Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yemen'i bir Yahudi krallığı haline getirmenin hayalini kuran Yisrael Sharabi

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
TT

Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı

Ali el-Mukri

İsrail’in eski Knesset Başkanı Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin (1911-1979) anıları, İbrani devletinin kurulmasından önce veya sonra Filistin'e göç eden ve oraya yerleşen bazı Doğu Yahudilerinin düşünce tarzına dair genel bir izlenim sunuyor.

Anne ve babasıyla birlikte Yemen'de büyüyen bu Yahudi, dini mitler ve hikâyelerle kendisine öğretildiğine göre artık ‘atalarının yurdunda’ yaşamakla övünen ve gurur duyan bir durumdaydı. Bu, mevcut İsrail söyleminde hâlâ kutsal sayılan ve onun siyasi yönünü ve davranışsal yollarını tanımlayan bir literatür.

Yakın zamanda Yemen menşeili ‘Dar Maweed’ tarafından yayımlanan ve ‘Atalar Yurdu’ (Mevtin el-Âbâ) adını taşıyan kitap, Abdusselam Muhammed Abdullah el-Mahlafi tarafından tercüme edildi. Bu kitap, ‘düşmanı tanıma’ veya başka bir deyişle diğer insanların düşünme şeklini anlama amacıyla ortaya çıktı. Bu, Mısır ve diğer yerlerde 1960’lı yıllarında yayımlanan kitap serilerinde karşılaştığımız bir yaklaşım.

Kitap, mütercimin önsözüyle başlıyor. Mütercim, Yemenli Yahudilerin, Yemen tarihindeki yerini birçok kaynak ve referans üzerinden anlatarak modern döneme kadar uzanıyor. Yemenli Yahudilerin, Aşkenaz Yahudileri, Seferad Yahudileri ve diğer Yahudi gruplarından ayıran eşsiz dini geleneklere sahip olduklarına vurgu yapar. Onları ‘en Yahudi Yahudiler’ olarak tanımlar ve ‘İbranice dilini iyi şekilde koruduklarını’ belirtir. Her ne kadar ‘Sefarad Yahudileri, yani İslami yönetim altında yaşayan Yahudiler’ olarak sınıflandırılsalar da mütercime göre, ‘Yemen Yahudilerini Mizrahim yani Ortadoğu'dan gelen Yahudiler’ olarak adlandırmak daha doğru olur.

Bazı Yemenli Yahudiler, her zamanki gibi bu değişiklikleri ve Kudüs'e erişim kolaylığındaki yeni gelişmeleri ilahi işaretler olarak yorumladılar.

Mütercim, Yemenli Yahudilerin maruz kaldığı bazı trajedileri hatırlatıyor. Bunlar arasında Yemen Kralı Abdunnebi bin Ali er-Raini el-Humeyri'nin 1165 yılında yayımladığı fermanından bahsetti. Bu ferman, Yemenli Yahudileri zorla Müslümanlaştırma gibi önlemlerle hedef aldığını ve babası tarafından önceki bir dönemde onları hedef alan benzer önlemleri içerdiğini belirtir. Bu fermanın etkisiyle Yahudilerin Mesih'i ve kurtarıcısı olduğunu iddia eden Musa bin Meymun, Yemen Yahudilerine, içinde bulundukları krizde onları cesaretlendiren ve destekleyen sözler içeren ve 1172 yılında ortaya çıkan Yemenli Yahudiler hakkında kendisine gönderdikleri soruların yanıtlarını içeren ünlü mektubunu gönderdi. Bu, İbn-i Mehdi er-Raini'nin fermanını iptal eden Eyyubilerin 1174'te Yemen'i istila etmesinden önceydi.

Fotoğraf Altı:  Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)
Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)

1618 yılında, Osmanlı valisi Yemen'e yönelik Güney Yemen Yahudilerini hedefleyen bir ferman çıkardı. Mütercim, İmam el-Mehdi Ahmed bin el-Hasan'ın (1681) Yahudileri Yemen’in güneybatısındaki Muvazza bölgesine sürgün etme olayına değiniyor, ancak bilgilerini nereden elde ettiğini belirtmiyor. Söylentilere göre, ünlü Yahudi hahamı ve Sufi Salim es-Shabzi'nin Muvazza'ya sürgün edilenler arasında olduğunu belirtir, ancak bu bilginin kaynağını açıklamaz. Bilindiği üzere, Salim es-Shabzi'nin Taiz şehrinde yaşadığı ve hatta kendisine başvurduklarında İmam Mehdi'ye şefaat ederek Sana'daki evlerine dönmeleri için şefaat ettiği biliniyor.

Göç öncesi ve sonrası

Mütercim, 13. yüzyılda küçük grupların Yemenli Yahudilerin Filistin topraklarına göç ettiğini belirtiyor. Önsöze göre1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla seyahat imkânları arttı, bu da Yemen'den Osmanlı hakimiyeti altındaki Suriye’ye seyahat süresini azalttı. Bu nedenle, Yemenli bazı Yahudiler, bu değişiklikleri ve yeni gelişmeleri, Kudüs'e daha kolay erişim konusundaki göreceli kolaylık olarak gördüler ve bunu kurtuluş saatinin yaklaştığına dair ilahi bir işaret olarak yorumladılar.

