Lübnan ve yeni ‘cihatçı örgütlerin’ ortaya çıkışı: Siyasi eylemleri ve rollerinin sınırları

İzzetu’l-İslam Tugayları adlı örgüt Suriye'nin güneyinden mi geldi?

Güney Lübnan’daki Kuleyle beldesi yakınlarında 19 Ocak’ta İsrail yürüyüşüne düzenlenen baskında öldürülen bir Hamas savaşçısının cenazesi (AFP)
Güney Lübnan’daki Kuleyle beldesi yakınlarında 19 Ocak’ta İsrail yürüyüşüne düzenlenen baskında öldürülen bir Hamas savaşçısının cenazesi (AFP)
TT

Lübnan ve yeni ‘cihatçı örgütlerin’ ortaya çıkışı: Siyasi eylemleri ve rollerinin sınırları

Güney Lübnan’daki Kuleyle beldesi yakınlarında 19 Ocak’ta İsrail yürüyüşüne düzenlenen baskında öldürülen bir Hamas savaşçısının cenazesi (AFP)
Güney Lübnan’daki Kuleyle beldesi yakınlarında 19 Ocak’ta İsrail yürüyüşüne düzenlenen baskında öldürülen bir Hamas savaşçısının cenazesi (AFP)

Samir Zureyg

İzzetu’l-İslam Tugayları adlı bir örgüt 15 Ocak’ta basın ve sosyal medya ağları üzerinden yayınlanan açıklamayla kurulduğunu ve Şeba Çiftlikleri'nin bulunduğu Lübnan’ın dar sınır şeridinde İsrail ordusuna karşı bir operasyon gerçekleştirdiğini duyurmasıyla Güney Lübnan'da sahneye yeni bir aktör çıkmış oldu. Böylece bölgede faaliyet gösteren örgütlere ve silahlı gruplara katılan İzzetu’l-İslam Tugayları, halen gizemini korumaya devam ediyor. Bu yeni aktör, Filistinli mi, Lübnanlı mı? Hizbullah'ın Lübnan'ın cihad sahnesinin tamamını kontrol etmesi bakımından hangi amaçla ortaya çıktı?

Cihatçı ‘dükkanları’

Öncelikle şunu belirtelim, eğer bu açıklama olmasaydı İzzetu’l-İslam Tugayları’ndan kimsenin haberi olmayacaktı, bu da ortaya çıkmasının dahi başlı başına kasıtlı ve amaçlı bir eylem olduğu anlamına geliyor. Açıklamaya göre İzzetu’l-İslam Tugayları savaşçılarının sınır çitini aşmayı başarması ve İsrail askerlerinden oluşan bir devriyeyle sıfır mesafeden çatışmaya girmesi ve bunun sonucunda 3 savaşçısının öldürülmesi dikkat çekici görünüyordu. Açıklamada üç kişilik öncü bir gözetleme grubunun onlardan önce bölgeye sızdığı ve iki gün önce İsrail'in aynı noktayı bombalaması sonucu öldürüldükleri de belirtiliyordu.

Her ne kadar yeni örgütün ve savaşçılarının kimliği, özellikle Hizbullah, Hamas Hareketi ve Lübnan’daki Cemaati İslam tarafından onaylanıp onaylanmadığı belirsizliğini korusa da onlardan biri değil. Örgütün ölen üyelerinin cesetleri İsrail ordusunun eline geçse de kimliklerini ve hedeflerini belirlemek için güvenilebilecek bazı işaretler ve sızdırılan bilgiler var.

Bu işaretlerin başında Hizbullah'ın tüm sınır bölgesini kontrol etmesi ve silahlı kişilerin çatışma bölgelerinin derinliklerine onun onayı olmadan ulaşmasının imkansız değilse de oldukça güç olması geliyor. Hizbullah, savaşın başlarında başkent Beyrut'un güney banliyösündeki karargahında bir operasyon odası kurdu. Bu operasyon odasının görevi, Güney Lübnan’daki operasyon sahasını organize etmek ve orada kimlerin bulunabileceğini belirlemek için Lübnan güvenlik servisleriyle koordinasyon sağlamaktı.

Hizbullah, savaşın başlarında başkent Beyrut'un güney banliyölerindeki karargahında görevi, Güney Lübnan’daki operasyon sahasını organize etmek ve orada kimlerin bulunabileceğini belirlemek için Lübnan güvenlik servisleriyle koordinasyonu sağlamak olan bir operasyon odası kurdu.

İkinci olarak İzzetu’l-İslam Tugayları’nın açıklaması, İran'ın askeri ve siyasi nüfuza sahip olduğu ülkelerde, özellikle de benzer onlarca örgütün faaliyet gösterdiği Suriye’nin kuzeyinde çok sayıda örgüt ve silahlı grup kurarak izlediği stratejiyle karşılaştırılmalı. İran, bu örgüt fazlalığını herhangi bir doğrudan siyasi sonuç doğurmadan baskı ve müzakere kartı olarak kullanma konusunda uzman. Gerektiğinde bir örgütü kolayca reddedilebilir ya da ortadan kaldırılabilir. Bu örgütlerin küçük boyutlarda olmaları da kendilerine belirlenen çerçeveden sapmalarına engel teşkil ediyor. Aynı strateji Lübnan’da Hizbullah tarafından izleniyor. Hizbullah, kendisine karşı herhangi bir gerçek muhalifin ya da rakibin ortaya çıkma ihtimalini önlemek amacıyla, özellikle Sünni sahnede varlığı ve nüfuzu sınırlı, solmuş örgütlerden oluşan geniş bir örgüt ağını destekliyor. Bu strateji, Lübnan'da alışveriş yapılan küçük boyutlu yerler olan ‘dükkanlar’ adıyla anılıyor.

Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi'nden siyasi araştırmacı ve öğretim görevlisi Makram Rabah bir televizyon kanalında yaptığı yorumda şunları söyledi:

Güney Lübnan’daki her askeri eylemin Hizbullah tarafından onaylanması gerekiyor, çünkü operasyon sahasını kontrol ediyor. Bu yüzden ancak o onaylarsa yeni silahlı örgütler (diğer bir deyişle cihatçı dükkanları) ortaya çıkabilir.

Rabah, İran ile ABD arasındaki müzakereler için şartların iyileştirilmesi amacıyla en-Nur Tugayları benzeri daha fazla örgütün ortaya çıkmasını bekliyor.

Örgütün üyeleri Filistin diasporasının başkentinden

Öte yandan İzzetu’l-İslam Tugayları üyelerinin nereden geldiğine dair bilgiler çelişkili. Hizbullah'a yakın kaynaklar, bu kişilerin ‘güney sınırına Lübnan’ın içinden değil, Suriye'nin güneyinden geldiklerini, burada Lübnan’ın ve Suriye’nin güneyi ile işgal altındaki Filistin toprakları arasındaki sınırların kesiştiği noktalardan birinden Şeba Çiftlikleri'ne girdiklerini’ söylüyorlar.

Aynı kaynaklar bu kişilerin Filistinli olduklarını ve Hizbullah’ın bu yeni aktörlerin ortaya çıkmasıyla hiçbir ilgisinin olmadığını belirttiler.

Hizbullah'a yakınlığıyla bilinen siyasi yazar Daoud Rammal, Rusya merkezli haber sitesi Sputnik'e yaptığı açıklamada, “Bu tür örgütlerin ortaya çıkışından en başta Hizbullah zarar görüyor. Ancak Suriye hükümetinin eli kolu bağlı olduğu işgal altındaki Filistin topraklarının kuzeyine komşu olan Suriye sınır bölgelerinin kontrolü İran ve ona bağlı güçlerin elinde” dedi.

fdvbgrth
Hamas liderlerinden Salih el-Aruri’nin 2 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İsrail’in suikastına uğradığı daire (Reuters)

Diğer taraftan güvenlik kaynaklarından sızdırılan bilgiler, bu örgütün üyelerinin Güney Lübnan'ın Sayda şehrindeki Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’ndan Filistinliler olduğuna işaret ediyor. Bu durum bize, geçtiğimiz eylül ayında Lübnan'daki Filistinlilerin yaşadığı en büyük mülteci kampı olan Ayn el-Hilve’de, Lübnan devletiyle yapılan bir anlaşma çerçevesinde kampların güvenliğinden sorumlu olan Fetih Hareketi (El Fetih) ile radikal İslamcı örgütler arasında kampta Filistin Ulusal Güvenlik Güçleri adıyla bilinen örgütün liderinin suikasta uğramasından sonra yaşanan olayları ve çatışmaları hatırlatıyor. Filistin Ulusal Güvenlik Güçleri’nin, Hamas Hareketi ve Hizbullah'tan lojistik ve siyasi destek aldığı biliniyor.

Hizbullah, yeni kurulan örgütleri destekledi ve onları, Filistin diasporasının başkenti olarak görülen Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’nın güvenliğinin sağlanmasında ortak güç haline getirmeyi başardı. Böylece ‘terör eylemleri gerçekleştirdikleri’ suçlamasıyla haklarında adli soruşturma açılmasını engelledi.

Çatışmalar, El Fetih’in, Hizbullah'a bağlı Filistinli radikal İslamcı örgütlerin kampın güvenliğinin sağlanmasında görev almalarını kabul edene kadar durmadı. El Fetih kampın güvenliği bahanesiyle ilk kez baskı görmüyordu. Hizbullah, 1994 yılının Kasım ayında Oslo Anlaşması'nın imzalanmasının ardından bazı El Fetih üyelerinin hareketten ayrılmasını ve radikal İslamcı örgütler kurulmasını destekledi. Bu örgütleri başta Ayn el-Hilve olmak üzere Filistinlilerin kaldığı mülteci kamplarının kontrolünü Fetih Hareketi’nin elinden almaları için cesaretlendirdi. Bunun üzerine çok kısa sürede kıyasıya bir mücadele başladı. El Fetih eski Filistin lideri Yaser Arafat'ın doğrudan emriyle girdiği çatışmaların sonucunda tüm mevzilerini geri aldı.

Hizbullah, yeni kurulan örgütleri destekledi ve onları, Filistin diasporasının başkenti olarak görülen Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’nın güvenliğinin sağlanmasında ortak güç haline getirmeyi başardı. Böylece ‘terör eylemleri gerçekleştirdikleri’ suçlamasıyla haklarında adli soruşturma açılmasını engelledi.

İzzetu’l-İslam Tugayları’nın Hamas’a bağlılığının işaretleri

İzzetu’l-İslam Tugayları adı ile Hamas'ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın adıyla olan benzerliği örgütün Hamas'la bağlantısı olduğunu açık bir göstergesidir. İzzetu’l-İslam Tugayları tarafından yapılan açıklamada, İsrail’e karşı Lübnan sınırından düzenlenen eylemin, İsrail'in Hamas Siyasi Bürosu Başkan Yardımcısı Salih el-Aruri ve beraberindeki liderlere yönelik suikastına misilleme olduğu belirtildi. Ancak açıklamada Aruri’nin bir araya geldiği ve vakit geçirdiği Cemaati İslam’ın Lübnan'daki askeri kolu olan Fecr Kuvvetleri liderlerinin adı hiç anılmadı. Aynı şekilde Aruri'nin öldürülmesinden sadece birkaç gün sonra öldürülen Hizbullah'ın önde gelen liderinden Visam et-Tavil’in adı da açıklamada geçmedi.

