Hamduk-Hamideti anlaşması: Savaşın sona ermesine yönelik bir adım mı siyasi ittifak mı?

Hartum'dan yerinden edilmiş Sudanlılar, 30 Aralık'ta el-Gadarif'te insani yardım bekliyor. (AFP)
Hartum'dan yerinden edilmiş Sudanlılar, 30 Aralık'ta el-Gadarif'te insani yardım bekliyor. (AFP)
TT

Hamduk-Hamideti anlaşması: Savaşın sona ermesine yönelik bir adım mı siyasi ittifak mı?

Hartum'dan yerinden edilmiş Sudanlılar, 30 Aralık'ta el-Gadarif'te insani yardım bekliyor. (AFP)
Hartum'dan yerinden edilmiş Sudanlılar, 30 Aralık'ta el-Gadarif'te insani yardım bekliyor. (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'ın bağımsızlığının 68’inci yıl dönümüne denk gelen yeni yılın başında, eski Başbakan Abdullah Hamduk başkanlığındaki Sivil Demokratik Güçler Koordinasyonu (Tekaddum), Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) ile ilk toplantısını gerçekleştirdi. Bu toplantı, milislerin, 25 Ekim 2021 darbesinde bir araya gelip iktidarı ele geçirmek için ittifak kurduktan sonra, ikisi (Sudan Ordusu ile HDK) arasındaki iktidar mücadelesinin bir parçası olarak, Nisan 2023'te başlattığı sekiz aydan fazla süren savaşın ardından geldi.

İkinci gün de devam eden toplantı, Tekaddum heyetini temsilen Hamduk ile HDK’yi temsilen Hamideti arasında 2 Ocak 2024’te bir anlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlandı.

Toplantının ilk gününün başında kendilerini sivil lider olarak tanımlayan yirmiden fazla kişi sıraya girerek, iki danışmanıyla birlikte toplantıya katılan Hamideti'yi bekledi. Tekaddum delegasyonunun üyeleri daha sonra milis liderinin elini sıkmak, onu selamlamak ve güvenliğinden dolayı onu tebrik etmek için yarıştı. Tekaddum liderlerinin Hamideti'yi sıcak gülümsemelerle selamlamak için yarıştığı trajik sahne, her şeyden çok Hamideti'ye bağlılık, sadakat ve itaat yükümlülüklerini sunan bir tören gibiydi.

‘Kim kazanırsa hüküm onun olacaktır.’ Hamduk liderliğindeki Tekaddum heyetinin Hamideti ile görüşmek için yola çıktığı slogan buydu. Bu bağlamda Hamduk'un heyetinde milislerin açık destekçilerinin yer alması şaşırtıcı değildi. Heyet üyelerinden biri ayağa kalkıp Hamideti ve milis danışmanlarının toplantı içinden fotoğrafını çekerek sosyal medyada yayınladı ve şu yorumu ekledi: “Allah onu korusun ve pak etsin.”

Heyet ayrıca, milislerin ihlallerini ve suçlarını meşrulaştırmak için kullanılan 1956 devletiyle mücadele anlatısının ana teorisyeni, Sudan Egemenlik Konseyi'nin eski üyesi Muhammed Hasan et-Teayişi'yi de içeriyordu. Heyet, sivil güçlerin milislerle uzun süredir irtibat halinde olan ve gerçek bir temsil meşruiyeti olmaksızın Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri'nin (ÖDBG) ve ardından Tekaddum koridorlarında açıkça milislerin temsilcisi haline gelen Taha Osman İshak'ı da içinde barındırıyordu.

Taha'nın katılımı aynı zamanda geniş bir sivil cepheyi temsil ettiğini iddia eden Tekaddum koalisyonu çerçevesinde siyasi temsil sorununu da gündeme getiriyor. Bu pozisyonda Sudan Profesyoneller Birliği'nin temsilcisi olarak yer almakta olan Taha, devrim sırasında zaten Sudan Profesyoneller Birliği'nin oluşumunun bir parçasıydı. Devrimin zaferinden sonra Mayıs 2020'de derneğin liderlik koltuklarını yenilemek için iç seçimler düzenlendi. Bu, Taha ve temsil ettiği fraksiyonun kaybettiği seçimdi. Tek yapmaları gereken, Profesyoneller Birliği'nin bölündüğünü ve paralel bir grup kurulduğunu duyurmaktı.

“Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), sayıları 451 olan savaş esirlerini ve tutukluları serbest bırakıp Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne (ICRC) teslim etme taahhüdünde bulundu. Anlaşma bunu bir iyi niyet jesti olarak değerlendirdi ancak anlaşma bu tutukluların kimliklerini açıklığa kavuşturmadı.”

ÖDBG Merkez Konseyi daha sonra seçim sonuçlarını ve seçilmiş liderliğin temsilini onaylamayı reddetti ve seçimleri kaybeden grubun kendi yapılarına katılımını onaylamadan önce gruplaşmanın fraksiyonlarını dondurdu. Bu, ÖDBG’yi kontrol eden çevrelerin, kendisini o dönemde hükümetin siyasi kuluçka merkezi olarak gören koalisyonun karar alma yönleri üzerindeki siyasi kontrol dengesini koruyabilmeleri içindi.

Aynı şekilde Tekaddum koalisyonu da heyetinde komite temsilcilerinin bulunduğunu duyurdu. Aslında delegasyonda bir zamanlar Güney Hartum Direniş Komitesi'nin üyesi olan genç adam Osman Sir el-Hatem da vardı. Ancak 2022'den bu yana el-Kalakla ve Güney Hartum Direniş Komitesi defalarca onun faaliyetinin ve komite temsilinin askıya alındığını duyurdu. Bunların sonuncusu, Osman'ın komiteleri temsilen Tekaddum heyetinde yer almasının ardından 1 Ocak 2024'te el-Kalakla ve Güney Hartum Direniş Komiteleri Koordinasyonu tarafından yayınlanan basın genelgesinde yer aldı. Koordinasyon Komitesi, Tekaddum'un bir parçası olmadığını ve kendisini Komite'de veya hazırlık toplantılarında temsil etmesi için Osman'ı veya başka birini görevlendirmediğini açıkça belirtti. Osman'ın “taban koordinasyon komitelerinden hiçbirinin üyesi olmadığını ve yaptığı şeyin el-Kalakla ve Güney Hartum Direniş Komiteleri’ni taklit etmek olduğunu, bunun da koordinasyonun görüş ve siyasi konumunu açıkça gasp ettiğini” ekledi. Elbette sivilleri temsil ettiğini iddia eden Tekaddum koalisyonu bu açık ve samimi suçlama karşısında sessiz kaldı.

