ABD’nin Gazze’deki savaşı sona erdirmeye yönelik mesajları yeterli değil

İsrail ile Filistin arasındaki krizin çözümüne yönelik 9 çözüm önerisi

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda konuşurken, 17 Ocak 2024 (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda konuşurken, 17 Ocak 2024 (AFP)
TT

ABD’nin Gazze’deki savaşı sona erdirmeye yönelik mesajları yeterli değil

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda konuşurken, 17 Ocak 2024 (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda konuşurken, 17 Ocak 2024 (AFP)

Nebil Fehmi

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz günlerde Türkiye ve Yunanistan ile ilgili olarak Akdeniz, Levant Bölgesi ve Libya'nın güvenliği de dahil olmak üzere çeşitli konuların ele alınması amacıyla Türkiye ve Yunanistan’ı ziyaret etti. Bu iki ülkede gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından ABD’nin önceliği olan Gazze’deki savaşın diğer alanlara, özellikle Mısır ve Ürdün gibi İsrail'e komşu ülkelere sıçramasını ya da Lübnan ve Suriye'de İran'la gerilimin tırmanmasını önlenmesi amacıyla Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Mısır, Batı Şeria ve İsrail'i ziyaret etti. Ayrıca Kızıldeniz'in güvenliği de son dönemde İran'la ilişkilerini yeniden kuran ve Arap Birliği’nin dönem başkanlığını yapan Suudi Arabistan için büyük bir endişe kaynağı haline geldi.

ABD’nin, Mısır ve Ürdün'ün İsrail'le yapılan barış anlaşmalarına bağlı kalacaklarına dair inancı ve güveni tam olsa da İsrail hükümetinin bazı üyelerinin aşırılıkçı tutumlarının ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi yönündeki çağrılarının, Mısır ve Ürdün ile İsrail arasındaki anlaşmaları tehlikeye sokacağından endişe ediyor. Zira Mısır ve Ürdün, ulusal güvenliklerinden taviz vermenin kendileri için bir dönüm noktası ve kırmızı çizgi olduğunu açıkladılar. Öyle ki Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi, böyle bir tavizin barış anlaşmasının içeriğini boşaltacağını ifade etti. Bu yüzden ABD Dışişleri Bakanı Blinken, Ortadoğu turu sırasında ülkesinin Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine karşı olduğunu bir kez daha yineledi ve güvenli koşullar oluştuğunda Gazze'deki Filistinlilerin evlerine dönmeleri gerektiğini vurguladı.

Öte yandan zorla yerinden edilenlerin (Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki) Refah Sınır Kapısı yakınlarına yığılması ve İsrail ordusunun Philadelphia (Selahaddin) Ekseni’nde askeri operasyonlar düzenlemesinin Mısır için özel bir endişe kaynağı oluşturduğunu söylemeye gerek yok. Mısır, sınır güvenliğiyle ilgili prosedürlerin herhangi bir şekilde ihlal edilmesinin ulusal güvenliğine karşı tehdit oluşturacağı konusunda bir kez daha uyarıda bulundu.

ABD’nin İsrail'le önceliklerinin ikinci sırasında İsrail'in askeri operasyonlarının kapsamını genişletme yöntemi konusunda bir anlaşmaya varmaya çalışmak yer alıyordu. Böylece bir yandan Hamas Hareketi üzerinde etkili olmaya ve baskı yapmaya devam ederken, diğer yandan dünyanın çeşitli yerlerinde kamuoyunu meşgul eden Filistinli siviller arasındaki insani ve maddi kayıp oranlarını da azaltmayı planlıyordu. İsrail, 7 Ekim’deki olaylardan sonra dostlarının kendisine olan sempatisini kaybetti. Ayrıca Tel Aviv ve Washington'a yönelik ciddi eleştirilere yol açtı. Genel olarak İsrail'i destekleyen Batılı ülkeler arasındaki fikir birliği bozuldu.

