğine yoksa onu sonunda taviz vermeye mi iteceğine ilişkin olarak İsrail’de yapılan iç tartışmaya dahil edildi.

Peki ya İsrail, Gazze dışındaki Hamas liderlerine suikastlar düzenlemek için en uygun sahanın Lübnan olduğuna karar verirse?

Nasrallah’ın tavanı

Hizbullah’a gelince… Hizbullah Genel Sekreteri, çarşamba günü yaptığı konuşmada açıkça, el-Aruri suikastı meselesinde şu iki konuyu ayrı ayrı değerlendirdi: Bizzat el-Aruri’nin hedef alınması ile Beyrut’un güney banliyösünde öldürülmesi.

Nasrallah, el-Aruri suikastının cezasız kalmayacağını söyledi. Ama mesele, Hizbullah’ın da belirttiği gibi, yalnızca el-Aruri’yle değil, bir bütün olarak Direniş Ekseni’yle alakalı. Nasrallah’ın çarşamba günkü konuşmasında, bu eksene bağlı güçlerden her birinin kendi kapsamına ve çıkar değerlendirmesine göre ‘bağımsız’ hareket ettiğini açıklaması dikkat çekiciydi. Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, bu noktada meydanlar arasında bir ayrım yapıyor.  Dolayısıyla da ‘meydanların birliği’ konusunda ikili bir yaklaşım benimsiyor ve meydanları kâh ayırıp kâh birleştiriyor.

Aruri’nin Beyrut’ta öldürülmesi meselesinde ise Hizbullah’ın, 7 Ekim’den sonra Hizbullah ile İsrail arasındaki caydırıcılık hesaplarıyla bağlantılı başka hesapları var. Çarşamba günü Nasrallah’ın Direniş’in şu ana kadar doğru hesaplarla savaşmaya devam etmekle birlikte caydırılmadığının, ‘ancak düşman Lübnan’a bir savaş açmayı düşünürse o zaman ona karşı savaşın sınırsız ve kontrol olacağının’ altını çizmesi de bunun kanıtıdır. Böylece İsrail’in ‘tarihî fırsatı’ değerlendirerek Hizbullah’ı savaşa dahil etme niyetine dair söylentilerin artmasına karşılık Nasrallah, İsrail’e yönelik tehdit seviyesini savaşın başlangıcından bu yana görülen en yüksek seviyeye çıkarıyor. Bu da iki taraf arasında ‘büyük bir savaşın’ çıkması ihtimalinin üçüncü aşamada artıp artmayacağı sorusunu akıllara getiriyor.

dcvfe
Hizbullah’ın Kasım Süleymani suikastının yıldönümünde düzenlediği ve Nasrallah’ın konuşma yaptığı törende Kasım Süleymani’nin fotoğrafları taşındı. (AFP)

Şu ana kadar tarafların karşılıklı olarak verdiği siyasi ve ateşli mesajlar ve işaretlerde, özellikle de ABD’nin verdiği mesajlarda, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşın genişlemesinin kaçınılmaz olduğuna dair hiçbir emare yok. Ancak kesin olan şu ki İsrail, ‘saldırıyı önleme’ konusunda Hizbullah’tan daha fazla motive olmuş görünüyor. Bu, önümüzdeki dönemde ve İsrail’in zamanlamasına göre savaşın genişlemesi ihtimalini artırıyor. Hele de İsrail, Hizbullah’ın diplomasiyle olmuyorsa zorla Litani’nin kuzey bölgesine çekilmesini gerektiren 1701 sayılı kararın uygulanmasında ısrar ediyorken. Yani İsrail, kuzey sınırlarındaki durumun 7 Ekim’den önceki haline dönmesini kabul etmeyecektir. Bu, uzun ve karmaşık bir süreç ve Tel Aviv bu sürecin netleşmesini bekleyemeyebilir.

Ayrıca İsrail, Katar veya Türkiye’de gerçekleştirmenin zorluğunu (nitekim Türkiye, Mossad adına operasyonlar planladığı şüphesiyle 34 kişiyi tutukladı) göz önüne alarak, Gazze dışındaki Hamas liderlerine suikastlar düzenlemek için en uygun sahanın Lübnan olduğuna karar verirse bu, Hizbullah üzerinde fazladan bir baskı oluşturacaktır. Zira onun caydırıcılık sistemini temelden etkiler. Hizbullah, İsrail’in ciddi bir caydırıcılıkla karşılaşmadan peş peşe saldırılar gerçekleştirdiği Suriye’de yaşananlara benzer bir duruma uyum sağlayamaz. Peki, mevcut savaştaki güç dengesi, onun orantılı tepki vermesine müsaade ediyor mu?

Sonuçta Nasrallah, Direniş’in caydırılmadığını söyledi ama İsrail’in caydırıldığını söylemedi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Şam’dan akaryakıt fiyatlarında geri adım: Sübvansiyonlu motorin 115 Suriye lirası

Şam'daki bir benzin istasyonu (Reuters)
Şam'daki bir benzin istasyonu (Reuters)
TT

Şam’dan akaryakıt fiyatlarında geri adım: Sübvansiyonlu motorin 115 Suriye lirası

Şam'daki bir benzin istasyonu (Reuters)
Şam'daki bir benzin istasyonu (Reuters)

Suriye Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir, sübvansiyonlu motorinin litre fiyatının 115 Suriye lirası (0,94 dolar)  olarak belirleneceğini açıkladı. Beşir, bakanlığın vatandaşların üzerindeki ekonomik yükü hafifletirken akaryakıt arzının sürekliliğini güvence altına alacak alternatifler üzerinde çalıştığını söyledi.