(foto altı) Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Guelleh, 31 Aralık'ta Cibuti'deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda HDK Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu'yu kabul etti. (Reuters)
Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Guelleh, 31 Aralık'ta Cibuti'deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda HDK Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu'yu kabul etti. (Reuters)

Söz konusu durum, kurucu birimleri bölerek birleşik bir sivil cephe yaratma girişiminin tek örneği değil. Bundan önce ÖDBG, Demokratik Birlikçi Parti ile aynı yaklaşımı uygulayarak, çerçeve anlaşmasını kendi partisinden ayrı olarak imzalayacağı dönemde partiyi ittifakında temsil etmek üzere İbrahim el-Mirgani'yi getirmişti. İbrahim, parti kurumlarının üyeliğinin dondurulacağını defalarca duyurmasına rağmen partiyi temsil etme iddiasını sürdürdü. Bunların sonuncusu Tekaddum'la görüşmesinin ardından milis komutanıyla görüşmesinin akabinde yine geldi!

Bir tanık, Tekaddum’un Hamideti ile görüştüğünü ve savaşı durdurmak istediğini söylediği bir anlaşmaya vardıklarını söyledi. Anlaşma üç bölüm halinde geldi. İlki tamamen insani meseleleri ve kimsenin başlığına itiraz edemeyeceği girişimleri içeriyordu. Peki ya bunları sahada görebilir miyiz?

HDK, sayıları 451 olan savaş esirlerini ve tutukluları serbest bırakıp Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne (ICRC) teslim etme taahhüdünde bulundu. Anlaşma bunu bir iyi niyet jesti olarak değerlendirdi ancak anlaşma bu tutukluların kimliklerini açıklığa kavuşturmadı! Savaş esirlerinin tanımı konusunda konu açık ama bu tutukluların tanımı konusunda herkes sessiz kaldı. Peki milisler neden vatandaşları gözaltına alıyor ve insan hakları örgütlerinin tahminlerine göre yalnızca Hartum'da 44 tutuklunun olduğu gözaltı merkezlerinde en kötü koşullarda gözaltında tutuluyor? Neye dayanarak bu gerçekleştiriliyor! Ne yapmamız gerekiyor? Anlaşma onların serbest bırakılmasını onayladı. Ancak hukukun üstünlüğü, hak ve görev eşitliği, kamu özgürlüklerinin korunması sloganlarının hiçbir tesellisi yok.

“Ne milisler ne de Tekaddum, milislerin defalarca yağmaladıktan sonra işgal etmeye devam ettiği vatandaşların evlerinin boşaltılması için kendileri tarafından alınacak önlemler konusunda anlaşmalarında bize bilgi vermedi.”

Anlaşma, milislerin “insani yardımın ulaşması için güvenli koridorlar açma, insani yardım kuruluşlarının çalışmalarını kolaylaştırmak ve yardım çalışanlarını korumak için gerekli garantileri sağlama, savaştan etkilenen bölgelerde (Hartum, Darfur, Kordofan, El Cezire) vatandaşların evlerine dönüş ortamının hazırlanması ve savaşın durdurulmasını destekleyen ulusal figürlerden Sivilleri Koruma Ulusal Komitesi'nin kurulması” taahhüdünü ilan ediyordu. Adı geçen komite, sivillerin evlerine dönüş prosedürlerini takip etmek, sivil hizmet ve üretim tesislerinin işleyişini sağlamak görevini üstleniyor ve sivillerin insani ihtiyaçlarının karşılanması için iç ve dış kaynakların harekete geçirilmesi için çalışıyor. Diğer yandan açıklamada, insani yardım operasyonlarının durdurulmasının ilk ve ana nedeninin milisler ve operasyonları olduğu dikkate alınmadı.

Sadece birkaç gün önce Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA), HDK’nin Vad Medeni'ye saldırısı sonucunda El Cezire eyaletindeki tüm insani yardım operasyonlarının durdurulduğunu duyurdu. Milislerin Hartum'u işgal etmesinden sonra el-Maykoma merkezinden destek alamayan çocukların Vad Medeni'ye nakledilmesi için UNICEF'in çalışmaları devam ediyor.

Vatandaşların evlerine dönüşüne gelince, ne milisler ne de Tekaddum, milislerin defalarca yağmaladıktan sonra işgal etmeye devam ettiği vatandaşların evlerinin boşaltılması için kendileri tarafından alınacak önlemler konusunda anlaşmalarında bize bilgi vermedi. Daha ziyade bu talebe şu soruyla cevap verilerek adeta durum meşrulaştırılıyor: “Vatandaşların evlerini terk ederlerse nereye gidecekler?”

Anlaşmada ayrıca “savaşı kimin ateşlediğine dair gerçeklerin ortaya çıkarılması için güvenilir bir komite kurulmasından” bahsedildi. Bu husus, Cidde Platformu tarafından finanse edilen ve desteklenen Sudan Conflict Observatory (Sudan Çatışma Gözlemevi) raporu tarafından tamamen göz ardı edildi. Tekaddum ve milislerin Amerikan Yale Üniversitesi gözetiminde dillendirdikleri şeylerdi bunlar. ABD Dışişleri Bakanlığı, 9 Haziran'da ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nün imzasıyla yayınlanan bir bildiriyle, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Çatışma Yönetimi ve İstikrar Operasyonları Departmanı tarafından finanse edilen Sudan Çatışma Gözlemevi'nin o dönemde gerçekleşen Cidde Platformu görüşmelerinin bağlamında kabul edildiğini ve finanse edildiğini duyurdu. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü o gün yaptığı açıklamada, Gözlemevi’nin 11 Mayıs 2023 tarihinde iki taraf arasında imzalanan sivillerin ve insani düzenlenmelerin korunmasına ilişkin Cidde Bildirgesi uyarınca tarafların yükümlülüklerine uygun olarak her iki tarafça işlenen suçları ve ihlalleri analiz etmek, izlemek ve belgelemek için uydu görüntülerini kullanacağını ve açık kaynak verilerini analiz edeceğini söyledi.