Burada, Hamas'ın 4 Aralık'ta Lübnan'da Aksa Tufanı İzcileri adlı bir örgüt kurulduğunu duyurduğunu hatırlatmakta fayda var. Duyuru, Lübnan'da yoğun siyasi eleştirilerin yapılmasına neden olmuş, Hamas liderleri örgütün neden kurulduğunu izah etmek için sık sık açıklamalarda bulunmak zorunda kalmıştı.

Lübnan’da bulunan Hamas'ın Medya Sorumlusu Velid Kilani, gazetecilere yaptığı açıklamada, yeni örgütün kurulmasındaki amacın, Hamas Hareketi’nin Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında kazandığı büyük sempatiyi ve insanların Hamas saflarına katılma arzusunu karşılamak olduğunu söyledi. Hamas'ın Lübnan'daki temsilcilerinden Ahmed Abdulhadi, gençlerin ilgisinin Hamas’ı, onların ulusal ve dini şahsiyetlerini inşa etmek için Aksa Tufanı İzcileri’ni kurmaya ittiğini açıkladı.

Aksa Tufanı Operasyonu’nun halkta büyük bir coşku yarattığına şüphe yok. Bu da Hamas'ı Sünni yelpazenin çeşitli renkleriyle, özellikle Selefi çevrelerle iletişim kanallarını genişletmeye çalışmaya motive etti.

Ancak bu konuda hiçbir zaman geri adım atmadı. Hamas'ın üst düzey yöneticilerinden Ali Baraka, Aksa Tufanı İzcileri örgütünün kurulduğunun açıklanmasından önce kasım ayı başlarında Güney Lübnan'ın Tire şehrindeki bir konferansta ‘kurtuluş ve geri dönüş savaşına hazırlık için askeri kanatların oluşturulması’ çağrısında bulunmuştu. Tüm bunlar İzzetu’l-İslam Tugayları’nın Hamas'ın siyasi ve askeri açıdan kullanmaya çalıştığı bir çocuğu olduğunu gösteriyor. Burada “İzzetu’l-İslam Tugayları Hamas’ın tek çocuğu mu, yoksa başka çocukları da var mı?” sorusu ortaya çıkıyor.

sdvferb
Lübnan topraklarını bombalayan bir topçu birliğinin yakınlarındaki bir İsrail askeri, 15 Ocak (Reuters)

Aksa Tufanı Operasyonu’nun halkta büyük bir coşku yarattığına şüphe yok. Bu da Hamas'ı çeşitli Sünni çevrelerle, özellikle Selefi çevrelerle ve gençlerle iletişim kanallarını genişletmeye ve ‘direniş ekseniyle’ yakınlaşmaya çalışmaya motive etti. Dini söylem, özellikle cihadı teşvik eden Kur'an ayetleri ve hadislerin sık sık kullanılmasıyla genel olarak gençler arasında cihadın popülerlik kazanmasına katkıda bulundu.

Hamas, profesyonel olmayan kişileri askeri koluna dahil edemediğinden ve Aksa Tufanı İzcileri’nin kurulmasına yönelik olumsuz tepkileri aldıktan sonra, Hizbullah tarzında küçük gruplar oluşturarak onları eğiterek ve teşvik ederek cihatçı gruplara kitlesel katılımı cazip hale getirme fırsatı yakalamaya çalıştı.

Cihat atmosferin çocukları

İzzetu’l-İslam Tugayları’nın kurulduğunun duyurulmasına birkaç gün kala İsrail’in Metula yerleşim bölgesi yakınlarında bir yerde 18 yaşında ayağı kesilmiş bir gencin cesedi bulundu. Lübnan’ın Sayda şehrinden olan bu genç iki ay önce evinden ayrılmıştı ve kendisinden haber alınamıyordu. Yarı resmi anlatıya göre genç bir silah satın aldı ve ‘düşmanla’ savaşmak için tek başına yola koyuldu. Bir öğrencinin silahı nereden aldığı, kimin silah kullanması için eğittiği ve aradan geçen bu iki ayı nerede geçirdiği ise belirtilmiyor. Emniyet kaynakları, genç çocuğun mevcut cihatçı atmosferden etkilendiğini ve bu yüzden kendisini eğiten ve ona silah veren Filistinli gruplardan birinin kampına katıldığını söylüyorlar.

Güvenlik kaynaklarından sızdırılan bilgilere göre pazartesi günü çoğunluğu Lübnan'ın kuzeyindeki Trablusşam ve Akkar şehirlerinden olan birkaç gençten oluşan bir grubun kurulduğu ortaya çıktı. Kendi aralarında küçük bir tekne satın almak için anlaşan gençler, İsrail'in derinliklerinde bir eylem gerçekleştirmek üzere Lübnan’ın güneyindeki Sayda şehrinin kıyısından yola çıktılar, ancak grup üyelerinden biri aynı zamanda güvenlik servislerinden birinin muhbiriydi ve tutuklanmalarına yol açan bilgiyi sızdırdı. Peş peşe gelen bu olaylar Lübnan basınında “Radikal gruplar İsrail'le savaşma bahanesiyle Lübnan'a baskı yapmak için geri mi döndüler?” sorusunun sorulmasına neden oldu.

Hizbullah, kendisini İsrail'e karşı direnişin destekçisi olarak sunarak Sünnileri kendi tarafına çekmeyi başardı. Ancak bu durum, Hıristiyanların endişelerini ve radikal İslamcı grupların geri dönüşü tehlikesini artırdı.

Tüm bunların Hizbullah'ın büyük başarısı olduğu düşünülebilir. Zira kendisini İsrail'e karşı direnişin destekçisi olarak sunarak Sünnileri kendi tarafına çekmeyi başardı. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre bu durum bir yandan Hıristiyanların endişelerini ve radikal İslamcı grupların geri dönüşü tehlikesini artırırken, diğer yandan Hizbullah’ın savaşmak için Suriye'ye girmesinden sonra inşa ettiği anlatıyı destekliyor.

