2024'te Arap dünyası ve kaçırılmaması gereken fırsatlar

Bölgede odaklanılması gereken tek çatışma Filistin çatışması değil

İllüstrasyon: Eduardo Ramon
İllüstrasyon: Eduardo Ramon
TT

2024'te Arap dünyası ve kaçırılmaması gereken fırsatlar

İllüstrasyon: Eduardo Ramon
İllüstrasyon: Eduardo Ramon

Geleceği tahmin etmek kolay bir iş olmadığı gibi özellikle küresel çalkantılar çerçevesinde risk de taşır. Şu an iki kutuplu sistemden uzaklaşıp henüz tanımlanamayan çok kutuplu bir gerçekliğe doğru geçiş halindeki bir dünyadayız.

Arap dünyası da 2023 yılında ortaya çıkan bu yeni durumun bir parçası. Arap ülkeleri, bu geçiş sürecini farklı yöntemlerle ele aldı. Açıkçası bu yöntemlerden bazıları diğerlerinden daha başarılıydı.

Dünyanın geleceğini önemli ölçüde şekillendirme potansiyeli taşıyan 2024 yılıyla birlikte kritik bir kavşakta olabiliriz. Bu kavşakta, yaklaşan ABD’deki başkanlık seçimleri ve İsrail’deki genel seçimlerin sonuçlarının yanı sıra İsrail'in işgal ettiği Arap topraklarında ve Ukrayna'da yaşanan krizlerin de büyük bir ağırlığa sahip olması bekleniyor. Bu yüzden Arap dünyasının bu gerçeği görüp ona göre hareket etmesi gerekiyor.

Zorluklar, krizler ve riskler

Bu makalede Arap dünyasının 2024 yılı itibarıyla uluslararası sahnedeki konumunu inceleyeceğiz. Bu durum, Arap ülkelerinin şu an yaşadığı iç zorluklarla ilgili değil. Ancak Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu iç kısıtlamaların, sadece İran, İsrail ve Türkiye gibi Arap olmayan bölge ülkelerini değil, aynı zamanda dış dünyayı da etkilediğini kabul ediyorum. Ancak Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu iç zorluklarla ilgili değerlendirmeyi benden daha nitelikli olan siyaset bilimcilere bırakıyorum.

Körfez ülkeleri dışındaki tüm Arap ülkelerinde, halklar ve hükümetler arasında geçerli olan toplumsal sözleşme ciddi bir baskı altında.

Gazze’deki 7 Ekim olaylarından ve İsrail’in korkunç ve haksız tepkisinden önce birçok kişi Ortadoğu’da olumlu gelişmelerin yaşandığını düşünüyordu. Bazıları ise bu gelişmelerin özellikle İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin altta kalan bir hoşnutsuzluğu örtbas ettiği uyarısında bulunmuştu.

Bunun yanında Arap ülkelerinin birçoğunda içerideki şikayetler devam etti. Körfez ülkeleri dışındaki tüm Arap ülkelerinde, halklar ve hükümetler arasında geçerli olan toplumsal sözleşme ciddi bir baskı altında olmaya devam ediyor. Arap ülkelerinin topraklarında  yalnızca İsrail tek bulunmuyor. Artık Türkiye de dolaylı olarak Suriye topraklarında. Irak’ta da Bağdat’ın iradesi dışında askeri olarak varlığını sürdürüyor. İran ise birçok Arap ülkesinin iç işlerine dolaylı yoldan müdahale etmeye devam ediyor.

Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin genel anlamda iyileşmesi, olumlu gelişmelerden biriydi. Katar ile bazı Arap ülkeleri arasındaki anlaşmazlık yatıştırıldı ve aralarındaki iş birliği arttı. Suriye, Arap Devletleri Ligi (AL) üyeliğine geri döndü.

Suudi başkenti Riyad'ın havadan bir görünümü (SPA)
Suudi başkenti Riyad'ın havadan bir görünümü (SPA)

Öte yandan Libya’da durum büyük ölçüde kontrol altına alınmış olsa da istikrarsızlık hali sürüyor.

Yemen’de ateşkes yaklaşık iki yıldır devam ederken Riyad ile Tahran arasındaki yakınlaşma çerçevesinde Yemen krizinde çözüme ulaşma umutları arttı.

Fas ile Cezayir arasındaki Batı Sahra anlaşmazlığı sürerken, Tunus’taki siyasi ve ekonomik kaos devam ediyor. Mısır ise onlarca yıldır yaşadığı ekonomik krizden kurtulmasını sağlayacak reformları uygulamakta isteksiz görünüyor.

Şu an Arap dünyasında sadece Körfez ülkeleri iyi durumda gibi görünüyor. Bu ülkeler, devasa mali kaynakları sayesinde yalnızca halklarının ekonomik taleplerini karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) olduğu gibi geleceğe yönelik iddialı bir vizyon da sunabiliyorlar.

Arap ülkelerinin gelişmekte olan piyasa endekslerinde etkisi şu an yüzde 7 seviyesinde seyrederken önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde 10'a çıkması bekleniyor.

Radikal dönüşüm

7 Ekim 2023 günü Gazze’de savaş patlak verene kadar durum böyleydi. 7 Ekim günün Ortadoğu'da çok önemli (dönüştürücü) bir olay olabilir. Aynı zamanda Arap dünyası ile dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkilerin geleceği üzerinde de doğrudan etkisi olabilir. Buna karşın 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda olduğu gibi kaçırılmış bir fırsat da olabilir. Birçok konu, Arap ülkelerinin Gazze'deki krizin yarattığı fırsatı nasıl değerlendirip nüfuzlarını ve uluslararası arenadaki konumlarını nasıl değerlendireceklerine ve Gazze’deki ve Batı Şeria'daki krizi nasıl yönettiklerine bağlı.

1973 Arap-İsrail Savaşı Arap ülkelerini benzeri görülmemiş bir şekilde bir araya getirdi. Arap ülkeleri, 1950’li ve 1960’lı yıllarda birbirlerinden uzaklaşmalarına neden olan sorunları bir kenara bırakılıp ortak hareket etmeye başladılar. Bununla birlikte Arap ülkeleri o dönem Sovyetler Birliği’ne yakın olan ve ABD’yi destekleyen cumhuriyetler ve monarşilerdi. Uluslararası toplumu, en azından tarihin kısa bir döneminde, Arapların temel şikayetlerinden birine, yani İsrail'in Mısır, Suriye ve hepsinden de önemlisi Filistin toprakları üzerindeki işgaline odaklanmaya zorladı.