Gözlemevi'nin 14 Temmuz 2023 tarihinde yayınladığı raporda, toplanan bilgilere ek olarak, Muhammed Hamdan Daklu liderliğindeki HDK’nin 15 Nisan 2023 tarihinde iktidarı ele geçirmek için Sudan'da savaşı başlatan taraf olduğu açık ve net bir şekilde ifade edildi. Aynı raporda, milislerin Sudanlılara karşı yürüttüğü barbarca savaşta Sudanlıların kendi gözleriyle gördüklerine ek olarak, HDK’nin 2003-2004'ten beri Darfur savaşında Cancavid’in kullandığı yöntemleri kullanmaya geri döndüğü belirtiliyordu. Tekaddum, milislerle yaptığı anlaşmada ne yapmak istiyor? Yoksa istedikleri güvenilirlik, HDK’nin aklanması ve böylece gözlerinin aydınlanması mı?

“Tekaddum, savaşı durdurma maskesini kullanarak, siyaset öncesi meselelere kendi vizyonunu empoze etmeye çalışıyor. Ancak bu, devrimin yola çıktığı temel talebi ve sloganı, yani orduyu siyaset yapmaktan uzaklaştırmayı boşa çıkarıyor.”

Tekaddum koalisyonunun, milislerin yaratmaya ve savunmaya çalıştığı alternatif gerçeklik anlatısını sürekli olarak desteklemesi, onu doğrudan savaşta milislerle gizli anlaşma kategorisine sokmuyor. Ancak Addis Ababa Anlaşması'nın ikinci bölümü, devlet yönetim biçimi, güvenlik sektörünün yeniden yapılandırılmasına ve reform edilmesine yönelik düzenlemeler ve hatta kamu hizmetinin yeniden inşası gibi doğrudan siyasi konuları içerdiği için aralarındaki örtülü ittifakı ortaya koyuyor. Bunlar, diyalogun öncelikli olarak Tekaddum koalisyonu tarafından hiçbir şekilde temsil edilmeyen sivil politikacılar arasında gerçekleşmesi gereken sivil siyasi nitelikteki konular.

Sudan Ordusu destekçileri 1 Ocak'ta el-Gadarif'te gösteri yapıyor. (AFP)
Sudan Ordusu destekçileri 1 Ocak'ta el-Gadarif'te gösteri yapıyor. (AFP)

Tekaddum'un gerekçesi ve milis liderleriyle görüşme çabası savaşı durdurma çabasının bir parçası olarak kabul edilebilirse, o zaman bu konuların savaşı durdurmakla ne alakası var? Kanıt şu ki, Tekaddum, savaşı durdurma maskesini kullanarak, siyaset öncesi meselelere kendi vizyonunu empoze etmeye çalışıyor. Ancak bu, devrimin yola çıktığı temel talebi ve sloganı, yani orduyu siyaset yapmaktan uzaklaştırmayı boşa çıkarıyor. Buna ek olarak, savaşın durdurulması bağlamında iki tarafı birbirine yakınlaştırmaya yönelik açıklanmış hedeflerini de boşa çıkarıyor. Tekaddum, siyasi konulara önceden karar verip bir tarafla anlaşmasını ilan ederek bunu diğer tarafa dayatmaya çalışıyor.

Daha önce Al Majalla’de yer alan bir yazımda, iki generalle yapılacak toplantıda neyin aranması gerektiğini, savaşın Sudanlılar üzerindeki yükünü ve etkilerini hafifletme konusunda onlardan bir taahhüt almak gerektiğini anlatmıştım. Bu, onları gerekli insani taahhütleri yerine getirmeye mecbur kılmak ve iki askeri tarafın taahhüt ettiği taahhütleri yerine getirme kabiliyetine sahip tarafsız taraflarca izlenecek bir ateşkes empoze etmeye çalışmak demektir.

Ancak iki tarafın tekrar siyaset ve devlet yönetimi meselelerine dahil edilmesi, Sudan'daki savaşın sona ermesi açısından makul ve kabul edilebilir olamaz. Addis Ababa'da yaşananlar, Tekaddum ile HDK milisleri arasında aşağılayıcı bir siyasi ittifakın ilan edilmesine yönelik bir adımdan başka bir şey değil. Siyasi vizyon üzerinde anlaşma, sivil ve askeri güçler arasında, askeri güçlerin siyasi eyleme devam eden katılımını meşrulaştıran ikili bir ittifak anlamına gelir. Ancak daha tehlikelisi, Hamduk ile Hamideti arasında bu yılın başında Addis Ababa'da yapılan anlaşma, Abdulfettah el-Burhan ile Hamideti'yi doğrudan bir araya getireceğini duyuran Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD) çabalarını engelleyebilir veya zorlaştırabilir.

Tekaddum, iki generalin görüşmesini bozduğu için orduyu suçlamaya çalıştığı bir açıklamayla toplantının yapılacağını öngörmüştü. Bu, toplantının kendi topraklarında yapılması gereken Cibuti Dışişleri Bakanlığı'nın, HDK Komutanı ile ilgili teknik koşullar nedeniyle toplantının ertelendiğini açıkça belirtmesine rağmen gerçekleşti.

“Milisler anlaşmayı imzaladıktan sonra hayal kırıklığına uğratmadı ve anlaşmaya uyma yönünde gerçek bir siyasi irade olmaksızın bunun kâğıt üzerine dökülen mürekkepten başka bir şey olmadığını kanıtladı.”

Milis liderinin açıkladığı söz konusu teknik koşulların kendisi ile Tekaddum arasındaki bu görüşmeyle ilgili olduğu açık. Yılın başındaki toplantıdan önce yapılan Tekaddum hazırlık toplantıları, Tekaddum’un liderlik organının bazı üyelerinden, HDK için savaşırken açık bir ittifak ilan etme teklifinin dolaşıma girmesine tanık oldu. Bu, milislerin işlemeye devam ettiği ihlaller göz önüne alındığında, bazı Tekaddum üyelerinin halkın tepkisi konusundaki korkusunu artırdı.  Ancak görünen o ki orduyu Cibuti toplantısını ve Hamduk-Hamideti anlaşmasını aksatmakla suçlayan açıklama, bu ittifakın kademeli olarak duyurulmasının önünü açmanın bir yolu olarak geldi.