Arap ülkeleriyle olan temaslarda ikinci öncelik olarak ise İsrail'in rehineler serbest bırakılmadan siyasi olarak hareket etmeyeceği, askeri operasyonlarını durdurmayacağı ya da bu operasyonları radikal bir şekilde azaltmayacağı göz önüne alındığında Gazze'deki İsrailli rehinelerin ve bununla bağlantılı olarak İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutsakların serbest bırakılması konusunda bir anlaşmaya varılması konusu geliyor. Son olayların başlangıcından bu yana aktif arabuluculuk yapan Mısır ve Katar ile yapılan görüşmelerde bu konuya özel bir ilgi gösterilmesi gayet doğal bir durum.

ABD, bir yandan rehinelerin serbest bırakılması için çabalarken diğer yandan İsrail'den gelen artan talepler çerçevesinde olduğu kadar tanık olduğumuz ölüm ve yıkımların ardından yarı normal koşullara dönmeye çalışmak için idari, insani ve mali konularda bazılarının ileride Gazze Şeridi’nin yönetimine katılması umuduyla ateşkes sonrası Gazze’nin yönetimi ve Hamas’a nasıl muamele edileceğiyle ilgili Arap ülkeleriyle uzlaşmaya ve onların nabzını ölçmeye çalışıyor.

Geçtiğimiz haftalarda araştırma merkezleri aracılığıyla ABD ve Batı ülkelerinde İsrail'in askeri operasyonlarının sona ermesi sonrasına ilişkin çeşitli önerilerin tartışıldığı resmi ve gayri resmi konferanslar düzenlendi. Bazılarına davet edildim. Ancak önceliğin ateşkes olması gerektiği ve sorunun kökeninin işgal olduğu göz ardı edildiği için uygun görmediğimden katılım göstermedim. Bu tür davetler almaya devam ediyorum.

Öte yandan İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, İsrail'in Gazze Şeridi üzerindeki güvenlik kontrolünün devam etmesini öngören, gerektiğinde tek taraflı müdahale hakkını güvence altına alan ve Filistinlilerin Gazze Şeridi’nin yönetimine sınırlı katılımının yanı sıra doğrudan komşu ülke olarak Mısır başta olmak üzere Arap ülkelerine yönelik önemli sorumluluklara işaret edilen fikirlerini açıkladı. Bu fikirler, aşırı sağcı hareketlerin tepkisini çekti. Çünkü söz konusu fikirleri, İsrail hükümetinin güvenliği sağlamadığı tavizleri olarak gördüler. Diğer taraftan İsrail'in Gazze'de kontrolü yeniden ele geçirmesini reddeden Araplar da fikirlerden duydukları memnuniyetsizliği dile getirdiler.

İsrail, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in ziyaretinden birkaç gün önce, Beyrut'un Hizbullah’ın kontrolündeki bir banliyösünde Hamas’ın önde gelen liderlerinden Salih el-Aruri'ye suikast düzenledi. Bunun yanından Blinken, Ortadoğu turu sırasında Hizbullah liderlerinden birinin öldürüldüğünü duyurdu. Bu gelişmeler, bölgesel gerilimi artırırken ABD Dışişleri Bakanı'nın görevini zorlaştırdı. Bu da Mısır ve Katar ile Gazze’deki İsrailli rehinelerin ve İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutsakların serbest bırakılmasıyla ilgili arabuluculuk çabalarının geçici olarak sekteye uğramasına neden oldu.

İsrail'in bu suikastları öncelikle içerideki siyasi kaygılarla İsrail kamuoyuna kendini kanıtlamak ve özellikle Gazze Şeridi'ndeki durum henüz kendi lehine çözülmediğinden 7 Ekim şokundan sonra bölgesel olarak güçlerin ve İsrail'in demir yumruğunun prestijini yeniden tesis etmek amacıyla gerçekleştirdiğine inanıyorum.

