Hartum savaşının devam etmesi, Somali gibi Sudan'ın da parçalanması tehlikesini doğuruyor

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, ÖDBG’nin Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) için siyasi kuluçka merkezi olduğu yönündeki iddiaları reddetti.

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
TT

Hartum savaşının devam etmesi, Somali gibi Sudan'ın da parçalanması tehlikesini doğuruyor

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) liderlerinden Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) Yürütme Dairesi Başkanı Babekir Faysal, Sudan'daki savaşın devam etmesinin tehlikeleri konusunda uyarıda bulundu. Savaşın devam etmesinin daha fazla yıkım ve acı anlamına geldiğini belirtti. Faysal, ülkenin parçalanmasının yanı sıra, birlik faktörlerinin Sudan'dakinden daha fazla olmasına rağmen 1991'de Somali'de olduğu gibi, herhangi bir tarafın bunu askerî açıdan çözmesinin zor olduğunu vurguladı.

Şarku'l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı röportaja göre Faysal, çatışmalarda İslamcı tugayların ortaya çıkmasının, savaşın arkasında kimin olduğunu kanıtladığını belirtti. ÖDBG’nin konumunun başından beri savaşa karşı olduğunu, ancak İslamcıların, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ortadan kaldırılıncaya kadar kendileriyle saf tutmalarını istediğini kaydeden Faysal, “Dolayısıyla bu savaş onlar için bir ödül olmamalı” dedi. HDK'nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediğini ve liderliğin bu ihlallerle çok ciddi şekilde ilgilenmesini gerektirdiğini vurgulayan Faysal, “Çünkü askeri üniforma giyen asi gruplara suçlamada bulunmak işe yaramıyor ve sıradan vatandaşı ikna etmiyor. Zira vatandaş, parasını ve mülkünü kimin yağmaladığını biliyor” ifadelerini kullandı.

Yıldırım harekâtı

Faysal, ÖDBG’nin orduyla imzaladığı Çerçeve Anlaşması ve Aralık 2022 başında HDK’yi Hartum savaşının çıkış nedeni olarak suçlayanların olduğu yönündeki soruya yanıt olarak şu cevabı verdi: “Çerçeve Anlaşması’nın, ordu ve HDK'nin Başbakan Abdullah Hamduk hükümetine karşı 25 Ekim 2021'de gerçekleştirdiği darbenin ardından geldiği biliniyor. Bu anlaşmanın imzalanmasından önce, önceki rejimin tüm kadrolarının kamu hizmetine dönmesiyle büyük bir değişiklik meydana gelmiş ve Ulusal Kongre Partisi rejimi ve müttefikleri dışında bu anlaşmayı devirme tehdidinde bulunan veya bunu devirme sözü veren bir taraf olmamıştı. Çünkü bu, devrimi destekleyen tüm siyasi güçleri barındıran kapsamlı bir anlaşmaydı. Yani bu konuda bir fikir birliği vardı. İlk kez orduların birleştirilmesi tartışıldı ve HDK bu yaklaşımı reddettikten sonra silahlı kuvvetler içinde uzun süreli entegrasyonu kabul etti. Biz geçiş dönemi boyunca ordu ile HDK arasındaki çatışmanın tüm ülkenin yok olmasına yol açacağı yönünde uyarılarda bulunurken, diğerleri uyarılarımızın sadece iktidarda kalmak için olduğu değerlendirmesinde bulundu. Ama biz her iki tarafa da yakındık ve aralarındaki gergin ilişkiyi de biliyorduk. 2020 ve 2021'de iki kez ordu ile HDK arasında çatışma çıkmasını engellemeyi başardık. Dolayısıyla Çerçeve Anlaşması’nın, Hartum'un güneyinden ilk kurşunu atan tanınmış bir tarafın başlattığı savaşla hiçbir ilgisi yoktu. Eski rejime bağlı liderlerin bu savaşın birkaç saat içinde çözüleceğini söyleyen videoları mevcut. Bu, onların HDK liderlerini ortadan kaldıracak ve kamplarına saldıracak bir yıldırım harekâtı planıydı. Daha sonra bu güçler Darfur'a doğru kaçacaktı. Ama bu gerçekleşmedi.”