(foto altı) Sudanlı bir hasta, 1 Ocak'ta el-Gadarif'teki Böbrek Hastalıkları Hastanesi önünde tekerlekli sandalyede taşınıyor. (AFP)
 Sudanlı bir hasta, 1 Ocak'ta el-Gadarif'teki Böbrek Hastalıkları Hastanesi önünde tekerlekli sandalyede taşınıyor. (AFP)

Genel olarak milisler, anlaşmayı imzaladıktan sonra hayal kırıklığına uğratmadı ve anlaşmaya uyma yönünde gerçek bir siyasi irade olmaksızın bunun kâğıt üzerine dökülen mürekkepten başka bir şey olmadığını kanıtladı. Milisler, anlaşmanın imzalandığı günün ertesi günü Omdurman'daki Banat bölgesini kuşatma altına alarak vatandaşların ayrılmasını engelledi, bölgeyi terk etmeye çalışan aileleri ise daha güvenli yerlere geri gönderdi. Ayrıca El Cezire eyaletindeki Vad Medeni işgali senaryosunun tekrarlanması korkusuyla güçler, bölgede yaygın teröre neden olan el-Gadarif eyaletindeki el-Fao şehrine doğru ilerlemeye devam ediyor. Anlaşmanın imzalanmasından iki gün sonra, 4 Ocak Perşembe günü, güçler Batı Darfur eyaletindeki Habila bölgesini de işgal etti. Bütün bu haberler ve beraberinde yaşanan ihlaller, Sudan'da barışın yolunu açacak anlaşma haberleriyle örtülüyor. Milislerin ve Tekaddum’un destekçilerinin pervasızca paylaştığı medyanın ‘hazırlık’ odalarından, ikinci taraf (ordu) anlaşmayı imzalamadan uygulamaya geçilmeyeceği yönünde defalarca yanıt geldi! Bu, daha önce incelediğimiz siyasi hükümleri içeren ve tamamının alınması veya tamamının bırakılması şeklinde gelen bir anlaşmadır.

Dr. Süleyman Baldo gibi bazıları daha önce milislerin eylemlerini ve suçlarını açıkça eleştiren Tekaddum aydınları, Hamduk-Hamideti anlaşmasını savunmak ve Sudan'da bir hareket yaratacak büyük bir atılım olarak tanıtmakla meşguldü. Hiç kimse bu anlaşmadaki boşluklara, mantıksal ve politik sorunlara değinmedi. Aksine tüm bu düşünürler anlaşmayı teşvik etmek için en büyük zihin manipülasyonu sürecine giriştiler.

Bu eğilim, herhangi bir şekilde siyasi otoriteyle ilişkilerini sürdürmek isteyen bu aydınların yapısında gerçek bir kusuru ortaya çıkardı. Elbette bu mutlaka devlet aygıtıyla ilgili olmak zorunda değil. Halklarını yanıltma ve manipüle etme pahasına olsa bile, Tekaddum masasındaki varlıklarını, ayağa kalkmak ve politikacılarının yaptıklarını savunmak için yeterli buldular.

“Savaşı durdurmaya yönelik doğru siyasi çözüm, milislerin ordu liderliğine entegrasyonu değil, dağılmasını ve bağımsız bir kurum olarak varlığına son verilmesini açıkça sağlayan çözümdür.”

Gerçek, milislerin siyasi emellerini gerçekleştirmek için Sudanlıları rehin aldığını ve Tekaddum’un bu kaçırma olayını meşrulaştırmak için (korku veya açgözlülük nedeniyle) milislerle iş birliği yaptığını söylüyor. Savaşın durdurulmasına yönelik siyasi çözüm tezi doğru milli tezdir. Bu çılgın savaşı durdurmak şu anda herkesin tek ulusal hedefi olmalıdır. Ancak siyasi çözüm, ‘kim kazanırsa hüküm onun olacaktır’ yaklaşımıyla ülkenin milislere teslim edilmesi anlamına gelmemeli, sorunun köklerine ve krizin nedenlerine yönelen doğru siyasi çözüm olmalıdır. Ülkedeki askeri kurumların çokluğu, siyasete karışmaları ve yolsuzlukları da buna dahildir.

Ordunun mevcut haliyle devamının kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi, HDK milislerinin kurumsal varlığının devamının da kabul edilmesi mümkün değildir. Bu bir çözüm değil, ülkenin geleceği için otoriter bir pazarlık, krizi ertelemek için silahla ve savaşla şantaja boyun eğme ve insanların acılarından ve halkımızın oğullarını ve kızlarını öldüren, yerinden eden ve tecavüz eden savaştan siyasi kazanç elde etme olacaktır.

HDK’nin siyasi hayatta devam ettiği veya silahlı kuvvetlerin liderliğinde görevlendirildiği yönündeki her türlü konuşma yalnızca ‘siyasi aptallık ve çöküştür.’ Devletin meşru şiddet aygıtı konusunda suçluya ve gaspçıya güvenilemez. Aynı şekilde, hataları ortaya çıkan silahlı kuvvetlerin durumunun açığa çıkması, İslamlaşma ve güçlenme yıllarının onlarda bıraktığı yozlaşmanın boyutunu da ortaya koydu. Bu aynı zamanda Sudan'daki askeri ve güvenlik teşkilatında reform yapılması talebinin ve gerekliliğinin geçerliliğini de kanıtladı.

Savaşı durdurmaya yönelik doğru siyasi çözüm, milislerin ordu liderliğine entegrasyonunu değil, dağılmasını ve bağımsız bir kurum olarak varlığına son verilmesini açıkça sağlayan çözümdür. Ayrıca Sudan askeri kurumunda radikal reformları da içerir. Müzakerenin amacı, her iki tarafın hırslarıyla flört etmek ve onları memnun etmeye çalışmak değil, Sudan devletini yeniden inşa etmek için sağlam kurallar ve temeller oluşturmaya çalışmak anlamına gelir.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapanması Gazze’deki hastaları yeniden ölümle karşı karşıya bıraktı

Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
TT

Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapanması Gazze’deki hastaları yeniden ölümle karşı karşıya bıraktı

Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki hastalar ve yaralılar, İsrail makamlarının Refah Kara Sınır Kapısı’nı yeniden kapatmasının ardından son derece ağır ve zor koşullarla karşı karşıya kaldı. Ateşkes anlaşması kapsamında kısa süreliğine kısmen açılan kapı, daha önce uzun süre kapalı tutulmuş ve on binlerce kişinin tedavi için Gazze’den çıkmasına engel olmuştu.

