Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yemen'i bir Yahudi krallığı haline getirmenin hayalini kuran Yisrael Sharabi

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
TT

Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı

Ali el-Mukri

İsrail’in eski Knesset Başkanı Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin (1911-1979) anıları, İbrani devletinin kurulmasından önce veya sonra Filistin'e göç eden ve oraya yerleşen bazı Doğu Yahudilerinin düşünce tarzına dair genel bir izlenim sunuyor.

Anne ve babasıyla birlikte Yemen'de büyüyen bu Yahudi, dini mitler ve hikâyelerle kendisine öğretildiğine göre artık ‘atalarının yurdunda’ yaşamakla övünen ve gurur duyan bir durumdaydı. Bu, mevcut İsrail söyleminde hâlâ kutsal sayılan ve onun siyasi yönünü ve davranışsal yollarını tanımlayan bir literatür.

Yakın zamanda Yemen menşeili ‘Dar Maweed’ tarafından yayımlanan ve ‘Atalar Yurdu’ (Mevtin el-Âbâ) adını taşıyan kitap, Abdusselam Muhammed Abdullah el-Mahlafi tarafından tercüme edildi. Bu kitap, ‘düşmanı tanıma’ veya başka bir deyişle diğer insanların düşünme şeklini anlama amacıyla ortaya çıktı. Bu, Mısır ve diğer yerlerde 1960’lı yıllarında yayımlanan kitap serilerinde karşılaştığımız bir yaklaşım.

Kitap, mütercimin önsözüyle başlıyor. Mütercim, Yemenli Yahudilerin, Yemen tarihindeki yerini birçok kaynak ve referans üzerinden anlatarak modern döneme kadar uzanıyor. Yemenli Yahudilerin, Aşkenaz Yahudileri, Seferad Yahudileri ve diğer Yahudi gruplarından ayıran eşsiz dini geleneklere sahip olduklarına vurgu yapar. Onları ‘en Yahudi Yahudiler’ olarak tanımlar ve ‘İbranice dilini iyi şekilde koruduklarını’ belirtir. Her ne kadar ‘Sefarad Yahudileri, yani İslami yönetim altında yaşayan Yahudiler’ olarak sınıflandırılsalar da mütercime göre, ‘Yemen Yahudilerini Mizrahim yani Ortadoğu'dan gelen Yahudiler’ olarak adlandırmak daha doğru olur.

Bazı Yemenli Yahudiler, her zamanki gibi bu değişiklikleri ve Kudüs'e erişim kolaylığındaki yeni gelişmeleri ilahi işaretler olarak yorumladılar.

Mütercim, Yemenli Yahudilerin maruz kaldığı bazı trajedileri hatırlatıyor. Bunlar arasında Yemen Kralı Abdunnebi bin Ali er-Raini el-Humeyri'nin 1165 yılında yayımladığı fermanından bahsetti. Bu ferman, Yemenli Yahudileri zorla Müslümanlaştırma gibi önlemlerle hedef aldığını ve babası tarafından önceki bir dönemde onları hedef alan benzer önlemleri içerdiğini belirtir. Bu fermanın etkisiyle Yahudilerin Mesih'i ve kurtarıcısı olduğunu iddia eden Musa bin Meymun, Yemen Yahudilerine, içinde bulundukları krizde onları cesaretlendiren ve destekleyen sözler içeren ve 1172 yılında ortaya çıkan Yemenli Yahudiler hakkında kendisine gönderdikleri soruların yanıtlarını içeren ünlü mektubunu gönderdi. Bu, İbn-i Mehdi er-Raini'nin fermanını iptal eden Eyyubilerin 1174'te Yemen'i istila etmesinden önceydi.

Fotoğraf Altı:  Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)
Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)

1618 yılında, Osmanlı valisi Yemen'e yönelik Güney Yemen Yahudilerini hedefleyen bir ferman çıkardı. Mütercim, İmam el-Mehdi Ahmed bin el-Hasan'ın (1681) Yahudileri Yemen’in güneybatısındaki Muvazza bölgesine sürgün etme olayına değiniyor, ancak bilgilerini nereden elde ettiğini belirtmiyor. Söylentilere göre, ünlü Yahudi hahamı ve Sufi Salim es-Shabzi'nin Muvazza'ya sürgün edilenler arasında olduğunu belirtir, ancak bu bilginin kaynağını açıklamaz. Bilindiği üzere, Salim es-Shabzi'nin Taiz şehrinde yaşadığı ve hatta kendisine başvurduklarında İmam Mehdi'ye şefaat ederek Sana'daki evlerine dönmeleri için şefaat ettiği biliniyor.

Göç öncesi ve sonrası

Mütercim, 13. yüzyılda küçük grupların Yemenli Yahudilerin Filistin topraklarına göç ettiğini belirtiyor. Önsöze göre1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla seyahat imkânları arttı, bu da Yemen'den Osmanlı hakimiyeti altındaki Suriye’ye seyahat süresini azalttı. Bu nedenle, Yemenli bazı Yahudiler, bu değişiklikleri ve yeni gelişmeleri, Kudüs'e daha kolay erişim konusundaki göreceli kolaylık olarak gördüler ve bunu kurtuluş saatinin yaklaştığına dair ilahi bir işaret olarak yorumladılar.

1877 yılında küçük bir göç yaşandı, ancak belgelenmiş göç dalgaları 19. yüzyılın başında 1881-1882'de başladı. Bu dönemde yaklaşık 300 Yahudi’nin, çoğunluğu Kudüs ve Yafa şehirlerine yerleşti. Göç nedenleri arasında, Osmanlı Devleti'nin o dönemde Yemen'i yönetmesi ve Yahudilere tuvalet temizleme ve un öğütme gibi görevlerde devlete ücretsiz hizmet verme yükümlülüğü getirmesi, ayrıca Sana'da şiddetli kuraklık nedeniyle ekonomik zorluklar bulunuyor.