FOTO: “İlk andan itibaren ‘Savaşa hayır’ sloganını yükselttik. Çünkü bu savaşın kazananının olmayacağından emindik.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
“İlk andan itibaren ‘Savaşa hayır’ sloganını yükselttik. Çünkü bu savaşın kazananının olmayacağından emindik.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

Faysal sözlerini şöyle sürdürdü: “Savaşı durdurmak için ön plana çıkan sivil güçler, ülkenin 1956 yılında diktatörlük rejimlerinden bağımsızlığını kazanmasından bu yana acı çekiyor. Sivil güçlerin bir savaşa girmek istemesi düşünülemez. Biz daha ziyade bu savaşın olmasını engellemeye odaklanmıştık. Savaşın başladığı 15 Nisan sabahına kadar sivil güçlerin liderleri, ordu komutanlığı ve HDK ile doğrudan temas halindeydi. Kendileriyle iki ayrı toplantı yapıldı. Hartum'un kuzeyindeki Merowe bölgesinde iki güç arasında çıkan gerilimi yatıştırmak için ortak bir komite kurulması ve ardından güçlerin başkentten çekilmesi konusunda mutabakata varıldı. Her iki tarafla da çabalarımız ve temaslarımız savaştan sonra da devam etti. Ayrıca ateşkes sağlamak ve insani yardımın ulaştırılması için güvenli koridorlar bulmak amacıyla Suudi Arabistan-ABD arabuluculuğundaki Cidde Platformu kurulana kadar uluslararası toplumla da iletişim halindeydik. İlk andan itibaren ‘Savaşa hayır’ sloganını yükselttik. Çünkü bu savaşın kazananının olmayacağından emindik. Savaşın devam etmesi daha fazla yıkım ve acı demekti. Dolayısıyla Çerçeve Anlaşması’nın savaşı körükleme nedeni olduğu yönündeki her türlü söylem tamamen yanlıştır. Önceki rejimin bu savaştan önce ÖDBG’ye saldırmak için mekanizmalarını ve medya organlarını hazırlamış olması, kendisiyle aynı fikirde olmayanlara iftira atma politikasıdır. Şimdi, 30 Haziran 1989 darbesi senaryosu tekrarlanıyor. Öyle ki ilk günlerinde darbeyle bağlantı inkar edilmiş, daha sonra da itiraf edilmişti.”

