2024'te Arap dünyası ve kaçırılmaması gereken fırsatlar

Bölgede odaklanılması gereken tek çatışma Filistin çatışması değil

İllüstrasyon: Eduardo Ramon
İllüstrasyon: Eduardo Ramon
TT

2024'te Arap dünyası ve kaçırılmaması gereken fırsatlar

İllüstrasyon: Eduardo Ramon
İllüstrasyon: Eduardo Ramon

Geleceği tahmin etmek kolay bir iş olmadığı gibi özellikle küresel çalkantılar çerçevesinde risk de taşır. Şu an iki kutuplu sistemden uzaklaşıp henüz tanımlanamayan çok kutuplu bir gerçekliğe doğru geçiş halindeki bir dünyadayız.

Arap dünyası da 2023 yılında ortaya çıkan bu yeni durumun bir parçası. Arap ülkeleri, bu geçiş sürecini farklı yöntemlerle ele aldı. Açıkçası bu yöntemlerden bazıları diğerlerinden daha başarılıydı.

Dünyanın geleceğini önemli ölçüde şekillendirme potansiyeli taşıyan 2024 yılıyla birlikte kritik bir kavşakta olabiliriz. Bu kavşakta, yaklaşan ABD’deki başkanlık seçimleri ve İsrail’deki genel seçimlerin sonuçlarının yanı sıra İsrail'in işgal ettiği Arap topraklarında ve Ukrayna'da yaşanan krizlerin de büyük bir ağırlığa sahip olması bekleniyor. Bu yüzden Arap dünyasının bu gerçeği görüp ona göre hareket etmesi gerekiyor.

Zorluklar, krizler ve riskler

Bu makalede Arap dünyasının 2024 yılı itibarıyla uluslararası sahnedeki konumunu inceleyeceğiz. Bu durum, Arap ülkelerinin şu an yaşadığı iç zorluklarla ilgili değil. Ancak Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu iç kısıtlamaların, sadece İran, İsrail ve Türkiye gibi Arap olmayan bölge ülkelerini değil, aynı zamanda dış dünyayı da etkilediğini kabul ediyorum. Ancak Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu iç zorluklarla ilgili değerlendirmeyi benden daha nitelikli olan siyaset bilimcilere bırakıyorum.

Körfez ülkeleri dışındaki tüm Arap ülkelerinde, halklar ve hükümetler arasında geçerli olan toplumsal sözleşme ciddi bir baskı altında.

Gazze’deki 7 Ekim olaylarından ve İsrail’in korkunç ve haksız tepkisinden önce birçok kişi Ortadoğu’da olumlu gelişmelerin yaşandığını düşünüyordu. Bazıları ise bu gelişmelerin özellikle İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin altta kalan bir hoşnutsuzluğu örtbas ettiği uyarısında bulunmuştu.

Bunun yanında Arap ülkelerinin birçoğunda içerideki şikayetler devam etti. Körfez ülkeleri dışındaki tüm Arap ülkelerinde, halklar ve hükümetler arasında geçerli olan toplumsal sözleşme ciddi bir baskı altında olmaya devam ediyor. Arap ülkelerinin topraklarında  yalnızca İsrail tek bulunmuyor. Artık Türkiye de dolaylı olarak Suriye topraklarında. Irak’ta da Bağdat’ın iradesi dışında askeri olarak varlığını sürdürüyor. İran ise birçok Arap ülkesinin iç işlerine dolaylı yoldan müdahale etmeye devam ediyor.

Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin genel anlamda iyileşmesi, olumlu gelişmelerden biriydi. Katar ile bazı Arap ülkeleri arasındaki anlaşmazlık yatıştırıldı ve aralarındaki iş birliği arttı. Suriye, Arap Devletleri Ligi (AL) üyeliğine geri döndü.

Suudi başkenti Riyad'ın havadan bir görünümü (SPA)
Suudi başkenti Riyad'ın havadan bir görünümü (SPA)

Öte yandan Libya’da durum büyük ölçüde kontrol altına alınmış olsa da istikrarsızlık hali sürüyor.

Yemen’de ateşkes yaklaşık iki yıldır devam ederken Riyad ile Tahran arasındaki yakınlaşma çerçevesinde Yemen krizinde çözüme ulaşma umutları arttı.

Fas ile Cezayir arasındaki Batı Sahra anlaşmazlığı sürerken, Tunus’taki siyasi ve ekonomik kaos devam ediyor. Mısır ise onlarca yıldır yaşadığı ekonomik krizden kurtulmasını sağlayacak reformları uygulamakta isteksiz görünüyor.

Şu an Arap dünyasında sadece Körfez ülkeleri iyi durumda gibi görünüyor. Bu ülkeler, devasa mali kaynakları sayesinde yalnızca halklarının ekonomik taleplerini karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) olduğu gibi geleceğe yönelik iddialı bir vizyon da sunabiliyorlar.

Arap ülkelerinin gelişmekte olan piyasa endekslerinde etkisi şu an yüzde 7 seviyesinde seyrederken önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde 10'a çıkması bekleniyor.