Ayrıca İsrail'in bu gerilimi tırmandıran adımı, gerekirse bölgedeki tarafların tepkisinin kontrol altına alınabileceği ve buna tahammül edebileceği inancıyla attığına ve bu kontrollü tırmanışın kendisine hizmet ettiğine inanıyorum. Aynı şekilde bu da bölgeyi tehdit ettiğini gösteriyor. Böylece ABD’den aldığı maddi, askeri ve siyasi desteğin sürmesini garanti altına alınmasının yanı sıra Gazze Şeridi'nde tam bir ateşkes sağlanması yönünde artan uluslararası baskıya karşı koymak için bazı Batılı ülkelerin desteğini almaya devam etmesini kolaylaştırıyor.

Nüfusun yüzde 65'ini gençlerin oluşturduğu bölge halklarının meşru özlemlerine, adalete, hukuka saygıya, üretim ve dağıtımda ekonomik sistemlerin etkinliğine dayalı bir barışa ve refaha ulaşmak için bölgenin insani ve maddi kaynaklarının beklediği daha iyi ve güvenli bir gelecek inşa etme çabalarını kolaylaştıracak tam ve kapsamlı bir Arap-İsrail barışına ulaşmanın önemli olduğuna inanıyorum. Güçlünün ihlalleri ve bunların yansımaları yerine yasanın gücüne ve onun felsefesine saygı gösterilmeden hiçbir şey başarılamaz ve istikrara kavuşturulamaz.

Bunu vurguluyorum çünkü ABD’nin şu anki çabalarının, siyasi gerçekçiliğin Arapları yalnızca 7 Ekim olaylarından kaynaklanan İsrail güvenlik ihtiyaçlarını kabul etmeye zorlaması gerektiği yönündeki zayıf ve yetersiz argümana dayandığını hissediyorum. Filistinlilerin 70 yılı aşkın süredir çalınan hakları göz ardı edilirken İsrail, Gazze halkının maruz kaldığı trajik olaylardaki sorumluluklarından muaf tutuluyor. Bundan dolayı ABD’nin tüm önerileri, İsrail’in güvenlik kaygılarını gidermeye yönelik teknik ve operasyonel düzenlemelere odaklandı ve İsrail'in siyasi yapısını dikkate aldı. Filistin'in durumu yalnızca insani açıdan ele alınsa da bu en azından kısmi bir iyileştirmeye yardımcı olabilecek önemli bir açı, fakat yine de yaranın tamamen yahut geçici olarak iyileşmesini sağlamayacak. Karşılıklı şiddet olaylarının yeniden başlaması kaçınılmaz olacak.

İsrail'in güvenliğinin ve istikrarının güç kullanımına değil, siyasi sorunların çözümüne bağlı olduğuna inanması, mevcut krizden çıkmanın ilk adımı. Şiddetin hem savaşanlara hem de sivillere karşı şiddeti doğurduğuna şüphe yok. Bu durum, 7 Ekim öncesinde de 7 Ekim sırasında da sonrasında da böyleydi.

Arap ülkeleri, İsrail’in ateşkes çağrılarını her seferinde kulak arkası etmesi ve masum insanları öldürüp kalanların hayatlarını mahvetmeye devam etmesi karşısında Riyad Zirvesi’nden çıkan nihai bildirisini somut adımlar ve uygulamalarla takip etmeli. Filistinliler de yalnızca kendi ulusal kimlikleri etrafında toplanmalı ve düşmanlarının eliyle ya da dostlarının kaygısıyla çözülmeyecek olan yürüyüşlerine öncülük etmek için inisiyatif almalılar. ABD ise politikalarının ve çifte standartlarının genel olarak uluslararası güvenilirliğine ve bölgedeki rolü ve statüsüne yansımalarını dikkatle değerlendirmeli.