Katılımın genişletilmesi

Addis Ababa Bildirgesi üzerinden yürütülen çabaların savaşı durdurmaktan ziyade iktidar arayışı çerçevesine girdiğini ifade eden Faysal, şunları söyledi: “Katılım çerçevesini genişletmediğimiz yönündeki söylemler gerçeğe aykırı. Çünkü Çerçeve Anlaşması, ÖDBG taraflarını, Cuba Barış Anlaşması’nı imzalayan silahlı hareketleri, Halk Kongresi Partisi’ni, Hasan el-Mirgani liderliğindeki Demokratik Birlikçi Parti’yi, Ensar es-Sünne grubunu, sivil toplumu ve direniş komitelerinin bir kısmını kapsıyor. Aynı söz, ÖDBG, sivil toplum, sendikalar, direniş komiteleri ve silahlı hareketlerden oluşan Sivil Demokratik Güçler Koordinasyonu (Tekaddum) hakkında da söyleniyor. ÖDBG, kuruluşundan bu yana tüm güçlerle, devrimi ifade eden geniş bir sivil cephe oluşturmak üzere bu yapıya katılmaları esasıyla temas halinde kaldı. Ancak bu güçlerin bazılarından herhangi bir yanıt gelmedi. Burada özellikle Sudan Komünist Partisi ve Sudan Baas Partisi'ni kastediyorum. Yüzde yüz ittifak elbette zor. Addis Ababa Bildirgesi'ne gelince, savaşın her iki tarafına da davetiye sunduk. HDK cevap verdi ama ordu cevap vermedi. Şimdi, orduya olan davetimizi yeniledik, talebimizin onaylanmasını ve toplantının tarihi ve yerinin belirlenmesini bekliyoruz. Sudan arenasında geniş bir tabana sahip sivil bir güç olarak sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz. Asıl odak noktamız sivilleri nasıl koruyacağımız, vatandaşların hayallerini aşan acılarını hafifletmek amacıyla onlara nasıl yardım ulaştıracağımız ve HDK kontrolü altındaki alanları nasıl yöneteceğimiz. Şimdi bu taleplerin sahada nasıl karşılanabileceği üzerinde çalışıyoruz. Konunun siyasi boyutu ise, iktidara dönüşle ilgili herhangi bir ayrıntıya yer verilmeden, ülkenin topraklarının ve halkının birliğinden, tek bir profesyonel ordudan, önceki rejimin izlerinin silinmesinden, güvenlik hizmetlerinin reformundan ve geçiş dönemi adaletinden bahsedilerek geleceğin Sudan'ının ilkeleri olarak sunuldu. Bütün bu meseleler öncelikli meselemiz olan savaşın durdurulmasına bağlı.”

İhlaller ve demokrasi

Demokrasiyi savunma iddiaları ışığında HDK’nin yaygın ihlalleri ve bunların siyasi geleceklerine etkisi konusunda konuşan Faysal, şu ifadeleri kullandı: “HDK’nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediği kesin ve liderliğin bunlarla çok ciddi bir şekilde ilgilenmesi gerekiyor. Çünkü askeri üniforma giyen asi gruplara suçlamada bulunmak işe yaramıyor ve sıradan vatandaşı ikna etmiyor. Zira vatandaş, parasını ve mülkünü kimin yağmaladığını biliyor. Bu konuda ilk düşüncemiz, askeri sistemin geçiş aşamasına dahil olmaması nedeniyle siyasi ve ekonomik süreçten çıkacağı yönündeydi. Demokrasiyle ilgili HDK söylemlerine gelince, şu anda ordu komutanlarının iktidarı siyasi partilere devredeceklerine dair açıklamaları gibi, ateşkes anlaşmasına varmayı takip edecek siyasi süreçte orduya ve HDK’ye yer olmadığını gördük. Daha sonra tek ordu konusu temel ve öncelikli bir konu haline geldi. Güvenlik sisteminde reform yapılmadan ülkede istikrar sağlanamaz. Dolayısıyla her iki tarafın da bu pozisyona ikna edilmesi gerekiyor.”

FOTO: “HDK’nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediği kesin ve liderliğin bunlarla çok ciddi şekilde ilgilenmesi gerekiyor.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
“HDK’nin yaygın ihlallerinin siyasi sermayesini etkilediği kesin ve liderliğin bunlarla çok ciddi şekilde ilgilenmesi gerekiyor.” / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