1877 yılında küçük bir göç yaşandı, ancak belgelenmiş göç dalgaları 19. yüzyılın başında 1881-1882'de başladı. Bu dönemde yaklaşık 300 Yahudi’nin, çoğunluğu Kudüs ve Yafa şehirlerine yerleşti. Göç nedenleri arasında, Osmanlı Devleti'nin o dönemde Yemen'i yönetmesi ve Yahudilere tuvalet temizleme ve un öğütme gibi görevlerde devlete ücretsiz hizmet verme yükümlülüğü getirmesi, ayrıca Sana'da şiddetli kuraklık nedeniyle ekonomik zorluklar bulunuyor.

1948 arifesinde Yemen Yahudileri, Filistin topraklarındaki Yahudi cemaatinin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin çoğunluğu İbranice olan kaynaklarına göre, Kuzey Yemen'den 1905-1907 yılları arasında ek gruplar geldi. Bu grupların, Tel Aviv şehrinin inşa sürecinde önemli bir rolü vardı. Daha sonra, 1910-1919 yılları arasında, bin 500'den fazla kişinin daha göç ettiği ve çoğunluğunun tarım işlerine katıldığı bir başka göç dalgası gerçekleşti.

1939 yılına göre, Filistin topraklarında yaklaşık 28 bin Yemenli göçmen yaşıyordu ve 1948'in arifesinde, Yemen Yahudileri Filistin topraklarındaki Yahudi topluluklarının yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin dikkat çektiği önemli noktalardan biri, "Filistin topraklarında Araplar ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmaların ardından Yemen'in İmamı Yahya Hamid ed-Din'in, Yemen Yahudilerini mülklerini kaybedecekleri konusunda uyardığı bir ferman yayınlaması oldu. Ferman, Yemen Yahudilerini Filistin topraklarına göç etmeye karar verirlerse, mülklerini kaybedecekleri konusunda uyarırken, bu mülklerde bulunan nakit parayı istisna olarak kabul ediyordu. Bu ferman, Yemen'in Türk yönetimi altında göç edenleri de kapsıyordu. Bu fermanın sonucunda, Yemenli Yahudiler, Yemen'den çıkış için Hudeyde Limanı'nı kullanmaları yasaklandı ve o dönemde Britanya yönetimi altındaki Aden Limanı'na yönlendirildi. Ancak Mütercim, İmam Yahya'nın yönetimi sırasında Yahudilerin elde ettiği avantajlara ve dolayısıyla göçleri konusundaki tutumunun bu ilişki hakkında söylenenlerle ne kadar uygun olduğuna dair bilgi vermiyor.

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Yemenli Yahudilerin tarihini özetlerken ifade ettiği bir nokta şudur: "Yahudilerin statüsüne o kadar saygı duyuldu ki, onlardan krallar ya da Yahudiliği benimseyen krallar çıktı.” Sharabi, Yemenli Yahudilerin, İslam peygamberinin yükselişiyle Arap dünyasında kendi içlerine kapanarak, Yahudi yaşamının duvarları içine sığındıklarını belirtiyor.  Bu durumu "Yahudiler, dini topraklarında güçlendikçe, kendi kapalı topluluklarında, topraklarının efendisi olan Müslümanların düşmanlıkları arttı ve yabancı bir ülkedeki yabancılaşmaları da daha da arttı" ifadeleriyle anlatıyor.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı

Sharabi'nin birçok ifadesinde, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onların küçük düşürülmelerini, üzerlerine zorlu düzenlemelerin uygulanmasını ve ayrımcılık uygulamalarını meşrulaştırdığı anlaşılıyor. Örneğin, Yahudilere Yahudi tapınakları inşa etmelerine izin verilmemesi, eğer bir sinagog inşa izni verilirse, çatısının normal bir insanın boyundan çok daha yüksek olmaması gerektiği gibi ayrımcılık uygulamaları bulunuyordu. Yahudiler, düşük bir yükseklikte evler inşa etmek zorundaydılar, beyaz giysiler giymeleri yasaklandı ve at veya eşek üzerinde binmelerine izin verilmedi. Yahudi bir kişi, bir Müslüman'ın önünde veya yanında yürüyorsa, solunda hareket etmesi gerekiyordu. Ayrıca, bir Yahudi'nin yanlışlıkla bir Müslümanın elbiselerine veya bedenine dokunması, kirletme olarak kabul edilir ve temizlenme maliyetini üstlenmesi gerekirdi. Yahudi, tanıklık yapmaya uygun değildi ve onlara, örneğin sokaklardaki taşları kaldırmak gibi düşük sayılan görevler verilmişti.