Radikal dönüşüm

7 Ekim 2023 günü Gazze’de savaş patlak verene kadar durum böyleydi. 7 Ekim günün Ortadoğu'da çok önemli (dönüştürücü) bir olay olabilir. Aynı zamanda Arap dünyası ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkilerin geleceği üzerinde de doğrudan etkisi olabilir. Buna karşın 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda olduğu gibi kaçırılmış bir fırsat da olabilir. Birçok konu, Arap ülkelerinin Gazze'deki krizin yarattığı fırsatı nasıl değerlendirip nüfuzlarını ve uluslararası arenadaki konumlarını nasıl değerlendireceklerine ve Gazze’deki ve Batı Şeria'daki krizi nasıl yönettiklerine bağlı.

1973 Arap-İsrail Savaşı Arap ülkelerini benzeri görülmemiş bir şekilde bir araya getirdi. Arap ülkeleri, 1950’li ve 1960’lı yıllarda birbirlerinden uzaklaşmalarına neden olan sorunları bir kenara bırakılıp ortak hareket etmeye başladılar. Bununla birlikte Arap ülkeleri o dönem Sovyetler Birliği’ne yakın olan ve ABD’yi destekleyen cumhuriyetler ve monarşilerdi. Uluslararası toplumu, en azından tarihin kısa bir döneminde, Arapların temel şikayetlerinden birine, yani İsrail'in Mısır, Suriye ve hepsinden de önemlisi Filistin toprakları üzerindeki işgaline odaklanmaya zorladı.

Arap ülkeleri 1973'te uluslararası ekonomiye yalnızca marjinal düzeyde entegre olmuşlardı. Elbette bu durum o dönemde küresel pazarlara enerji sağlayan önemli bir kaynak oldukları gerçeğinin dışındaydı. O dönemde Türkiye ve İran, Arap ülkelerinin çıkarlarına doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu ve Arap ülkelerinin başlıca rakipleri olan İsrail ile barış yapmak konusunda ortak bir niyetleri yoktu.

Mısır, Irak, Suriye ve Suudi Arabistan, o dönem Arap dünyasının temel yapı taşlarıydı. Bu yüzden bahsi geçen ülkeler, Arap ülkelerinin iç siyasetinin şekillenmesinde ve Arap dünyasının dış dünyayla ilişkilerini etkilemede çok önemli bir rol oynadılar.

Haşdi Şabi’nin öldürülen iki üyesinin 4 Ocak'ta Bağdat'ta düzenlenen cenaze törenine katılan Haşdi Şabi üyeleri (DPA)
Haşdi Şabi’nin öldürülen iki üyesinin 4 Ocak'ta Bağdat'ta düzenlenen cenaze törenine katılan Haşdi Şabi üyeleri (DPA)

Tüm bunlara rağmen Mısır, Irak ve Suriye gibi çekirdek ülkeler, içeride karşılaştıkları ciddi zorluklar nedeniyle savunmasız, Körfez ülkeleri ise siyasi ve askeri destek bakımından büyük ölçüde ABD'ye bağımlı hale geldiler. Tunus, Cezayir ve Fas gibi Mağrip ülkelerinin Levant bölgesindeki (Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin ve Mısır'ı içine alan bölge) meselelere katılımı marjinal kaldı. En nihayetinde Arap ülkelerinin uluslararası sahnedeki kolektif etkisi nispeten zayıf oldu.

Fakat bugün Arap ülkeleri için durum tamamen farklı. Arap ülkelerinin ABD’ye olan bağımlılığı önemli ölçüde azalırken, Çin ile ilişkileri hızla gelişiyor ve Rusya ile özellikle enerji ve silah satışı alanlarında büyük iş birlikleri yapıyorlar.

Üstelik ham petrol ihracatının yüzde 46'sını ve doğal gaz ihracatının yüzde 30'unun yanı sıra uluslararası ticaretin yüzde 30'u ve hava taşımacılığının yüzde 16'sını gerçekleştiren Arap dünyası, küresel ekonomide giderek daha hayati bir rol oymaya başladı. Bu rakamlar giderek artıyor. Devasa varlıklara sahip egemen servet fonlarıyla öne çıkan Arap ülkelerinin ekonomilerine doğrudan yabancı yatırım akışı 2019 ile 2022 arasında ikiye katlanarak yüzde 3'ten yüzde 6'ya yükseldi. Arap ülkelerinin gelişmekte olan piyasa endekslerinde etkisi şu an yüzde 7 seviyesinde seyrederken önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde 10'a çıkması bekleniyor. Bu olumlu gidişat önemli ölçüde Körfez ülkelerinin performansından kaynaklanıyor.

Başta Suudi Arabistan'ın G20 üyeliği ve Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ın Ocak 2024'ten itibaren BRICS grubuna üyelik için davet edilmesi olmak üzere Arap ülkelerinin birçoğunun, uluslararası ekonomide büyük etkiye sahip olan ekonomik bloklara üye ya da üyelik sürecinde olması, Arap ülkelerinin uluslararası arenada artan ağırlıklarının bir yansımasıdır.

Arap ülkeleri artık sadece Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için değil, gelişen uluslararası düzenin şekillendirilmesine de önemli katkıda bulunacak daha uygun konumdalar.