Arap ülkeleri olarak adalete ve hukuka bağlı kalarak, çağrıları eyleme dönüştürerek, ateşkes için destek toplayarak, İsrail'i uluslararası ve insancıl hukuku ihlal eden eylemlerinden sorumlu tutmak için siyasi, hukuki ve toplumsal çabalarımızı yeniden başlatarak tüm taraflara, hatta birbirimize açık ve net bir şekilde hitap etmeliyiz.

Bu krizden çıkmanın ve yeniden yaşanmasını önlemenin en iyi yolunun, meseleye siyasi bir çözüm bulmayı amaçlayan kapsamlı bir plan çerçevesinde krizin ciddiyetini hafifletmeye yönelik acil adımlar atılması yani, aşağıdaki çözüm önerileriyle sorunun yalnızca semptomlarının değil, kökeninin de ele alındığı bir anlaşmanın benimsenmesi olduğuna inanıyorum.

Söz konusu prosedürleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Gazze'de derhal tam ve kapsamlı bir ateşkes ilan edilmeli ve İsrail güçleri Gazze Şeridi'nden çekilmeli.

2- Filistinli tutsaklar karşılığında İsrailli rehineler serbest bırakılmalı.

3- Filistinli nitelikli kadrolar yetiştirilene kadar uluslararası bir güç tarafından denetlenmek şartıyla, iki taraf arasında şiddet kullanılmasını önleyecek Filistin-İsrail prosedürleri üzerinde anlaşmaya varılmalı.

4- Geçiş aşamasında Gazze Şeridi ve Batı Şeria'yı koordineli olarak yönetecek yetki ve yeteneklere sahip nitelikli bir teknik bakanlık kurulması için bir Filistin-Filistin uzlaşısı yapılmalı.

5- Gazze'yi Marshall Planı çerçevesinde uluslararası toplumun ve Arap ülkelerinin desteğiyle yeniden inşa etmek için kapsamlı bir plan geliştirilmeli.

6- 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin devletini tanıyan uluslararası bir deklarasyon yayınlanmalı.

7- Hem İsrail’de hem de Filistin’de 2024 yılı bitmeden ulusal seçimler düzenlenmeli.

8- Egemenlik ve bağımsız kimliğe sahip iki devlet temelinde meseleye barışçıl bir çözüm getirilmeli.

9- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), tüm maddelerinin 18 ila 24 ayı aşmayacak şekilde belirli bir takvime göre uygulanacağı bu çözüm planını bir anlaşma olarak kabul etmeli.

Filistin halkının kendi devletinde ulusal haklarına kavuşabilmesinin tek yolu ve İsrail'e Ortadoğu'da istediği güvenliği ve kabulü sağlamanın meşru ve pratik yolu budur.

*Independent Arabia’da yer alan bu makalenin çevirisi Şarku’l Avsat’a aittir.



Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor

Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor
TT

Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor

Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor

Yemen yönetimi, hükümet güçlerinin Batı Sahili’nde geniş bir alanı Husi grubuna kaptırmasının ardından önceliklerini yeniden düzenliyor. Husiler, 3-11 Eylül tarihleri arasında düzenledikleri saldırılarda Hays, el-Huha, el-Muha ve limanının yanı sıra Babülmendeb, Meyyun Adası ve Kızıldeniz'in güneyindeki diğer Yemen adalarının kontrolünü ele geçirdi.

Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Üyesi Tarık Salih liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri, 9 Ağustos- 10 Eylül tarihleri arasındaki çatışmalarda 500'den fazla mensubunun hayatını kaybettiğini, yaklaşık bin 500 kişinin yaralandığını bildirdi. Husiler tarafında ise binden fazla ölü ve binlerce yaralı olduğu açıklanırken, saldırıların İran Devrim Muhafızları ve müttefikleri tarafından yönetilip desteklendiği öne sürüldü.

Yemen yönetimi, direnişin süreceğini ve inisiyatifi yeniden ele geçireceklerini vurgulayarak, birlikleri yeniden organize etme ve konuşlandırma çalışmalarını sürdürüyor. Hükümet kaynakları, yerinden edilen sivilleri karşılamak üzere yapılan hazırlıklarla eş zamanlı olarak bazı askeri unsurların Marib'e sevk edildiğini aktardı.