Beşir, Suriye Petrol Şirketi Üst Yöneticisi Yusuf Kablaavi ile birlikte bugün (Perşembe) düzenlediği basın toplantısında, petrol sektöründeki son gelişmeler ve mevcut dönemde alınan tedbirler hakkında bilgi verdi. Beşir, vatandaşların geçim yükünü hafifletmek amacıyla farklı fiyat ve özelliklere sahip çeşitli motorin türlerinin piyasaya sunulacağını belirtti. Bakan ayrıca Suriye Petrol Şirketinin yönetim ve denetiminde, ham petrol işleme kapasitesi günlük 35 bin varile ulaşan bir dizi yerel elektrikli rafinerinin yeniden faaliyete geçirileceğini söyledi.

Petrol Ürünleri ve Maden Kaynakları Fiyatlarını Belirleme Daimi Komitesi, geçen pazar günü petrol ürünleri için yeni ve geçici bir fiyat listesi yayımlamıştı. Suriyeliler, bölgesel ve küresel gelişmelerden etkilenen karar kapsamında fiyatların yüzde 25 ila 40 arasında artırılmasına şaşırmıştı.

Karar, özellikle ekonomik, idari, güvenlik ve yaşam koşullarına ilişkin karmaşık sorunlarla karşı karşıya bulunan Suriye'nin doğu ve kuzey bölgelerinde geniş çaplı halk tepkisine yol açtı. Akaryakıt fiyatlarındaki artışın zaten ağır olan günlük yaşam maliyetlerine yansıması endişesi tepkileri daha da artırdı.

dfvbgh
Suriye'nin kuzeyindeki El Bab kentinde protestocular, artan yakıt fiyatlarını protesto etti. (AFP)

Şarku’l Avsat’ın SANA'dan aktardığı habere göre  basın toplantısında konuşan Beşir, çarşamba günü Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile bir araya geldiğini ve vatandaşların üzerindeki yükü hafifletecek bir dizi uygulanabilir alternatifin ele alındığını söyledi. Beşir, kullanım alanına göre farklı özellik ve fiyatlara sahip çeşitli motorin türlerinin piyasaya sunulması yönündeki önerinin kabul edildiğini belirterek, böylece piyasadaki tek bir yüksek özellikli ve yüksek maliyetli ürüne olan bağımlılığın sona erdirileceğini ifade etti.

Enerji Bakanı, “Enerji fiyatlarındaki artışın vatandaşların yaşamına, tarım, üretim ve hizmet sektörlerine doğrudan yansıdığının farkındayız. Sorumluluğumuz yalnızca petrol ürünlerini temin etmekle sınırlı değil, aynı zamanda yükleri hafifletecek ve arzın sürekliliğini koruyacak çözümler aramayı da kapsıyor” dedi.

Beşir, bakanlığın başta ısınma, tarım ve destekten yararlanması gereken kesimler olmak üzere belirlenen alanlarda kullanılmak üzere sübvansiyonlu motorini litre başına 115 Suriye lirasından satışa sunacağını açıkladı. Bakan ayrıca ulaştırma ile üretim ve hizmet sektörlerindeki kullanımlar için uygun özelliklere sahip motorinin litre başına 150 liradan piyasaya sunulacağını bildirdi.

Beşir, bakanlığın günlük 35 bin varile kadar ham petrol işleme kapasitesine sahip bir grup elektrikli rafineriyi yeniden faaliyete geçirme kararı aldığını belirtti.

xcdfgh
Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Çarşamba akşamı Enerji Bakanı ile sektörün durumu ve yakıt dosyası hakkında görüştü (SANA)

Bakan, ham petrol ürünlerinin maliyetinin hazır petrol ürünlerine kıyasla daha düşük olduğunu ifade ederek elektrik üretiminde kullanılmak üzere aylık yaklaşık 140 milyon dolar tutarında gaz satın alındığını kaydetti.

Suriye'nin çeşitli ülkelerden günlük 5 milyon 300 bin metreküp gaz ithal ettiğini belirten Beşir, elektrik üretimi için gaz alımının aylık 140 milyon dolara mal olduğunu ve hazineye ilave yük getirilemeyeceğini söyledi.

Beşir, elektrik borçlarının birikmesi ve petrol ürünlerinden kaynaklanan zararların yatırım projeleri ile yatırım harcamalarını etkilediğini belirterek elektrik faturalarının ödenmemesi ve şebekeye yönelik usulsüz müdahalelerin Suriye Elektrik Şirketinin zararlarını artırdığını ifade etti.

Bakan, “Devlet, sosyalist ekonomi sisteminden serbest piyasa sistemine geçiş politikası benimsedi. Bunun beraberinde getirdiği zorlukların farkındayız” dedi.