Barış stratejik bir hedeftir

Arap ülkeleri, artık 2002 yılında açıklanan Arap Barış Girişimi’nde öngörüldüğü üzere stratejik bir hedef olarak İsrail ile barışı tesis etmeye kararlılar.

Dolayısıyla Arap ülkeleri artık sadece Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için değil, gelişen uluslararası düzenin şekillendirilmesine de önemli katkıda bulunacak daha uygun konumdalar.

Ancak Arap ülkelerinin bunu yapabilmeleri için Ortadoğu'da kapsamlı ve kalıcı barış vizyonunu dile getirmeleri gerekiyor. Bu da sadece İsrail, İran ve Türkiye ile olan ilişkileri yönetmekle sınırlı olmayıp, başta ABD, Çin, Rusya gibi büyük güçler olmak üzere tüm dünyayla ilişkilerin yönetilmesi anlamına geliyor.

Arap ülkelerinin bölgesel ve uluslararası sistemleri etkilemeleri için yalnızca yeşil enerjiye geçiş, çevresel sürdürülebilirlik ve bağlantısallık gibi ulusötesi zorluklarla mücadelede faaliyetlerini yoğunlaştırmaları da yeterli değil. Bu faaliyetlerle birlikte bölgedeki mevcut sorunların daha fazlasını etkili ve sürdürülebilir bir şekilde ele almaları gerekiyor. Bununla birlikte Ortadoğu'nun geleceği için ortak bir vizyon da ortaya koyulması gerekiyor. Aksi takdirde Arap ülkeleri bölgede yaşanan şiddetli çatışmalar nedeniyle gerilemeye devam edip belirledikleri iddialı hedeflere ulaşamazlar.

Öncelikle Arap dünyasının uzun zamandır başına bela olan çatışmaların çözümü için kararlı adımlar atılmalı. 7 Ekim, uluslararası toplumun dikkatinin Filistin sorununun çözülmesinin gerektiği konusuna çekilmesine katkıda bulundu. Ancak odaklanılması gereken tek çatışma Filistin çatışması değil. Filistin’le birlikte Suriye, Lübnan, Libya, Sudan, Yemen, Batı Sahra krizlerine de odaklanılmalı. Belki 2024 yılında hiçbiri tamamen çözülmeyecek, ama en azından bölgede barış ve istikrar üzerinde etkisi olan ülkeler tarafından bu krizlerin çözümü için çaba gösterilmesi gerekiyor.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgeye yaptığı dördüncü ziyaretin ilk durağı olarak 5 Ocak'ta İstanbul'a gelişi sırasında (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgeye yaptığı dördüncü ziyaretin ilk durağı olarak 5 Ocak'ta İstanbul'a gelişi sırasında (AFP)

Arap ülkelerinin bu sorunları çözmek için dış güçlere güvenemeyeceği ve güvenmemesi gerektiği unutulmamalı, ancak bu sorunların hiçbirinin dış güçlerle birlikte çalışmadan çözülemeyeceği de bir gerçek. Bununla birlikte tarih, Arap ülkeleri inisiyatif almadıkça, dış güçlerin, Gazze örneğinde olduğu gibi, bu tür çatışmalar patlak verene kadar durumu yönetmekten ve kontrol altına tutmaktan memnun olduğunu da gösterdi.

Öte yandan sadece bu çatışmaları ele almak da kalıcı barış ve istikrar için yeterli değil. Bu çatışmalar, bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasıyla birlikte ele alınırsa kalıcı barış ve istikrar sağlanabilir. Bundan dolayı Arap ülkelerinin böyle bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasına yönelik ortak bir vizyon oluşturması gerekiyor. Bu yapı, herhangi bir bölgesel partiye yönelik siyasi-askeri düzenleme olarak tasarlanmış bir sistem değil, kapsamlı ve eksiksiz bir bölgesel güvenlik sistemi olmalı. Bu aynı zamanda yaşanabilir bir Filistin devleti yaratmak için somut adımlar atılmadan İsrail'in bölgeye entegrasyonunun olmayacağı anlamına da geliyor.

Karmaşık tahmin ve sabit faktörler

Birçok değişken göz önüne alındığında, 2024 yılında Ortadoğu’da neler olacağını tahmin etmek oldukça güç. Bu güçlüğü farklı gelecek senaryolarından bahsederek aşmak daha doğru olacaktır. Bu senaryoların çoğunu hayal edebiliyorum, ama tüm olasılıkları parantez içine almak amacıyla burada kendimi en uç senaryolarla sınırlayacağım.

Ancak 2024 yılında değişkenleri belirlemeden önce sabit kalması muhtemel faktörleri belirlemek gerekiyor.

Bu faktörleri şöyle özetlenebiliriz:

*ABD Başkanı Joe Biden’ın başkanlık seçimlerinin yapılacağı mevcut yılda manevra alanının kısıtlanmasıyla ABD’nin etkisinin göreceli olarak gerilemesi.

*Çin'in askeri alanda olmasa da ekonomik ve siyasi alanda nüfuzunun artması.

*Rusya'nın Ukrayna'daki krizle meşgul olması nedeniyle bölgedeki nüfuzunun azalması.