Öte yandan Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre artan çatışmalar, ciddi yardım yetersizliği ile barınak, su, gıda ve sağlık hizmetleri eksikliğinin yaşandığı 6 vilayette 9 binden fazla aile yerinden oldu.


Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
TT

Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Libya’da, Ukrayna basınında yer alan ve batıdaki Misrata kentinde bulunan bir askeri üssün Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere yönelik saldırılarda kullanıldığını öne süren haberlerin ardından siyasi ve güvenlik endişeleri arttı. Gözlemciler ise ülkenin Moskova ile Kiev arasındaki çatışmanın içine çekilmesi konusunda uyarıda bulunuyor.

Söz konusu endişeler, CNN’in yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. CNN, Libya’da bulunduğunu belirttiği “Ukraynalı bir deniz İHA operatörünün”, biriminin Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere saldırmak üzere Misrata’daki bir askeri üssü kalkış noktası olarak kullandığını ve bunun karşılığında yerel güçlere eğitim verdiğini söylediğini aktardı.

Cumartesi günü yayımlanan haberde, “istihbarat kaynakları ve Ukraynalı askeri yetkililere” dayandırılan bilgilere göre, deniz İHA’ları konusunda uzman Ukraynalı unsurlar 2025 yılının sonlarından bu yana Libya’nın batısında bulunuyor.

Batı Libya’daki makamlar aylardır gündeme getirilen iddialara ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, geçici Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı sessizliğini bozarak Misrata askeri üssünün dış taraflara veya çıkarlara yönelik operasyonlarda kullanıldığı yönündeki “iddiaları” yalanladı.

Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, Ukrayna merkezli “UNITED24 Media” platformunun 6 Eylül’de yayımladığı ve Ukrayna’nın Libya’dan havalanan 12 İHA ile yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”yı Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef aldığı yönündeki iddiaların ardından geldi.

Ulusal Birlik Savunma Bakanlığı cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, “Misrata askeri üssünün veya herhangi bir ulusal askeri tesisin Libya devletinin egemenlik görevleri dışında herhangi bir saldırının başlatılması ya da herhangi bir tür askeri operasyonun gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasına izin veren hiçbir anlaşma, düzenleme veya koordinasyonun bulunmadığını kesin bir dille reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu, mart ayından bu yana Akdeniz’de Rus yük gemilerinin Libya topraklarından kalkan İHA’larla hedef alındığına ilişkin haberlerin ikinci kez gündeme gelmesi. İddialar, Libya’nın Rusya-Ukrayna çatışmasının içine çekilmesi yönündeki siyasi ve güvenlik endişelerini artırıyor.

Bununla birlikte, Savunma Bakanlığı, Başbakan Abdülhamid Dibeybe’nin de yürüttüğü bakanlık sıfatıyla yaptığı açıklamada, gündeme getirilen tüm iddialara ilişkin olarak “hiçbir yabancı tarafa herhangi bir ülke veya taraf aleyhine düşmanca eylemlerde bulunmak amacıyla Libya topraklarını, tesislerini, hava sahasını veya karasularını kullanma izni vermediğini” vurguladı. Bakanlık ayrıca hiçbir ulusal askeri tesisin bu amaçla tahsis edilmediğini veya kullanılmadığını belirtti.

Sorumlu taraf kim?

Askeri araştırmacı Şerefeddin Ali el-Alvani, Libya’nın batısındaki Trablus, Misrata ve Zaviye gibi kentleri “devlet içinde devlet” olarak nitelendiriyor. Alvani, grupların, milislerin ve mevcut durumdan fayda sağlayan tüm kesimlerin “para karşılığında açık silah pazarının anahtarlarını elinde tuttuğunu” belirtiyor.

cdgbthynj
Mart ayından bu yana Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Alvani, bunun yalnızca Ukrayna yapımı silah ve İHA ticaretiyle sınırlı olmadığını, “her şeyin mubah hale geldiği bir karaborsa ekonomisini canlandırdığını” ifade ediyor.