İslamcıları izole etmek

Geçiş döneminde İslamcıların her türlü siyasi faaliyetten izole edilmesinin sonuçlarına ilişkin bir soruya Faysal şöyle yanıt verdi: “İslamcılar, devrimden sonra üç şey üzerinde çalıştılar. Başlangıçta çabalarını, malların, doların vb. fiyatlarını yükselterek ekonomik uygulamalarla, yeşil yürüyüş ve benzeri siyasi uygulamalarla Abdullah Hamduk başkanlığındaki devrimci hükümeti engellemeye adadılar. Ancak bunlar sonuç vermedi ve Sudan halkının ilk gününden itibaren direndiği 25 Ekim 2021 darbesini uygulayarak ikinci adıma geçtiler. Darbe başarısız olunca, Sudan'ın istikrarını bozmamak adına insanları darbeye katılmanın gerekliliğine ikna etmek için Hartum savaşını başlattılar. Ama öte yandan bu grubun daha önce otuz yıldır ülkeyi yönettiğini, halk devrimlerinin yaşandığı diğer ülkelerde liderler darağacında asılırken, Sudan’daki rejimin yıkılmasından sonra da herhangi bir zarara maruz kalmadığını herkesin bilmesi gerekiyor. Ülkemizde sadece geçiş döneminde katılımları engellendi. İslamcılar, rejimlerinin halk devrimi nedeniyle düştüğüne inanmıyorlar. Daha ziyade yaşananların bir ihanet ve askeri darbe olduğuna ve yeniden iktidara dönmeleri gerektiğine inanıyorlar. Bu yüzden şu ana kadar siyasi tecrübelerini eleştirel bir şekilde gözden geçirmediler veya Sudan halkından özür dilemediler. Dolayısıyla bu savaş onlar için bir ödül olmamalı. Biz bir ideolojiyi ortadan kaldırmıyoruz ama savaş çağrısı yapan ve nefret söylemi kullanan suçlu terör taraflarını yani Ulusal Kongre Partisi ve İslami Hareketi engellemeye çalışıyoruz. Bu, Sudan devriminin verdiği bir karardır. ÖDBG veya Tekaddum tarafından verilmemiştir.”

Söylentilerin yayılması

ÖDBG’nin HDK için siyasi kuluçka merkezi olduğu yönündeki iddiaları reddeden Faysal, şu ifadeleri kullandı: “Bu suçlama, savaşın patlak vermesine eşlik eden medya kampanyasının bir parçası. İlk kurşunun atılmasıyla birlikte, ÖDBG’nin birtakım liderlerinin sanki savaşın çıkış nedeniymiş ve HDK’nin siyasi koluymuş gibi gösterildiği kesilmiş videolar ortaya çıktı. İslamcılar, savaşın ilk döneminde elbette dedikodu ve yalan haber yaymak için çalışan medya odaları başta olmak üzere her taraftan bu savaşa hazırlanmıştı. Özellikle HDK'nin gerçekleştirdiği ihlallerin vatandaşların geniş bir kesimini duygusal olarak etkilemesi nedeniyle bu suçlama çok sayıda vatandaşa yöneltildi. Ancak aradan bir süre geçtikten sonra özellikle çatışmalarda İslamcı tugayların ortaya çıkması, savaşın arkasında kimin olduğunu kanıtladı. Ardından işler netleşmeye ve gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Bizim tutumumuz başından beri savaşa karşıydı. Aynı zamanda HDK'nin gerçekleştirdiği tüm ihlalleri de kınadık ama İslamcılar bizim onların yanında olmamızı istiyor. Biz, HDK tasfiye edilinceye kadar mücadelenin devam etmesini talep ediyoruz, onların bu istekleri olmayacak.”

Faysal sözlerini şöyle sürdürdü: “Zaman, savaşın kazananı olmadığı ve kaybedenin Sudan halkı olduğu yönündeki vizyonumuzun doğruluğunu kanıtladı. Her geçen gün Sudan'ın parçalanma tehlikesi artıyor. Dolayısıyla bu suçlama yanlış. Savaşın çıkış nedeni olarak bahsettikleri Çerçeve Anlaşması ilk olarak orduyla anlaşarak tasarlandı. Daha sonra HDK’de katıldı. Ordunun yenilmesi, parçalanması, çökmesi bizim çıkarımıza değildir ve bu konuda çağrı yapan samimi bir vatansever de yoktur. Ancak el-Cuneyne, Nyala, Zalingei ve Vad Medeni'nin düşmesinden önce savaşın devamı konusunda uyarıda bulunduk. Ordunun yenilgisinden korktuğumuz için ‘Savaşa Hayır’ çağrımızı yükselteceğimizi söyledik. Günlerce süren uyarılarımızdan sonra o şehirler düştü. Sorun şehirlerin düşmesi ya da ordunun geri çekilmesi değil. Asıl tehlike savaşın artık kötüleşmesidir. Şu anda sözde halk direnişi çerçevesinde yürütülen seferberlik, kabile temelinde gerçekleşiyor ve bu en tehlikeli konu. Darfur ve Kordofan'daki Arap kabileleri başta olmak üzere HDK arkasında saf tutan birçok kabile var. Dolayısıyla savaş durmazsa, birlik faktörleri Sudan'a göre daha fazla olmasına rağmen 1991'den bu yana istikrarı olmayan Somali'de olduğu gibi ülke parçalanacak ve otorite kalmayacak. Somali'de dil ve din birliği varken, Sudan'da yüzlerce kabile, lehçe ve diğer etnik ve bölgesel sorun var. Bu nedenle rasyonel ve vatansever her insan savaşın durdurulması kararını destekleyecektir.”