Arap ülkeleri 1973'te uluslararası ekonomiye yalnızca marjinal düzeyde entegre olmuşlardı. Elbette bu durum o dönemde küresel pazarlara enerji sağlayan önemli bir kaynak oldukları gerçeğinin dışındaydı. O dönemde Türkiye ve İran, Arap ülkelerinin çıkarlarına doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu ve Arap ülkelerinin başlıca rakipleri olan İsrail ile barış yapmak konusunda ortak bir niyetleri yoktu.

Mısır, Irak, Suriye ve Suudi Arabistan, o dönem Arap dünyasının temel yapı taşlarıydı. Bu yüzden bahsi geçen ülkeler, Arap ülkelerinin iç siyasetinin şekillenmesinde ve Arap dünyasının dış dünyayla ilişkilerini etkilemede çok önemli bir rol oynadılar.

Haşdi Şabi’nin öldürülen iki üyesinin 4 Ocak'ta Bağdat'ta düzenlenen cenaze törenine katılan Haşdi Şabi üyeleri (DPA)
Haşdi Şabi’nin öldürülen iki üyesinin 4 Ocak'ta Bağdat'ta düzenlenen cenaze törenine katılan Haşdi Şabi üyeleri (DPA)

Tüm bunlara rağmen Mısır, Irak ve Suriye gibi çekirdek ülkeler, içeride karşılaştıkları ciddi zorluklar nedeniyle savunmasız, Körfez ülkeleri ise siyasi ve askeri destek bakımından büyük ölçüde ABD'ye bağımlı hale geldiler. Tunus, Cezayir ve Fas gibi Mağrip ülkelerinin Levant bölgesindeki (Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin ve Mısır'ı içine alan bölge) meselelere katılımı marjinal kaldı. En nihayetinde Arap ülkelerinin uluslararası sahnedeki kolektif etkisi nispeten zayıf oldu.

Fakat bugün Arap ülkeleri için durum tamamen farklı. Arap ülkelerinin ABD’ye olan bağımlılığı önemli ölçüde azalırken, Çin ile ilişkileri hızla gelişiyor ve Rusya ile özellikle enerji ve silah satışı alanlarında büyük iş birlikleri yapıyorlar.

Üstelik ham petrol ihracatının yüzde 46'sını ve doğal gaz ihracatının yüzde 30'unun yanı sıra uluslararası ticaretin yüzde 30'u ve hava taşımacılığının yüzde 16'sını gerçekleştiren Arap dünyası, küresel ekonomide giderek daha hayati bir rol oymaya başladı. Bu rakamlar giderek artıyor. Devasa varlıklara sahip egemen servet fonlarıyla öne çıkan Arap ülkelerinin ekonomilerine doğrudan yabancı yatırım akışı 2019 ile 2022 arasında ikiye katlanarak yüzde 3'ten yüzde 6'ya yükseldi. Arap ülkelerinin gelişmekte olan piyasa endekslerinde etkisi şu an yüzde 7 seviyesinde seyrederken önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde 10'a çıkması bekleniyor. Bu olumlu gidişat önemli ölçüde Körfez ülkelerinin performansından kaynaklanıyor.

Başta Suudi Arabistan'ın G20 üyeliği ve Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’ın Ocak 2024'ten itibaren BRICS grubuna üyelik için davet edilmesi olmak üzere Arap ülkelerinin birçoğunun, uluslararası ekonomide büyük etkiye sahip olan ekonomik bloklara üye ya da üyelik sürecinde olması, Arap ülkelerinin uluslararası arenada artan ağırlıklarının bir yansımasıdır.

Arap ülkeleri artık sadece Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için değil, gelişen uluslararası düzenin şekillendirilmesine de önemli katkıda bulunacak daha uygun konumdalar.

Barış stratejik bir hedeftir

Arap ülkeleri, artık 2002 yılında açıklanan Arap Barış Girişimi’nde öngörüldüğü üzere stratejik bir hedef olarak İsrail ile barışı tesis etmeye kararlılar.

Dolayısıyla Arap ülkeleri artık sadece Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için değil, gelişen uluslararası düzenin şekillendirilmesine de önemli katkıda bulunacak daha uygun konumdalar.

Ancak Arap ülkelerinin bunu yapabilmeleri için Ortadoğu'da kapsamlı ve kalıcı barış vizyonunu dile getirmeleri gerekiyor. Bu da sadece İsrail, İran ve Türkiye ile olan ilişkileri yönetmekle sınırlı olmayıp, başta ABD, Çin, Rusya gibi büyük güçler olmak üzere tüm dünyayla ilişkilerin yönetilmesi anlamına geliyor.

Arap ülkelerinin bölgesel ve uluslararası sistemleri etkilemeleri için yalnızca yeşil enerjiye geçiş, çevresel sürdürülebilirlik ve bağlantısallık gibi ulusötesi zorluklarla mücadelede faaliyetlerini yoğunlaştırmaları da yeterli değil. Bu faaliyetlerle birlikte bölgedeki mevcut sorunların daha fazlasını etkili ve sürdürülebilir bir şekilde ele almaları gerekiyor. Bununla birlikte Ortadoğu'nun geleceği için ortak bir vizyon da ortaya koyulması gerekiyor. Aksi takdirde Arap ülkeleri bölgede yaşanan şiddetli çatışmalar nedeniyle gerilemeye devam edip belirledikleri iddialı hedeflere ulaşamazlar.

Öncelikle Arap dünyasının uzun zamandır başına bela olan çatışmaların çözümü için kararlı adımlar atılmalı. 7 Ekim, uluslararası toplumun dikkatinin Filistin sorununun çözülmesinin gerektiği konusuna çekilmesine katkıda bulundu. Ancak odaklanılması gereken tek çatışma Filistin çatışması değil. Filistin’le birlikte Suriye, Lübnan, Libya, Sudan, Yemen, Batı Sahra krizlerine de odaklanılmalı. Belki 2024 yılında hiçbiri tamamen çözülmeyecek, ama en azından bölgede barış ve istikrar üzerinde etkisi olan ülkeler tarafından bu krizlerin çözümü için çaba gösterilmesi gerekiyor.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgeye yaptığı dördüncü ziyaretin ilk durağı olarak 5 Ocak'ta İstanbul'a gelişi sırasında (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgeye yaptığı dördüncü ziyaretin ilk durağı olarak 5 Ocak'ta İstanbul'a gelişi sırasında (AFP)

Arap ülkelerinin bu sorunları çözmek için dış güçlere güvenemeyeceği ve güvenmemesi gerektiği unutulmamalı, ancak bu sorunların hiçbirinin dış güçlerle birlikte çalışmadan çözülemeyeceği de bir gerçek. Bununla birlikte tarih, Arap ülkeleri inisiyatif almadıkça, dış güçlerin, Gazze örneğinde olduğu gibi, bu tür çatışmalar patlak verene kadar durumu yönetmekten ve kontrol altına tutmaktan memnun olduğunu da gösterdi.