​Her şeyden önemlisi kendisiyle anlaşmanın tek alternatifinin sadece Hizbullah’ın ‘cihatçı dükkanları’ kaosunu ve cihatçı sayısındaki patlamayı durdurabileceğinin ve özellikle Salih el-Aruri ve arkadaşlarının cenazesinde ortaya çıkan ve özellikle Hıristiyanlar arasında Lübnan'daki Filistin diasporasının geçmişin mirasını yeniden canlandırmasına ilişkin kaygıyı artıran sahnelerin ve sembollerin ortaya çıkmasından sonra, kuruluşundan bu yana ilk kez Lübnan'da açıkça askeri eylem yapan Hamas, durumu kontrol edebileceğinin anlaşılmasını sağlayarak elini güçlendirdi.

Bu gençler ve üyesi oldukları küçük grupların Filistin davasına hizmet ettiklerine ve Allah rızası için çabaladıklarına inanırken, yalnızca siyasi masada etkililer. Daha büyük silahlı grupların ise İsrail'le mücadelede ya da Gazze'deki cehennemi hafifletmede hiçbir rolleri yok. Tıpkı cihatçı yıldızı hiç yükselmemiş olan Cemaati İslami’nin yaptığı gibi içeride istikrarı bozmaya ve muhalif sesleri bastırmaya yönelik bir silah olmaktan ibaretler. Hatta Cemaati İslami, silahlı gösterilerini daha çok örgüt içine ve genel olarak Sünnilere yönelik mesajlar vermek için kullanıyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Mısır: Hükümet, İran’daki savaşı ‘uzun süreli bir kriz’ olarak değerlendiriyor ve ‘tasarruf tedbirlerine’ gösterilen uyumu övüyor

(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
TT

Mısır: Hükümet, İran’daki savaşı ‘uzun süreli bir kriz’ olarak değerlendiriyor ve ‘tasarruf tedbirlerine’ gösterilen uyumu övüyor

(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, parlamento tarafından hükümetin çalışma programına ilişkin sunum yapılmadığı yönündeki tartışmalar ve İran’daki savaşın başlamasından bu yana alınan çok sayıda kararın ardından dün Temsilciler Meclisi’nde bir sunum yaptı. Sunumda savaşın ekonomik etkileri, bu etkilerle başa çıkma mekanizmaları ve hükümetin geleceğe yönelik genel yol haritası ele alındı.

Medbuli, mevcut bölgesel gerilimi ‘uzamış bir kriz’ olarak değerlendirdiklerini ve bu sürecin ne zaman sona ereceğinin öngörülmesinin zor olduğunu söyledi. Bölgesel ve uluslararası koşulların karmaşıklığına dikkat çeken Medbuli, krizin şeklen sona ermesinin bile etkilerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmediğini vurguladı. Ekonomik yansımaların en az yıl sonuna kadar devam edebileceğini belirtti.

Medbuli, vatandaşların ‘tasarruf’ kararlarına gösterdiği uyumu da övdü. Hükümetin bazı uygulamaların zorluğunu ve özellikle işletmelerin erken kapatılması gibi kararların toplum üzerindeki etkisini bildiğini ifade etti.

Hükümet, 28 Mart’ta mağaza, restoran ve alışveriş merkezlerinin her gün saat 21.00’de kapatılmasını öngören bir uygulamayı başlatmıştı. Perşembe ve cuma günleri ise kapanış saati 22.00 olarak belirlenmişti. Bu uygulama bir ay süreyle yürürlükte kaldıktan sonra 9 Nisan’da esnetildi ve kapanış saati 27 Nisan’a kadar 23.00’e uzatıldı.

Bu süreçte hükümet, erken kapanma kararlarının etkinliği ve savaşın başlamasından kısa süre sonra akaryakıt fiyatlarında yüzde 14 ila 30 arasında artış yapılması nedeniyle eleştirilmişti. Medbuli’nin sunumunda ayrıca, enerji tüketim maliyetlerindeki artışa dikkat çekildi. Aylık enerji faturasının 560 milyon dolardan yaklaşık 1 milyar 650 milyon dolara yükseldiği, bunun elektrik ve sanayi ihtiyacını karşılamak için aylık 1 milyar 100 milyon dolarlık ek maliyet anlamına geldiği ifade edildi.

fbfrb
Mısır hükümetinin önceki bir toplantısından (Mısır Bakanlar Kurulu)

Medbuli, konuşmasında savaşın küresel ölçekte yol açtığı zararları ve bunun Mısır üzerindeki etkilerini de değerlendirdi. Dünya Turizm ve Seyahat Konseyi’nin (WTTC) verilerine atıfla Ortadoğu’da turizm sektörünün uçuş iptalleri ve seyahat talebindeki düşüş nedeniyle yaklaşık 600 milyon dolar kayıp yaşadığını belirtti. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıda fiyat endeksinin şubat ayına göre yüzde 2,4 arttığına dikkat çekti. Tedarik zincirlerinde yaşanabilecek aksamalara ilişkin uyarılar da gündeme gelirken, Medbuli mevcut durumu ‘Kovid-19 salgını ve Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana görülen en sert tablo’ olarak nitelendirdi.

Hükümetin ekonomik etkilerle mücadele için atacağı adımlar netleşmemiş olsa da, Medbuli’nin Temsilciler Meclisi’ndeki sunumu hem iktidar hem de muhalefet cephesinde genel olarak olumlu karşılandı.