Beşir, “Banyas Rafinerisinin yeniden faaliyete geçmesi ve yerli üretimin artırılması, petrol ürünleri fiyatlarına olumlu yansıyacak” ifadeleriyle açıklamalarını tamamladı.

Rafinerilerden çıkan ürünler belirli istasyonlarda satılacak

Suriye Petrol Şirketi Üst Yöneticisi Yusuf Kablaavi ise Enerji Bakanlığı ile uygulama mekanizmalarını görüştükten sonra söz konusu tedbirlerin hayata geçirilmesine yönelik uygulama planını hazırlamaya başladıklarını söyledi.

Kablaavi, geçen dönemde teknik ve uygulamaya ilişkin ayrıntıların incelendiğini, sürecin sorunsuz şekilde yürütülmesi ve hedeflenen sonuca ulaşılması için karşılaşılabilecek engellerin aşılması üzerinde çalışıldığını belirtti.

bghju
Enerji Bakanı Muhammed El-Beşir, Perşembe günü Suriye Petrol Şirketi CEO'su Yusuf Kablavi ile basın toplantısı düzenledi (Bakanlık hesabı)

Teknik ve idari hazırlıkların tamamlanma durumuna bağlı olarak uygulama adımlarının önümüzdeki günlerde başlamasını umduğunu ifade eden Kablaavi, uygulamanın ayrıntılarının aşamalı olarak açıklanacağını kaydetti.

Kablaavi, rafinerilerde işlenen petrol ürünlerinin illerde belirlenen akaryakıt istasyonları tarafından satılacağını doğruladı.

Yeni fiyat listesi 13 Eylül'de yayımlandı

Petrol Ürünleri ve Maden Kaynakları Fiyatlarını Belirleme Daimi Komitesi, 13 Eylül'de petrol ürünleri için yeni ve geçici bir fiyat listesi yayımlamıştı.

Enerji Bakanlığı daha sonra yaptığı açıklamada, Suriye'de petrol ürünleri fiyatlarının yükselmesinin, Banyas Rafinerisinin bakıma alınmasıyla eş zamanlı olarak bu ürünlerin küresel piyasalardan temin maliyetinde yaşanan olağanüstü artıştan kaynaklandığını bildirdi. Bakanlık, fiyat değişikliğinin geçici olduğunu ve arzın sürekliliğini sağlamakla birlikte ürünlerin iç piyasada bulunabilirliğini güvence altına almayı amaçladığını belirtti.

Bakanlık, Suriye piyasasının benzin, motorin ve fuel oilin küresel tedarik maliyetlerindeki artıştan etkilendiğini açıkladı. Banyas Rafinerisinin yaklaşık iki ay sürecek kapsamlı bakıma alınmasının ise hazır petrol ürünlerinin ithalatına olan ihtiyacı geçici olarak artırdığı kaydedildi.


Sudan’daki sağlık sektörü enkazın altından yeniden ayağa kalkabilecek mi?

Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)
TT

Sudan’daki sağlık sektörü enkazın altından yeniden ayağa kalkabilecek mi?

Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)

Yıkım ve yağmanın ardından kapılarını yeniden açan hastaneler ile elektrik, tıbbi ekipman, ilaç ve personel eksikliğiyle mücadele etmeyi sürdüren sağlık tesisleri arasında Sudan, üç yılı aşkın süredir devam eden yıkıcı savaşın yıprattığı sağlık sistemine dair iki karşıt tabloya sahne oluyor.

Başkent Hartum’un geniş kesimlerinde çatışmaların azalması ve halkın geri dönmeye başlamasıyla birlikte bazı hastaneler kademeli olarak yeniden faaliyete geçiyor. Buna karşılık Darfur, Kordofan ve diğer bölgelerde tablo daha karanlık. Çatışmaların devam etmesi, finansman yetersizliği ve sağlık tesislerine erişimde yaşanan güçlükler, geniş kesimlerin sağlık hizmetlerinden mahrum kalmasına yol açıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Sudan’daki sağlık tesislerinin yaklaşık yüzde 37’si hizmet vermiyor. Yaklaşık 21 milyon kişinin tıbbi hizmetlere ihtiyaç duyduğu ülkede ilaç sıkıntısı yaşanırken tedaviye erişimin maliyeti de yükseliyor.

cd
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki sağlık personeli (Şarku’l Avsat)

Bununla birlikte WHO, erken toparlanma çalışmalarının başlatılması ve sağlık tesislerinin yeniden rehabilite edilmesiyle bazı eyaletlerde iyileşme gözlendiğine dikkat çekiyor. Bu durum, soruyu daha karmaşık hale getiriyor: “Sudan’ın sağlık sistemi gerçekten toparlanmaya mı başladı, yoksa yaşananlar yalnızca savaşın uzaklaştığı bölgelerde sağlık hizmetlerinin kısmen yeniden sunulmasından mı ibaret?”

İyileşmekte olan hastaneler

Başkentteki en büyük hastanelerden biri olan Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yeniden faaliyete geçişin işaretleri belirginleşiyor. Hastanenin Başhekimi Abdulmunim Ali el-Kasım, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, savaş sırasında hastanenin altyapısı, cihaz ve ekipmanları, elektrik şebekeleri, kabloları ve jeneratörlerinin büyük ölçüde tahrip edildiğini söyledi. Kasım, 2024’te acil servis bölümünün hastaları kabul edebilmesi için rehabilitasyon çalışmalarının başlatıldığını, ancak hastanenin diğer bölümlerinin büyük ölçüde yıkılmış halde kaldığını belirtti.