Öte yandan sadece bu çatışmaları ele almak da kalıcı barış ve istikrar için yeterli değil. Bu çatışmalar, bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasıyla birlikte ele alınırsa kalıcı barış ve istikrar sağlanabilir. Bundan dolayı Arap ülkelerinin böyle bir bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasına yönelik ortak bir vizyon oluşturması gerekiyor. Bu yapı, herhangi bir bölgesel partiye yönelik siyasi-askeri düzenleme olarak tasarlanmış bir sistem değil, kapsamlı ve eksiksiz bir bölgesel güvenlik sistemi olmalı. Bu aynı zamanda yaşanabilir bir Filistin devleti yaratmak için somut adımlar atılmadan İsrail'in bölgeye entegrasyonunun olmayacağı anlamına da geliyor.

Karmaşık tahmin ve sabit faktörler

Birçok değişken göz önüne alındığında, 2024 yılında Ortadoğu’da neler olacağını tahmin etmek oldukça güç. Bu güçlüğü farklı gelecek senaryolarından bahsederek aşmak daha doğru olacaktır. Bu senaryoların çoğunu hayal edebiliyorum, ama tüm olasılıkları parantez içine almak amacıyla burada kendimi en uç senaryolarla sınırlayacağım.

Ancak 2024 yılında değişkenleri belirlemeden önce sabit kalması muhtemel faktörleri belirlemek gerekiyor.

Bu faktörleri şöyle özetlenebiliriz:

*ABD Başkanı Joe Biden’ın başkanlık seçimlerinin yapılacağı mevcut yılda manevra alanının kısıtlanmasıyla ABD’nin etkisinin göreceli olarak gerilemesi.

*Çin'in askeri alanda olmasa da ekonomik ve siyasi alanda nüfuzunun artması.

*Rusya'nın Ukrayna'daki krizle meşgul olması nedeniyle bölgedeki nüfuzunun azalması.

*Avrupa Birliği'nin (AB) nüfuzunun marjinalleşmeyi sürdürmesi.

*Arap ülkeleri ile İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmeye devam etmesi.

*Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin nüfuzunun artması.

*İsrail'in Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme sürecinin durması.

*Son olarak da Gazze'deki kriz nedeniyle, uluslararası toplumun Filistin-İsrail çatışmasına kalıcı bir çözüm bulma konusuna daha fazla ilgi göstermesi.

Temel değişkenleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:

*Arap ülkelerinin Gazze'deki krizi nüfuzlarını ve uluslararası tutumlarını güçlendirecek şekilde nasıl yönetecekleri.

*ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonuçları.

*İsrail’deki yapılması planlanan genel seçimlerin sonuçları.

ABD’deki başkanlık seçimleri 2024 yılında Ortadoğu'nun önünü açmada belirleyici bir role sahip olsa da en nihayetinde bölgenin geleceğini Arap ülkelerinin politikaları belirleyecektir.

Birinci senaryo, Arap ülkelerinin Ortadoğu'da barış ve istikrarı desteklemek amacıyla Gazze’deki krizin yönetiminde etkili bir şekilde iş birliği yapacağı iyimser bir görüş ortaya koyuyor. Bu senaryoya göre kapsamlı barışa doğru atılacak kararlı bir adım olarak, başkenti Doğu Kudüs olan, 4 Haziran 1967 sınırlarında yaşayabilir, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması önerisinde ilerleme kaydedilmesi için Arap ülkelerinin nüfuzlarından faydalanılması gerekiyor. Ayrıca önde gelen Arap ülkelerindeki iç zorlukların, özellikle de ekonomik meselelerin ele alınmasının yanı sıra Libya, Suriye, Sudan ve Yemen'deki krizlerin çözümünde inisiyatif alınmasını öngörüyor. Bununla birlikte senaryoda, İsrail’de kapsamlı bir barış için uzlaşmaya varmayı gerçekten isteyecek ılımlı bir hükümetin seçildiğini ve Başkan Biden'ın olası bir Filistin-İsrail çözümüne anlamlı bir katkıda bulunduğunu varsayıyor. Böyle bir durumda, ABD yönetiminin mevcut İsrail hükümetinin işgalci hedeflerine ulaşmasını engellemek için İsrail'e karşı benzeri görülmemiş önlemler alması gerekiyor. ABD’de başkanlık seçimlerinin yapılacağı bir yılda bunun olması pek gerçekçi görünmese de Michigan'daki eyalet seçimlerinde Arap kökenli ABD’li seçmenlerin belirleyici hale geldikleri gerçeğinin ortaya çıkmasıyla birlikte Başkan Biden'ın yeniden seçilmesi açısından daha önemli hale gelen gençlerin çoğunluğunun Filistinliler lehine tavır almaları ve Biden'ın seçilmesinde belirleyici bir rol oynamaları nedeniyle ABD yönetimi bu önü kestirilemeyen alana girmek için kendisini baskı altında hissedebilir.

ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 12 Aralık 2023'te Beyaz Saray'da düzenlediği ortak basın toplantısında (AP)
ABD Başkanı Joe Biden, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 12 Aralık 2023'te Beyaz Saray'da düzenlediği ortak basın toplantısında (AP)

İkinci senaryo ise karamsar bir görüşe sahip. Bu senaryoya göre Arap ülkeleri Gazze krizinin oluşturduğu fırsatı değerlendiremezse ve İsrail’de yapılması planlanan genel seçimlerden daha aşırı sağcı bir hükümet çıkarsa ya da en azından kapsamlı barış için uzlaşıya varma niyetinde olmayan bir hükümetle sonuçlanırsa ve başkanlık yarışına giren Biden, seçim döngüsünün iniş-çıkışlarından kurtulamazsa, Filistin-İsrail çatışmasına iki devletli çözüm getirilmesi yönündeki vaatlerini yerine getiremeyecek, bu durumda da Ortadoğu bir krizden diğerine savrulacak, böylece istikrarsızlık devam edecektir. Sonuç olarak Arap ülkeleri, Ortadoğu bölgesinde kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunma fırsatını bir kez daha kaçırmış olacak. Arap dünyasındaki çatlakların daha da derinleşmesi ise en büyük tehlike haline gelecek. O zaman başta Mısır olmak üzere ekonomik ve siyasi açıdan büyük sıkıntılar yaşayan ülkeler çıkmaza girecekler. Öte yandan Suudi Arabistan'ın başını çektiği Körfez ülkeleri, kendilerini bölgede kötüleşen mevcut şartlardan sıyıramayacak ve dolayısıyla hedeflerine ulaşamayacaklar.