Bu referanslarda, Sharabi'nin Yemen tarihinin bir aşamasında Yahudilerin başına gelenleri diğer tüm aşamalara genelleştirdiği görünüyor. Bu nedenle Yemen Yahudilerinin ayrılışının sosyal ve davranışsal avantajlar açısından bir nimet olduğuna inanıyor. Yemen Yahudileri hakkında pek çok kitap yazan Yosef Halevy'nin görüşüne göre Yemen Yahudilerinin göç sonrası çektikleri acılara dair referanslar bulunuyor. Mütercim, "Doğu Avrupalılar arasında tarihi yeniden yazmak ve Yemenli Yahudilerin rolünü küçümsemek" gibi olağan şeyler de dahil olmak üzere ayrımcılığın bazı yönleri hakkında söylediklerini aktarıyor. Her düzeydeki okullara yönelik tarih kitapları ve eğitim kılavuzları yalnızca Doğu Avrupa'dan gelen göçün benzersizliğini ve bunun ülkenin inşasına katkısını vurguluyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Yemenli aktivistler örgütlenerek, Doğu Avrupalı ​​kardeşleri gibi kurumların kendilerine yerleşebilmeleri için toprak tahsis etmesini talep ettiler. Talepleri kulak ardı edildi, çünkü Yemenlilere yerleşimci olarak değil işçi olarak ihtiyaç duyuluyordu ve aranıyordu ve bu nedenle resmî kurumlar her zaman Yemenli göçmenlerin Aşkenaz çiftçileri için çalışacaklarını iddia ediyordu. Uzun ve zorlu bir mücadelenin ardından, her aileye bir dönüm olmak üzere altmış aileye altmış dönüm arazi tahsis edilirken Aşkenaz ailelere on dönüm verildiğinden bahsediyor.

Mütercim, uzun giriş bölümünde, İsrail'de Yemen Yahudi çocuklarının hastanelerden kaçırılma olayına dikkat çeker ve onları Aşkenaz kökenli çiftlere nakledilmesi, bu trajedinin Yemen Yahudilerinin resmi onayıyla belleğinde derin iz bıraktığı bir konu olarak vurgular.

Mahlafi'ye göre, “Yemenli Müslümanların Yahudilere karşı tutumu genellikle naziktir. Bir yandan devlet tarafından korunmuşlardır, diğer yandan ise kabileler, geleneksel adetlere göre onları korumuştur. Her durumda, İslami anlayışa göre cizye ödemeleri gerekiyordu, ancak belirli bir varlık düzeyine ulaştıklarında zekât ödemekten muaf tutuldular.”

Her şeyi satın alma

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Yemen'i terk etmesinden altı yıl sonra Yemen topluluğunu yönetmeyi başardı. Ardından diğer Yemen toplumu entelektüelleri ile işbirliği yaparak Yemenli Yahudilerin tarihleri, kültürleri, gelenekleri ve İsrail'e göçleri hakkında bir dizi makale yayımladı. Onlarca kitabı ve yüzlerce makalesi bulunuyor. Bazı eleştirmenler, Sharabi'nin siyasi düşüncelerinin etkileyici olduğunu düşünüyorlar çünkü sürekli olarak işgalci devletin dini bir devlet olmadığı fikrini reddetti ve devletin durumunun sadece vatandaşların kamu iradesi üzerinden anayasa ve yasalar aracılığıyla belirlendiğini savundu. Kızı Nimet, ‘babasının Yemen göçmenlerinin lideri ve ruhani lideri olduğunu ve onların İsrail topraklarında uyum sağlamalarına yardımcı olmak için elinden geleni yaptığını’ belirtti. Bu çabaların bir parçası olarak, Bessat er-Rih operasyonunu yöneterek yaklaşık 49 bin Yemenli Yahudi’yi İsrail'e sürgün etti.

Mahlafi, Sharabi'nin Yemen'deki Yahudi topluluklarının gerçekliğini ele alırken bir dereceye kadar adalet gösterdiğini ve onların acılarının çoğunu Yahudilerin kendisinden kaynaklanan koşullara bağladığını belirtiyor.

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Knesset'in yedinci ve sekizinci dönemlerinde başkanlık yapmış ve birkaç bakanlık görevine atanmıştı. İlk Knesset döneminin sonundan 1951'den 1977'ye kadar Knesset üyeliği yaptı. Ayrıca, İşçi Partisi'nin Genel Sekreteri olarak 1971-1972 yılları arasında görev yaptı. Sharabi, Histaadrut (işçi hareketi) liderlerinden Doğu Avrupa yerine Yemen'de doğan tek kişiydi.

Fotoğraf Altı:  İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi
İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi

Hatıratında, Sharabi Sadah şehrinde, Beni Bana Vadisi'ne yakın bir yerde doğduğundan bahseder. Şehrin nüfusunun yarısının Arap ve hepsi çiftçi olduğunu, diğer yarısının ise Yahudi ve çoğunluğunun dokumacı ve bazılarının tüccar olduğunu ifade ediyor. Babası, dokuma işiyle uğraşan Sharabi ailesinden gelirken, annesi demircilik yapan bir ailedendi ve ticaretle uğraşıyorlardı. Babası, Sadah şehrinden ayrılmaya ve Sana şehrine taşınmaya karar verdi. Bu da Yisrael'in Tevrat öğrenmesi için ünlü öğretmenlerin olduğu bir yerdi.