Cidde Platformu

Faysal, savaşı durdurmaya yönelik nihai anlaşmanın Cidde Platformu’nda imzalanmamasının nedenlerine ilişkin olarak şunları söyledi: “Elbette Cidde Platformu’nda varılan anlaşma iki aşamada gerçekleşti. İlk aşamada HDK'nin evleri ve hükümet tesislerini terk etmesi kararlaştırıldı. Ancak geriye tek bir engel kaldı, o da askeri karakollar. Ordu bunu düşmanca bir eylem olarak görürken, HDK bunu platformun dağılmasına yol açan savaştan elde edilen bir kazanç olarak görüyor. İkinci aşamada ise, keskin nişancıların ve ağır silahların geri çekilmesi ve iki güç arasına izleme kuvvetleri yerleştirilmesi yoluyla önceki anlaşmazlığın çözülmesi konusunda mutabakata varıldı. Ancak anlaşma imzalanmadan önce ordu heyetinin geri çekilmesi ve HDK’nin başkentin dışına çıkması konusunda ısrar etmesiyle bir aksilik yaşandı. Daha sonra müzakereler dondu. Bize gelince, hâlâ savaşı sürdürmekte ısrar eden üçüncü tarafın nüfuzunun boyutunu ve ordu liderliğinin savaşın durdurulmasına yol açacak herhangi bir diyaloğa girmesi halinde bu tehdidin ne kadar büyük olduğunu biliyoruz. Eyaletlerdeki vatandaşların kitlesel silahlandırılması gibi başka yollarla da savaş devam edecek. Elbette bu iş çok tehlikeli. Çünkü böylece ordunun emirlerine uymayan, onun kontrol sisteminin dışında kalan milisler ortaya çıkacak. Diğer yandan HDK, Hartum, Darfur ve El Cezire eyaletlerinde yaygın ihlaller gerçekleştirdi. Bu da savaş ağaları formundaki liderlerin ortaya çıkışına işaret ediyor olabilir. Eğer iki taraf da kendi güçlerini kontrol etme sürecini kaybederse, şüphesiz kapsamlı bir iç savaşa doğru gidiyoruz demektir.”

İkili ittifak

Faysal, Sudan Ordusu Komutanı Korgeneral Abdulfettah el-Burhan'ın Addis Ababa Bildirgesi'ne ve sivil güçlere yönelik sözlü saldırısına yanıt olarak şunları söyledi: “Burhan’ın Addis Ababa Bildirgesi'ne ve sivil güçlere saldırdığı konuşmasının, Batı Darfur eyaletinin başkenti el-Cuneyne'de yaşanan kanlı olaylara tanık olan askerlere hitap ettiği konuşmanın içinde geçtiği anlaşılıyor. Bu, ordunun yaşadığı bir durumla ilgili ama biz hep işin olumlu tarafına odaklanıyoruz. Sivil güçlere yönelik saldırısına gelince, onu ve böyle küçük meseleleri dikkate almayacağız. O, ‘Kim bizi isterse Port Sudan'a gelsin’ dedi. Ülkemizin meselesinin çözümü için kendisi ile birlikte oturmak üzere belirttiği yer ve saatte buluşmamıza hiçbir itirazımız yok. Onun yer ve zamanı belirterek bir adım atması gerekmekte. Addis Ababa Bildirgesi'nde HDK konusunda varılan mutabakata gelince, bunda aramızda bir ittifak olduğuna dair hiçbir şey yok. Bu, aynı amaçla buluşmak üzere muhatap olduğumuz orduya ve diğer sivil ve askeri güçlere de sunulacak bir duyurudur. Bizim kaygımız ülkeyi bu çıkmazdan kurtaracak ortak bir anlaşmaya varmaktır.”