*Avrupa Birliği'nin (AB) nüfuzunun marjinalleşmeyi sürdürmesi.

*Arap ülkeleri ile İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmeye devam etmesi.

*Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin nüfuzunun artması.

*İsrail'in Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme sürecinin durması.

*Son olarak da Gazze'deki kriz nedeniyle, uluslararası toplumun Filistin-İsrail çatışmasına kalıcı bir çözüm bulma konusuna daha fazla ilgi göstermesi.

Temel değişkenleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:

*Arap ülkelerinin Gazze'deki krizi nüfuzlarını ve uluslararası tutumlarını güçlendirecek şekilde nasıl yönetecekleri.

*ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonuçları.

*İsrail’deki yapılması planlanan genel seçimlerin sonuçları.

ABD’deki başkanlık seçimleri 2024 yılında Ortadoğu'nun önünü açmada belirleyici bir role sahip olsa da en nihayetinde bölgenin geleceğini Arap ülkelerinin politikaları belirleyecektir.

Birinci senaryo, Arap ülkelerinin Ortadoğu'da barış ve istikrarı desteklemek amacıyla Gazze’deki krizin yönetiminde etkili bir şekilde iş birliği yapacağı iyimser bir görüş ortaya koyuyor. Bu senaryoya göre kapsamlı barışa doğru atılacak kararlı bir adım olarak, başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarında yaşayabilir, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması önerisinde ilerleme kaydedilmesi için Arap ülkelerinin nüfuzlarından faydalanılması gerekiyor. Ayrıca önde gelen Arap ülkelerindeki iç zorlukların, özellikle de ekonomik meselelerin ele alınmasının yanı sıra Libya, Suriye, Sudan ve Yemen'deki krizlerin çözümünde inisiyatif alınmasını öngörüyor. Bununla birlikte senaryoda, İsrail’de kapsamlı bir barış için uzlaşmaya varmayı gerçekten isteyecek ılımlı bir hükümetin seçildiğini ve Başkan Biden'ın olası bir Filistin-İsrail çözümüne anlamlı bir katkıda bulunduğunu varsayıyor. Böyle bir durumda, ABD yönetiminin mevcut İsrail hükümetinin işgalci hedeflerine ulaşmasını engellemek için İsrail'e karşı benzeri görülmemiş önlemler alması gerekiyor. ABD’de başkanlık seçimlerinin yapılacağı bir yılda bunun olması pek gerçekçi görünmese de Michigan'daki eyalet seçimlerinde Arap kökenli ABD’li seçmenlerin belirleyici hale geldikleri gerçeğinin ortaya çıkmasıyla birlikte Başkan Biden'ın yeniden seçilmesi açısından daha önemli hale gelen gençlerin çoğunluğunun Filistinliler lehine tavır almaları ve Biden'ın seçilmesinde belirleyici bir rol oynamaları nedeniyle ABD yönetimi bu önü kestirilemeyen alana girmek için kendisini baskı altında hissedebilir.

ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 12 Aralık 2023'te Beyaz Saray'da düzenlediği ortak basın toplantısında (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 12 Aralık 2023'te Beyaz Saray'da düzenlediği ortak basın toplantısında (AP)

İkinci senaryo ise karamsar bir görüşe sahip. Bu senaryoya göre Arap ülkeleri Gazze krizinin oluşturduğu fırsatı değerlendiremezse ve İsrail’de yapılması planlanan genel seçimlerden daha aşırı sağcı bir hükümet çıkarsa ya da en azından kapsamlı barış için uzlaşıya varma niyetinde olmayan bir hükümetle sonuçlanırsa ve başkanlık yarışına giren Biden, seçim döngüsünün iniş-çıkışlarından kurtulamazsa, Filistin-İsrail çatışmasına iki devletli çözüm getirilmesi yönündeki vaatlerini yerine getiremeyecek, bu durumda da Ortadoğu bir krizden diğerine savrulacak, böylece istikrarsızlık devam edecektir. Sonuç olarak Arap ülkeleri, Ortadoğu bölgesinde kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunma fırsatını bir kez daha kaçırmış olacak. Arap dünyasındaki çatlakların daha da derinleşmesi ise en büyük tehlike haline gelecek. O zaman başta Mısır olmak üzere ekonomik ve siyasi açıdan büyük sıkıntılar yaşayan ülkeler çıkmaza girecekler. Öte yandan Suudi Arabistan'ın başını çektiği Körfez ülkeleri, kendilerini bölgede kötüleşen mevcut şartlardan sıyıramayacak ve dolayısıyla hedeflerine ulaşamayacaklar.

Bu iki birbirine zıt uç senaryo arasında daha pek çok olası senaryo olsa da ne yazık ki bunların hiçbiri bölgede kalıcı barış ve istikrarı sağlamayacak.