Bu iki birbirine zıt uç senaryo arasında daha pek çok olası senaryo olsa da ne yazık ki bunların hiçbiri bölgede kalıcı barış ve istikrarı sağlamayacak.

ABD’deki başkanlık seçimleri 2024 yılında Ortadoğu'nun önünü açmada belirleyici bir role sahip olsa da en nihayetinde bölgenin geleceğini Arap ülkelerinin bugünden itibaren benimseyecekleri tutumları ve izleyecekleri politikaları belirleyecek. Özellikle Gazze'deki kriz, Arap ülkelerine ortak çıkarlarını gerçekleştirmek üzere birlikte çalışmaları için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
TT

Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)

Suriye, yılın başından bu yana hem kuzeydoğuda hem kıyı ve güney bölgelerinde yaşanan iç karışıklıklardan göreceli bir sükûnet dönemine ve yeni bir siyasi yapı oluşturma girişimlerine geçti. Bu yeni süreçte özellikle güvenlik dosyası ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmalar öne çıkıyor. Ancak bu dönüşüm, ülkeyi aynı zamanda DEAŞ ile çoklu coğrafyalarda ve farklı toplumsal alanlarda sessiz bir rekabet sürecine sokmuş durumda. Örgüt, kontrolün tam sağlanamadığı alanlardan yararlanarak yeniden etki alanı oluşturma çabasında ve bu durum yeni bir istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkıyor. DEAŞ’ın, özellikle saldırgan propaganda dili ve belirli noktalara odaklanan güvenlik eylemleriyle varlık göstermeye çalıştığı; bu faaliyetlerin şubat ortasından itibaren arttığı, mart ayının ilk haftasında kısa süreli bir düşüş yaşadığı ve ardından yeniden yükselişe geçtiği belirtiliyor.

Uzmanlara göre 2026 yılı için en kritik test alanı, Deyrizor, Rakka ve Haseke’yi kapsayan Cezire bölgesi olacak. Bu bölge, örgütün kapasitesini ölçmek açısından stratejik bir sahne olarak görülüyor. Şam yönetiminin Fırat’ın doğusunda kontrol sağlamaya yönelik adımları, ocak ayı sonunda ABD güçlerinin tamamen çekilmesi süreciyle ve SDG’nin farklı bölgelere çekilmesiyle birlikte yeni bir güvenlik boşluğu yarattı. Bu boşluğun, örgüt tarafından kendi lehine kullanılmaya çalışıldığı ifade ediliyor.

sdfghyj
 Eskiden DEAŞ örgütünün kontrolü altında olan Rakka şehir merkezindeki yıkık bölgeden geçen bir kadın (Arşiv – AFP)

ABD’nin Suriye’nin doğusunda bazı üslerden çekilmesi, özellikle Harab el-Cir Üssü ve Rumeylan Üssü bölgelerinde geçici bir ‘operasyonel karmaşa’ yarattı.

DEAŞ tarafından yayımlanan haftalık en-Nebe dergisinde yer alan raporlara göre, Suriye genelinde hükümet güvenlik noktaları ve kontrol noktalarına yönelik saldırılarda artış yaşandı. Saldırıların hem el yapımı patlayıcılar hem de doğrudan silahlı baskınlar şeklinde gerçekleştiği aktarıldı. Söz konusu raporlarda, örgütün Mart 2026 boyunca Suriye’nin farklı bölgelerinde yaklaşık 22 saldırı gerçekleştirdiği, bu saldırıların hem askeri hedefleri hem de sivilleri kapsadığı ifade ediliyor.

Niteliksel hedeflere ulaşma yeteneği

Deyrizor’da Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı unsurlara ve kentin güney girişinde yer alan konuşlanma ve tahkimat noktalarına yönelik saldırı, örgütün hükümet kontrolündeki alanların derinliklerindeki askeri hedeflere ulaşabilme kapasitesini ortaya koyan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu durum, örgütün tamamen gerilla savaşına dayalı bir yapıya evrildiğine işaret ediyor. Küçük ve hareketli hücreler halinde faaliyet gösteren grupların, geniş çöl alanlarına yayılan bölgelerde hareket ettiği; coğrafyanın sağladığı avantajla nispeten güvenli sığınaklar bulabildiği belirtiliyor. Söz konusu alanların, yoğun ABD hava saldırılarına rağmen örgüt unsurları ve lider kadroları için hâlâ belirli ölçüde barınma imkânı sunduğu ifade ediliyor.

dbfd
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ’ın propaganda kolu el-Furkan Medyası tarafından yayımlanan ve Ebu Huzeyfe el-Ensari’ye atfedilen video mesaj, 5 Şubat 2026 tarihinde örgütün kendisini Suriye’deki yeni siyasi düzene karşı ‘tek meşru direniş gücü’ olarak yeniden tanımlama çabasını ortaya koydu. Söz konusu açıklamalar ve örgütün yayın organı en-Nebe dergisinin 12 Şubat 2026 tarihli 531. sayısında yer alan içerikler, örgütün ‘bekleme ve gözlem’ stratejisinden çıkarak ideolojik söylem üzerinden ‘kapsamlı bir fikrî saldırı’ aşamasına geçtiğini gösteriyor.

DEAŞ Sözcüsü, ‘yeni bir operasyon aşamasının başladığını’ duyurarak, hedefin doğrudan Şam’daki yeni yönetim yapısı olduğunu açıkladı. Bu yaklaşım, örgütün çöl bölgelerindeki savunma odaklı eylemlerden şehir merkezleri ve devlet kurumlarını hedef alan yıpratma stratejisine yöneldiğine işaret ediyor. En-Nebe dergisi son sayılarında Şam yönetimini sert şekilde eleştirdi. Yayınlarda ayrıca, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hedef alınırken, kendisi örgüt tarafından halen ‘Ebu Muhammed el-Culani’ ismi ile anılmaya devam ediliyor.