Burhan – Hamideti görüşmesi

Faysal, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD) teklif ettiği, Burhan ile HDK Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Hamideti) arasındaki görüşmeye ilişkin beklentileriyle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı: “Addis Ababa Bildirgesi'nden HDK’nin orduyla doğrudan diyalog halinde düşmanlıkları derhal ve koşulsuz olarak durdurmaya hazır olduğunu çıkarmıştık. İki tarafın liderleri (Burhan ve Hamideti) arasındaki görüşmenin bu amaca ulaşması gerektiğine, başarısızlığa yer olmadığına inanıyoruz. Durum daha da kötüye gideceği için hazırlıkların iyi olması ve her iki tarafın da insani yardımın ulaştırılmasını sağlayacak uzun vadeli bir anlaşmaya varma iradesine sahip olması gerekiyor. Bu nedenle söz konusu toplantıya güvenmek çok önemli. Çünkü bu, uluslararası ve bölgesel toplulukların varlığının yanı sıra, Afrika platformundan önerilen tek çözüm. Bu, kararlılık ve ciddiyet gerektiren tarihi bir fırsat.”

FOTO: Sudanlı gazeteci İsmail Muhammed Ali (solda), ÖDBG liderlerinden Babekir Faysal ile yaptığı röportajda. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia
Sudanlı gazeteci İsmail Muhammed Ali (solda), ÖDBG liderlerinden Babekir Faysal ile yaptığı röportajda. / Fotoğraf: Hasan Hamid - İndependent Arabia

Faysal, savaşın askerî açıdan çözülmesi ihtimaline ilişkin ise şu ifadeleri kullandı: “Bu savaşı askerî açıdan herhangi bir tarafın lehine çözmek zor. Bizler bu savaşın çıktığı ilk günden itibaren hiçbir tarafın diğerine karşı zafer kazanamayacağını ve ülke üzerinde tam hakimiyet ilan edemeyeceğini söyledik. HDK, Darfur bölgesinin yüzde 90'ını, Kordofan'ın büyük bir bölümünü, başkenti ve El Cezire eyaletini kontrol ediyor. Sudan ordusu ise diğer bazı eyaletlerde varlık gösteriyor. Bu, zafere ulaşmanın zor olduğu bir durum.”

Yeniden yapılanma

Faysal, yeniden yapılanma çabalarıyla ilgili olarak şu sonuca vardı: “Sudan'dan ayrılışımızdan ve siyasi ve diplomatik faaliyetlerimizin devam etmesinden bu yana, bölgesel ve uluslararası topluluklarla yaptığımız toplantılarda üç ana noktaya odaklandık. Birincisi mevcut şartlarda insani yardım meselesi. İkincisi ateşkes. Üçüncüsü ise savaşta yok edilenleri yeniden inşa etmek ve vatandaşların kayıplarını tazmin etmek. Görüştüğümüz tüm ülke ve kuruluşlar, Sudan'ı desteklemeye istekli olduklarını ifade etti. Bu nedenle yeniden inşa sürecinin başlayabilmesi için savaşı hızla durdurmaya odaklanmak çok önemli. Ancak savaş ne kadar uzun sürerse söz konusu ülkeler yeniden yapılanma konusuna o kadar hazırlıksız olacak. Çünkü başka alanlarda öncelikleri ve yükümlülükleri olacak.”



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.