Muhalefette yer alan Reform ve Kalkınma Partisi Meclis Grup Başkanı Irin Said, Medbuli’nin parlamentodaki grup başkanlarının talebine yanıt vererek hükümet planını açıklamasını olumlu bulduklarını söyledi. Ancak Said, sunumda ekonomik kayıplara ve alınması beklenen somut icra adımlarına ilişkin ayrıntıların yeterince yer almadığını, daha çok mevcut durumun genel bir çerçevesinin çizildiğini ifade etti.

Mısır Temsilciler Meclisi Başkanı Hişam Bedevi ise Başbakan’ın genel kurulda yaptığı sunumun ilgili ihtisas komisyonlarına sevk edilerek incelenmesini ve buna ilişkin rapor hazırlanmasını talep etti.

rfgtrf
Mısır Temsilciler Meclisi Başkanı Hişam Bedevi (Mısır Temsilciler Meclisi)

Siyaset bilimi profesörü Hasan Selame, Medbuli’nin Temsilciler Meclisi’ne yaptığı sunumu, yürütme ve yasama organları arasındaki kurumsal bağın bir göstergesi olarak değerlendirdi. Selame, mevcut bölgesel krizin ve bunun iç yansımalarının, halkın temsilcileri aracılığıyla karar alma süreçlerine daha güçlü katılımını zorunlu kıldığını belirterek, hükümet ile parlamentonun yüz yüze geldiği bu tür oturumların önem taşıdığını ifade etti.

Selame, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başbakan’ın daha önce alınan tedbirleri yeniden aktardığını ve diğer ülkelerin de benzer ‘tasarruf’ önlemleri uyguladığını kaydetti. Selame, vatandaşların özellikle olağanüstü tasarruf tedbirlerinin uzatılmasına ilişkin hükümet yaklaşımının ayrıntılarını öğrenmeye ve alternatif çözüm önerilerini duymaya ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Medbuli ayrıca geleceğe yönelik genel ekonomik planlara da değindi. Buna göre hükümet, 2026-2027 mali yılı ekonomik ve sosyal kalkınma planını uygulamayı sürdürecek. Plan kapsamında toplam 3,8 trilyon Mısır cüneyhi yatırım yapılması hedefleniyor ve özel sektörün kalkınmanın ana motoru haline getirilerek toplam yatırımlar içindeki payının yüzde 60’a çıkarılması amaçlanıyor. Ayrıca yenilenebilir ve yeni enerji kaynaklarının kullanımının artırılması, ithal edilen ürünlerin gümrük işlemlerinin hızlandırılması için ilgili kurumlarla koordinasyon sağlanması ve ithalat kaynaklarının çeşitlendirilmesi gibi adımların da planlandığı belirtildi. Bu sayede ülkenin orta vadede ihtiyaçlarını daha güvenli şekilde karşılaması hedefleniyor.


Gazze anlaşması... Karmaşık koşullar altında ‘zaman alacak’ düzenlemelere yönelik bir bahis

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
TT

Gazze anlaşması... Karmaşık koşullar altında ‘zaman alacak’ düzenlemelere yönelik bir bahis

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)

Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına ilişkin dosyalar, mevcut tıkanıklık nedeniyle yeni düzenlemeler bekliyor. Özellikle geçtiğimiz şubat ayı sonunda İran’da başlayan savaşın ardından ve son iki haftada Kahire’de gerçekleştirilen müzakere turlarında belirleyici sonuçlara ulaşılamaması bu süreci etkiliyor.

Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov, söz konusu düzenlemelerin son Kahire turunda Hamas’a sunulan öneriler çerçevesinde şekillendiğini ifade etti. Uzmanlara göre bu öneriler özellikle silahsızlanma, çekilmeler ve hareketin Gazze Şeridi’ndeki çalışanlarının entegrasyonu gibi başlıklara odaklanıyor.

Uzmanlar, bu düzenlemelerin zaman alacağını ve sürecin başta İran’daki savaşın seyri, uluslararası güçlerin ve Filistinli polis unsurlarının konuşlandırılması ile teknokratlardan oluşacak komitenin Gazze’ye girerek çalışmalarına başlaması gibi temel faktörlere bağlı olacağını belirtti.

Geçen hafta Kahire’de yapılan görüşmelerde Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda anlaşma sağlanamamasına rağmen, Mladenov pazartesi akşamı Reuters’a yaptığı açıklamada, “Son haftalarda Hamas ile son derece ciddi görüşmeler gerçekleştirdik, ancak süreç kolay değil” dedi.

Mladenov, “Tüm tarafları ve en önemlisi Gazze halkını tatmin edecek bir düzenlemeye ulaşabileceğimiz konusunda temkinli bir iyimserliğim var” ifadesini kullanarak, sürecin zaman alacağını vurguladı.

Mladenov daha önce, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin önündeki engellerin kaldırılmaya başlandığını açıklamıştı. Cuma günü Kahire el-İhbariyye televizyonuna verdiği röportajda ise komitenin Gazze’ye girişinin mevcut engeller nedeniyle geciktiğini belirtti.

Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Dr. Muhtar Gubaşi, Mladenov’un düzenlemelere ilişkin açıklamalarıyla zaman kazanmaya çalıştığını savundu. Gubaşi, Gazze, Lübnan ve İran dosyalarının aslında tek bir bütün oluşturduğunu, bu nedenle hepsinin birlikte ele alınıp sonuçlandırılacağını ve bunun ardından bölgede yeni düzenlemelerin şekilleneceğini belirtti. Bu çerçevede, söz konusu sürecin zaman alacağına dair açıklamaların, dosyaların henüz sonuçlanmadığını ve birbirine bağlı olduğunu gösterdiğini ifade etti.