Sharabi, onlara eşlik eden veya takip eden olaylar bağlamında bakıldığında önemli görünen yönler hakkında birçok şeyi ortaya çıkardı. Örneğin on yedi yaşındayken, eski el yazmalarını aramak ve satın almak için Viyana'dan Yemen'e gelen Aşkenaz kökenli iki adam gördüğünü şöyle anlatıyor: “Beyazlardı, Sana sokaklarında yürüyorlardı, tenleri kırmızı parlıyordu, acele ediyorlardı, Avrupa kıyafetleri giyiyorlardı, arkalarında mahallenin tüm çocukları, sadece çocuklar değil yetişkinler de vardı ve pencerelerden dışarı bakan kadınlar da vardı. Sanki aydan iki yaratık birdenbire burada ortaya çıkmış gibi, bu yaratılış mucizesine bakıyorlardı.”

Sharabi’nin pek çok açıklamasında, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onları aşağılama ve onlara sert hükümler dayatma gibi göndermelerle meşrulaştırdığı görülüyor.

Sharabi, bu ziyaretçilerin ‘araştırmayı teşvik etmek amacıyla ellerine geçen her şeyi satın aldıklarını’ belirtir. Gerçekten de bu ziyaretçiler, büyük miktarda çeşitli türlerde eski el yazmaları ve basılı eserler edindiler. Ayrıca yanlarında Yemen'den çok değerli eşyalar da götürdüler.

Yemen'den ayrılma düşüncesiyle, Sharabi bu ziyaretçilere kendisini yanlarında götürmeleri için yazılı bir rica mektubu gönderdi, ‘İsrail'e gitmek’ isteğini ifade eden bir rica içeriyordu. Ancak hiçbir cevap alamadı. Bununla birlikte, köylerden satın aldığı kitap ticareti sayesinde bir miktar para biriktirdi ve bu kitapları Aşkenaz Yahudilerine karlı bir şekilde sattı. Bu kazanç, Yemen'den ayrılma kararını destekledi ve annesi, ailesinin genel karşıtlığına rağmen bu konuda onu cesaretlendirdi.

Sağlam duvarlar

Sharabi, anılarında ailesinden ve Yemen'deki Yahudi toplumunun geleneklerinden, evlerinden, bayramlarından, özel günlerinden, eğitimden, mesleklerden ve inançlardan bahseder. Ayrıca, Yemen'de yaşadıkları bölgedeki belirli detaylara dair bazı gözlemlerde bulunur. Ailesi ile yaşadığı Sana'daki Yahudi topluluğuyla ilgili olarak, "Yürüyüşüm, giyimim, aksanım, okuma tarzım ve dualarım her şeyde tam olarak Sana Yahudisi gibiydi. Ancak, kardeşim ve babam öyle değillerdi, özellikle babamın, aksanı ve bazı davranışları, ülkenin Yahudilerinden olduğunu gösteriyordu” şeklinde ifade eder.

Sharabi, toplumun genelinde yaşanan çeşitli hastalık ve salgınlardan bahseder, özellikle çiçek hastalığını anlatır. Ona göre, hastalık her evi ve her aileyi etkiledi ve çocuklar yetişkinlere göre daha fazla etkilendi. "Az sayıda şanslı kişi dışında hastalığa yakalanan herkes öldü. Bu, Sana'daki Yahudi mahallesinde yaşadığımız korkunç günlerdi. Müslüman mahallelerinde neler olup bittiğini göremedim çünkü onlar da Yahudiler gibi, hastalık ve ölümden korktukları için sokaklarda yürümeyi yasaklıyorlardı. Yahudi pazarına gitmek için evden çıkardım, evdeki yiyecek ihtiyaçlarım için bir şeyler arardım ama hiçbir şey bulamazdım, sanki hayat devam etmeyi bırakmıştı, sadece ölüler vardı" diye anlatır. Bu anılarda, Yahudilerin Müslümanlarla olan sosyal ilişkileri ve San'a şehrindeki Yahudi şehir yaşamı ile köylerdeki Yahudi yaşamı arasındaki farklar hakkında birçok detayı açıklar.

Yemen halkının geri kalanı gibi sadece izole edilmiş ve dünyanın geri kalanından kopmuş olmayan Müslümanlar veya Yahudiler arasındaki Yemen'deki geri kalmışlığın birçok yönünü ortaya koyan Sharabi, hatta kendilerini Müslümanlardan da izole ediyorlardı ve ticari alışverişler, iş meseleleri veya müzakere ve satışları yürütmek için gerekli olan temaslar dışında herhangi bir kültürel veya sosyal temasları yoktu. ifade eder. Ayrıca, Yahudi geleneği ve mirası çerçevesinde ilişkilerin doğal olarak kapalı olduğunu belirtir. Bu nedenle, kendileri için bir duvar ördüler ve nesiller boyunca duvarlar çok sağlam ve katı hale geldi.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken

Bu izolasyon içinde, Sharabi, ‘efsanelerin dini inançlar ve geleneklerle daha da karıştığını, bu tür inançların hatta Talmud'da bile karıştığını’ ifade eder. Ayrıca, toplumdan öğrendikleri arasında, hiçbir rasyonel temeli olmayan bazı sosyal gelenekleri de sıralar. Babasının "Darda" hareketiyle olan etkileşiminden bahseden Sharabi, babasının bu hareketin düşüncelerine daha fazla ilgi gösterdiğini belirtir. Ayrıca, Yemen'de kendisine verilen isimle ‘Rachel’ adını ilk kez öğrendi. Daha sonra bu adın, varını yoğunu Yahudilere adayan ‘Rothschild’ isminin kısaltması olduğu ortaya çıktı.