Askeri yeterliliğin sorgulanması

DEAŞ, Şera’nın cihatçı bir grup liderliğinden Şam’da devlet adamlığına geçişini ‘küresel cihat projesine karşı büyük ihanet’ olarak nitelendiriyor. Örgüt, bu söylem üzerinden özellikle ‘selefi-cihatçı’ çizgide kaldığını savunan unsurları etkilemeye çalışıyor. Hedef kitlenin, hem Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) içindeki bazı unsurlar hem de yeni Suriye ordusuna entegrasyon ve uyum politikalarından rahatsızlık duyan diğer silahlı gruplar olduğu belirtiliyor. Ayrıca örgüt, eski rejim döneminde sivillere yönelik ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen bazı askerî ve güvenlik yetkililerinin sisteme dahil edilmesini ve çatışma sonrası ‘uzlaşma politikalarını’ da eleştiriyor. Bunun yanında, Suriye’nin ABD öncülüğündeki terörle mücadele koalisyonuna katılımına ilişkin dini ve siyasi gerekçeleri de propaganda malzemesi haline getiriyor. Bu söylem hattı, örgütün sahadaki askeri faaliyetlerinin yanı sıra ideolojik düzeyde de yeni yönetim ve dönüşüm sürecini hedef alarak etki alanı oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.

sdfrg
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ, son dönemde yoğunlaştırdığı operasyonlarla birlikte yalnızca sahadaki askeri kapasiteyi değil, aynı zamanda yeni Suriye hükümetinin güvenlik sağlama yeteneğini de sorgulatmayı hedefliyor. Analizlere göre örgüt, şubat ortasından itibaren artan ve mart başında kısmen yavaşlayan saldırı dalgasını, hükümetin istikrar kurma kapasitesine dair şüphe oluşturmak için kullanıyor. Bu çerçevede örgütün söyleminde, mevcut yönetimin Şam’daki varlığının ABD çıkarlarıyla bağlantılı olduğu ve bunun örgüte karşı yürütülen savaşın devamı için gerekli görüldüğü iddiası öne çıkıyor. Aynı zamanda bu propaganda hattı, yeni yönetimi ‘meşruiyet sorunu’ üzerinden tartışmaya açmayı amaçlıyor. Şera üzerinden yürütülen bu anlatıda, onun hükümet içindeki konumunun uluslararası baskı ve özellikle ABD merkezli politikalarla bağlantılı olduğu öne sürülüyor. Örgüt, kendisini ise ‘İslami değerlere bağlı kalacak alternatif bir güç’ olarak sunarak, hem sahadaki unsurları hem de ideolojik olarak etkilenen grupları hedef alıyor. Bu söylemde ayrıca, siyasi kazanımlar karşılığında uluslararası meşruiyet arayışı ve terör örgütleri listesinden çıkarılma ihtimali gibi iddialar üzerinden yeni yönetimin ‘taviz verdiği’ algısı oluşturulmaya çalışılıyor.

Çelişkiler üzerine

DEAŞ, Şam yönetiminin daha önce uzun süre özerk yönetim ya da farklı güçlerin etkisi altında kalan bölgelere geri dönüşüyle ortaya çıkabilecek toplumsal çelişkiler üzerine hesap yapıyor. Bu bölgeler arasında kuzeydoğu Suriye’de SDG yönetimi altındaki alanlar ile kuzeyde uzun yıllar Türkiye destekli silahlı grupların kontrolünde kalan bölgeler bulunuyor. Örgütün, aşiretlerin merkezi yönetim politikalarına yönelik endişelerini kullanarak kendisini ‘koruyucu’ ya da ‘gizli müttefik’ gibi göstermeye çalıştığı belirtiliyor. Bu söylemde, olası güvenlik ihlallerine karşı alternatif bir güç olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ayrıca devletin eski rejim unsurlarını ve güney ile kıyı bölgelerindeki silahlı grupları takip etmeye odaklanmasının, doğu Suriye’de örgüte daha geniş bir hareket alanı bıraktığı ifade ediliyor. Coğrafi kontrolü büyük ölçüde daralmış olmasına rağmen DEAŞ’ın, esnek hücre yapılanması ve sınırlı da olsa süren insan kaynağı sayesinde varlığını sürdürebildiği; ayrıca finansal kapasitesinin de faaliyetlerini belirli ölçüde devam ettirmesine imkân verdiği değerlendiriliyor.

vdfv
Suriye’nin kuzeydoğusunda, DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın girişinde bulunan Suriye güvenlik güçleri mensupları, 21 Ocak 2026 (EPA)

DEAŞ’ın en önemli güç unsurlarından biri, merkezi komuta yapısının zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan aşırı adem-i merkeziyetçi örgütlenme modeli olarak öne çıkıyor. ‘Yetkilendirilmiş eyaletler’ üzerinden yürüyen bu yapı, üst düzey liderliğin etkisinin azalması ve sözde halifeliğin dördüncü lideri Ebu el-Hüseyin el-Hüseyni el-Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından daha da belirgin hale geldiği ifade ediliyor. Bu yapı sayesinde yerel hücreler, merkezi talimat beklemeden hem militan devşirme hem de saldırı planlama kapasitesine sahip oluyor. Bu durum, istihbarat takibini zorlaştıran bir esneklik sağlıyor. Örgütün ayrıca ‘küçük sığınaklar’ ve destek noktalarını yeniden oluşturduğu, özellikle Humus Çölü gibi engebeli bölgelerde faaliyetlerini sürdürdüğü belirtiliyor. Bu alanlarda kurulan yapılar, yıl içinde ABD hava saldırılarının hedefi oldu.

ABD güçlerinin 3-12 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirdiği 10 hava saldırısında, Suriye genelinde 30’dan fazla hedefin vurulduğu, özellikle Humus kırsalındaki Sahra es-Sahne ve doğu Humus’taki gaz sahaları çevresinin yoğun şekilde hedef alındığı bildirildi. ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte bu bölgelerde oluşan güvenlik boşluğu, örgütün yeniden hareket kabiliyeti kazanıp kazanamayacağına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Mülteci kamplarından militan toplama

DEAŞ, özellikle kamplarda büyüyen ya da ekonomik olarak ağır koşullarda yaşayan gençleri ve ergenleri hedef alarak kadro devşirme faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Bu süreçte şifreli platformlar ve modern dijital uygulamalar kullanılarak güvenlik takibinden uzak şekilde gençlere ulaşılmaya çalışıldığı belirtiliyor. Örgüt ayrıca, yeni siyasi dengeler içinde Şam yönetimi karşısında Sünni toplulukların dışlandığı algısını güçlendirmek için mezhepsel ve politik söylemlerden yararlanıyor.

dvdevfd
2019 yılında DEAŞ mensuplarının aileleri el-Bağuz’dan SDG kontrolündeki gözaltı merkezlerine nakledildi. (AFP)

Buna karşılık örgüt, sahada ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıya. Suriye hükümeti ile DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) arasında artan askerî koordinasyon, örgütün geçmişte kullandığı ‘uluslararası güçler arasındaki çelişkilerden yararlanma’ stratejisini büyük ölçüde zayıflatmış durumda. Ayrıca çöl coğrafyasının sağladığı avantajların da insansız hava araçları (İHA) ve gelişmiş termal takip sistemleri nedeniyle eskisi kadar etkili olmadığı ifade ediliyor. Bu teknolojiler, hem Suriye hükümet güçleri hem de DMUK tarafından etkin şekilde kullanılıyor.