Alvani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu gerçeklik, Libya’daki askeri ve güvenlik kurumlarını birleştirme çabalarının başarıya ulaşması ve tüm silah depolarının Genel Komutanlığın çatısı altında toplanmasıyla sona erebilir” dedi.

Trablus’taki Ulusal Birlik Hükümeti 6 Eylül’de, “Trablus ve Zaviye’deki petrol depoları ile Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin dağıtıldığını” açıklamıştı.

Özellikle hükümete muhalif kesimler arasında “tartışma ve şüphelerin” sürdüğü bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti, Savunma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “nitelikli güvenlik ve istihbarat operasyonunun” sonucunda Libyalı ve yabancı 5 kişinin yakalandığını ve petrol depolarını hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin çökertildiğini bildirmişti.

Eski Libya Savunma Bakanı Muhammed el-Bergasi ise daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”nın Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef alındığı iddia edilen 12 İHA’nın Libya topraklarından havalandığı ihtimalini dışlamıştı.

Bergasi, “Bu İHA’ların denizdeki bir geminin üzerinden havalanmış olması daha muhtemel. Çünkü bunların çalıştırılması için pist veya karada bulunan fırlatma platformlarına ihtiyaç yok” değerlendirmesinde bulundu.

Bergasi’nin değerlendirmesinin yanı sıra güvenlik uzmanları da “söz konusu İHA’ların Libya’dan havalandığını gösteren gerçek bir kanıt bulunmadığını” belirtiyor.

Daha önce de “kimliği belirsiz İHA’lar” Trablus ve Zaviye’deki petrol tesislerinin yanı sıra Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef almıştı. Saldırıların arkasında kimin bulunduğuna ilişkin belirsizlik sürerken, dikkat çeken nokta ise İHA’ların Libya’nın diğer bölgeleri yerine yalnızca ülkenin batısındaki kritik tesislere yönelmesi oldu.

 Mart ayındaki saldırı

Rusya’ya ait “Arctic Metagaz” isimli tanker, mart ayının başlarında Libya açıklarında ağır hasar almıştı. Rusya Ulaştırma Bakanlığı o dönemde yaptığı açıklamada, Arktik bölgesindeki Murmansk Limanı’ndan sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan tankerin “Ukrayna donanmasına ait İHA’ların saldırısına uğradığını” ve saldırıda kullanılan silahların “Libya kıyılarından fırlatıldığını” açıklamıştı.

Rus haber ajansı Interfax da dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yardımcılarından Nikolay Patruşev’in, Akdeniz’de Rusya’ya ait sıvılaştırılmış doğal gaz tankerine düzenlenen saldırıyı “uluslararası terör eylemi” olarak nitelendirdiğini aktarmıştı.

Şüphelerin arttığı ve Ukrayna’nın Libya’nın batısındaki varlığına ilişkin iddiaların önüne geçilmek istendiği bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti Savunma Bakanlığı, “dost ülkelerle gerçekleştirilen her türlü askeri iş birliği ve teknik eğitimin resmi ve yasal çerçevelere tabi olduğunu” vurguladı.

Bakanlık ayrıca “Libya devletinin egemenliğine tam bağlılığını” ve “Libya topraklarının, ulusal güvenliği veya ülkenin dış ilişkilerini tehlikeye atabilecek eylemler için bir üs olarak kullanılmasını reddettiğini” belirtti.

Fransa’nın RFI radyosu tarafından geçen nisan ayında hazırlanan araştırma da Ukrayna ile Rusya arasındaki Afrika’daki “gizli çatışmanın” boyutlarını ele almış ve Libya’nın bu mücadelenin yeni sahnelerinden birine dönüştüğüne dikkat çekmişti.