 Hatıratın en önemli yönlerinden biri, Arapça yazılmış ve en sevdiği yorumlardan biri olan ‘Rambam'ın Mişna Yorumu’ da dahil olmak üzere, Arapça ve İbranice Yahudi edebiyatı üzerine çalışması olmasıdır.

Daru’l harp

Yisrael'in babası, maharetli bir dokumacıydı. Bu nedenle Yemen İmamı Yahya, ona kraliyet ailesi için bazı dokuma işleri ve genel ihtiyaçlar için çalışma teklifinde bulundu. Yisraell, kardeşi Hayim ile birlikte babalarının yanında çalıştı. İmam Yahya ile olan bir anısını anlatan Sharabi, o zamanlar yaklaşık on beş yaşında olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Tezgahımın başında oturuyordum, saç örgülerim sallanıyordu. Birden İmam, çevresindekilerle birlikte yanımda durdu. Bir şekilde saç tellerim dikkatini çekti. Gözlerimi kaldırmadım ya utançtan ya da onun Kral olmasından korktuğum için ya da o sırada hâlâ yeni bir maaş için çalıştığımız için işimizi hafife alıyor olduğumuzu düşünmesini istemiyordum. İşime büyük bir hevesle devam ettim ve ter kokusu etrafımı sardı. Ama bana biraz ciddi, biraz şakacı sorular sormaya başladı. Bana: Bu kumaş ne? Bu aletin adı nedir? gibi sorular sordu. Her soruya gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan cevap verdim. Sonra saç örgülerime işaret ederek; Bu nedir? diye sordu. “Bir alamet. Yemen'de takma saçlara alamet denirdi. Sonra bana Arapça'da işaretin ne anlama geldiğini sordu. Ona cevap verdim. Ardından bana şu alameti göstererek sordu: Bu alamet nedir? Yine gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan şu cevabı verdim: Bu, bir Yahudi ile Müslümanı ayırt etmek için bir işarettir. O da ‘Neden onları ayırt etmemiz gerekiyor?’ dedi. ‘Herkesin Yahudi'yi Yahudi, Müslümanı Müslüman bilmesi için’ dedim. Senin Müslüman olman gerekmiyor mu? dediğinde ise Bundan ne gibi bir fayda elde edeceğim? diye sordum. O da şöyle dedi: Cennete girersin. Orada hurilerle ve diğer harika şeylerle buluşursun.

Sharabi, ailesi ve Yahudi cemaatinin göçten önceki geleneklerinden, evlerinden, tatillerinden, vesilelerinden ve eğitim, meslek ve inançlar da dahil olmak üzere yaşam tarzlarından bahsediyor

Şöyle cevap verdim: Efendim, Henüz oradan kimin cennete kimin cehenneme gittiğini söyleyen kimse gelmedi. İmamın tüm maiyeti bundan rahatsız oldu ve beni balık gibi parçalamak istedi, fakat İmam kahkaha attı, maiyeti dağıttı ve beni genellikle huysuz insanlara söylediğim aşağılayıcı bir sözle tanımladı. Çok geçmeden, İmam'ın yardımcısı Abdullah el-Amri atölyeyi ziyaret etti ve babamla konuşurken şunları söyledi: Sanırım oğlunuz burada kalmayacak ve o gün gelmeden önce daru’l harbe gidecek. İsrail toprakları o zamanlar böyle isimlendiriliyordu. Öyle görünüyor ki kehanetlerde bulundu ve ne kehanet ettiğini bilmiyordu.

Sharabi'nin bahsettiği ayrıntılardan anlıyoruz ki, 1929 yılında Yemen'i 18 yaşında terk etti. Aden'de iki ay geçirdikten sonra, bazen Yahudilere İsrail'e göç etme süreçlerinde ve Aden'deki varlıklarında yardım etmek amacıyla yazdıkları mektuplardan ücret alıyordu. Bu mektuplar yakarışlar ve taleplerle doluydu, Aden'deki varlıklarında ve İsrail'e göç etme harcamalarında yardımcı olmalarını istiyorlardı. Birkaç gün boyunca karnını doyuracak bir şey bulamadan yaşamını sürdürüyordu.

İsrail’i unutmayan Sharabi, “Elbette çocukluğumdan beri hırslarım var ve bunların çoğu da çocukluk hayalleri. Mesela: Hazine bulacağımı, dilediğim gibi dünyalar kuracağımı, ordu toplayacağımı, silah alacağımı, Yemen hükümetiyle savaşacağımı, Yemen'i krallığım, Yahudi monarşisi yapacağımı hayal ettim. İmamı mağlup edeceğim silahların çeşitlerini bile hayalimde çiziyordum. Şimdi o zamanlardaki tüm hayallerimi hatırladığımda gülerim. Ama bunların hırsların ve arzuların karanlık ve hayali kökleri olduğunu biliyorum. Her ne kadar aklı başında bir yaşa gelmiş olsam da, henüz onlardan kurtulup kurtulamadığım şüpheli” ifadelerine yer veriyor.