Refah Sınır Kapısı’nın geçen yıl şubat ayı başında yeniden açılması, hastalar ve yaralılar için tedavi amacıyla Gazze’den çıkma konusunda umut yaratmıştı. Ancak İsrail’in çıkış yapmasına izin verdiği kişi sayısına sınırlama getirmesi durumu daha da karmaşık hale getirdi. Geçtiğimiz ayın 28’inde İran’a yönelik savaşın başlamasıyla kapının yeniden kapatılması ise bu umutları tamamen kararttı.

fvvfe
Yeniden kapatılmadan önce Mısır tarafındaki Refah Sınır Kapısı önünde bekleyen Mısır ambulansları. (Reuters)

Nadir görülen “Sanfilippo sendromu” hastalığından muzdarip 12 yaşındaki Esma eş-Şaviş, annesinin Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamaya göre yıllardır ölüm riskiyle karşı karşıya bulunuyor ve son dönemde sağlık durumu kritik biçimde kötüleşmiş durumda.

Anne, kızının 2023 yılında – savaşın başlamasından kısa süre önce – yurt dışında tedavi için tıbbi sevk aldığını, ancak savaşın patlak vermesi nedeniyle Gazze’den çıkamadığını söyledi. O günden bu yana küçük kızın sağlık durumunun her geçen gün daha da kötüleştiğini belirtti.

dfvf
Yaralı bir kız çocuğu, yeniden kapatılmadan önce Refah Sınır Kapısı üzerinden taşınıyor. (Mısır Kızılayı)

Annesi, kızının artık su içme yetisini kaybettiğini, beyin küçülmesi, karaciğer ve dalak büyümesi yaşadığını ve sürekli nöbet geçirdiğini belirtti. Çocuğun hayatta kalabilmesi için hastanelerde her gün tedaviye ihtiyaç duyduğunu ifade eden anne, durumunun hızla kötüleştiğini vurguladı.

Anne sözlerini şöyle sürdürdü:

“Refah Kapısı açıldığında yeniden seyahat edebileceğimiz ve tedaviye ulaşabileceğimiz konusunda biraz umutlanmıştık. Ancak bizim gibi bekleyen çok sayıda hasta ve yaralı olduğu için çıkışımız gecikti. Sonra işgal güçleri kapıyı yeniden kapattı ve bizi tekrar kaderimizle baş başa bıraktı. Çocuğumu bu halde gördükçe içim parçalanıyor. Son nefeslerini alıyor gibi… Her an ölebilir.”

20 bin hasta

Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre Gazze’de 20 binden fazla hasta ve yaralı, acil olarak yurt dışında tedaviye ihtiyaç duyuyor. Sınır kapısının yeniden düzenli biçimde açılmasını bekleyen bu kişiler arasında hayatını kaybedenlerin sayısının arttığı bildiriliyor.

sfrgty
Böbrek yetmezliği yaşayan bir Filistinli kadın, Gazze’nin merkezindeki bir hastanede diyaliz tedavisi görüyor. (Reuters)

Bakanlık, Gazze’deki hastanelerin bu hastaların hayatını kurtarabilecek tıbbi imkânlara sahip olmadığını ve İsrail ablukasının yarattığı ağır koşullar nedeniyle bazı ilaçların tamamen tükendiğini, bazılarının ise tükenmek üzere olduğunu belirtiyor.

Hükümet Medya Ofisi’nin verilerine göre Refah Sınır Kapısı’nın kısmen açık kaldığı süre boyunca toplam 1148 kişi giriş-çıkış yapabildi. Oysa ateşkes anlaşmasına göre 3 bin 400 kişinin seyahat etmesi planlanıyordu. Bu da anlaşmanın yaklaşık yüzde 33’ünün uygulanabildiğini gösteriyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hamas’a bağlı hükümet kaynakları ise Refah Kapısı’nın yeniden açılmasına ilişkin herhangi bir vaat bulunmadığını, hatta kısmi bir açılış ihtimalinin bile gündemde olmadığını söyledi.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım, Refah Kapısı’nın “asılsız güvenlik gerekçeleri ve yalanlar” öne sürülerek kapalı tutulmasının ateşkes anlaşmasının açık ve ciddi bir ihlali olduğunu belirtti. Kasım, bunun özellikle Mısır başta olmak üzere arabuluculara verilen taahhütlerden geri adım anlamına geldiğini ve Gazze’ye uygulanan kuşatmanın daha da sıkılaştırılması çerçevesinde gerçekleştiğini ifade etti. Bu durumun on binlerce yaralının seyahat ederek tedavi görmesini engellediğini söyledi.

Sahada gerilim sürüyor

Sahadaki gelişmelerde ise İsrail saldırıları devam ederek fazla Filistinlinin ölümüne neden oluyor. İsrail ordusu salı günü yaptığı açıklamada 6 Filistinlinin öldürüldüğünü duyurdu. Bunlardan üçünün Gazze’nin kuzeyinde “sarı hattı” geçtikleri iddiasıyla vurulduğu, diğer üçünün ise Refah’taki tünellerde bulunan Hamas mensupları olduğu ileri sürüldü.

Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana Filistinli ölü sayısı 656’nın üzerine çıktı. Bunların en az 20’si, İran’la savaşın başlamasından sonra hayatını kaybetti. 7 Ekim 2023’ten bu yana toplam can kaybı ise 72 bin 134’e ulaştı.

tyn
Filistinliler, Gazze kentine düzenlenen İsrail hava saldırısının ardından hayatını kaybeden bir kişinin cenazesini taşıyor. (AFP)

İsrail güçleri, Gazze’de “sarı hattın” her iki tarafında da hava ve topçu saldırıları ile ateş açma eylemlerini sürdürdü. Aynı zamanda ikinci gün üst üste, Han Yunus’un doğusunda özellikle Salahaddin Caddesi’ne yaklaşık 20 metre mesafedeki bölgelerde kalan evlerin buldozerlerle yıkıldığı görüldü.

Bir savaş uçağı, İsrail’in tahliye emri verdiği ve sakinleri tarafından boşaltılan Kuzey Han Yunus’taki bir evi bombaladı. Ayrıca Gazze kentinin güneybatısında, yerinden edilmiş sivillerin çadırlarının yakınındaki boş bir arazide bulunan cep telefonu şarj noktası ve internet hizmeti veren bir alan da hedef alındı.


Suriye İçişleri Bakanlığı, Seraya el-Cevad milislerinin itiraflarının bir kısmını yayınladı

24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
TT

Suriye İçişleri Bakanlığı, Seraya el-Cevad milislerinin itiraflarının bir kısmını yayınladı

24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)

Suriye İçişleri Bakanlığı, yaklaşık iki hafta önce Bakanlık tarafından Seraya el-Cevad olarak bilinen örgütün en önemli merkezlerinden birinin hedef alındığının duyurulmasının ardından, dün operasyona ilişkin görüntülü bir rapor yayımladı. Raporda, örgütün sahil bölgesinde ikmal hatları kurduğu, bir operasyon odası oluşturduğu ve devrik rejime bağlı eski milis liderlerinden mali destek aldığı yönündeki itiraflara yer verildi. Bu destekle Suriye İç Güvenlik Güçleri’ne yönelik saldırıların planlandığı belirtildi.