1948 arifesinde Yemen Yahudileri, Filistin topraklarındaki Yahudi cemaatinin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin çoğunluğu İbranice olan kaynaklarına göre, Kuzey Yemen'den 1905-1907 yılları arasında ek gruplar geldi. Bu grupların, Tel Aviv şehrinin inşa sürecinde önemli bir rolü vardı. Daha sonra, 1910-1919 yılları arasında, bin 500'den fazla kişinin daha göç ettiği ve çoğunluğunun tarım işlerine katıldığı bir başka göç dalgası gerçekleşti.

1939 yılına göre, Filistin topraklarında yaklaşık 28 bin Yemenli göçmen yaşıyordu ve 1948'in arifesinde, Yemen Yahudileri Filistin topraklarındaki Yahudi topluluklarının yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin dikkat çektiği önemli noktalardan biri, "Filistin topraklarında Araplar ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmaların ardından Yemen'in İmamı Yahya Hamid ed-Din'in, Yemen Yahudilerini mülklerini kaybedecekleri konusunda uyardığı bir ferman yayınlaması oldu. Ferman, Yemen Yahudilerini Filistin topraklarına göç etmeye karar verirlerse, mülklerini kaybedecekleri konusunda uyarırken, bu mülklerde bulunan nakit parayı istisna olarak kabul ediyordu. Bu ferman, Yemen'in Türk yönetimi altında göç edenleri de kapsıyordu. Bu fermanın sonucunda, Yemenli Yahudiler, Yemen'den çıkış için Hudeyde Limanı'nı kullanmaları yasaklandı ve o dönemde Britanya yönetimi altındaki Aden Limanı'na yönlendirildi. Ancak Mütercim, İmam Yahya'nın yönetimi sırasında Yahudilerin elde ettiği avantajlara ve dolayısıyla göçleri konusundaki tutumunun bu ilişki hakkında söylenenlerle ne kadar uygun olduğuna dair bilgi vermiyor.

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Yemenli Yahudilerin tarihini özetlerken ifade ettiği bir nokta şudur: "Yahudilerin statüsüne o kadar saygı duyuldu ki, onlardan krallar ya da Yahudiliği benimseyen krallar çıktı.” Sharabi, Yemenli Yahudilerin, İslam peygamberinin yükselişiyle Arap dünyasında kendi içlerine kapanarak, Yahudi yaşamının duvarları içine sığındıklarını belirtiyor.  Bu durumu "Yahudiler, dini topraklarında güçlendikçe, kendi kapalı topluluklarında, topraklarının efendisi olan Müslümanların düşmanlıkları arttı ve yabancı bir ülkedeki yabancılaşmaları da daha da arttı" ifadeleriyle anlatıyor.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı

Sharabi'nin birçok ifadesinde, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onların küçük düşürülmelerini, üzerlerine zorlu düzenlemelerin uygulanmasını ve ayrımcılık uygulamalarını meşrulaştırdığı anlaşılıyor. Örneğin, Yahudilere Yahudi tapınakları inşa etmelerine izin verilmemesi, eğer bir sinagog inşa izni verilirse, çatısının normal bir insanın boyundan çok daha yüksek olmaması gerektiği gibi ayrımcılık uygulamaları bulunuyordu. Yahudiler, düşük bir yükseklikte evler inşa etmek zorundaydılar, beyaz giysiler giymeleri yasaklandı ve at veya eşek üzerinde binmelerine izin verilmedi. Yahudi bir kişi, bir Müslüman'ın önünde veya yanında yürüyorsa, solunda hareket etmesi gerekiyordu. Ayrıca, bir Yahudi'nin yanlışlıkla bir Müslümanın elbiselerine veya bedenine dokunması, kirletme olarak kabul edilir ve temizlenme maliyetini üstlenmesi gerekirdi. Yahudi, tanıklık yapmaya uygun değildi ve onlara, örneğin sokaklardaki taşları kaldırmak gibi düşük sayılan görevler verilmişti.

Bu referanslarda, Sharabi'nin Yemen tarihinin bir aşamasında Yahudilerin başına gelenleri diğer tüm aşamalara genelleştirdiği görünüyor. Bu nedenle Yemen Yahudilerinin ayrılışının sosyal ve davranışsal avantajlar açısından bir nimet olduğuna inanıyor. Yemen Yahudileri hakkında pek çok kitap yazan Yosef Halevy'nin görüşüne göre Yemen Yahudilerinin göç sonrası çektikleri acılara dair referanslar bulunuyor. Mütercim, "Doğu Avrupalılar arasında tarihi yeniden yazmak ve Yemenli Yahudilerin rolünü küçümsemek" gibi olağan şeyler de dahil olmak üzere ayrımcılığın bazı yönleri hakkında söylediklerini aktarıyor. Her düzeydeki okullara yönelik tarih kitapları ve eğitim kılavuzları yalnızca Doğu Avrupa'dan gelen göçün benzersizliğini ve bunun ülkenin inşasına katkısını vurguluyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Yemenli aktivistler örgütlenerek, Doğu Avrupalı ​​kardeşleri gibi kurumların kendilerine yerleşebilmeleri için toprak tahsis etmesini talep ettiler. Talepleri kulak ardı edildi, çünkü Yemenlilere yerleşimci olarak değil işçi olarak ihtiyaç duyuluyordu ve aranıyordu ve bu nedenle resmî kurumlar her zaman Yemenli göçmenlerin Aşkenaz çiftçileri için çalışacaklarını iddia ediyordu. Uzun ve zorlu bir mücadelenin ardından, her aileye bir dönüm olmak üzere altmış aileye altmış dönüm arazi tahsis edilirken Aşkenaz ailelere on dönüm verildiğinden bahsediyor.

Mütercim, uzun giriş bölümünde, İsrail'de Yemen Yahudi çocuklarının hastanelerden kaçırılma olayına dikkat çeker ve onları Aşkenaz kökenli çiftlere nakledilmesi, bu trajedinin Yemen Yahudilerinin resmi onayıyla belleğinde derin iz bıraktığı bir konu olarak vurgular.