*Bu makale Şarku’l AVsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Darfur Valisi: Milis gruplarının çoğalması Sudan’ı tehdit ediyor

Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi, Şarku’l Avsat gazetesine konuştu. (Şarku’l Avsat)
Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi, Şarku’l Avsat gazetesine konuştu. (Şarku’l Avsat)
TT

Darfur Valisi: Milis gruplarının çoğalması Sudan’ı tehdit ediyor

Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi, Şarku’l Avsat gazetesine konuştu. (Şarku’l Avsat)
Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi, Şarku’l Avsat gazetesine konuştu. (Şarku’l Avsat)

Darfur Bölgesi Valisi Minni Arko Minawi, milislerin ve devlet kurumlarının dışında faaliyet gösteren paralel güçlerin yayılmasının Sudan’ın birliğini tehdit ettiğini ve ülkeyi birbiriyle çatışan nüfuz bölgelerine dönüştürebileceğini söyledi. Minawi, bütün silahlı oluşumların hukuka tabi kılınması ve birleşik bir ulusal ordunun kurulması gerektiğini vurguladı.

Aynı zamanda Sudan Kurtuluş Hareketi’nin liderliğini yürüten Minawi, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, sahada üstünlüğün ordunun elinde olduğunu ve güç dengesinin ordu lehine değiştiğini belirtti. Çatışmalarda karşılıklı ilerleme ve geri çekilmelerin sürdüğünü kaydeden Minawi, mensubu olduğu Ortak Güçler’in Sudan Silahlı Kuvvetleri ile koordinasyon içinde savaştığını ifade etti. Güvenlik düzenlemelerinin tamamlanması için kurumların reformdan geçirilmesi, silahlı güçlerin orduya entegre edilmesi ve yeniden yapılandırılması gerektiğini ifade etti.

Minawi, olası bir ateşkesi sivillerin korunmasını, yerinden edilen kişilerin geri dönüşünü ve ülkenin bölünmesinin önlenmesini sağlayacak güvencelere bağladı. Sudanlıların özgürce ve eşit koşullarda katılımını güvence altına alacak şartlar oluşana kadar siyasi diyaloğun ertelenmesi çağrısında bulundu. Paralel yönetimlerin kurulmasına karşı da uyarıda bulunan Minawi, dış müdahaleler ve bölgesel çıkarlar karşısında ülkenin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini vurguladı.

Minawi, generallerin çıkarlarının ötesine geçilerek, Sudan halkının sorunlarına ve devletin birliğine odaklanan çözümler geliştirilmesi çağrısı yaptı. Savaşın genişleyerek daha fazla aktörün dahil olduğu bir çatışmaya dönüştüğünü belirten Minawi, mevcut durumun artık yalnızca iki askeri lider arasındaki bir mücadele olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi.

Sahra bölgesi, Libya, Yemen ve Somali’deki çatışma deneyimlerine atıfta bulunan Minawi, savaşın sonuçlarını kalıcılaştıran ve ülkenin bölünmesini pekiştiren bir ateşkesin tehlikelerine dikkat çekti. Böyle bir ateşkesin sivilleri korumak ve ülkede güvenlik ile istikrarı yeniden tesis etmek yerine mevcut ayrışmayı derinleştirebileceği uyarısında bulundu.


Lübnan, Hizbullah’ın patlayıcılarına karşı harekete geçti

İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)
İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)
TT

Lübnan, Hizbullah’ın patlayıcılarına karşı harekete geçti

İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)
İsrail’in hava saldırısına uğrayan ve Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit beldesinde düzenlenen hava indirme operasyonuyla eş zamanlı İsrail saldırısı noktasında Hizbullah bayrağı. (Arşiv– AFP)

Lübnan, Hizbullah’ın Suriye’den ülkeye ya da ülke içindeki farklı noktalara taşıdığı patlayıcılara karşı önlem alıyor. Ülkenin doğusundaki Dahr el-Baydar kontrol noktasında yarım ton patlayıcı ele geçirilirken, bu gelişmeden bir gün önce Suriye’den başka bir patlayıcı sevkiyatının kaçak yollarla ülkeye sokulmasının engellendiği açıklandı.

Bir güvenlik kaynağı Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, perşembe akşamı iki kişinin bulunduğu bir aracın aranması sırasında 250 kilogram TNT, 250 kilogram yüksek patlayıcı özelliğine sahip C-4 ile bir miktar küçük metal bilye ve çivi ele geçirildiğini belirtti.

Yargı kaynaklarından birinin aktardığına göre gözaltına alınan iki kişi Hizbullah üyesi olduklarını ve patlayıcıların örgüte ait olduğunu kabul etti. Şüphelilerin, Hizbullah’ın Bekaa bölgesindeki sorumlularından birinin kendilerine söz konusu sevkiyatı teslim ettiğini ve patlayıcıları Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine götürmelerini istediği kaydedildi.

Soruşturma kapsamında sevkiyatı gönderen ve teslim alacak kişilerin kimliklerinin belirlenmesi, olaya karışmış olabilecek diğer kişilerin faaliyetlerinin incelenmesi ve patlayıcıların Beyrut’a gönderilme amacının ortaya çıkarılması hedefleniyor.