Görüntülü raporda, Lazkiye vilayetine bağlı Ceble kırsalındaki Beyt Aluni ve Besniya bölgelerinde 23 Şubat’ta İç Güvenlik Güçleri tarafından gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonlardan görüntüler yer aldı.

Bakanlığa göre operasyon, birkaç gün süren hassas bir istihbarat takibinin ardından Seraya el-Cevad milis grubunun en önemli merkezlerinden birini hedef aldı. Operasyonda sahil bölgesindeki grubun lideri olduğu belirtilen Beşşar Abdullah Ebu Rukiyye ile birlikte iki üst düzey üye öldürüldü, 6 kişi ise gözaltına alındı. Milis gruba ait silah ve patlayıcı deposunun tamamen imha edildiği operasyonda, özel görev kuvvetlerinden bir güvenlik görevlisi hayatını kaybederken bir başka görevli hafif yaralandı.

Bakanlığın yayımladığı görüntülü raporda yer alan itiraflara göre gözaltına alınan kişiler, Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde düzenlenen saldırılara katıldıklarını kabul etti. Şüphelilerden biri, genel güvenlik devriyesine saldırdığını ve çıkan çatışmada bir güvenlik görevlisini öldürdüğünü itiraf etti.

İfadelerde ayrıca, bir operasyon odası kurulduğu belirtildi. İtiraflara göre Seraya el-Cevad milisleri, iş insanı kardeşler Eymen Cabir ve Muhammed Cabir’den mali destek aldı; lojistik ikmalin ise Lübnan üzerinden sağlandığı ifade edildi.

dsvfe
Seraya el-Cevad’ın finansörü iş adamı Muhammed Cabir’in sağ kolu Albay Muhammed Nedim eş-Şab (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye’de devrik rejime yakın isimlerden biri olarak bilinen Muhammed Cabir’in daha önce bir televizyon röportajında, 6 Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde düzenlenen saldırıyı yönettiğini kabul ettiği belirtildi. Öte yandan El Cezire televizyonunda yayımlanan ‘el-Müteharri’ programının elde ettiği belge ve ses kayıtlarının, devrik rejimin önde gelen bazı isimlerinin yeni silahlı gruplar kurarak Suriye İç Güvenlik Güçleri ve orduya yönelik saldırılar planladığını ortaya koyduğu aktarıldı. Suriye İçişleri Bakanlığı’nın ise söz konusu grupların üyelerini takip ettiği ve faaliyetlerini engellemeye çalıştığı ifade edildi.

sdfrg
Dördüncü Tümen Komutanı Gıyas Süleyman Dalla (Sosyal medya)

Seraya el-Cevad adlı silahlı grubun, Lazkiye, Ceble ve Tartus’u kapsayan Suriye sahil bölgesinde faaliyet gösterdiği belirtiliyor. Örgüt ilk olarak Ağustos 2025’te sosyal medyada yayılan ve Ceble kırsalında İç Güvenlik Güçleri’ne ait bir aracın bombalanmasını gösteren video ile gündeme geldi.

Eylül 2025’te askeri faaliyetlerine resmen başladığını duyuran örgüt, 9 Kasım 2025’te yayımladığı bir videoda Baniyas karakolunu hedef alan ve 27 Ekim 2025’te gerçekleştirildiği belirtilen saldırının görüntülerini paylaştı. Bunu, Ceble Köprüsü’nde güvenlik araçlarını hedef alan başka saldırıların izlediği bildirildi.

sdvfv
Suriye ordusunun 25. Tümeni’nin eski komutanı Süheyl el-Hasan, 21 Mart 2021’de Rus güçleriyle birlikte (Rus medyası)

Söz konusu örgütte, eski rejim güçlerinde görev yapan ve ‘Kaplan’ lakabıyla bilinen Süheyl el-Hasan ile bağlantılı bazı isimlerin de öne çıktığı belirtiliyor. Ayrıca ‘Sahil Kalkanı Tugayı’ olarak adlandırılan grubun lideri Mikdad Fatiha ile bağlantılı kişiler de örgüt içinde yer alıyor. Fatiha’nın, Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde meydana gelen patlama olaylarına karışmakla suçlandığı ve yeni Suriye yönetimine karşı bölgede ortaya çıkan en sert silahlı gruplardan birini yönettiği ifade ediliyor.

Sahil Kalkanı Tugayı, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin hemen ardından sahil bölgesinde ortaya çıkan ilk silahlı grup olarak kaydedildi. Bunu daha sonra üç farklı grup izledi: Seraya el-Cevad, Suriye’yi Kurtarma Askeri Konseyi ve en-Nuhbe Kuvvetleri.

Daha önce yayımladığı bir açıklamada Seraya el-Cevad, Alevi toplumunun dini referansı olarak Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Gazal Gazal’ı gösterdiğini duyurdu. Gazal’ın, Aleviler için federal bir yapı kurulması çağrısında bulunduğu da belirtildi.

cxd vdf
Ali Zuheyr İdris, Ammar Madin Yusuf ve Musa Mazhar Miya, geçtiğimiz cumartesi günü Suriye’nin Tartus vilayetinin güvenliğini hedef alan terör eylemleri planlamak ve hazırlamak suçundan suçlu bulunarak tutuklandı. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

İç Güvenlik Güçleri’ne bağlı Tartus birimi, 7 Mart’ta Terörle Mücadele Şubesi ile koordinasyon içinde düzenlediği operasyonda Ali Zuheyr İdris, Ammar Madin Yusuf ve Musa Mazhar Miya isimli üç kişiyi gözaltına aldı. Yetkililer, söz konusu kişilerin vilayetin güvenliğini ve vatandaşların emniyetini hedef alan terör eylemleri planlamak ve hazırlamakla suçlandığını açıkladı.