Kral Selman Yardım ve İnsani Çalışmalar Merkezi’nin (KSrelief) desteğiyle hastaneye Temmuz 2025’te 730 kilovolt-amper kapasiteli bir elektrik jeneratörünün yanı sıra yoğun bakım, acil servis ve laboratuvar ekipmanları sağlandı. Kasım, söz konusu desteğin toplam değerinin yaklaşık 1 milyon dolara ulaştığını ifade etti.

Kasım’a göre elektrik arzındaki istikrar, sağlık hizmetlerine doğrudan yansıdı. Laboratuvar sonuçları için bekleme süresi 4 ila 6 saatten yaklaşık 1 saat 15 dakikaya inerken, desteğin ilk ayında yaklaşık 500 cerrahi operasyon gerçekleştirildi. Bu sayı daha sonra ayda bin ila bin 500 operasyona yükseldi. Günlük ortalama operasyon sayısı ise 40 ila 50 arasında değişiyor.

xscdfgth
Tıbbi laboratuvar uzmanı et-Tayyib Yusuf

Hastane şu anda günde yaklaşık 600 hastayı kabul ediyor. Yoğun bakım ünitesindeki 15 yataktan 11’i hizmete açılırken, kalan dört yatağın da kullanıma hazırlanması sürüyor.

Hastaneye ayrıca tam donanımlı bir oksijen üretim istasyonu sağlandı. Bunun yanı sıra, tek vardiyada ayda 50 protez uzuv üretim kapasitesine sahip bir protez merkezi faaliyete geçirildi. İki vardiya halinde çalışılması durumunda üretim kapasitesi iki katına çıkarılabiliyor.

Ancak faaliyetlerin yeniden başlaması sorunların sona erdiği anlamına gelmiyor. Kasım’a göre tesis hâlâ yatak ve servis yetersizliğiyle karşı karşıya bulunuyor ve yakıta ihtiyaç duyuyor. Elektrik arzındaki dalgalanmalar da sürerken, halkın geri dönmesi hizmetlerini yeniden başlatan sağlık tesisleri üzerindeki baskıyı artırıyor.

Binalar yeniden inşa edildi ama eksiklikler hâlâ devam ediyor

Aynı tablo, savaş sırasında büyük ölçüde tahrip edilmesinin ardından yeniden inşa edilerek hizmete açılan Bahri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de görülüyor. Hastanenin Genel Müdürü Ahmed el-Beşir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, 640 yatak ve 20 ameliyathaneye sahip hastanenin günün her saati hasta kabul kapasitesini artırabilmesi için hâlâ yoğun bakım cihaz ve ekipmanlarına, ayrıca yedek bir elektrik kaynağına ihtiyaç duyduğunu söyledi.

zxscdtyn
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki hasta refakatçileri (Şarku’l Avsat)

Hastanenin kanalizasyon şebekesinin tamamlanmasına ve genel şebekeye bağlanmasına da ihtiyaç bulunuyor. Bunun mümkün olmaması halinde atık suların taşınarak bertaraf edilmesini sağlayacak araçların temin edilmesi gerekiyor. Yönetim ayrıca, savaş sırasında kaybedilen sağlık personelinin bir bölümünün açığını kapatmak amacıyla acil servis kompleksini sürekli mesleki eğitim merkezine dönüştürmeye çalışıyor.

Bu ayrıntılar, sağlık sisteminin yeniden inşasındaki en önemli sorunlardan birini ortaya koyuyor. Bir binanın onarılması ve yeniden hizmete açılması, sağlık hizmetlerinin tam kapasiteyle yeniden sunulabileceği anlamına gelmiyor.

Büyük hastanelerin dışındaki iç karartıcı manzara

Yeniden faaliyete geçen büyük hastanelerden uzakta ise tablo, Hartum eyaletinin kendi içinde bile farklılık gösterebiliyor. Omdurman’ın batısındaki Fettaşa bölgesinde İman, oğlunun yüksek ateş ve giderek ağırlaşan öksürükle mücadele ettiği sırada, en yakın sağlık tesisinin ihtiyaç duyduğu hizmetleri sunamaması nedeniyle üç gün beklemek zorunda kaldı. İman, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Aralık 2025’te yayımladığı tanıklığında, bölgedeki tek sağlık merkezinde yalnızca bir sağlık çalışanının bulunduğunu ve merkezde aşılama, beslenme, ilaç, eczane ve laboratuvar hizmetlerinin bulunmadığını söyledi. Anne, bölgeyi ayda iki kez ziyaret eden UNICEF destekli seyyar kliniği beklemekten başka seçenek bulamadı. Bu tanıklığın üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen aynı sorunların devam etmesi, başkentin merkezindeki büyük hastanelerin yeniden faaliyete geçmesi ile eyaletin çeperlerindeki sağlık tesislerinin durumu arasındaki büyük farkı ortaya koyuyor.