ABD’deki başkanlık seçimleri 2024 yılında Ortadoğu'nun önünü açmada belirleyici bir role sahip olsa da en nihayetinde bölgenin geleceğini Arap ülkelerinin bugünden itibaren benimseyecekleri tutumları ve izleyecekleri politikaları belirleyecek. Özellikle Gazze'deki kriz, Arap ülkelerine ortak çıkarlarını gerçekleştirmek üzere birlikte çalışmaları için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Lübnan Ateşkesi’nin uzatıldığını açıklayan Trump Hürmüz’de baskıyı artırıyor

Lübnan Ateşkesi’nin uzatıldığını açıklayan Trump Hürmüz’de baskıyı artırıyor
TT

Lübnan Ateşkesi’nin uzatıldığını açıklayan Trump Hürmüz’de baskıyı artırıyor

Lübnan Ateşkesi’nin uzatıldığını açıklayan Trump Hürmüz’de baskıyı artırıyor

ABD diplomasisi dün  (Perşembe) Beyaz Saray’da dikkat çekici bir ilerleme kaydetti. Başkan Donald Trump, Lübnan ve İsrail’in ateşkesi “3 hafta” daha uzatma konusunda anlaşmaya vardığını duyurdu. Bu adımın, 17 Nisan’dan bu yana yürürlükte olan “Nisan mutabakatı”nın çökmesini önlemeyi amaçladığı belirtildi. Açıklama, Trump’ın iki ülkenin büyükelçilerini Beyaz Saray’da kabul ederek bizzat katıldığı “kritik” görüşmelerin ardından geldi. Görüşmeler, Beyrut’un güneydeki kırılgan sükûneti pekiştirmek amacıyla ateşkesin uzatılması talebi üzerine yapıldı.

Siyasi düzeydeki bu görece rahatlamaya rağmen sahada gerilim sürüyor. İsrail ordusu, roket platformlarını imha ettiğini ve Hizbullah’tan 3 unsurun öldürüldüğünü açıkladı. İsrail Kamu Yayın Kurumu ise, Hizbullah’ın gönderdiği bir insansız hava aracı saldırısında bir askerin yaralandığını bildirdi. Hizbullah da, İsrail’in “ihlallerine” karşılık olarak Ştula kasabasını hedef aldığını duyurdu.

Sahada bir diğer kritik cephe ise Hürmüz Boğazı. ABD ile İran arasındaki gerilim “bilek güreşi” aşamasına ulaşmış durumda. Trump, ABD’nin boğaz üzerinde “tam kontrol” sağladığını ve buranın “sıkı şekilde kapalı kalacağını” belirtirken, mayın döşeyen unsurlara “ateş açılması” talimatı verdiğini açıkladı. ABD güçlerinin İran’a ait hedeflerin yaklaşık yüzde 75’ini vurduğunu da öne sürdü. İran’ın ateşkes sürecinde askeri kapasitesini artırabileceğinden şüphe duyduğunu dile getiren Trump, buna rağmen “kalıcı” olması şartıyla bir anlaşmaya açık kapı bıraktı.

Bu baskıya karşılık İran da tansiyonu yükseltti. Daha fazla mayın döşendiği ve iki konteyner gemisinin alıkonulduğu bildirildi. Bu hamlelerin, ABD’nin bir İran petrol tankerine yönelik operasyonuna karşılık olarak gerçekleştirildiği ifade edildi.

Washington’da varılan “üç haftalık anlaşma” ile Hürmüz’de tırmanan kriz arasında kalan bölge, sınır hattında sükûnet arayışı ile denizlerdeki nüfuz mücadelesinin iç içe geçtiği son derece karmaşık bir tabloyla karşı karşıya bulunuyor.


Irak’ta başbakan adaylığı konusunda karar anı yaklaşıyor

Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin Bağdat'taki bir toplantısından (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin Bağdat'taki bir toplantısından (INA)
TT

Irak’ta başbakan adaylığı konusunda karar anı yaklaşıyor

Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin Bağdat'taki bir toplantısından (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin Bağdat'taki bir toplantısından (INA)

Irak’ta başbakan adayının belirlenmesiyle ilgili anayasal süre yarın doluyor. Sürenin dolmasına kısa bir süre kala (Şii) Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin liderleri arasında başbakan adayının belirlenmesi konusunda yoğun görüşmeler yaşandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan çeşitli kaynaklar, Koordinasyon Çerçevesi güçlerinin liderlerinden Nuri el-Maliki, Kays el-Hazali, Ammar el-Hekim ve Hamam Hamudi arasında gerçekleşen görüşmelerde, Basem el-Bedri'nin adaylığı konusundaki anlaşmazlıkların giderilmesi olasılığının ele alındığını söyledi.

Hesap Verebilirlik ve Adalet Kurulu Başkanı Bedri, başbakan adayının 8 oy çoğunluğuyla seçilmesi konusunda mutabık kalan Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin 12 oyundan 7'sini almıştı.

Kaynaklar, Şii ittifakın üzerinde uzlaştığı aday konusunda kararını ertelemesinin, bazıları mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin adaylığını destekleyen kararsız oylar olmasından kaynaklandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre son saatlerdeki görüşmeler Koordinasyon Çerçevesi güçlerini başbakanlık için nihai bir aday üzerinde anlaşmaya yaklaştırsa da olası sürpriz gelişmeler, Koordinasyon Çerçevesi masasında yer alan 6 kişilik listeden başka bir adaya geri dönülmesine neden olabilir.