Operasyonun, ‘Ali’ olarak anılan şüphelinin devrik rejim kalıntılarıyla bağlantılı bir terör hücresine liderlik ettiğini ortaya koyan hassas istihbarat bilgilerine dayanarak gerçekleştirildiği belirtildi. Yetkililere göre şüpheli, komşu ülkelerden birinde patlayıcı düzenekler ve patlayıcı maddelerin hazırlanmasına yönelik eğitim aldıktan sonra sabotaj planlarını hayata geçirmek amacıyla yeniden Tartus’a sızdı. Operasyon sırasında ele geçirilen materyallere usulüne uygun şekilde el konulduğu, gözaltına alınan kişilerin ise soruşturmanın tamamlanması için Terörle Mücadele birimine sevk edildiği bildirildi.


Belirsiz senaryolar: Lübnan'daki yeni savaş nasıl sona erecek?

İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
TT

Belirsiz senaryolar: Lübnan'daki yeni savaş nasıl sona erecek?

İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)

Denise Rahme Fahri

27 Kasım 2024'ün erken saatlerinden itibaren, ABD-Fransa arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, Lübnanlılar, 13 aydan fazla süren ve giderek büyüyen bir çatışma ile kaynaklarını tüketen “destek savaşı” sayfasını kapatmayı umarak saniyeleri saymaya başladılar. Ateşkes anlaşması kalıcı bir ateşkes olarak yaşamadı, ancak savaşı sınırlamanın ve yayılmasını önlemenin tek çözümüydü. Bir yanda ABD ile İsrail, diğer yanda İran arasında doğrudan çatışmaların patlak vermesiyle, Hizbullah'ın 2 Mart'ta (bu kez İran'ı desteklemek amacıyla) İsrail'in kuzeyine yönelik roket saldırılarını yeniden başlatmasıyla birlikte, Lübnan'daki durum daha karmaşık ve tehlikeli bir aşamaya girdi. Ateşkes anlaşması artık gerçekten kritik bir dönüm noktasında. Bu durum Lübnan için çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu sarmaldan kurtulma senaryoları nelerdir? İki yıl önce imzalanan ateşkes anlaşması, devam eden savaşa bir çözüm olarak hâlâ geçerli mi? Yoksa mevcut koşullar ve gelişmeler, öncekilerden farklı olarak yeni bir anlaşmayı mı gerektiriyor? Birçok kişi, mevcut tırmandırmanın Lübnan'ı zorlu seçimlerle karşı karşıya bıraktığına ve tereddüt veya belirsizliğe yer bırakmadığına inanıyor. Denklem açık; ya silahın devletin elinde toplanmasını sağlayacak, sınırları nihai olarak belirleyecek ve İsrail işgalini sona erdirecek kapsamlı bir çözüm ya da Lübnan’ın, bedelini yalnızca Lübnan vatandaşının ödeyeceği yeni bir savaş döngüsüne girmesi.

Savaşın sonlandırılması için üç senaryo

Siyasi işler uzmanı Dr. Sami Nader, devam eden savaşı sonlandırmak için tehlikeleri ve bölge üzerindeki etkileri bakımından farklılık gösteren üç olası senaryo sunuyor. İlk senaryo, ateşkes anlaşmasına varılmasına dayanıyor. Ancak bu, önceki anlaşmaya dönüş değil, daha ziyade güçlendirilmiş bir ateşkes anlaşması olacaktır. Bu anlaşma, İsrail'in işgal ettiği beş noktada kalması yerine, sınır boyunca güvenli bir bölge oluşturulmasını veya İsrail'in Gazze'de uyguladığı ve Suriye sınırında kurmaya çalıştığına benzer daha geniş bir güvenlik kuşağının kurulmasını içerecektir. Ayrıca, aksi durumda askeri operasyonların yeniden başlatılması cezasıyla birlikte Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını şart koşacaktır.

İkinci senaryo, 1982'yi hatırlatıyor; zira büyük ölçekli bir İsrail kara harekatının ana hatları şekilleniyor gibi görünüyor. Bu senaryo gerçekleşirse, İsrail Hizbullah'ı zorla silahsızlandırma görevini üstlenecek, ardından 17 Mayıs 1983 anlaşmasına benzer, belki de bir barış antlaşması düzeyinde anlaşma imzaladıktan sonra geri çekilecektir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi, İran ile savaşın sonucuna ve Körfez ülkelerinin bu konudaki tutumuna, özellikle de İran saldırganlığına karşılık olarak son dönemde yaşanan Arap-İsrail yakınlaşmasına bağlı.

Üçüncü senaryo en dramatik ve tehlikeli olanıdır ve İsrail basınında dolaşan, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çizilen sınır sisteminin çöküşünden ve Maşrık’ta (Levant), özellikle de Irak, Suriye ve Lübnan'da ulus-devlet modelinin dağılmasından, etnik ve mezhepsel çizgilere göre yeniden çizilecek federal bir temelde yeni oluşumların kurulmasından bahseden haber ve makalelere dayanıyor. Bu tasavvur, İsrail'in bölgeye ilişkin ilan ettiği vizyonuyla örtüşüyor. Ancak bu senaryo, etkili bölgesel aktörlerin muhalefetiyle karşılaşabilir. İlave olarak, Pandora'nın kutusunu açmayı, kaos yaratabilecek ve daha sonra kontrol edilmesi zorlaşabilecek pervasız bir macera olarak gören Washington’un da bu konuda çekinceleri bulunuyor.

Diğer senaryolar

Öte yandan, diplomatik çevreler mevcut savaşa son verebilecek diğer senaryoları da tartışıyor. İlk senaryo, 1559 ve 1701 sayılı kararların hedeflerini birleştiren yeni bir BM kararının alınmasını sağlayacak, bölgesel ve uluslararası uzlaşmaya dayalı kapsamlı bir diplomatik çözümdür. Bu, İsrail'in tamamen çekilmesini, silahın Lübnan devletinin elinde toplanmasını ve kara sınırlarının belirlenmesini içeriyor. Ancak bu senaryo, en önemlisi Hizbullah'ın silahlarını teslim etmeyi reddetmeye devam etmesi ve kararının büyük ölçüde İran'ın kararına, özellikle de İran ile devam eden çatışmaya bağlı olması nedeniyle, önemli engellerle dolu olmayı sürdürüyor. Buna ek olarak, Amerikan baskısı, yoğunluğuna rağmen, uygulamada etkili bir garantör olmadığı sürece, kapsamlı çözüm için uluslararası desteğe otomatik olarak dönüşmez.