Sisi ve Abiy Ahmed BRICS’te görüşmedi... Kriz sürüyor

BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Sisi ve Abiy Ahmed BRICS’te görüşmedi... Kriz sürüyor

BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Yeni Delhi’de pazar günü sona eren BRICS Zirvesi, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi ile Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed arasında ikili görüşme gerçekleşmeden tamamlandı. İki ülke arasındaki gerilimin merkezinde Nil Nehri ve Etiyopya’nın Mısır’ın su payını güvence altına alacak hukuken bağlayıcı bir anlaşmayı kabul etmeden inşa ettiği Hedasi (Rönesans) Barajı bulunuyor.

Uzmanlar, Şarku’l Avsat’a görüşmenin gerçekleşmemesinin Mısır’ın Etiyopya’ya yönelik güven eksikliğini ve Addis Ababa’nın kriz yönetimine ilişkin itirazlarını açıkça ortaya koyduğunu belirtti. Uzmanlar ayrıca Mısır’ın BRICS kapsamındaki diplomatik girişimlerinde su meselesini ve uluslararası hukuka saygının önemini gündeme getirmesinin, Kahire’nin tutumunu sürdürdüğünü ve Etiyopya’nın tek taraflı adımlarını reddettiğini gösterdiğine dikkat çekti.

Mısır ile Etiyopya arasındaki ilişkiler, Addis Ababa’nın 2011 yılında Nil Nehri üzerinde, aşağı kıyıdaş ülke olan Mısır’la koordinasyon sağlamadan bir baraj inşa etmeye başlamasının ardından gerildi. Yaklaşık on yıl süren müzakereler 2024’te iki ülke arasında donduruldu. Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde yeni barajlar inşa etme niyetini açıklamasıyla gerilim yeniden tırmandı. Mısır ise bunu kabul etmesinin mümkün olmadığını ve su kaynakları üzerindeki haklarını savunmak için meşru müdafaa hakkına sahip olduğunu defalarca açıkladı.

dfvyj
Mısır Cumhurbaşkanı, cumartesi akşamı Güney Afrikalı mevkidaşıyla görüşürken (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Cumhurbaşkanlığı ve resmi Etiyopya Haber Ajansı’nın açıklamalarına göre Sisi ve Abiy Ahmed, BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerle çeşitli ikili görüşmeler gerçekleştirdi ancak birbirleriyle baş başa bir görüşme yapmadı.

Hatta zirvenin resmi aile fotoğrafında dahi Sisi ile Abiy Ahmed birbirlerinden ayrı konumlandı. Etiyopya Başbakanı ikinci sırada, Sisi ise ön sırada yer aldı. Kameralara iki lider arasında kısa bir sohbet dahi yansımadı.

Mısır Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Ahmed Alaa Fayid, zirve sırasında liderler arasındaki görüşmelerin önceden yapılan koordinasyonla gerçekleştirildiğine dikkat çekti. Fayid, “BRICS Zirvesi’nde Etiyopya Başbakanı ile bir görüşme yapılmadı” dedi. İki ülke arasındaki ilişkilerin “en iyi döneminde olmadığını” belirten Fayid, ilişkilerin geçmişte daha iyi olduğu dönemlerin bulunduğunu ifade etti.

Ulusal Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde Afrika işleri uzmanı Hüseyin el-Buhayri ise Sisi ile Abiy Ahmed arasında zirve kapsamında görüşme gerçekleşmemesinin, Mısır’ın mevcut Etiyopya hükümetine duyduğu güven eksikliğini yansıttığını söyledi.

dfrgthyj
Etiyopya Başbakanı, BRICS Zirvesi’ndeki konuşması sırasında (Etiyopya Haber Ajansı)

Buhayri, Etiyopya hükümetinin Mısır ile su meselesinin çözülme ihtimaline ilişkin herhangi bir olumlu işaret vermediğini belirterek, Etiyopya barajı dosyasının iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin geleceğini belirleyen en önemli unsur olmaya devam edeceğini ifade etti.