Suriye, Hizbullah'a karşı kırmızı çizgilerini çiziyor

Fotoğraf: Al Majalla/AFP
Fotoğraf: Al Majalla/AFP
TT

Suriye, Hizbullah'a karşı kırmızı çizgilerini çiziyor

Fotoğraf: Al Majalla/AFP
Fotoğraf: Al Majalla/AFP

Subhi Franjieh

Suriye-Lübnan sınırı, Beşşar Esed rejiminin 8 Aralık 2024 tarihindeki çöküşünün ardından eşi ve benzeri görülmemiş bir gerilime sahne oldu. Suriye hükümeti, Lübnan’daki Hizbullah'ın gerçekleştirdiği kaçakçılık faaliyetlerine karşı koymak amacıyla sınıra yoğun takviye güçler sevk ederken Hizbullah da Şam'ın Lübnan topraklarına olası askeri müdahalesini engelleme gerekçesiyle yüzlerce üyesini sınır bölgelerine konuşlandırıyor. Tüm bunlar, Hizbullah'ın sınırın her iki yakasından silah ve savaşçı transfer etme girişimlerini sürdürdüğü bir ortamda yaşanıyor. Çeşitli saha kaynaklarından edinilen bilgilere göre Hizbullah’a bağlı hücreler, Esed dönemi Hizbullah saflarında ve İran destekli milislerde görev yapmış Suriyeli savaşçıları yeniden bünyelerine katmak için aktif bir şekilde faaliyet yürütüyor.

Suriye hükümeti, özellikle geçtiğimiz şubat ayı sonlarında ABD ve İsrail'in İran'a savaş açmalarıyla son haftalarda Suriye-Lübnan sınırındaki kuvvetlerini belirgin biçimde artırdı. Şam'ın bu hamlesi, sınırı kontrol altına almak ve Hizbullah'ın silah sevkiyatı ile milislerin geçişini sağlamak amacıyla sınırı kullanmasının önüne geçmeye yönelik bir girişim olarak değerlendiriliyor. Suriye hükümeti sınır güvenliğini büyük ölçüde sağlamış olsa da kaynaklara göre kaçakçılık faaliyetlerinin tümüyle önüne geçilemiyor. Aynı kaynaklar, Suriye hükümetinin aldığı tüm tedbirlere karşın son iki hafta içinde Suriye'den Lübnan'a yönelik birçok kaçakçılık operasyonunun başarıyla gerçekleştirildiğini belirtiyor. Kaynaklara göre sınırın tamamen kontrol altına alınması mümkün değil. Bunu zorlaştıran etkenler arasında lojistik güçlükler, sınırın her iki yakasındaki toprakların ve ailelerin iç içe geçmiş yapısı ve Esed rejimi ile Hizbullah'ın uzun yıllar boyunca inşa ettiği karmaşık tünel ağı sayılabilir.

Tehdidin yalnızca Suriye-Lübnan sınırıyla sınırlı olmadığını, Suriye şehirlerinin içlerine kadar uzandığını değerlendiren hükümet, Şam ve çevresi, Humus, Deyrizzor, Dera, Tartus, Zebedani, Kusayr ve diğer şehirlerdeki güvenlik önlemlerini yoğunlaştırdı. Suriye’de Hizbullah ve diğer İran destekli milislerle bağlantısını sürdüren hücrelere karşı haftalık bazda güvenlik operasyonları ve baskınlar düzenleniyor. Suriye İçişleri Bakanlığı, 19 Nisan Pazar günü ülkedeki istikrarı ve kamu güvenliğini tehdit etmeyi hedefleyen girişimlerin engellendiğini açıkladı. Bu girişimlerin arkasında eski rejimden kişilerle Hizbullah'a bağlı hücrelerin bulunduğunu belirten bakanlık ayrıca engellenen girişimlerden birinin Kuneytra’da gerçekleştiğini, burada Hizbullah bağlantılı ve sınır dışındaki bölgeden saldırı planlamakta olan bir hücrenin yakalandığını duyurdu. Bu açıklama, söz konusu hücrenin Suriye topraklarından İsrail'i hedef almaya çalıştığına işaret etti. İçişleri Bakanlığı'na göre ele geçirilen silahlar arasında ‘profesyonelce hazırlanmış ve bir sivil araçta gizlenmiş’ roketler ve roket fırlatma rampaları da bulunuyor.

Suriye hükümeti aynı zamanda Esed rejiminin çöküşünün ardından Suriye'den Irak'a geçen Hizbullah üyelerinin ve İran destekli milislerin Suriye'deki hücre yapılanmalarını yeniden oluşturmak amacıyla yürüttüğü adam toplama ağlarını çözmeye yönelik kapsamlı istihbarat çalışmaları da sürdürüyor.Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üye kazanma faaliyetleri, aylık 300 dolara kadar ulaşabilen maaş teklifleriyle söz konusu milislerin eski savaşçılarını hedef alıyor.

Suriye hükümeti, özellikle geçtiğimiz şubat ayı sonlarında ABD ve İsrail'in İran'a savaş açmalarıyla son haftalarda Suriye-Lübnan sınırındaki kuvvetlerini belirgin biçimde artırdı. Şam'ın bu hamlesi, sınırı kontrol altına almanın yanı sıra Hizbullah'ın silah sevkiyatı yapmasını ve milislerin geçişini engellemeyi amaçlıyor.