Hartum dışına çıkıldığında bu fark daha da belirginleşiyor. Kassala eyaletinin Halfa el-Cedide ilçesindeki Sevra Sağlık Merkezi’nde, sekizinci çocuğuna hamile olan Nur, daha önce hamilelik sırasında doktorların reçete ettiği demir takviyelerini satın almak zorunda kaldığını, ancak parasını karşılayamadığı için zaman zaman kullanmayı bıraktığını anlatıyor.

dcf
Ailesiyle birlikte el-Faşir’den kaçan ve et-Tavile kentindeki bir kampta tedavi gören Sudanlı çocuk (Arşiv – AP)

Nur, UNICEF’in Temmuz 2025’te yayımladığı tanıklığında, daha önce tedavi masraflarının ilaca erişimini engellediğini, ilaçların ücretsiz temin edilmeye başlamasının ise aile için büyük bir rahatlama sağladığını söyledi.

Aynı merkezde çocukları için ilaç alan Ayşe de ailelerin karşı karşıya olduğu ekonomik koşullar nedeniyle tedavinin ücretsiz sunulmasının kendileri için büyük bir destek olduğunu ifade etti.

Beyaz Nil eyaletinde ise ailelerin karşı karşıya olduğu bir diğer sorun mesafe. UNICEF, Ocak 2026’da dokuz aylık kızı Emine ile aşı yaptırmak için yola çıkan Zehra’nın yolculuğunu belgeledi.

Zehra, daha önce hizmet alabilmek için Cebeleyn kentine gitmek zorunda kalırken, şimdi evine en yakın sağlık tesisine ulaşmak için yaklaşık iki saat yol kat ediyor.

Aynı bölgede Emine adlı başka bir anne de iki yaşındaki kızı Ayşe’yi sağlık merkezine getirdi. Şiddetli ishal ve kusma nedeniyle aşırı derecede halsiz düşen çocuk yürüyemeyecek duruma gelmişti. Stabilizasyon merkezine yatırılarak tedavi ve terapötik süt verilen Ayşe, tedavinin ardından gücünü yeniden kazanmaya başladı.

El-Faşir… Bir ağacın altında gerçekleşen doğum

Savaş ve yerinden edilmenin yaşandığı bölgelerde ise tablo en ağır boyutlarına ulaşıyor. Kuzey Darfur’dan yerinden edilen Amani, el-Faşir’deki çatışmalardan kaçarken hamileliğinin son aylarında ailesiyle birlikte sürekli yer değiştirmek zorunda kaldığını anlattı.

xcsdvfghty
Bahri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki Yoğun Bakım Ünitesi (Şarku’l Avsat)

UNICEF’in Ağustos 2025’te yayımladığı tanıklığında Amani, ailenin günler boyunca yiyecek, su ve kendilerine yardım edecek kimse bulamadığını söyledi. Şarika ile Tavile arasındaki yerinden edilme yolculuğu sırasında doğum sancıları başlayan Amani, bölgede ne bir hastanenin ne de sağlık çalışanlarının bulunduğunu belirtti.

Amani, annesinin ve bazı bölge sakinlerinin yardımıyla yol kenarında, bir ağacın altında ve küçük bir hasırın üzerinde kızını dünyaya getirdi. Doğum sırasında hayatta kalıp kalamayacağını veya ölmesi halinde çocuklarının başına ne geleceğini bilmediğini ifade etti.

Doğumun ardından yeni doğan bebeğini taşıyacak ya da yolculuğa devam edecek kadar güçlü olmayan Amani, Tavile’ye ailesiyle birlikte ulaşabilmek için yaklaşık bir hafta beklemek zorunda kaldı.

Amani’nin yaşadıkları, Hartum’da yeniden faaliyete geçen hastanelerin ortaya koyduğu tablonun tam tersini yansıtıyor. Savaş bölgelerinde mesele yalnızca sağlık hizmetlerinin kalitesi ya da tıbbi cihazların bulunup bulunmaması değil; öncelikle ortada bir sağlık tesisinin bulunup bulunmadığı.

‘Çöküş’ tanımına ilişkin tartışma

Bu farklılıklar, sağlık sektörünün mevcut durumunun nasıl tanımlanacağına ilişkin tartışmanın merkezinde yer alıyor. Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), insani yardım finansmanındaki kesintilerin daha fazla sağlık tesisinin kapanmasına ve milyonlarca Sudanlının temel sağlık hizmetlerinden mahrum kalmasına yol açtığı uyarısında bulundu.

MSF’ye göre 2,87 milyar dolarlık Sudan İnsani Müdahale Planı, 11 Ağustos itibarıyla ihtiyaç duyulan finansmanın yalnızca yaklaşık yüzde 41’ini alabildi.

rtbn
Çad’daki bir mülteci kampında, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) ait bir çadırın yanında dinlenen Darfurlu bir çocuk (Arşiv – Reuters)

Ancak Sudan Sağlık Bakanı Heysem Muhammed İbrahim, MSF’nin raporunun büyük ölçüde örgütün kendi faaliyetleri ve çalışma koşullarını ele aldığını savunuyor. İbrahim, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, raporun “ülkedeki sağlık sektörünün gerçek durumunu tek başına yansıtmadığını” söyledi.