Filistinli siyaset analisti Eymen er-Rakab ise Mladenov’un son iki haftada Hamas, Filistin hükümeti ve İsrail arasında yürüttüğü temasların, ateşkes anlaşmasının bir sonraki aşamasına geçiş için düzenlemeler oluşturmayı hedeflediğini söyledi. Ancak er-Rakab, sürecin beklenenden daha karmaşık olduğunu ve temel engelin İsrail’den kaynaklandığını belirterek, bu nedenle görüşmelerin zaman almasının doğal olduğunu, hatta nihai bir sonuca kısa vadede ulaşılmasının zor olduğunu ve sürecin İran’daki savaş sonrasına kalabileceğini dile getirdi.

devf
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen iki öğrenci (AFP)

Hamas, Mladenov’un açıklamalarının ardından dün yaptığı açıklamada, Kahire’de arabulucular ve Filistinli gruplarla çok sayıda görüşme ve istişare gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, bu temasların Şarm eş-Şeyh Anlaşması kapsamındaki birinci aşama yükümlülüklerinin tamamlanması ve Donald Trump planı doğrultusunda ikinci aşama düzenlemelerinin ele alınmasına hazırlık amacı taşıdığı belirtildi.

Hamas, sunulan önerilere ‘yüksek düzeyde olumlu yaklaşım’ gösterdiklerini vurgulayarak, kabul edilebilir bir anlaşmaya ulaşmayı hedeflediklerini ifade etti. Hamas ayrıca, arabulucularla müzakereleri sürdürmeye kararlı olduğunu, tüm engellerin aşılması için çalıştığını ve önerilere ilişkin nihai yanıtını hareketin liderliği ile Filistinli gruplarla yapılacak istişarelerin ardından açıklayacağını bildirdi.

Hamas, geçtiğimiz cumartesi günü de arabulucular ve Filistinli gruplarla bir dizi görüşme ve diyalog gerçekleştirdiğini, anlaşmanın birinci aşamasına ilişkin tüm maddelerin uygulanmasını tamamlamayı amaçladığını duyurmuştu.

Er-Rakab, Hamas’a son Kahire görüşmesinde iletilen önerilerin büyük ölçüde silahsızlanma, Gazze’deki çalışanlarının entegrasyonu gibi başlıklara odaklandığını belirtti. Er-Rakab, Hamas’ın ‘sürpriz bir yanıt vermeyeceğini’ ifade ederken, herhangi bir sürecin başarısının uluslararası güçlerin ve Filistinli polis unsurlarının sahaya konuşlandırılması ile teknokrat komitenin bölgeye girişine bağlı olduğunu vurguladı.

Er-Rakab’a göre Hamas, arabulucuların sunduğu orta yol çözümlerine, açık mutabakatlar ve belirli güvenceler sağlanması halinde eğilim gösterebilir. Ancak bu sürecin, İran’daki savaşın seyri ve olası sonuçlarıyla bağlantılı olarak zaman alacağı ifade edildi.

Öte yandan Gubaşi, Hamas’ın önerileri kabul edip etmeyeceğinin; İsrail’in çekilmesine dair somut taahhütler, insani yardımların artırılması ve yeniden imar sürecinin başlatılmasına yönelik gerçek güvencelerin varlığına bağlı olduğunu belirtti. Gubaşi, bu şartların sağlanması halinde Hamas’ın sürece olumlu yaklaşabileceğini, aksi durumda ise İsrail kaynaklı engeller nedeniyle sürecin uzayabileceğini ifade etti.


Süryaniler ve Suriye'de kaçırılan fırsatın telafisi

Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
TT

Süryaniler ve Suriye'de kaçırılan fırsatın telafisi

Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)

Abdulhalim Süleyman

Suriye'nin el-Cezire bölgesi ve Haseke ilindeki Süryaniler, az sayıda olmalarını pek umursamıyor. Bu durum, özellikle Suriye'deki savaşın şiddetlenmesi ve başta Haseke vilayetinde (kuzeydoğu) olmak üzere Hristiyanların DEAŞ terör örgütü tarafından hedef alınmasıyla birlikte daha da belirginleşti.

Bu umursamazlık, Süryanilerin bölgenin özgün bir unsuru olduklarına duydukları güvenden kaynaklanıyor. Süryaniler, ülkede azınlık olarak nitelendirilmelerini reddederek Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğerleriyle kıyaslandığında kendilerini ‘özgün unsur’ olarak tanımlamayı tercih ediyorlar.

Süryanilerin dile getirmeye devam ettikleri tarihi bir yaklaşıma göre ‘Suriye’ adı, Süryanilere ve Asurilere atfen verilmişti. Bu isim önce oryalistler arasında yaygınlaştı, ardından Fransa tarafından bu toprakları manda yönetimi altında tuttuğu yıllarda, İslami dönemlerde ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan ‘Şam’ adının yerine benimsendi. Osmanlı İmparatorluğu Şam topraklarını, bugün bilinen siyasi sınırlarıyla mevcut Suriye'yi oluşturan çeşitli vilayetler olarak görüyordu.

Suriye'nin genelinde yüzlerce kasaba ve köyün eski Süryanice adlar taşımasının yanı sıra Hz. İsa'nın konuştuğu dilin de Süryanice kökenli olduğu biliniyor. Süryani kültürü, sanatsal ve bilimsel boyutlarıyla bölgenin oluşumunun bir parçasını temsil ediyor. Süryanice özellikle İslam'ın yükseliş dönemlerinde Yunanca ve eski Grekçeden Arapçaya yapılan tercüme hareketinde önemli bir rol üstlendi. Tüm bunların yanında Haçlı Seferleri'nden etkilenmeleri, bazı dönemlerde geri çekilmeleri, diğer dönemlerde ön plana çıkmaları ve bölgenin çeşitli dönüşümlerine katılımları da bu tarihin ayrılmaz bir parçası.