Öte yandan DEAŞ, hükümetin ekonomik istikrarı sağlayamaması ve eski silahlı grupların kontrol ettiği bölgelerde tam meşruiyet kazanamaması ihtimaline de oynuyor. Özellikle Deyrizor bölgesinde aşiret yapısının hedef alınması, eski rejimle bağlantılı yerel isimlerin gözaltına alınması ve petrol kaynakları üzerindeki anlaşmazlıklar, örgütün istismar etmeye çalıştığı gerilim alanları arasında yer alıyor.

Sahadaki güç dengesi değişti

Suriye İçişleri Bakanlığı’nın şubat ayı sonlarında ordu birlikleriyle koordinasyon içinde başlattığı ‘güvenlik temizliği’ operasyonunun ardından, sahadaki inisiyatif dengelerinde belirgin bir değişim yaşandığı bildiriliyor. Operasyon kapsamında, Hama’nın doğu kırsalı ve orta çöl bölgesi başta olmak üzere geniş çaplı tarama faaliyetleri yürütüldü. Ayrıca Halep çevresi ve Suriye kıyı şeridinde de baskınlar gerçekleştirildi. Mart ayının ilk haftasında güvenlik güçleri, Halep içinde askeri hedeflere yönelik büyük bir saldırı planını engellediğini ve kıyı bölgeleri ile Humus kırsalında üç uyuyan hücreyi çökerttiğini açıkladı. Bu operasyonların, DEAŞ’ın yerel destek ağını zayıflattığı ve saha ile üst kademe arasındaki iletişimi aksattığı belirtiliyor.

sdvfb
Suriye güvenlik güçleri, Halep’in doğusundaki es-Sefira köyünde bir DEAŞ hücresine baskın düzenledi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Mart ortasına gelindiğinde ise sahada ‘operasyonel gerileme’ olarak tanımlanan bir tablo ortaya çıktı. Saldırıların, 2024 sonlarından bu yana görülmemiş seviyelere düştüğü ifade ediliyor. Bu süreçte küçük grupların, artan güvenlik baskısından uzaklaşmak amacıyla Rakka ve Deyrizor kırsalındaki daha izole bölgelere çekildiği değerlendiriliyor. Buna karşılık yerel raporlar, finansman ve temel gıda ile sağlık malzemelerindeki ciddi sıkıntılar nedeniyle örgüt mensuplarının bazı bölgelerde Suriye makamlarıyla ‘uzlaşma’ ya da teslim olma girişimlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

‘Besleyici ortam’ arayışı

DEAŞ üzerine araştırmalarıyla bilinen Zeynelabidin el-Ukaydi, Fırat’ın doğusundaki gelişmelere ilişkin değerlendirmesinde örgütün önceki dönemde SDG’ye yönelik Arap aşiretlerinin hoşnutsuzluğunu kullandığını, ancak son anlaşma sonrasında bölgede kalan alanların büyük ölçüde Kürt nüfuslu hale gelmesinin örgüt için uygun bir zemin oluşturmadığını ifade etti. Bu durumun, örgütün faaliyetlerini başka bölgelere kaydırmasını açıkladığı belirtiliyor.

El-Ukaydi ayrıca, tüm risklere rağmen örgüte katılımda gözle görülür bir artış olduğunu ve bunun güvenlik açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı. Buna karşın, Suriye hükümetinin geçmişte örgüt hücrelerini takip etme konusunda önemli bir deneyime sahip olduğu da hatırlatılıyor.

El-Ukaydi, örgüt mensuplarının ailelerin bulunduğu el-Hol Kampı dosyasının kapatılması ve hükümetin Fırat’ın doğusunda daha güçlü kontrol sağlamasının, örgütün propaganda ve radikalleştirme faaliyetlerini kısıtlayabileceğini belirtti.

Bununla birlikte, Cezire bölgesinin güvenlik açısından hâlâ zor bir alan olduğu, yaşam koşullarının kötüleşmesi, hizmet eksiklikleri ve uyuşturucu ticaretinin yaygınlaşmasının örgüt tarafından istismar edilen başlıca zeminler arasında yer aldığı ifade ediliyor.

DEAŞ’a yakın kaynakların, el-Hol Kampı dosyasının kapatılmasının örgütün hükümete yönelik saldırılarını durdurması şartına bağlandığını aktardığı belirtiliyor. Bu iddialar, sahadaki gerilimin yalnızca askeri değil, aynı zamanda pazarlık ve karşılıklı baskı unsurları içerdiğini gösteriyor.

Suriye ordusundan Albay Muhammed el-Amir ise yaptığı açıklamada, Suriye’nin doğusunda örgütle bağlantılı olduğu değerlendirilen bazı ‘aşiret bağlantılı aracı yapılar’ bulunduğunu ifade etti. Bu yapıların, güvenlik güçleri ile bazı örgüt mensupları arasında temas kurulmasında ve teslim süreçlerinin yönetilmesinde rol oynadığı belirtildi.

Yetkili, bazı kişilerin gözaltına alındığını, bazılarının ise gözetim altında tutulduğunu aktararak, devletin DEAŞ varlığını sona erdirmek için güvenlik ve istihbarat operasyonları, hücre yapılanmalarının tespiti ve dağıtılması gibi tüm araçları kullandığını vurguladı.