Kasım da sağlık sisteminin ‘çöküşün eşiğinde’ olduğu yönündeki tanımlamayı reddetti. Kasım, sektörün ciddi kaynak sıkıntısı yaşadığını kabul etmekle birlikte, devletin yanı sıra ulusal, bölgesel ve uluslararası kuruluşların çabaları sayesinde kademeli olarak toparlanmaya başladığını belirtti.

El-Beşir de ‘çöküş’ ifadesinin doğru bir tanımlama olmadığı görüşünde. Bununla birlikte el-Beşir, hastanelere yönelik desteğin artırılması, gerekli tıbbi cihazların temin edilmesi ve uzmanlık gerektiren sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi gerektiğini kabul ediyor.

İlaç arayan bir kanser hastası

Hastalar açısından toparlanma, yalnızca yeniden açılan hastanelerin sayısıyla ölçülmüyor. Asıl ölçüt, hastaların hastanelere ulaştıklarında ihtiyaç duydukları tedaviyi bulup bulamadıkları. Temmuz 2026’da rahim ağzı kanseri tedavisi gören Naile Hamad, Hartum’daki Hartum Onkoloji Hastanesi’nde kemoterapi alırken, kızı İsar es-Sir, hastanede bulunmayan ve tedaviyi tamamlayıcı nitelikteki bir ilacı dışarıda temin etmeye çalışıyordu.

İsar, Reuters’ın kayıt altına aldığı tanıklığında, ailenin ilacı hastane dışında dönemin piyasa fiyatıyla yaklaşık 180 bin Sudan cüneyhine, yani o dönemde yaklaşık 45 dolara bulduğunu söyledi. Annesinin bu ilaca her 21 günde bir aldığı kemoterapi dozuyla birlikte ihtiyaç duyduğunu belirtti.

rgthy
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden (Şarku’l Avsat)

Maliyet yalnızca ilaçla da sınırlı değil. İsar, annesinin kemoterapi aldığı yatak için de 40 bin Sudan cüneyhi ödediklerini belirterek, iş ve gelir imkânlarının olmadığı bir ortamda ailenin bu masrafları nasıl karşılayabileceğini sordu.

Naile ise ailenin daha önce yemek masraflarını karşılamakta zorlandığını, şimdi ise hem yiyecek hem de ilaç temin etmek için mücadele ettiğini anlattı. Evi yıkılan Naile, komşularının yanında kalmak zorunda kaldı.

Reuters’a konuşan Hartum Onkoloji Hastanesi Baş Eczacısı Muna Abdurrahman, bazı ilaçların ücretsiz temininin durmasının ardından kimi hastaların ilaçlarını kendi imkânlarıyla satın alamadıkları için tedavi dozlarının iki hafta veya daha fazla geciktiğini söyledi.

Ekonomik kriz, tanı hizmetlerine de yansıyor. Tıbbi laboratuvar uzmanı et-Tayyib Yusuf, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, dolar kurundaki yükselişin sektörü doğrudan etkilediğini belirterek laboratuvarların dövizle ithal edilen solüsyon ve sarf malzemelerine bağımlı olduğuna dikkat çekti.

Yusuf, Hartum’a dönen birçok laboratuvar sahibinin iş yerlerini ve cihazlarını kaybetmelerinin ardından ‘sıfırdan’ başlamak zorunda kaldığını, bunun yanı sıra bakım, kira ve ekipmanların yeniden satın alınması gibi maliyetlerle karşı karşıya kaldığını söyledi.

Yüksek maliyetler nedeniyle bazı laboratuvar sahipleri cihazları ortaklık sistemiyle satın alarak tek bir merkezde bir araya getirmeye başladı. Her laboratuvarın kendi ekipmanına sahip olması yerine uygulanan bu yöntem, hizmetlerin sürdürülmesini sağlayan geçici bir çözüm olarak görülüyor.

Pahalı ilaçlar ve toparlanma sürecindeki fabrikalar

İlaç piyasasında da durum büyük ölçüde farklı değil. Eczacı Mahmud en-Naim, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, savaşın ardından fiyat artışları ve vatandaşların şikâyetlerinin arttığını belirterek bunun bazı yerli ilaç fabrikalarının yıkılması, dış tedarik zincirlerinin aksaması ve ithalatın dövize bağımlı olmasından kaynaklandığını söyledi.

Naim, Ulusal İlaç Konseyi’nin yeni ilaç çeşitlerinin ve ilaç şirketlerinin kayıt altına alınmasını teşvik etmeye başladığını belirtti. Rekabetin artmasının fiyatların düşürülmesine katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Hartum’daki bazı fabrikalar da yeniden üretime başladı, ancak henüz tam kapasiteyle çalışmıyor. Yerli üretim ve tedarik zincirlerinin istikrara kavuşması halinde bu durum, ilaç piyasasında kademeli bir rahatlamanın önünü açabilir.