Önemli bir Süryani varlığı

Suriye, Fransız mandası altında kurulduktan sonra, siyasi yapısında, özellikle de özel bir statüye sahip olan ve dört eyaletten oluşan yeni Suriye devletine katılımı geciken el-Cezire bölgesinde, önemli bir Süryani varlığına tanık oldu.

Bu durum, Osmanlı idari mirası, modern Türkiye'nin kurulması ve ayrıca eski Musul Vilayeti ile modern Irak'taki İngiliz varlığına atfedilebilir. Bu durum, Süryani-Aşur bileşeninin 20. yüzyılın ilk on yıllarında yaşanan bölgesel dönüşümlerden etkilenmesine neden oldu.

Bu dönemde, başta 1915'teki Seyfo (kılıç) katliamları olmak üzere komşu bölgelerdeki kanlı olaylar sonucunda Suriye'deki Süryani varlığı arttı. Bu olaylar pek çok kişiyi güneye, Fransız nüfuz bölgelerine doğru göç etmeye itti. El-Cezire bölgesi, Ninova'dan gelen binlerce Asuri ailesinin akınına uğradı. Bu aileler Habur Nehri kıyılarına yerleşerek bugün ‘Habur köyleri’ olarak bilinen ve sayısı 30'u aşan köyleri oluşturdular. Bu köyler 2015 yılında DEAŞ’ın terör eylemlerine sahne oldu. Saldırılar halkın büyük bölümünün yerinden edilmesine ve bir kısım kilisenin tahrip edilmesine yol açtı.

Suriye’de durumun nispeten istikrar kazanmasının ardından Süryanilerin de günlük hayatı hareketlendi. Bu canlanma özellikle Halep’te ticaret ve sanayi alanlarında, ayrıca el-Cezire bölgesinde tarım ve ticaret alanlarında göze çarptı. Bunun yanında bölgelerin Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolünden çıkmasının ardından sivil ve kültürel yaşamda bir düzen sağlandı. Ayrıca el-Cezire bölgesinde küçük şehirler kuruldu ve eski şehirler yeniden canlandı.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre askeri yönetimin iktidara gelmesi ve Suriye'de otokrasinin pekişmesiyle birlikte Süryani hareketi gerilerken giderek daha sınırlı bir hal aldı. Faaliyetler büyük ölçüde kilise etkinlikleriyle gençlere yönelik bazı izcilik faaliyetlerine indirgendi. Bunun yanında yerel resmi görevlerde bir miktar varlık sürdürdüler. Parlamentodaki temsil oranları ise oldukça nadir kaldı ve bu temsil çoğunlukla iktidarın Hristiyan azınlıkları temsil kartını kullanması çerçevesinde gerçekleşti.

Öte yandan Süryaniler ne Anayasa’da ne de hükümetin konuşmalarında veya etkinliklerinde resmi olarak tanındı. Süryanice öğrenme izni ise kilise ayinleri kapsamında haftada yaklaşık iki saatle sınırlı kaldı.

Kimlikte canlanma

Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte, Süryanilerin varlığı; temsil açısından, üst düzey mevkilere yerleşme bakımından ve Süryanicenin Arapça ve Kürtçenin yanında resmi ana dil olarak benimsenmesi noktasında bu yapının temel unsurlarından biri hâline geldi. Bunun yanı sıra, 10 yıl boyunca süren bu dönemde siyasi, kültürel, dilsel ve feminist faaliyetler arttı. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki askeri oluşumlar ile Haseke’deki yerel güvenlik servisleri de bu süreçte şekillendi. Ne var ki bu katılım, Süryaniler ve Asuriler arasında yalnızca iki派 ile sınırlı kaldı. Bu arada Asuri Demokratik Örgütü (ADO), Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) çatısı altında Suriyeli muhalefet güçleriyle birlikte kalmaya devam etti. Bunların yanında geniş ve örgütsüz bir kesim ise bölgede belirgin bir askeri faaliyete katılmaksızın devrilmiş Suriye rejimi ve kurumlarıyla birlikte hareket etmeyi sürdürdü.

Beşşer Esed rejiminin 8 Aralık 2024'te düşmesi, bu ülkedeki Süryaniler için bir dönüm noktası oldu. Onlar, özellikle Suriye'nin kuzey ve doğusunda bulundukları bölgelerde elde ettikleri kazanımların, ülke genelinde resmi statüye kavuşmasını umut ediyorlar.

Günümüzün endişesi

Süryanilerin önde gelen siyasi çevreleri bu umut doğrultusunda, ülkedeki duruma ilişkin siyasi vizyonlarını birleştirmeye çalıştı. Bu birleşme, kendi siyasi, etnik ve dinî özellikleri çerçevesinde gerçekleşmek üzere Süryanilerin, dilin tanınması ve ülke yönetimine katılımlarının güvence altına alınması esasında kültürel ve kimliksel özgünlüklerinin korunması ilkeleri temelinde şekillendirildi.

wefre
Haseke şehrindeki Akitu Bayramı kutlamaları (Independent Arabia)

Ayrıca, 1957 yılında kurulan ve en eski Süryani siyasi örgütlerinden biri olan ADO, geçtiğimiz yılın şubat ayı sonlarında düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’na katıldı. Ülkedeki Süryanilerin vizyonunu ve taleplerini ortaya koyan ADO, Suriyeli yetkililer ile Süryani aktörler arasında resmi görüşmeler düzenlendi, ancak çoğu zaman hükümet tarafından resmi bir ulusal kimliği olmayan bir Hıristiyan grup olarak değerlendirildiler

Hıristiyanlar... ama!