Mahlafi'ye göre, “Yemenli Müslümanların Yahudilere karşı tutumu genellikle naziktir. Bir yandan devlet tarafından korunmuşlardır, diğer yandan ise kabileler, geleneksel adetlere göre onları korumuştur. Her durumda, İslami anlayışa göre cizye ödemeleri gerekiyordu, ancak belirli bir varlık düzeyine ulaştıklarında zekât ödemekten muaf tutuldular.”

Her şeyi satın alma

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Yemen'i terk etmesinden altı yıl sonra Yemen topluluğunu yönetmeyi başardı. Ardından diğer Yemen toplumu entelektüelleri ile işbirliği yaparak Yemenli Yahudilerin tarihleri, kültürleri, gelenekleri ve İsrail'e göçleri hakkında bir dizi makale yayımladı. Onlarca kitabı ve yüzlerce makalesi bulunuyor. Bazı eleştirmenler, Sharabi'nin siyasi düşüncelerinin etkileyici olduğunu düşünüyorlar çünkü sürekli olarak işgalci devletin dini bir devlet olmadığı fikrini reddetti ve devletin durumunun sadece vatandaşların kamu iradesi üzerinden anayasa ve yasalar aracılığıyla belirlendiğini savundu. Kızı Nimet, ‘babasının Yemen göçmenlerinin lideri ve ruhani lideri olduğunu ve onların İsrail topraklarında uyum sağlamalarına yardımcı olmak için elinden geleni yaptığını’ belirtti. Bu çabaların bir parçası olarak, Bessat er-Rih operasyonunu yöneterek yaklaşık 49 bin Yemenli Yahudi’yi İsrail'e sürgün etti.

Mahlafi, Sharabi'nin Yemen'deki Yahudi topluluklarının gerçekliğini ele alırken bir dereceye kadar adalet gösterdiğini ve onların acılarının çoğunu Yahudilerin kendisinden kaynaklanan koşullara bağladığını belirtiyor.

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Knesset'in yedinci ve sekizinci dönemlerinde başkanlık yapmış ve birkaç bakanlık görevine atanmıştı. İlk Knesset döneminin sonundan 1951'den 1977'ye kadar Knesset üyeliği yaptı. Ayrıca, İşçi Partisi'nin Genel Sekreteri olarak 1971-1972 yılları arasında görev yaptı. Sharabi, Histaadrut (işçi hareketi) liderlerinden Doğu Avrupa yerine Yemen'de doğan tek kişiydi.

Fotoğraf Altı:  İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi
İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi

Hatıratında, Sharabi Sadah şehrinde, Beni Bana Vadisi'ne yakın bir yerde doğduğundan bahseder. Şehrin nüfusunun yarısının Arap ve hepsi çiftçi olduğunu, diğer yarısının ise Yahudi ve çoğunluğunun dokumacı ve bazılarının tüccar olduğunu ifade ediyor. Babası, dokuma işiyle uğraşan Sharabi ailesinden gelirken, annesi demircilik yapan bir ailedendi ve ticaretle uğraşıyorlardı. Babası, Sadah şehrinden ayrılmaya ve Sana şehrine taşınmaya karar verdi. Bu da Yisrael'in Tevrat öğrenmesi için ünlü öğretmenlerin olduğu bir yerdi.

Sharabi, onlara eşlik eden veya takip eden olaylar bağlamında bakıldığında önemli görünen yönler hakkında birçok şeyi ortaya çıkardı. Örneğin on yedi yaşındayken, eski el yazmalarını aramak ve satın almak için Viyana'dan Yemen'e gelen Aşkenaz kökenli iki adam gördüğünü şöyle anlatıyor: “Beyazlardı, Sana sokaklarında yürüyorlardı, tenleri kırmızı parlıyordu, acele ediyorlardı, Avrupa kıyafetleri giyiyorlardı, arkalarında mahallenin tüm çocukları, sadece çocuklar değil yetişkinler de vardı ve pencerelerden dışarı bakan kadınlar da vardı. Sanki aydan iki yaratık birdenbire burada ortaya çıkmış gibi, bu yaratılış mucizesine bakıyorlardı.”

Sharabi’nin pek çok açıklamasında, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onları aşağılama ve onlara sert hükümler dayatma gibi göndermelerle meşrulaştırdığı görülüyor.

Sharabi, bu ziyaretçilerin ‘araştırmayı teşvik etmek amacıyla ellerine geçen her şeyi satın aldıklarını’ belirtir. Gerçekten de bu ziyaretçiler, büyük miktarda çeşitli türlerde eski el yazmaları ve basılı eserler edindiler. Ayrıca yanlarında Yemen'den çok değerli eşyalar da götürdüler.

Yemen'den ayrılma düşüncesiyle, Sharabi bu ziyaretçilere kendisini yanlarında götürmeleri için yazılı bir rica mektubu gönderdi, ‘İsrail'e gitmek’ isteğini ifade eden bir rica içeriyordu. Ancak hiçbir cevap alamadı. Bununla birlikte, köylerden satın aldığı kitap ticareti sayesinde bir miktar para biriktirdi ve bu kitapları Aşkenaz Yahudilerine karlı bir şekilde sattı. Bu kazanç, Yemen'den ayrılma kararını destekledi ve annesi, ailesinin genel karşıtlığına rağmen bu konuda onu cesaretlendirdi.

Sağlam duvarlar

Sharabi, anılarında ailesinden ve Yemen'deki Yahudi toplumunun geleneklerinden, evlerinden, bayramlarından, özel günlerinden, eğitimden, mesleklerden ve inançlardan bahseder. Ayrıca, Yemen'de yaşadıkları bölgedeki belirli detaylara dair bazı gözlemlerde bulunur. Ailesi ile yaşadığı Sana'daki Yahudi topluluğuyla ilgili olarak, "Yürüyüşüm, giyimim, aksanım, okuma tarzım ve dualarım her şeyde tam olarak Sana Yahudisi gibiydi. Ancak, kardeşim ve babam öyle değillerdi, özellikle babamın, aksanı ve bazı davranışları, ülkenin Yahudilerinden olduğunu gösteriyordu” şeklinde ifade eder.