Suriye hükümeti, güçlerini ve kaynaklarını seferber etti

Suriye-Lübnan sınırında görüşülen Suriyeli güvenlik kaynakları, Suriye ordusunun son iki hafta içinde sınır bölgesine yüzlerce personel sevk ettiğini doğruladı. Bu takviyeye Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı güçler, sınır güvenliği, terörle mücadele ve kaçakçılıkla mücadele ekipleri de eşlik ederken tüm bu adımlar sınır denetimini sıkılaştırmayı ve kaçakçılık operasyonlarını engellemeyi amaçlıyor.

Kaynaklara göre bu takviyeler, Hizbullah'ın kendi adına çalışan Suriyeli unsurları sınırdan Lübnan'a geçirmeye çalıştığına dair istihbarat bilgileriyle eş zamanlı olarak hayata geçirildi. Öte yandan Hizbullah, Suriye'de bıraktığı ve henüz Suriye hükümetinin eline geçmemiş silahları Lübnan topraklarına taşımaya çalışıyor. Bu amaçla yıllardır güvendiği kaçakçılara başvuran Hizbullah, Suriyeli ve Lübnanlı ailelerin iç içe geçtiği ve Hizbullah'a hizmet ettiği bazı sınır noktalarını da kullanıyor.

fdgbhyj
Şam yakınlarındaki bir tünelin girişini açan Suriyeli bir asker (AFP)

Suriyeli bir güvenlik yetkilisi, Suriye hükümetinin Suriye-Lübnan sınırında haftalık bazda birden fazla kaçakçılık operasyonunu engellediğini belirtti. Sınırın tam anlamıyla kontrol altına alınmasının son derece güç bir iş olduğunu, bunun için daha büyük kuvvetlere, daha gelişmiş teçhizata ve Lübnan tarafıyla güvenli ve güvenilir iletişim kanallarına ihtiyaç duyulduğunu belirten yetkili, bazı kaçakçılık faaliyetlerinin başarıya ulaşmış olabileceğini de ifade etti. Ancak aynı yetkili, Suriye ordusu, İstihbarat Teşkilatı ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı güçlerin kaçakçılığa dair kendilerine ulaşan her bilgiyi kararlı ve anında bir tutumla değerlendirdiğinin de altını çizdi.

Hizbullah'ın birkaç gün önce Suriye'de bıraktığı ve henüz müsadere edilmemiş silahlarını, geçtiğimiz haftalarda İsrail saldırılarının hedef aldığı silah depolarındaki eksiği kapatmak amacıyla Lübnan'da kontrolündeki bölgelere kaçırma çalışmasını sürdürdüğü belirtildi.

Edinilen bilgilere göre Hizbullah'ın kaçırmaya çalıştığı silahlar arasında roketler, makineli tüfekler ve mayınlar yer alıyor. Öte yandan Hizbullah’ın hafif ve bireysel silahları kaçırmak gibi bir girişimi söz konusu değil. Çünkü bu tür silahların kaçırılmasının getireceği risk, sağlayacağı faydanın çok daha üzerinde olarak değerlendiriliyor.

Şam hükümeti, her hafta Suriye-Lübnan sınırındaki birçok kaçakçılık girişimini engelliyor.

Suriye hükümeti, sadece kaçakçılıkla mücadele ve hücrelere baskın düzenlemekle kalmıyor, aynı zamanda yakın vadede Suriye içinde ya da Suriye topraklarından İsrail'e yönelik eylem gerçekleştirebilecek hücrelerin bir an önce tespit edilip yakalanması amacıyla sorgu operasyonlarını yoğunlaştırıyor ve istihbarat bilgileri topluyor. Edinilen bilgilere göre geçtiğimiz mart ayı sonlarında Deyrizor'da yakalanan Hizbullah hücresiyle yürütülen soruşturmalar, akabinde Suriye'nin farklı bölgelerine yayılmış ve birbirleriyle bağlantılı olduğu tespit edilen dörtten fazla hücrenin daha çökertilmesini sağladı. Söz konusu hücrelerin tamamının Hizbullah adına faaliyet yürüttüğü belirlendi.

Suriye İçişleri Bakanlığı tarafından 18 Nisan Cumartesi günü yapılan açıklamada güvenlik birimlerinin ‘birleşik bir güvenlik operasyonu’ gerçekleştirerek ‘birçok köy ve kasabada’ faaliyet yürüten bir ‘terör hücresini’ çökerttiklerini duyurdu. Bakanlık, söz konusu hücrenin ‘araçlara bomba yerleştirme, patlayıcı düzenek hazırlama ve mayın döşeme’ eylemlerine karıştığını belirtti. Suriye İçişleri Bakanlığı soruşturmalarına göre hücre üyeleri, yurt dışında uzman eğiticiler tarafından patlayıcı yerleştirme ve imalatı konularında özel eğitim almıştı.