Buhayri’ye göre görüşmenin gerçekleşmemesi, Mısır’ın Etiyopya’ya “mevcut politikalarını ve uzlaşmaz ve düşmanca tutumlarını sürdürmesinin siyasi ilişkilerdeki durgunluğun devam etmesine yol açacağı” yönünde doğrudan bir mesaj vermesi anlamına geliyor.

Etiyopyalı siyasi analist Abdüşşekur Abdüssamed de iki ülke arasındaki ilişkilerdeki durgunluğun ve ihtilaflı konularda uzlaşma perspektifinin bulunmamasının görüşmenin yapılmamasının nedenlerinden biri olduğunu belirtti. Abdüssamed ayrıca görüşmenin medyada “olumlu olmayan” bir şekilde ele alınmasına ilişkin kaygıların da etkili olmuş olabileceğini söyledi.

Mısır BRICS’te su dosyasını gündeme taşıdı

Sisi ile Abiy Ahmed arasındaki ikili görüşmenin su anlaşmazlığı nedeniyle gerçekleşmemesine rağmen su meselesi, Mısır’ın zirve kapsamında yürüttüğü ikili temasların gündeminde yer aldı.

Sisi, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa ile bir araya geldi. Mısır Cumhurbaşkanlığı tarafından cumartesi akşamı yayımlanan açıklamaya göre iki lider, güvenlik ve istikrarın desteklenmesi ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesine yönelik çabaların yoğunlaştırılmasının önemini vurguladı.

Sisi ve Ramaphosa, Mısır ile Güney Afrika’nın özellikle Afrika ortak çalışmalarının güçlendirilmesi ve uluslararası platformlarda Afrika ülkelerinin tutumlarının ortaklaştırılması konusunda sorumluluk üstlendiğini belirtti.

Mısır Cumhurbaşkanlığı açıklamasında, “Su meselesiyle ilgili olarak iki taraf, uluslararası hukuk kurallarına saygı gösterilmesi ve bölgesel güvenlik ve istikrarı koruyacak şekilde ülkelerin haklarının güvence altına alınması için çalışılması gerektiğini vurguladı” ifadelerine yer verildi.

Mısır Cumhurbaşkanı’nın BRICS görüşmelerinde su haklarının güvence altına alınması gerektiğini vurgulaması, Buhayri’ye göre Kahire’nin bu konudaki resmi tutumunu yansıtıyor.

Buhayri, Nil sularının Mısır halkı açısından “bir ölüm kalım ve varoluş meselesi” olduğunu belirterek Kahire’nin Nil Nehri üzerindeki haklarından tamamen vazgeçmeyeceğini ve özellikle su dosyasında Mısır’ın ulusal güvenliğine zarar verecek herhangi bir taviz veremeyeceğini söyledi.

Buhayri, BRICS çatısı altındaki diplomatik girişimlerin özellikle Güney Afrika, Çin ve Rusya başta olmak üzere örgüt üyesi ülkelerin tutumlarını harekete geçirmeyi ve Etiyopya’ya baskı yapılmasını amaçladığını belirtti.

Buna göre Kahire, Etiyopya’nın Nil Nehri üzerindeki Mısır’ın su haklarını güvence altına alacak hukuken bağlayıcı bir anlaşmaya varılması yönündeki taleplerine yanıt vermesi için Addis Ababa üzerinde baskı oluşturulmasını hedefliyor.

İlişkilerin yeniden düzelmesi ihtimali

Bu karamsar tabloya rağmen Fayid, Mısır ile Etiyopya arasındaki ilişkilerin yeniden eski seviyesine dönebileceğini göz ardı etmedi.

Fayid, bunun için iki ülke arasındaki işbirliğinin, Etiyopya’nın kalkınma arzusuyla Mısır’ın su haklarına zarar vermeme yükümlülüğünü aynı anda gözeten bir düzeye taşınması gerektiğini vurguladı.