Sharabi, toplumun genelinde yaşanan çeşitli hastalık ve salgınlardan bahseder, özellikle çiçek hastalığını anlatır. Ona göre, hastalık her evi ve her aileyi etkiledi ve çocuklar yetişkinlere göre daha fazla etkilendi. "Az sayıda şanslı kişi dışında hastalığa yakalanan herkes öldü. Bu, Sana'daki Yahudi mahallesinde yaşadığımız korkunç günlerdi. Müslüman mahallelerinde neler olup bittiğini göremedim çünkü onlar da Yahudiler gibi, hastalık ve ölümden korktukları için sokaklarda yürümeyi yasaklıyorlardı. Yahudi pazarına gitmek için evden çıkardım, evdeki yiyecek ihtiyaçlarım için bir şeyler arardım ama hiçbir şey bulamazdım, sanki hayat devam etmeyi bırakmıştı, sadece ölüler vardı" diye anlatır. Bu anılarda, Yahudilerin Müslümanlarla olan sosyal ilişkileri ve San'a şehrindeki Yahudi şehir yaşamı ile köylerdeki Yahudi yaşamı arasındaki farklar hakkında birçok detayı açıklar.

Yemen halkının geri kalanı gibi sadece izole edilmiş ve dünyanın geri kalanından kopmuş olmayan Müslümanlar veya Yahudiler arasındaki Yemen'deki geri kalmışlığın birçok yönünü ortaya koyan Sharabi, hatta kendilerini Müslümanlardan da izole ediyorlardı ve ticari alışverişler, iş meseleleri veya müzakere ve satışları yürütmek için gerekli olan temaslar dışında herhangi bir kültürel veya sosyal temasları yoktu. ifade eder. Ayrıca, Yahudi geleneği ve mirası çerçevesinde ilişkilerin doğal olarak kapalı olduğunu belirtir. Bu nedenle, kendileri için bir duvar ördüler ve nesiller boyunca duvarlar çok sağlam ve katı hale geldi.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken

Bu izolasyon içinde, Sharabi, ‘efsanelerin dini inançlar ve geleneklerle daha da karıştığını, bu tür inançların hatta Talmud'da bile karıştığını’ ifade eder. Ayrıca, toplumdan öğrendikleri arasında, hiçbir rasyonel temeli olmayan bazı sosyal gelenekleri de sıralar. Babasının "Darda" hareketiyle olan etkileşiminden bahseden Sharabi, babasının bu hareketin düşüncelerine daha fazla ilgi gösterdiğini belirtir. Ayrıca, Yemen'de kendisine verilen isimle ‘Rachel’ adını ilk kez öğrendi. Daha sonra bu adın, varını yoğunu Yahudilere adayan ‘Rothschild’ isminin kısaltması olduğu ortaya çıktı.

 Hatıratın en önemli yönlerinden biri, Arapça yazılmış ve en sevdiği yorumlardan biri olan ‘Rambam'ın Mişna Yorumu’ da dahil olmak üzere, Arapça ve İbranice Yahudi edebiyatı üzerine çalışması olmasıdır.

Daru’l harp

Yisrael'in babası, maharetli bir dokumacıydı. Bu nedenle Yemen İmamı Yahya, ona kraliyet ailesi için bazı dokuma işleri ve genel ihtiyaçlar için çalışma teklifinde bulundu. Yisraell, kardeşi Hayim ile birlikte babalarının yanında çalıştı. İmam Yahya ile olan bir anısını anlatan Sharabi, o zamanlar yaklaşık on beş yaşında olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Tezgahımın başında oturuyordum, saç örgülerim sallanıyordu. Birden İmam, çevresindekilerle birlikte yanımda durdu. Bir şekilde saç tellerim dikkatini çekti. Gözlerimi kaldırmadım ya utançtan ya da onun Kral olmasından korktuğum için ya da o sırada hâlâ yeni bir maaş için çalıştığımız için işimizi hafife alıyor olduğumuzu düşünmesini istemiyordum. İşime büyük bir hevesle devam ettim ve ter kokusu etrafımı sardı. Ama bana biraz ciddi, biraz şakacı sorular sormaya başladı. Bana: Bu kumaş ne? Bu aletin adı nedir? gibi sorular sordu. Her soruya gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan cevap verdim. Sonra saç örgülerime işaret ederek; Bu nedir? diye sordu. “Bir alamet. Yemen'de takma saçlara alamet denirdi. Sonra bana Arapça'da işaretin ne anlama geldiğini sordu. Ona cevap verdim. Ardından bana şu alameti göstererek sordu: Bu alamet nedir? Yine gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan şu cevabı verdim: Bu, bir Yahudi ile Müslümanı ayırt etmek için bir işarettir. O da ‘Neden onları ayırt etmemiz gerekiyor?’ dedi. ‘Herkesin Yahudi'yi Yahudi, Müslümanı Müslüman bilmesi için’ dedim. Senin Müslüman olman gerekmiyor mu? dediğinde ise Bundan ne gibi bir fayda elde edeceğim? diye sordum. O da şöyle dedi: Cennete girersin. Orada hurilerle ve diğer harika şeylerle buluşursun.

Sharabi, ailesi ve Yahudi cemaatinin göçten önceki geleneklerinden, evlerinden, tatillerinden, vesilelerinden ve eğitim, meslek ve inançlar da dahil olmak üzere yaşam tarzlarından bahsediyor

Şöyle cevap verdim: Efendim, Henüz oradan kimin cennete kimin cehenneme gittiğini söyleyen kimse gelmedi. İmamın tüm maiyeti bundan rahatsız oldu ve beni balık gibi parçalamak istedi, fakat İmam kahkaha attı, maiyeti dağıttı ve beni genellikle huysuz insanlara söylediğim aşağılayıcı bir sözle tanımladı. Çok geçmeden, İmam'ın yardımcısı Abdullah el-Amri atölyeyi ziyaret etti ve babamla konuşurken şunları söyledi: Sanırım oğlunuz burada kalmayacak ve o gün gelmeden önce daru’l harbe gidecek. İsrail toprakları o zamanlar böyle isimlendiriliyordu. Öyle görünüyor ki kehanetlerde bulundu ve ne kehanet ettiğini bilmiyordu.