Hizbullah sınır yakınlarında varlığını yoğunlaştırırken Suriyelileri kendi saflarına katıyor

Hizbullah liderlerinin rejimin çöküşünün ardından örgütün Suriye’nin iç işlerine karışmayacağını defalarca kez dile getirmesine karşın sahadaki faaliyetleri bu açıklamaların tersini yansıtıyor. Suriye hükümeti, Suriye'nin iç bölgelerinde ve sınırlarında Hizbullah bağlantılı hücrelerin yakalandığını sürekli olarak kamuoyuyla paylaşıyor. Bunun yanı sıra eski rejimin çöküşünden önce İran destekli milislerin saflarında yer alan bazı kişilerin, Suriye'deki İran destekli milisler ve Hizbullah'a bağlı grupların eski liderleri tarafından arandığı da biliniyor. İki ayrı kaynağa göre bu temas girişimleri, söz konusu kişileri yeniden saflarına kazanmaya yönelik bir çabadan ibaret.

dfvbgtrhyj
Suriye-Lübnan sınırında devriye gezen Suriyeli askerler (AFP)

Hizbullah'ın son iki hafta içinde yüzlerce üyesini Şam kırsalı ve Humus'a karşı cephede yer alan Suriye sınır bölgelerine sevk etmesinin ardından Suriye ordusunun Lübnan topraklarına girerek örgütün silahlarını ele geçirebileceğine dair haberleri ciddiye aldığı anlaşılıyor. Edinilen bilgilere göre bölgeye gönderilen üyeler arasında eski rejim saflarında ve Hizbullah ile İran bağlantılı milislere katılan ve Beşşar Esed'in 2024 yılının aralık ayında ülkeden kaçmasının ve rejimin çökmesinin ardından ülkeden firar eden Suriyeliler de bulunuyor. Bu kişilerin Suriye-Lübnan sınırına yakın bölgelerdeki varlıkları, Suriye hükümetinin Lübnan topraklarında herhangi bir askeri operasyon başlatmaya karar vermesi ihtimaline karşı ‘önleyici bir tedbir almayı’ ve ‘karşılık vermeye hazır olmayı’ amaçlıyor.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, 13 Nisan'da yayımlanan görüntülü konuşmasında şunları söyledi:

“İsrail'in Lübnan'a saldırı halinde olduğu bir dönemde, Suriye ordusunun ya da Suriye'den birinin Lübnan'ın sorununa müdahil olması için sorun çıkarmak amacıyla zehir saçanlar büyük bir suç işliyor. Suriye liderliğinin ve Suriye halkının, ABD, İsrail ve bu ülkelerin Suriye ile Lübnan arasında sorun çıkarmak istediğinin farkında olduğuna inanıyorum."

Hizbullah'ın Suriye ile bir sorunu olmadığını ve tek düşmanlarının ‘ABD himayesi altındaki İsrail’ olduğunu vurgulayan Kasım, kendi saflarındaki savaşçıları İsrail sınırı yakınlarındaki Suriye bölgelerine sevk etmesinin olağan bir durum olup olmadığına ve bunun Hizbullah'ı doğrudan karşısına almaya yönelik bir kışkırtma olmayıp Suriye hükümetinin kendi güvenliğini koruma çabası çerçevesinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ise değinmedi.

Suriye hükümeti şimdiye kadar Hizbullah ile herhangi bir doğrudan çatışmaya girmekten kaçınarak daha çok sınırlarını koruma ve Suriye'yi İsrail ile savaşa sürüklemeye çalışan Hizbullah hücrelerini çökertmeye yöneldi. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre Suriye hükümeti, çeşitli Lübnanlı liderlerle yaptığı görüşmelerde, Hizbullah ile doğrudan bir çatışma istemediğini ve Suriye'nin Lübnan'a müdahalesinin Şam'ın gündeminde yer almadığını defalarca kez teyit etti. Aynı zamanda, Lübnan hükümetinin Suriye ile olan sınırını güvence altına almak ve Hizbullah'ın gündemini hayata geçirmesinin ve saldırılarını Suriye sınırından yürütmesinin önüne geçmek için elinden gelen her türlü çabayı göstermesi gerektiğini de vurguladı. Lübnan ordusu ve hükümetine sınır güvenliğinin sağlanması konusunda her türlü desteği sunmaya hazır olduğunu da bildiren Şam, sınırlarını ve güvenliğini korumak için hiçbir çabadan kaçınmayacağını da teyit etti. Öte yandan birçok analiste göre Lübnan ordusu şu an sınırı kontrol altına alabilecek kapasiteden yoksun. Bunun başlıca nedeni, Lübnan hükümeti ve ordusunun İsrail ile olası bir anlaşmanın hayata geçirilmesi ve Güney Lübnan'da güvenliğin tesisi için tüm güçlerini seferber etmiş olması. Bunun yanında Hizbullah, Şam ve Humus’a karşı cephede yer alan sınır bölgelerinde tam kontrol sağlıyor. Lübnan ordusunun bu bölgelerdeki kontrolü ele geçirebilmesi ise büyük zaman, çaba ve kaynak gerektiriyor. Analistlere göre silahların yalnızca Lübnan devletinin elinde toplanması ve Hizbullah'ın silahsızlandırılması, bölgedeki pek çok düğümün çözülmesinde vazgeçilmez bir anahtar olmaya devam ediyor.