Salgın hastalıklar... Henüz sona ermemiş bir tehlike

Yıkım, finansman yetersizliği ve tedavi maliyetlerinin yüksekliğinin yanı sıra sağlık sistemi salgın hastalıkları da büyük bir risk olarak karşı karşıya bulunuyor. Kasım, hastaneye başvuran vakalar arasında sulu ishal, sıtma ve dang humması görülme oranlarının gerilediğini belirterek salgınlarla mücadele çalışmalarının sürdüğünü ve kolera, dang humması ve diğer hastalık vakalarının tedavisi için bir izolasyon merkezi kurulduğunu söyledi.

xsdcfgthy
2026 yazında Hartum’da Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen aşılama kampanyasında kolera aşısı olan Sudanlı bir kız çocuğu (AP)

El-Beşir ise Sudan’da endemik hastalıklardan biri olan sıtmayla yalnızca hastanelerin mücadele edemeyeceğini belirtti. El-Beşir, mücadelenin sağlık konusunda bilinçlendirme ve korunmadan hastalık taşıyan vektörlerin kontrolüne, teşhis ve tedaviye kadar federal sağlık sistemi, eyaletler, yerel yönetimler ve toplum arasında koordinasyon gerektirdiğini ifade etti.

Bu riskler, hastalıkların ve yetersiz beslenmenin su ve kanalizasyon hizmetlerindeki eksiklikler ve sağlık tesislerine erişimdeki güçlüklerle aynı anda yaşandığı yerinden edilme ve çatışma bölgelerinde daha da ağırlaşıyor.

Böylece mevcut tablo, tamamen çökmüş bir sağlık sektörüne işaret etmese de savaşın etkilerini geride bırakmış bir sağlık sistemini de ortaya koymuyor. Hartum’da bazı hastaneler yeniden hizmet vermeye başladı; cerrahi operasyonlar, yoğun bakım ve laboratuvar hizmetleri yeniden devreye girdi. Rehabilitasyon ve oksijen üretimi projeleri başlatılırken, Kassala ve Beyaz Nil eyaletlerinde ücretsiz ya da halka daha yakın sağlık hizmeti sunma kapasitesini yeniden kazanan tesis örnekleri görülüyor.

Ancak İman hâlâ çocuğunun tedavisi için seyyar kliniği bekliyor, Zehra bir sağlık merkezine ulaşmak için iki saat yol kat ediyor, Amani savaştan kaçarken kızını bir ağacın altında dünyaya getiriyor. Naile ise başkentteki en büyük kanser tedavi merkezlerinden birine ulaşmasına rağmen ihtiyaç duyduğu ilacı bulamıyor.


BM: Yemen’de durum hızla değişiyor... Batı kıyılarına erişimi kısıtlamalar engelliyor

BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)
BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)
TT

BM: Yemen’de durum hızla değişiyor... Batı kıyılarına erişimi kısıtlamalar engelliyor

BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)
BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de yerinden edilme hızının 3 Eylül’den bu yana belirgin şekilde arttığını ve ay başından itibaren 100 binden fazla kişinin yerinden edildiğini açıkladı. Yerinden edilenlerin büyük bölümü Taiz ve Lahic vilayetlerine yöneldi.

BM Yemen Mukim Koordinatörü ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Buquera, Şarku’l Avsat’a özel açıklamasında, Batı kıyısı boyunca çatışmaların sürmesi nedeniyle Yemen’de yeni yerinden edilme dalgaları ve insani ihtiyaçlarda beklenen artışla başa çıkmaya hazır olduklarını belirtti. Buquera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişinin Hızlı Müdahale Mekanizması aracılığıyla yardım aldığını söyledi.

Buquera, insani yardım çalışanlarının hareketlerinin Batı kıyısındaki bazı bölgelerde olumsuz etkilendiğini belirterek güvenlik sorunları, hareket kısıtlamaları ve iletişim kesintilerinin bazı bölgelere erişimi hâlâ engellediği uyarısında bulundu.

csdfvgthyj
BM Yemen Mukim Koordinatörü ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Buquera (BM)

BM yetkilisi, artan ihtiyaçlar karşısında güvenli ve sürdürülebilir insani erişimin sağlanmasının, çatışmalardan kaçan siviller için güvenli koridorlar oluşturulmasının ve acil yardım çalışmalarının sürdürülebilmesi için gerekli kaynakların sağlanması acil önem taşıdığını vurguladı.

100 binden fazla kişi yerinden edildi

Buquera, Yemen’de yerinden edilme hızının 3 Eylül’den bu yana büyük ölçüde arttığını belirterek Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) son verilerine göre ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiğini söyledi.

Durumun hâlâ hızla değiştiğini belirten Buquera, önümüzdeki dönemde ülke içinde yerinden edilenlerin sayısının daha da artmasının beklendiğini ifade etti.

BM ve insani yardım ortaklarının, güvenlik koşulları, erişim imkânları ve mevcut kaynakların elverdiği ölçüde Yemen genelindeki en kırılgan kesimlere, özellikle de yerinden edilenlere destek sağladığını belirten Buquera, yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaya devam ettiğini kaydetti.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) daha önce Yemen’de devam eden çatışmalar nedeniyle yalnızca iki hafta içinde 57 binden fazla çocuğun yerinden edildiğini ve çocukların temel hizmetlere erişimden mahrum kaldığını açıklamıştı. UNICEF, tırmanan çatışmaların insani yardıma ihtiyaç duyan 12,2 milyon çocuğun bulunduğu krizi daha da ağırlaştırdığı uyarısında bulunmuştu.