Sharabi'nin bahsettiği ayrıntılardan anlıyoruz ki, 1929 yılında Yemen'i 18 yaşında terk etti. Aden'de iki ay geçirdikten sonra, bazen Yahudilere İsrail'e göç etme süreçlerinde ve Aden'deki varlıklarında yardım etmek amacıyla yazdıkları mektuplardan ücret alıyordu. Bu mektuplar yakarışlar ve taleplerle doluydu, Aden'deki varlıklarında ve İsrail'e göç etme harcamalarında yardımcı olmalarını istiyorlardı. Birkaç gün boyunca karnını doyuracak bir şey bulamadan yaşamını sürdürüyordu.

İsrail’i unutmayan Sharabi, “Elbette çocukluğumdan beri hırslarım var ve bunların çoğu da çocukluk hayalleri. Mesela: Hazine bulacağımı, dilediğim gibi dünyalar kuracağımı, ordu toplayacağımı, silah alacağımı, Yemen hükümetiyle savaşacağımı, Yemen'i krallığım, Yahudi monarşisi yapacağımı hayal ettim. İmamı mağlup edeceğim silahların çeşitlerini bile hayalimde çiziyordum. Şimdi o zamanlardaki tüm hayallerimi hatırladığımda gülerim. Ama bunların hırsların ve arzuların karanlık ve hayali kökleri olduğunu biliyorum. Her ne kadar aklı başında bir yaşa gelmiş olsam da, henüz onlardan kurtulup kurtulamadığım şüpheli” ifadelerine yer veriyor.

*Bu makale Şarku’l AVsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran, Pekin Anlaşması ile Mekke İttifakı arasında… Uzlaşma mı yoksa manevra mı?

Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
TT

İran, Pekin Anlaşması ile Mekke İttifakı arasında… Uzlaşma mı yoksa manevra mı?

Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)

Mustafa el-Ensari

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la birlikte öncülük ettiği Mekke İttifakı’na katılmaya hazır olduğunu açıkladı. Bu açıklama, Suudi Arabistan ve diğer bazı Körfez ülkelerinin İran’ın ya da Tahran’la bağlantılı silahlı grupların saldırılarına maruz kaldığı bir dönemde geldi.

Bu istek, diplomatik söylemin ötesine geçen bir soruyu gündeme getiriyor: İran, bölgesel politikalarının yol açtığı tehditler nedeniyle kurulan bir savunma sisteminin nasıl parçası olabilir? Cumhurbaşkanı’nın bu tutumu, Tahran’ın hesaplarında bir değişikliğe mi işaret ediyor, yoksa İran’ın bölgenin istikrarını bozmaya devam etmesi halinde kendisine karşı daha sağlam bir bölgesel cepheye dönüşebilecek ve giderek genişleyen bir ittifakı kontrol altına alma girişimi mi?

İlke olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kurucu ülkeleri, ittifakın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını vurguladı. Buna göre, ittifakın hedeflerini paylaşan bölge ülkeleri de bu yapıya katılabilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da ittifakın kuruluş niteliğini açıklayan açıklamasında, “Anlaşma doğası gereği savunma amaçlıdır, saldırı amaçlı değildir. Ayrıca yeni ülkelerin katılımına da açıktır” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, ittifakın esnekliğini ve herhangi bir bölgesel tarafı hedef almadığını ortaya koyuyor.

Pezeşkiyan, ittifakı ‘İslam birliğine doğru atılmış ileri bir adım’ olarak nitelendirerek ülkesinin bu sürece katılmaya hazır olduğunu belirtti. Ancak Tahran’ın ittifakın kararlarına ilişkin ayrıntılardan henüz haberdar olmadığını da kabul etti. Bu açıklama, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasından yaklaşık iki ay sonra geldi. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılmasını öngörüyor. Bu düzenleme, NATO’da uygulanan kolektif savunma ilkesini hatırlatıyor.

Kurucu ülkeler ittifakın savunma amaçlı olduğunu ve İran da dahil olmak üzere herhangi bir ülkeyi hedef almadığını vurgulasa da ittifakın ortaya çıktığı koşullar, oluşumunu İran kaynaklı tehditlerden bağımsız değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Özellikle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ve Kızıldeniz’deki deniz trafiğine yönelik tehditlerinin artması, ayrıca milislerin sahada her gün kayıplar vermesi bu durumu daha belirgin hâle getiriyor.

Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Macid Abdullah en-Nezili, meşru hükümete bağlı güçlerin cephelerdeki askerî ivmesini korumayı sürdürdüğünü belirtti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Husilere karşı yürütülen çatışmaların seyrine ilişkin günlük açıklamasında Nezili, silahlı birliklerin Yemen Şafağı Operasyonu kapsamında son 24 saatte bin 417 hedef alma operasyonu gerçekleştirdi. Savaş uçakları, İHA’lar, toplar ve çok namlulu roketatarların kullanıldığı operasyonlarda milislerin toplanma noktaları, takviye birlikleri, tahkimatları ve ateş kaynakları hedef alındı. Nezili, operasyonlarda yaklaşık 800 Husi mensubunun öldürüldüğünü veya yaralandığını, 190’dan fazla zırhlı araç, muharebe aracı ve ikmal aracının imha edildiğini ya da kullanılamaz hâle getirildiğini açıkladı. Operasyonların, grubun hareketlerini aksattığını, cephelere takviye ulaştırmasını engellediğini ve sahada herhangi bir ilerleme kaydetmesinin önüne geçtiğini vurguladı.

Pakistan’ın hassasiyeti

Yemen’deki çatışmaların kapsamının genişlemesiyle birlikte zamanlama İran açısından daha da hassas bir hâl alıyor. Suudi Arabistan tarafından desteklenen hükümet güçleri Husilere karşı askerî operasyonlara başlarken Pakistan ve Türkiye de Suudi Arabistan’ın savunma çabalarına destek veriyor.