Yönetimin maliyetlerini artırma potansiyeli

DEAŞ açısından, yetkililerin ne kadar yoğun çaba sarf ettiği fark etmeksizin Şam yönetimini asgari düzeyde de olsa rahatsız etme kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığı değerlendiriliyor. Örgütün mevcut aşamada hedefinin geçmişte olduğu gibi geniş toprak kontrolü kurmak olmadığı, bunun yerine yönetim maliyetini hem siyasi hem de güvenlik açısından artırmak olduğu ifade ediliyor. Bu yaklaşım, doğrudan toprak tutmaktan ziyade sürekli bir yıpratma stratejisine işaret ediyor. Gözlemlere göre DEAŞ, köy ya da kentleri kontrol altına alabilecek veya geniş çaplı çatışmalara girebilecek bir kapasiteden uzak durumda. Buna rağmen küçük ölçekli saldırılar ve istikrarsızlık yaratan eylemlerle varlığını sürdürmeye çalıştığı belirtiliyor.

sdvd
Deyrizor’un doğusundaki Elbukemal’de güvenlik güçleri tarafından bir DEAŞ mensubu yakalandı. (Arşiv – Suriye İçişleri Bakanlığı)

Dikkat çeken bir diğer unsur ise mart ayının son haftasında gerçekleştirilen sınırlı saldırıların, saldırıdan çok savunma odaklı bir nitelik taşıması oldu. Bu eylemlerin, büyük çaplı hedefler yerine çöl bölgelerinin çevresindeki küçük devriyelere ya da terk edilmiş noktalara yöneldiği belirtiliyor. Bu tablo, DEAŞ içinde planlama ve koordinasyon kapasitesinde bir zayıflamaya işaret ederken, örgütün daha bütünlüklü operasyonlar yürütmekten uzaklaştığını gösteriyor. Uzmanlara göre bu değişim, örgütün sahada somut kazanımlar elde etmekten ziyade, varlığını sembolik düzeyde sürdürmeye odaklandığını ortaya koyuyor.

Saklanma ve yeniden inşa

5 Nisan itibarıyla elde edilen verilere göre DEAŞ, ‘durgunluk’ olarak tanımlanan bir evreye girmiş durumda. Bu evre; çatışma hatlarından kısmi çekilme, liderlik yapısının yeniden düzenlenmesi ve geleceğe yönelik seçeneklerin değerlendirilmesiyle karakterize ediliyor. Uzmanlar, bu sürecin örgütün geçmişte Irak’ta 2007 sonrası dönemde uyguladığı ‘saklanma ve yeniden yapılanma’ stratejisine benzer olabileceğini belirtiyor. Buna göre örgüt, büyük kayıpların ardından bir süre geri çekilip, güvenlik sistemlerindeki boşlukları yeniden değerlendirme eğilimi gösteriyor.

Analizlere göre, yaşam koşullarındaki kötüleşme, temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışı ve hizmetlerdeki gerileme, örgütün yeniden eleman kazanması için zemin oluşturabilir. Buna karşın, Suriye hükümetinin birleşik bir ulusal ordu oluşturması, silahlı grupları entegre etmesi ve silah kullanımını devlet kontrolüne alması halinde bu alanın daralabileceği ifade ediliyor. Özellikle Fırat’ın doğusu ve Cezire bölgesinde ekonomik ve güvenlik istikrarının sağlanması, örgütün hareket alanını ciddi şekilde sınırlayabilecek bir faktör olarak görülüyor. Genel değerlendirmelere göre DEAŞ 2026 yılında ‘kontrol gücü’ algısını büyük ölçüde kaybetmiş olsa da, mücadele iradesini tamamen yitirmiş değil. Örgütün Şera ve Şam yönetimine yönelik saldırılarının ise yeni devlet yapısının varlığına yönelik tehdit algısının bir yansıması olduğu değerlendiriliyor.

Çift test

Sonuç olarak, DEAŞ’ın faaliyetlerindeki görece düşüşün tek bir nedene bağlanamayacağı; güvenlik, saha ve ekonomik faktörlerin birikimli etkisiyle şekillenen yeni bir çatışma evresine işaret ettiği değerlendiriliyor. Suriye güvenlik güçlerinin yoğun operasyonlarının örgütün iç yapısında ciddi bir bozulmaya yol açtığı, bazı bölgelerden kısmi çekilmeyi zorunlu hale getirdiği belirtiliyor. Ancak bu geri çekilme yalnızca saldırı kapasitesindeki zayıflamayla değil, aynı zamanda örgütün yeniden yapılanma sürecine girmesi ve doğrudan çatışma temelli yöntemlerden kısmen uzaklaşmasıyla da açıklanıyor.

Buna karşılık sahadaki bazı göstergeler, örgütün uyum sağlama kabiliyetini tamamen kaybetmediğine işaret ediyor. Özellikle Deyrizor ve Rakka arasındaki çöl hattı ile sınır bölgelerinde küçük hücrelerin hâlâ aktif olduğu ifade ediliyor. Bu durum, mevcut aşamanın geçici bir yeniden konumlanma süreci olabileceği, örgütün ise doğrudan takipten kaçınarak iç ağlarını yeniden kurma ve stratejik seçeneklerini gözden geçirme aşamasında olduğu yönünde yorumlanıyor.

dvfv
Suriye güvenlik güçleri mensupları (AFP – Arşiv)

Geçmiş deneyimler, DEAŞ’ın daralma dönemlerini yeniden konumlanma için kullandığını ve güvenlik ya da siyasi düzeydeki olası boşluklardan faydalanarak faaliyet alanını yeniden genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bölgesel koşulların da zaman zaman örgütün lojistik hatlarını yeniden kurmasına veya alt yapılanmalarla temasını artırmasına imkân tanıyabileceği değerlendiriliyor.

Bu çerçevede önümüzdeki dönem, Suriye güvenlik güçlerinin şubat ayından bu yana elde ettiği kazanımları koruyup koruyamayacağının test edileceği bir süreç olarak görülüyor. Aynı zamanda örgütün de maruz kaldığı çok yönlü baskılara karşı ne ölçüde dayanabileceği bu dönemde ortaya çıkacak. Analistlere göre örgüt ya mevcut durgunluk halini sürdürerek zamanla etkisi sınırlı, marjinal bir yapıya dönüşecek ya da tamamen açık çatışmaya girmeden, küçük ve seçici saldırılarla varlığını yeniden görünür kılmaya çalışacak.

Her iki senaryoda da mevcut veriler, önümüzdeki aylarda Suriye’nin kuzey ve orta bölgelerinde güvenlik tablosunu belirleyecek kritik bir döneme girildiğine işaret ediyor. Bu süreç, devlet ile DEAŞ arasındaki mücadelenin gelecekteki seyrini de şekillendirecek.


Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)
TT

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci, Lübnan’ın “kendi kaderini belirleme hakkını başkalarının hesaplarından bağımsız olarak kademeli biçimde yeniden kazanmaya başladığını” belirtti. Recci, Lübnan devletinin “müzakere konusunda tek yetkili merci” olduğunu ifade ederek, ülkesinin “hiç kimseye bağlı olmadığını ve herhangi bir eksenin elinde bir koz olmadığını” söyledi.