ADO Politbüro Üyesi Gabriel Muşi Kuriye Süryanilerin varlığının Suriye'de köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Birden fazla Hristiyan kilisesine mensup olmalarına karşın bu Hristiyan dini kimliğiyle gurur duymak, onun ulusal bir kimlik olarak tanınması talebini ortadan kaldırmaz. Suriye ve Mezopotamya'da binlerce yıldır ulusal bir bayram olan ve her yıl 1 Nisan'da kutlanan Akitu Bayramı'nın (Süryani-Asuri Yeni Yılı) tanınması zorunludur.”

Kuriye, ayrıca Suriye hükümetine, Süryani kültür ve mirasına ülkedeki zengin çeşitliliğin bir parçası olarak gereken önemi vermesi çağrısında bulundu.

Süryani Asurilerin yetkinlik temelinde ve bir toplumsal bileşen olarak temsil edilmesini ve dengeli bir temsile kavuşmalarını isteyen Kuriye, “Bu, elbette yerel ve ulusal düzeyde hükümet nezdinde tüm bileşenler için geçerli” ifadelerini kullandı. Bu talebi desteklemek için Suriye'deki mevcut kültürel çeşitliliğe saygıyı ele alan geçici anayasa bildirgesinin yedinci maddesine atıfla “Bu bildirgede yer alan maddenin hayata geçirilmesini umuyoruz” diye ekleyen Kuriye, ayrıca Suriye'deki Kürtlerin ulusal bayramını tanıyan ve dillerini ulusal dil olarak kabul eden 13 sayılı kararnameye de atıfta bulundu. Bu adımı, 'yıllarca süren yoksunluk ve dışlanmanın ardından Suriye'nin ulusal tablosunda cesur bir adım' olarak nitelendiren Kuriye, Süryani Asuriler ve Suriye'de var olan diğer ulusal bileşenler için özel kararnameler çıkarılmasını talep etti.

Göstergeler ve çıkarımlar

Geçmiş dönemde pek çok hükümet yetkilisi, Süryanilerin Akitu Bayramı’nı kutladı. Ayrıca hükümet tarafından çeşitli telefon görüşmeleri gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra bir Süryani heyeti, ülkedeki Süryani gerçekliğini ve taleplerini aktarmak amacıyla İçişleri Bakanı Enes Hattab ile bir araya geldi. Kuriye, bu gelişmeleri, hükümetin olumlu adımları olarak değerlendirdi.

Öte yandan Süryanilerin hükümete yönelik çeşitli şikayetleri de bulunuyor. Kuriye’ye göre Süryaniler, herhangi bir hükümet üzerinde baskı oluşturan siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda devrik rejimden miras kalan karmaşıklıkları anlayışla karşılarken bu tür dosyaların özellikle ulusal çeşitliliğin Suriye toplumunda rahat bir atmosfer yaratacak şekilde ele alınması için gerçek bir irade bulunmuyor. Bununla birlikte yetkinlik ya da devlet inşasına katılım zeminini genişletmek yerine sadakate dayalı tek tipçi bir yaklaşımın benimsendiğini vurgulayan Kuriye, “Oysa geçiş dönemi, Suriye toplumunun tüm kesimlerinin istisnasız katılımını gerektiriyor” diye ekledi.

Kuriye, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ayrıca geçmiş dönemde azınlıkların şeytanlaştırılması ve var olmayan şeylerle, örneğin azınlıklar ittifakı gibi nitelendirmelerle damgalanması' durumunun yaşandığına dikkat çekti. Bu durum pek çok bölgede gerginliğe yol açtı.”

Tanınmanın gerilemesi

Şam ve SDG arasında varılan 29 Ocak Anlaşması'nın uygulanmaya başlamasıyla birlikte, Süryanilerin resmi olarak tanınmamaları konusundaki eleştirilerin sıklaştı. Bu durum, devlet kurumlarının isimlerinin Arapça ve Kürtçe olarak yazıldığı tabelaların asılmasıyla net bir şekilde ortaya çıktı. Oysa Özerk Yönetim'e bağlı kurumların isimlerinde Süryanice de yer alıyordu. Ayrıca, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki Özerk Yönetim kurumlarında Süryanilerin açık bir şekilde siyasi ve idari ortaklığı da mevcuttu.

Kuriye, bununla ilgili olarak şunları söyledi:

“Süryanice, Suriye Demokratik Konseyi (SDK) tarafından yayımlanan sosyal sözleşme çerçevesinde öz yönetim kurumlarında Arapça ve Kürtçenin yanı sıra resmi dil statüsündeydi. Bu adım bizim açımızdan bir gerilemeyi temsil ediyor. Dolayısıyla yetkililerin Süryaniceyi de kurum tabelalarına dahil etmesini talep ediyoruz.”

Güvenlik endişeleri

Kuriye, ülkenin çeşitli bölgelerinde Hıristiyanların maruz kaldığı bazı olaylara atıfla Süryanilerin ve Hıristiyanların artan korkuları ve mezhepçi söylemlerin giderek katılaştığını dile getirdi. Ayrıca, Suriye’deki kiliseler tarafından alınan ve on yıllardır bu türden bir ilk olan, dini bayram kutlamalarının, sokakların süslenmesi de dahil olmak üzere, iptal edilmesini öngören bir kilise kararı olduğunu ifade etti. Bayram kutlamalarının sadece kilise ayinleri ve dualarıyla sınırlandırılmasına dikkati çeken Kuriye, “Ne yazık ki mevcut korku, iktidardan çok, aşırı uygulamalar ve davranışlarda bulunan bu iktidarın beslediği ortamdan kaynaklanıyor” dedi. Süryani siyasetçi, güvenlik ve askeri güçlerin oluşumunun artık ‘tek bir Suriye bileşeni, yani Sünni Arap bileşeni ile sınırlı’ hale geldiğini, buna karşın ‘askeri kurumda şu anda Hristiyan, Kürt veya Dürzi unsurların bulunmadığını’ belirtti.