İkinci senaryo askeri çözüme dayanıyor. Mart ayında fiili ateşkesin bozulmasının ve Hizbullah saldırılarının yeniden başlamasının ardından İsrail, Beyrut'un güney banliyösüne ağır hava saldırıları düzenledi ve Güney Lübnan ile Bekaa Vadisi'ndeki 50 köy için tahliye emri verdi. Tam ölçekli bir savaş durumunda, İsrail bu seçeneği yeniden canlandırmaya çalışabilir; bu da füze depolarını yok etmek ve Hizbullah'ın askeri altyapısını ortadan kaldırmak için Litani Nehri ile sınır arasındaki bölgenin işgal edilmesi, hatta işgalin Sayda şehrine ve Evveli Nehri'ne kadar genişlemesi demektir. Bu seçeneğin bedeli yüksektir; daha geniş çaplı bir insani acı, milyonlarca insanı etkileyen yeni bir kitlesel göç ve özellikle İran'ın mevcut durumdaki doğrudan rolü göz önüne alındığında, bölgenin daha derin bir bölgesel çatışmaya sürüklenmesi ihtimali. Analistler, Lübnan'ın bölgesel çatışmanın en zayıf halkası ve  bu nedenle herhangi bir gerilim artışının sonuçlarına karşı en savunmasız ülke olduğunu belirtiyor.

Kapsamlı bir uzlaşı ile açık savaş arasında, bazı müzakerecilerin gerçekleşmesi için çabaladığı bir orta yol seçeneği de mevcut: Güney Lübnan'da Lübnan ordusu ve UNIFIL tarafından ortaklaşa yönetilecek bir tampon bölge oluşturacak şekilde sınır boyunca güvenlik düzenlemeleri konusunda anlaşmaya varılması. Bu, Hizbullah'ın stratejik silahları meselesini hemen çözmek yerine, devam eden müzakerelerin bir parçası olarak bırakıyor. Diplomatik kaynaklara göre, Hizbullah'ın silahı konusunda koşulsuz veya bahanelere kaçmadan ciddi müzakerelere olanak tanıyacak hızlı, bir aylık bir ateşkesi güvence altına almayı amaçlayan yenilenmiş Fransız girişimi de bu bağlamda yer alıyor. Ancak, Hizbullah tarafından reddedilen ve İsrail tarafından dayatılan katı koşullara tabi olan bu süreç, Kasım 2024 anlaşmasını takip eden olayların tekrarını önlemek için sıkı uluslararası garantiler olmadan kırılgan olmayı sürdürüyor.

Bu bağlamda, dördüncü bir senaryo da göz ardı edilemez: İsrail ihlalleri, Hizbullah ile aralıklı çatışmalar ve Lübnan devleti üzerindeki kesin bir sonuca ulaşmadan artan baskının devam etmesiyle, çözüm yerine “kriz yönetimi”nin devam etmesi. Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu senaryo son derece maliyetli, çünkü Lübnan'ı sürekli kan kaybettiği bir durumda tutuyor, yeniden inşayı engelliyor, güney bölgesi sakinlerini yerinden ediyor ve ekonomik toparlanmaya yönelik herhangi bir ciddi süreci engelliyor.

Savaş, hayatta kalma mücadelesidir ve yarım önlemleri kaldıramaz

Diğer tarafta, Hizbullah ile aynı çizgide olan siyasi analist Bilal el-Lakis, “savaşı sona erdirme” kavramının eskisinden daha karmaşık hale geldiğini düşünüyor. Bu çatışmayı “direnişçi toplumlar” için bir “hayatta kalma” mücadelesi ve “İsrail ile tam bir uyum içinde, Amerikan kararıyla önceden hazırlanmış, tüm direnişçi güçleri ortadan kaldırmayı amaçlayan, onlara dayatılan bir savaş” olarak tanımlıyor.

Bu bakış açısına dayanarak, Lakis, “bu savaşın doğasının yarım önlemleri veya kırılgan anlaşmaları kaldıramayacağını” vurguluyor. Kanıt olarak, “Lübnan, halkı ve direniş savaşçıları için adil olmayan” olarak tanımladığı, ayrıca “İsrail ve Trump yönetiminin uygulanmasına uymadığını” söylediği son ateşkes anlaşmasını gösteriyor. Bu deklarasyonun “etkisiz olduğunu ve onu denetleyen tarafların güvenilirliğinin olmadığını” belirtiyor.

Lakis, “Lübnan'ın, etkili caydırıcılığı garanti eden ve düşmanın Lübnan topraklarından çekilmesiyle sonuçlanacak, Amerikan etkisine karşı olan taraflarca sağlanan gerçek garantilerle desteklenen farklı bir vizyona ihtiyacı olduğuna” inanıyor. Ancak, bunun başarılmasının “özellikle Amerika Birleşik Devletleri hedeflerine ulaşamazsa, bölgesel savaşın gidişatına ve sonucuna bağlı olduğu” değerlendirmesinde bulunuyor. Lübnanlı siyasi analist, Lübnan vatandaşlarını “sosyal uyumu, güçlü bir orduyu, egemen karar alma yetkisinin korunmasını birleştiren kapsamlı bir ulusal güvenlik vizyonu oluşturmaya başlamaya ve böylece Lübnan'ı bölgenin hızlı dönüşümleri arasında gelecekteki zorluklarla yüzleşmeye hazırlamaya” çağırıyor.

Buna karşılık, İran destekli Hizbullah’a yakın olan analist, “gerçekten egemen bir devletin yokluğunda ve güvenilir bir alternatif bulunmadan Hizbullah'ı silahsızlandırmaya çalışmanın Lübnan'a daha fazla kriz getireceği” uyarısında bulunuyor. Nevvaf Selam hükümetini açıkça eleştirerek, “bu tür bir süreci denetlemenin, halkın iradesini daha iyi temsil eden ve dış diktelere daha az tabi olan bir hükümet gerektirdiğine” inanıyor.

Lakis sözlerini şöyle tamamlıyor: “Lübnan’ın egemenliğinin geleceği, Amerikan hegemonyasından ve neo-kolonyalizm biçimlerinden uzak, bölge ülkeleri için kapsamlı bir egemen yaklaşım formüle etme gerekliliğinden ayrı değildir.” Ayrıca “Mevcut uluslararası koşullar altında, gerçek bir uluslararası garanti olmadığı veya Lübnan kendi kendine yeter hale gelmediği sürece, gelecekteki hiçbir anlaşmanın başarılı olamayacağı” uyarısında bulunarak, “bu iki koşulun yokluğunun bölgesel savaşı daha tehlikeli ve daha geniş ufuklara doğru iteceğini” vurguluyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.