Acil ihtiyaçlar ve tükenen stoklar

BM koordinatörüne göre en acil insani ihtiyaçlar arasında acil barınma, temel ev ihtiyaçları, gıda, güvenli su, sanitasyon hizmetleri, acil sağlık hizmetleri, koruma ve nakdi yardımlar bulunuyor.

Buquera, yerinden edilenlerin büyük bölümünün zaten son derece kırılgan koşullarda yaşadığını, bazılarının ise birden fazla kez yerinden edilmek zorunda kaldığını belirtti.

İnsani müdahale kapasitesinin ciddi baskı altında olduğunu vurgulayan Buquera, stokların hızla tükendiğini ve finansman açığının sürdüğünü söyledi. Buna güvenlik sorunları ve ihtiyaç sahiplerine hızlı ulaşmayı daha da zorlaştıran erişim kısıtlamalarının eşlik ettiğini ifade etti.

csdfgthyj
UNICEF’e göre çatışmalar, iki hafta içinde 57 binden fazla çocuğun yerinden edilmesine yol açtı (AFP)

Barınma, su ve sanitasyon, gıda güvenliği, sağlık, beslenme, koruma ve nakdi yardım sektörlerinde hâlâ büyük açıklar bulunduğunu belirten Buquera, Hızlı Müdahale Mekanizması’nın ihtiyaçlarda yaşanabilecek büyük artışlara karşı hazırlık yapmak amacıyla çeşitli senaryolar üzerinden planlama yaptığını söyledi.

Yardım çalışanları ve depolar için güvenlik endişesi

Moka kentindeki kontrol değişikliğine ilişkin değerlendirmesinde Buquera, BM ve ortakları açısından öncelikli kaygının halkın güvenliği ve refahı olduğunu belirtti. Özellikle son çatışmalar nedeniyle yerinden edilmek zorunda kalan ya da temel hizmetlere ve insani yardımlara erişimi etkilenen sivillerin durumunun yakından takip edildiğini söyledi.

BM kuruluşlarının ihtiyaçları değerlendirmek ve yardımların ulaştırılmaya devam etmesini sağlamak amacıyla müdahalelerini uyarlamak için çalıştığını belirten Buquera, insani yardım çalışanlarının güvenliği ile merkezlerin, depoların ve diğer insani yardım varlıklarının güvenliğinin “son derece ciddi bir endişe kaynağı” olduğunu vurguladı.

fgthy
Buquera, çatışmalar nedeniyle uygulanan hareket kısıtlamalarının Batı kıyısındaki bölgelere erişimi engellediğini belirtti (AFP)

İnsani yardım çalışanlarına, tesislerine ve varlıklarına her zaman saygı gösterilmesi ve bunların korunması gerektiğini belirten Buquera, hayat kurtarıcı yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya devam edebilmesi için insani yardımların güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılmasının sağlanması çağrısında bulundu.

En fazla Taiz ve Lahic’e sığınılıyor

BM yetkilisi, insani yardım ortaklarının çatışmalardan etkilenen ve yerinden edilenleri kabul eden bölgelerde, özellikle de en fazla kişinin sığındığı Taiz ve Lahic vilayetlerinde acil yardım sağladığını belirtti.

Yerinden edilenlerin sayısındaki artış ve ihtiyaçlarının büyümesiyle birlikte kayıt işlemlerinin sürdüğünü belirten Buquera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla ülke içinde yerinden edilmiş kişinin Hızlı Müdahale Mekanizması aracılığıyla yardım aldığını, bunun yanı sıra yerinden edilen ailelere başka desteklerin de sağlandığını ifade etti.

vdfgbhyju
Buquera’ya göre 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişi Hızlı Müdahale Mekanizması aracılığıyla yardım aldı (AP)

Bazı bölgelere erişimin güvenlik sorunları, hareket kısıtlamaları ve iletişim kesintileri nedeniyle hâlâ zor olduğunu belirten Buquera, BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak ve sivillerin güvenli geçişini sağlamak amacıyla ilgili makamlarla iletişimini sürdürdüğünü kaydetti.

Krizin genişlemesine yönelik senaryolar

Buquera, BM’nin mevcut koşullara müdahale ederken aynı zamanda yeni yerinden edilme dalgalarına ve insani ihtiyaçlarda yaşanabilecek artışlara hazırlık yaptığını belirtti.

Ortak kuruluşların, hızlı müdahale mekanizmaları, çok amaçlı nakdi yardımlar ve gıda tedarikinin de dahil olduğu çok sektörlü yardımları kapsayan planlama senaryoları hazırladığını belirten Buquera, bu çalışmaların çok sayıda kişinin ihtiyaçlarının karşılanmasını amaçladığını söyledi.

cdfgthyju
Yemen’de çatışmaların yeniden başlaması nedeniyle evlerini terk eden Taiz vilayetindeki kadınlar ve çocuklar (BM)

BM koordinatörü, sivillerin ve sivil altyapının her zaman korunması gerektiğini vurgulayarak yerinden edilme merkezleri, yollar, okullar ve hastanelerin de bu koruma kapsamına girdiğini belirtti.

Buquera ayrıca çatışmalardan kaçan siviller için güvenli koridorlar oluşturulması ve artan ihtiyaçlara yanıt verebilmek için gerekli kaynakların sağlanması çağrısını yineledi.