Pakistan, bu denklemde yalnızca nükleer ve askerî kapasitesi nedeniyle değil, İran’la sınır komşusu olması ve 2024’te Belucistan bölgesinde iki ülke arasında yaşanan karşılıklı sınır ötesi saldırılara ilişkin geçmiş deneyimi nedeniyle de özel bir önem taşıyor. İranlı aktivistlere göre yeni gelişmelerle eş zamanlı olarak Belucistan cephelerinde de çatışmalar yeniden alevlenmeye başladı.

Çatışmaların Yemen sınırlarının ötesine yayıldığının bir göstergesi olarak, Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu, Husilere teknik ve askerî destek sağladığını belirttiği ancak isimlerini açıklamadığı bölgesel aktörleri suçladı. Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Turki el-Maliki, dağlık bölgelerde 127 silah deposunun yanı sıra füze ve İHA fırlatma platformlarının imha edildiğini açıkladı. El-Maliki, ‘örgütün, bölgesel aktörlerin desteğiyle edindiği gelişmiş teknolojileri kullandığını’ belirtti. Bu suçlama, son dönemdeki tırmanışta Tahran’ın rolüne ilişkin şüpheleri daha da güçlendiriyor.

İran’ın tutumundaki çelişki, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Yemen’deki savaşı sona erdirmek için arabuluculuk yapmayı önermesiyle daha da belirginleşiyor. Tahran, Suudi Arabistan’la imzaladığı ve ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesini, iç işlerine müdahale edilmemesini açıkça öngören Pekin Anlaşması’na bağlılığını sürdürdüğünü vurguluyor. Anlaşmada, İran’la bağlantılı gruplara yönelik herhangi bir istisnaya da yer verilmiyor.

Arabulucu mu, yoksa taraf mı?

Yemen Dışişleri Bakanı Afrah ez-Zube, İran’ın arabuluculuk teklifini reddederek İran yönetiminin ‘Yemenlilere karşı yürütülen savaşta arabulucu değil, taraf’ olduğunu vurguladı. Tahran’ı Husileri silahlandırmak, finanse etmek ve eğitmek, ayrıca onlara füze, İHA ve uzman desteği sağlamak yoluyla çatışmayı uzatmakla suçladı. Yemen’in bu tutumu, Tahran’ın üstlenmek istediği arabulucu rolü ile Husilere sağladığı destek arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. İran ise Husilerin savaş ve barış kararlarında bağımsız hareket ettiğini savunuyor.

Siyasi analistler, Husilerin son dönemdeki tırmanışının, Hürmüz Boğazı üzerinden enerji sevkiyatını kontrol altına alma girişimlerinin sonuçsuz kalmasının ardından Riyad ve müttefikleri üzerindeki askerî ve ekonomik maliyeti artırmak amacıyla İran’ın yönlendirmesiyle gerçekleşmiş olabileceğini değerlendiriyor. Bu değerlendirmeye göre İran, Hürmüz Boğazı’nda iradesini dayatma kapasitesinin sınırlı kalmasını telafi etmek için Babu’l Mendeb Boğazı’nı devreye sokmaya çalışıyor. Tahran, desteklemekle suçlandığı örgütün saldırılarını durdurmak yerine, bu saldırıları sona erdirmek için Suudi Arabistan’a arabuluculuk teklif ediyor.

ABD basınında yer alan ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Husilere istihbarat bilgileri ile askerî yönlendirme sağladığını öne süren haberler de bu suçlamaları güçlendiriyor. Bununla birlikte, her iki taraf da son saldırılar konusunda doğrudan koordinasyon bulunduğu iddialarını reddediyor.

Husi testi

Emekli Tümgeneral Ahmed el-Meymuni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, Tahran’ın direniş ekseninden vazgeçme konusunda henüz ikna olmadığını belirtti. El-Meymuni, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının etkisini artırmak amacıyla Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki nüfuzundan yararlanmayı hedeflediğini söyledi. El-Meymuni, İran’ın ‘Körfez ülkelerinin arabuluculuğunun sürmesine ihtiyaç duyduğunu ve Körfez ülkelerinin tutumlarının kendisine karşı uluslararası baskı unsuruna dönüşmesinden endişe ettiğini’ belirtti. Bu nedenle Tahran’ın zaman zaman ilişkileri iyileştirmeye yönelik mesajlar verdiğini kaydeden el-Meymuni, ancak Husilere verilen desteğin İran’ın niyetlerini değerlendirmede asıl ölçüt olmaya devam ettiğini vurguladı. El-Meymuni ayrıca Çin’in, İran’ın enerji güzergâhlarına yönelik müdahalelerini sınırlandırması için baskı yapıyor olabileceğini de göz ardı etmedi.

Pakistanlı akademisyen ve siyasi analist İştiyak Ahmed ise İran’ın ittifaka kabul edilmesi ihtimalinin, yalnızca katılma isteğini açıklamasına değil, bölgesel politikalarında köklü bir değişikliğe gitmesine bağlı olduğunu belirtti. Ahmed, Pezeşkiyan’a yönelik değerlendirmesinde İran Cumhurbaşkanı’nı, DMO’nun Körfez’e yönelik politikalarına karşı çıkmaya, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırıları durdurmaya, devrim ihracatına son vermeye ve silahlı gruplara verilen desteği kesmeye çağırdı. Ahmed, “İran’ın ittifaka katılabilmesi için ülkelerin egemenliğine, sınırlarına ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerine saygı göstermesi, ayrıca silahlı grupları dış ilişkilerinde bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Mısır’ın savaşa girmesi

Yemen’deki askerî hareketliliğin yanı sıra Mısır’ın dün yaptığı açıklama da Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara karşı çıkan ve İran ile bağlantılı gruplar üzerindeki baskıyı artırmayı amaçlayan cepheye yeni bir Arap ülkesinin desteğini ekledi. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, talep edilmesi halinde Suudi Arabistan’ı savunmak için gerekli adımları atmaya hazır olduklarını açıkladı ve bu konuda kendisine yetki verilmesini görüşmek üzere parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırdı.