Recci, devletin yeniden inşa için mali ve siyasi destek sağlama çabalarının, içeride Hizbullah tarafından engellendiğini savunarak, bu yapının “güneydeki köylerin ve sakinlerinin kaderiyle ulusal çıkarla ilgisi olmayan hedefler uğruna kumar oynadığını” dile getirdi.

“Egemenliğin yeniden tesis edilmesi öncelik”

Recci, bugün ulusal önceliğin tam egemenliğin yeniden tesis edilmesi olduğunu belirterek, savaşın sona erdirilmesi ve toprakların geri alınması amacıyla Lübnan devletinin İsrail ile müzakere etmesinde “utanılacak bir durum olmadığını” söyledi.

Aynı zamanda bazı Arap ülkelerinde ortaya çıkarılan ve Hizbullah ile bağlantılı olduğu belirtilen sabotaj hücrelerini kınayan Recci, Arap ülkelerinin güvenliğini hedef alan eylemleri de reddetti.

Müzakerelerin devlet tekelinde olması

Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad ile İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ikinci doğrudan görüşme gerçekleştirildi. Görüşmede ateşkesin uzatılması ve müzakere takvimi ele alındı. Bu süreç, 1993’ten bu yana ilk doğrudan temas olma özelliği taşıyor.

Recci, İran’ın Lübnan’ı “devletin ve halkın tercihi olmayan bir savaşa sürüklediğini” savunarak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın doğrudan müzakere yolunu seçmesinin önemli bir adım olduğunu ifade etti. Bu adımın yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda ulusal karar alma mekanizmasının yeniden tesisi açısından kritik olduğunu söyledi.

sdvdfevf
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, geçtiğimiz Şubat ayında Dışişleri Bakanı Yusuf Recci ile yaptığı görüşmeden bir kare

Recci ayrıca Lübnan’ın artık İran’dan bağımsız bir siyasi çizgi izlediğini ve ulusal çıkarlarının İran ile ilgili müzakerelere bağlı olmadığını belirtti.

Lübnan artık çatışma sahası olmayacak

Recci, Lübnan’ın artık bölgesel hesaplaşmaların sahası olmasını kabul etmeyeceklerini belirterek, geçmişte bu durumun ülkeye “yıkım, izolasyon ve ekonomik çöküş” getirdiğini söyledi.

Müzakerelerin hedefleri

Recci, müzakerelerin temel hedefinin sınır, güvenlik ve insani meselelerin çözümü olduğunu ifade ederek, müzakerenin “teslimiyet değil, ulusal çıkarları savunmanın bir aracı” olduğunu vurguladı.

Güç dengesinin yalnızca askeri unsurlarla ölçülemeyeceğini belirten Recci, devletin meşruiyeti, ulusal birlik, uluslararası destek ve diplomasi kapasitesinin de belirleyici olduğunu söyledi.

“Silah yalnızca devlette olmalı”

Recci, Lübnan’ın devlet dışı silahlı yapılara karşı gerekli adımları geciktirdiğini belirterek, özellikle Hizbullah’ın silahlarının devlet kontrolüne alınması gerektiğini ifade etti.

“İki silah, iki egemenlik ya da iki savaş-karar merkeziyle bir devlet var olamaz” diyen Recci, devlet dışı silahların ülkeyi korumadığını, aksine kayıpları artırdığını savundu.

Savaşın bilançosu ağırlaştı

Recci, 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını genişlettiğini ve birçok köyün yıkıldığını belirterek, bu durumun “kontrolsüz silah politikasının başarısızlığını ortaya koyduğunu” söyledi.

Arap ülkelerine yönelik saldırılara tepki

Recci, Hizbullah ile bağlantılı sabotaj ağlarının ortaya çıkarılmasını sert şekilde kınayarak, Lübnan’ın ilgili ülkelerle güvenlik ve yargı alanında iş birliğine hazır olduğunu belirtti.

Hizbullah güney halkının kaderiyle oynuyor

İsrail’in güneydeki sınır köylerinde patlamalara devam ettiğini belirten Recci, hükümetin diplomatik yollarla İsrail’in tamamen çekilmesini ve yerinden edilenlerin geri dönüşünü sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ancak bu çabalara rağmen Hizbullah’ın politikalarının süreci zorlaştırdığını savunan Recci, güneydeki yıkımın “ulusal bir muhasebe gerektirdiğini” ifade etti.

Recci, Lübnan’ın artık “başkalarının savaşlarını, projelerini ve yıkım getiren sahte zafer söylemlerini taşıyamayacağını” belirterek, geleceğin “devlet, egemenlik ve adil barış” temelinde kurulması gerektiğini sözlerine ekledi.


Gazze 2005’ten bu yana ilk kez sandık başına gidiyor

Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
TT

Gazze 2005’ten bu yana ilk kez sandık başına gidiyor

Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)

Filistin Merkezi Seçim Komisyonu, 2005 yılından bu yana Gazze Şeridi'nde düzenlenecek ilk yerel seçimler için yoğun hazırlıklar yürütüyor. Önümüzdeki cumartesi günü Batı Şeria ile eş zamanlı olarak başlayacak seçimler için Filistin Yönetimi, İsrail savaşının ardından Gazze'nin en az hasar gören bölgesi olarak belirlenen Gazze'nin orta kesimlerindeki Deyr el-Belah şehrini seçimlerin yapılacağı tek bölge olarak seçti.

Gazze'de yerel seçimler son olarak 2005 yılında düzenlenmişti. O seçimlerde Hamas oyların çoğunluğunu kazanmıştı. O tarihten 2023 yılına kadar Hamas, yerel komite ve belediyelerin üyelerini bizzat atayıp onaylıyordu.

Seçimlerde şehrin aşiret ve koalisyonlarını temsil eden 4 liste yarışıyor. Hamas bu seçimlerde ne bir aday gösterdi ne de yarışanlardan herhangi birini desteklediğini açıkladı.

Gazze Yüksek Seçim Komisyonu'nun bölge direktörü Cemil el-Halidi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, seçim sürecinin tamamının Filistin sivil polisi tarafından -ki bu fiilen Hamas hükümetine bağlı polis gücü oluyor- güvence altına alındığını söyledi.

Merkezi Seçim Komisyonu, nüfus kayıtlarına göre Deyr el-Belah'ta oy kullanma hakkına sahip olanların sayısının yaklaşık 70 bin 449’a ulaştığını ve bu seçmenlerin 12 sandık merkezinde oylarını kullanacaklarını açıkladı.