Mısır Ulusal Savunma Konseyi de daha sonra Kahire’nin ‘Suudi Arabistan’a güvenliğini ve istikrarını savunması için her türlü desteği sağlama’ kararını duyurdu.

Suudi Arabistanlı siyasi düşünür Abdurrahman Raşid, Şarku’l Avsat’ta yayımlanan ‘Mısır’ın savaşa katılımı’ başlıklı makalesinde, Mısır’ın sürece katılımının bölgesel güç dengelerinin korunması açısından gerekli görüldüğünü ve beklenen bir adım olduğunu belirtti. Raşid, “Kahire, katılmaya hazır olduğunu açıklamadan önce de savaşın olumsuz etkilerine maruz kalmıştı” ifadesini kullandı.

Raşid, Husilerin deniz trafiğine yönelik saldırıları nedeniyle Süveyş Kanalı’nın yılda yaklaşık 6 milyar dolar kayba uğramasına dikkat çekti. Ayrıca Körfez ülkelerinde çalışan 5 milyondan fazla Mısırlının işlerinin ve gelirlerinin karşı karşıya olduğu risklere işaret etti. İran’ın Körfez üzerinde hâkimiyet kuran bir güç olarak yükselmesinin Mısır’ın nüfuzunu azaltacağını ve ulusal güvenliğini tehdit edeceğini belirten Raşid, Kahire’nin harekete geçmesinin mali kaygıları aşarak stratejik çıkarlarını savunma amacı taşıdığı sonucuna vardı.

Yemen Başbakanı Şayi Muhsin ez-Zindani, Mısır’ın adımını memnuniyetle karşıladı. Zindani, bu adımın ‘Arap ülkelerinin ortak tutumunu yansıttığını ve Suudi Arabistan’ın, Yemen’in ve tüm bölgenin güvenliğinin korunmasını güçlendireceğini’ belirtti. Mısır’ın desteğinin Husilerin darbesinin sona erdirilmesine, devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesine ve devlet otoritesinin ülkenin tamamında yeniden sağlanmasına yardımcı olacağını ifade eden Zindani, bunun ‘deniz ulaşım güzergâhlarının güvenliğini sağlamaya, ulusal egemenliği korumaya ve Yemen halkının çektiği acılara son vermeye’ katkıda bulunacağını kaydetti.

Paralel bir batı cephesi

Artan baskılar yalnızca bölgesel cepheyle sınırlı değil. İran, sınırları dışındaki faaliyetlerine yönelik uluslararası tutumun sertleştiğine işaret eden gelişmelerle de karşı karşıya. Birleşik Krallık’ta, İran bağlantılı olası bir saldırıya ilişkin istihbarat bilgilerinin ardından ABD, ekim ayının başında Fairford Hava Üssü’nden 12 adet B-1 bombardıman uçağını çekmek zorunda kaldı.

Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, söz konusu tehdidin arkasında büyük olasılıkla DMO’nun bulunduğunu öne sürerken Tahran sorumluluğu reddetti. Londra ise DMO’yla bağlantılı iki kişiye yeni yaptırımlar uyguladı. Bu gelişmeler, Batı’nın İran’ın faaliyetlerine ilişkin kaygılarının arttığını gösterse de şu ana kadar İran’a karşı yeni bir uluslararası askerî ittifakın oluşumuna dönüşmüş değil. Bununla birlikte, kıtanın iki önemli ülkesi Birleşik Krallık ve Fransa, İran’ın uzantılarına karşı Suudi Arabistan’a yakıt ikmal uçakları gibi savunma ve stratejik destek sağlayacaklarını açıkladı.

Öte yandan İran’ın ittifaka yönelik yakınlaşma girişimi, gerçekçi hesaplamalara da dayanıyor. Bu yakınlaşma, Tahran’ın yalnızlığını hafifletmesine ve Riyad, Ankara ve İslamabad’la iletişim kanallarını açık tutmasına imkân sağlayabilir. Böylece İran, hareket alanını daraltabilecek savunma düzenlemeleri karşısında bu ülkelerle ilişkilerini kaybetme riskini azaltabilir.

Ancak İran’ın bu olasılığa yönelik yaklaşımı ile mevcut politikaları arasındaki çelişki varlığını koruyor. Tahran, üyelerini saldırılara karşı korumayı taahhüt eden bir savunma sisteminde yer almak isterken Yemen’de savaş sürüyor ve Husilerin Suudi Arabistan’daki sivillere ve uluslararası deniz trafiğine yönelik saldırılarının maliyeti giderek artıyor. Üstelik İran, Yemen hükümetinin çatışmayı körüklemekle suçladığı bir krizin sona erdirilmesi için arabuluculuk teklif ediyor. Bu nedenle asıl soru, Mekke İttifakı’nın İran’ı bünyesine kabul etmeye hazır olup olmadığı değil, Tahran’ın bölge ülkelerini kendilerini İran kaynaklı tehditlere karşı koruyacak bir ittifak arayışına iten politikalarını değiştirmeye hazır olup olmadığıdır.


Koalisyon, Husilere ait silahları ve kaçakçılıkta kullanılan araçları hedef aldı

Koalisyon, Husilere ait silahları ve kaçakçılıkta kullanılan araçları hedef aldı
TT

Koalisyon, Husilere ait silahları ve kaçakçılıkta kullanılan araçları hedef aldı

Koalisyon, Husilere ait silahları ve kaçakçılıkta kullanılan araçları hedef aldı

Yemen'de Meşru Hükümete Destek Koalisyonu, organize suç örgütleri aracılığıyla Husilere destek amacıyla Yemen kıyılarına silah kaçakçılığında kullanılan silahları ve deniz araçlarını hedef aldı.

Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Turki el-Maliki, daha önce Husileri, deniz yoluyla silah, füze ve askerî teçhizat kaçakçılığında geleneksel deniz araçlarını (Zaima, Huri, Celbe ve Sanbuk) kullanmamaları konusunda uyarmıştı.

Koalisyondan deniz aracı sahiplerine Husilerle kaçakçılık faaliyetlerinde iş birliği yapılmaması çağrısı (Koalisyon)

El-Maliki'nin dün sosyal medya platformu X üzerinden yayımladığı uyarıda, söz konusu deniz araçlarının silah kaçakçılığında kullanılmasının, Yemen'in yanı sıra bölgesel ve uluslararası güvenliği tehdit ettiği, sivillerin hayatını ve güvenliğini tehlikeye attığı belirtildi.

Koalisyon, deniz aracı sahiplerine, kendi can güvenliklerini ve mallarını korumak amacıyla Yemen kıyılarına deniz yoluyla silah, füze ve askerî teçhizat kaçakçılığı faaliyetlerinde Husilerle iş birliği yapmamaları çağrısında bulundu.


Süveyda milletvekili: İsrail’in Dürzilerin kanı üzerinden çıkar sağlamasını reddediyoruz

Güney Suriye’deki İsrail güçleri (SANA)
Güney Suriye’deki İsrail güçleri (SANA)
TT

Süveyda milletvekili: İsrail’in Dürzilerin kanı üzerinden çıkar sağlamasını reddediyoruz

Güney Suriye’deki İsrail güçleri (SANA)
Güney Suriye’deki İsrail güçleri (SANA)

Suriye Halk Meclisi’nin Süveyda Milletvekili Leys el-Belauş, İsrail’in Güney Suriye’deki ilerleyişi ve müdahalelerine karşı uyarıda bulundu. Belauş, İsrail’in Süveyda halkının (Beni Maruf) acılarını istismar ederek bölgedeki farklı topluluklar üzerinden kendi dar kapsamlı gündem ve projelerini hayata geçirme girişimini reddettiklerini açıkladı.

Güney Suriye halkının kanının kırmızı çizgi olduğunu vurgulayan Belauş, uluslararası güçlere ve Birleşmiş Milletler’e Suriye devletine ve halkına karşı hukuki ve ahlaki sorumluluklarını eksiksiz yerine getirme çağrısında bulundu. Belauş, İsrail saldırılarının yol açtığı ciddi tehditler karşısında uluslararası toplumun sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini ifade etti.

1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nın yeniden uygulanması için baskı yapılmasını isteyen Belauş, Kuneytra ve Dera illerinde devam eden saldırıların durdurulması çağrısında bulundu. Güney Suriye halkının kanının siyasi çıkarlar uğruna istismar edilmesine veya Suriye’nin ulusal bütünlüğünün ve toplumsal dokusunun güvenliğinin tehlikeye atılmasına izin verilmeyeceğini ifade eden Belauş, gerçek istikrarın Suriye devletinin egemenliğine saygı gösterilmesi ve ihlallerin derhal sona erdirilmesiyle mümkün olacağını kaydetti.

İsrail’in Suriye’nin güneyindeki ilerleyişi

İsrail güçleri, dün Suriye topraklarındaki saldırılarını sürdürdü. Şarku’l Avsat’ın yerel medya kaynaklarından aktardığına göre İsrail’e ait bir birlik Şam kırsalının batısındaki Cebel eş-Şeyh bölgesinde, Derbel köyünün dış kesimlerindeki Ziraat Kulesi yönünde ilerledi. Aynı saatlerde İsrail’e ait keşif uçaklarının da Dera kırsalının batısındaki Yermuk Havzası üzerinde uçtuğu gözlemlendi.

Bu gelişme, İsrail askerî birliğinin Kuneytra kırsalının kuzeyindeki Hüriye köyünde kurduğu kontrol noktasında iki genci gözaltına almasından saatler sonra yaşandı.

Suriye resmî haber ajansı SANA, üç askerî araçtan oluşan İsrail birliğinin Kuneytra kırsalının kuzeyindeki Hüriye köyüne girdiğini, köyün çevresinde ise iki tankın bulunduğunu bildirdi. Haberde, iki kişinin gözaltına alınmasının ardından birliğin bölgeden çekildiği belirtildi.

Kuneytra’nın orta kesimleri ile güneydeki tarım arazilerinde de pazar günü İsrail güçleri ilerleme kaydetti. Bu sırada ses bombaları atıldığı, evlerin arandığı, arazilerin ve zeytin ağaçlarının tahrip edildiği bildirildi. Daha önce kaçırılan iki kişinin ise daha sonra serbest bırakıldığı ifade edildi.

Yerel medya kuruluşlarının haberlerine göre İsrail güçleri, Kuneytra kırsalının kuzeyindeki Ayn en-Nuriye yakınlarında bulunan Tel Ahmer yönünde ilerledi. Birliklerin tepeye çıkmadan önce ses bombaları attığı, ardından Müzari el-Emel çiftlikleri ile Ayn en-Nuriye çevresindeki tarım arazilerine ateş açtığı belirtildi.

Şam’dan İsrail’in ilerleyişine tepki

Suriye Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in Suriye’nin güneyindeki ilerleyişinin artmasını ve işgal güçlerine ait helikopter, savaş ve keşif uçaklarının bölgedeki uçuşlarını yoğunlaştırmasını kınadı.

Bakanlığın pazar günü yayımladığı açıklamada, söz konusu hareketlerin Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün açık ihlali olduğu belirtildi. Bu faaliyetlerin sivillerin güvenliği ve yaşamı üzerinde doğrudan tehdit oluşturduğu vurgulandı.

Açıklamada ayrıca uluslararası topluma ihlalleri sona erdirmek ve İsrail’i uluslararası hukuka ve ilgili Birleşmiş Milletler kararlarına uymaya zorlamak için sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yapıldı. Bu adımların bölgede daha fazla gerilimin önlenmesi ve kalıcı güvenlik ile istikrarın sağlanması için gerekli koşulların oluşturulmasına katkıda bulunması gerektiği ifade edildi.