‘Gazze sakinlerini Sina’ya nakledin’... Biden’ın özel temsilcisi McGurk, ABD talebinin ayrıntılarını açıkladı

ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)
ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)
TT

‘Gazze sakinlerini Sina’ya nakledin’... Biden’ın özel temsilcisi McGurk, ABD talebinin ayrıntılarını açıkladı

ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)
ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk (AP)

İnci Mecdi

ABD’nin eski Ortadoğu Özel Temsilcisi Brett McGurk, Joe Biden döneminde Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin Sina Yarımadası’na nakledilmesi ve savaşın sona erdirilmesine yönelik bölge ülkeleri arasındaki müzakereler konusunda perde arkasında yaşananları yeni kitabında anlattı. ‘Brink: Inside the Race to Free the October 7th Hostages’ (Eşik: 7 Ekim Rehinelerini Kurtarma Yarışının İçinden) başlıklı kitapta, bu süreçte yaşananlara ilişkin ayrıntılara yer verildi.

McGurk, son günlerde ABD medyasına verdiği röportajlarda, bu ay yayımlanan kitabında aktardığı pek çok ayrıntıyı paylaştı. McGurk, Gazze Şeridi’ndeki savaşa ilişkin Mısır ve bölgedeki diğer ülkelerle yapılan görüşmelerden söz etti. Bunlar arasında, kitabında ‘kilit bir isim’ olarak nitelendirdiği eski Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil ile yaptığı görüşme de bulunuyor. McGurk, Kâmil’den Gazze sakinlerinin geçici olarak Sina Yarımadası’na nakledilmesini istediğini, ancak bu talebin kesin bir dille reddedildiğini belirtti.

McGurk, Ortadoğu’da Amerikan diplomasisinin önde gelen isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. George W. Bush, Barack Obama, Donald Trump ve Joe Biden dönemlerinde çeşitli görevlerde bulundu. 7 Ekim 2023 saldırıları gerçekleştiğinde ise Beyaz Saray’ın Ortadoğu’dan sorumlu dış politika başdanışmanıydı. McGurk, anı niteliğindeki kitabında, aralarında 12 ABD vatandaşının da bulunduğu rehinelerin serbest bırakılması amacıyla Mısır ve Katar üzerinden Hamas ile yürütülen dolaylı müzakerelere katılımının ayrıntılarını aktarıyor.

Mısır’ın kesin reddi

McGurk, ABD merkezli CBS News’e verdiği röportajda, kitabında Filistinlilerin Gazze dışına nakledilmesine ilişkin yer alan bölümleri değerlendirirken, “Mısır İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil’i aradım ve kendisine, ‘Bakın, Gazze sakinlerinin geçici olarak Sina’ya geçmesine izin verecek bir yol bulmalıyız’ dedim. Aldığım yanıt kesin bir ret oldu” ifadelerini kullandı. McGurk, savaş sırasında Gazze Şeridi’ndeki durumu ele aldığı esnada sivillerin sığınabileceği hiçbir yer bulunmadığına dikkat çekti. McGurk, sivillerin korunmak amacıyla sığınabileceği fiilî bir alan olmadığını belirterek, “Yer altındaki tesisler yalnızca Hamas’a tahsis edilmişti. Hamas liderleri de bunu açıkça ortaya koymuştu” dedi.

Mısır Eski İstihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil (AFP)
Mısır Eski stihbarat Teşkilatı Başkanı Abbas Kâmil (AFP)

7 Ekim saldırılarının ardından savaşın başlamasından bu yana Kahire, Gazze sakinlerinin Sina Yarımadası’na nakledilmesine veya yurt dışına göç etmelerinin teşvik edilmesine yönelik İsrail’in açık girişimlerine ve baskılarına karşı çıktı. Ekim 2023’te yayımlanan bir haberde, İsrail İstihbarat Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Gazze Şeridi sakinlerinin Kuzey Sina’ya nakledilmesini öneren bir konsept belgesi ortaya çıkarılmıştı. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in de aralarında bulunduğu İsrailli yetkililer ise 2024’ün başlarında Filistinlilerin göç etmesinin teşvik edilmesi çağrısında bulunmuştu.

Kahire’nin bu konudaki tutumu, geçici yerinden edilmenin kalıcı bir sürgüne dönüşebileceği yönündeki kaygılara dayanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Mısır, böyle bir adımın Filistin davasının tasfiye edilmesi tehlikesini doğurabileceğini ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini zayıflatabileceğini savunuyor. Ayrıca çok sayıda Filistinlinin Sina’ya nakledilmesinin beraberinde getirebileceği güvenlik ve siyasi sonuçlar da Mısır’ın itirazlarının temel nedenleri arasında yer alıyor.

Hamas tünel ağı

McGurk, CBS News’e yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler’in (BM) bu konuda İsrail ile iş birliği yapmayı reddettiğini belirterek, “BM, bu konuda İsrail ile çalışmayı reddetti. Biz de aynı tutumu sergiledik. Çünkü ‘Hayır, insanları belirli bir bölgeye gitmeye zorlayamazsınız’ dedik. Ancak asıl soru, insanların nereye gideceğiydi. Dolayısıyla bu meselenin genel çerçevesi son derece korkunç. Savaş, hem siviller arasında hem de İsrail askerleri saflarında ağır can kayıplarına yol açtı. Bu, gerçek bir savaştı” ifadelerini kullandı. Hamas’ın Gazze’nin altında 20 yıl boyunca askerî bir altyapı inşa ettiğini belirten McGurk, “DEAŞ'a karşı yürütülen harekâta katıldım. Irak’ın Musul kentindeydim ve olayları yakından gördüm. Daha önce bunun gibi bir şeyle hiç karşılaşmamıştım” ifadelerini kullandı.

Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar, Gazze Şeridi’nin altındaki tünellerden birinde (Reuters)
Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar, Gazze Şeridi’nin altındaki tünellerden birinde (Reuters)

Hamas’ın yer altında böylesine bir askerî altyapıya sahip olduğu dikkate alındığında, askerî harekâtın son derece yıkıcı olmasının beklendiğini kaydeden McGurk, “Başından beri beni endişelendiren buydu. Durum, Musul ve Rakka’da gördüklerimizden farklı. Oralarda yer altı altyapısı yoktu ve yaklaşık on yıl süren bir hazırlık dönemi de yaşanmamıştı. Bu, son derece korkunç bir durum” değerlendirmesinde bulundu.

Biden ve Netanyahu’nun kucaklaşması

Hamas saldırılarının üzerinden bir haftadan biraz fazla zaman geçtikten sonra ABD Başkanı Joe Biden, Tel Aviv’de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya sarıldı. McGurk, kamuoyundaki tablonun henüz netleşmediği bir dönemde Biden’ın İsrail’e gitme önerisini kendisinin de ‘inanılmaz’ bulduğunu ve Biden’ın şaka yaptığını düşündüğünü belirtiyor. McGurk, Biden’ın İsrail’e gitme konusundaki ısrarını, Netanyahu’yu dizginleyebileceğine ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaş başlatmasını engelleyebileceğine inanmasına bağlıyor. Niyetleri ne kadar iyi olursa olsun, söz konusu sarılma, Biden’ın Gazze Şeridi’ne yönelik savaşa fiilen sınırsız destek verdiği yönünde bir işaret olarak algılandı.

New York Times’ın aktardığı alıntılara göre McGurk, bu gelişmenin ardından rehinelerin durumuna ilişkin müzakereler veya savaşın yönetimi konusunda Netanyahu üzerinde gerçek bir nüfuza sahip olamadı. McGurk, “İsrail’i kara harekâtı başlatmaktan vazgeçirebileceğimizi bir şekilde ummaya devam ettim. Bunu, İsrail’in askerî bir örgüt olarak Hamas’ı yok etme konusunda meşruiyetten yoksun olması nedeniyle değil, askerî ilerleyiş sırasında sivillerin göreceği zararı sınırlamaya yönelik uygulanabilir bir planımız henüz bulunmadığı için istiyordum” ifadelerini kullandı. McGurk ayrıca, Biden’ın savaşın nasıl sona ereceğine ilişkin ikna edici bir açıklama sunamadığını da kabul etti.

İsrail’in el-Ehli Hastanesi’ni bombalamakla ilgili suçlamalardan aklanması

McGurk, o dönemde Biden’ın Amman’da Ürdün Kralı 2. Abdullah, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile görüşmesinin planlandığını, ancak el-Ehli Baptist Hastanesi’nin bombalanmasının bu buluşmayı engellediğini ifade etti. Bunun üzerine ABD Başkanı, bölge ziyaretini yalnızca İsrail’le sınırladı.

Savaş, Gazze Şeridi’ni harabeye çevirdi. (Reuters)
Savaş, Gazze Şeridi’ni harabeye çevirdi. (Reuters)

McGurk, yüzlerce Filistinlinin ölümüne yol açan saldırıdan Tel Aviv’in sorumlu olmadığını savunan İsrail anlatısını benimsedi. McGurk, “İsrail’in düzenlediği bir hava saldırısında 500 Filistinlinin öldüğünü bildiren haber başlıkları yayıldı. Ancak bu bilginin daha sonra doğru olmadığı ortaya çıktı” dedi. Bunun üzerine Ürdün Kralı, ABD tarafında planlanan görüşmelerin iptal edilmesini istedi. McGurk, “Gerekçeleri anladık. Ziyaretimizi yalnızca İsrail’le sınırladık ve söz konusu görüşmeleri gerçekleştirmedik” ifadelerini kullandı.

Hamas’ın acımasız oyunları

Siyasi amaçlı kaçırmaların korkunç mantığında rehinelerin bir bedeli vardır, ancak kendilerine özgü bir değerleri yoktur. Bir yandan, rehineleri kaçıranlar onları para, mahkûmlar veya siyasi tavizler gibi istedikleri herhangi bir şey karşılığında takas edebileceklerini varsayar. Diğer yandan, rehineler neredeyse insan olarak görülmez; son derece özel bir piyasada alınıp satılabilen mallara indirgenirler. McGurk, özünde taşıdığı vahşet bir yana, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’deki yerleşim yerlerine düzenlediği saldırının, bu piyasanın işleyişine ilişkin yanlış bir anlayışa dayandığını belirtiyor. New York Times’ın kitaptan aktardığı bölümlere göre, o gün Hamas tarafından rehin alınan 251 kişinin serbest bırakılması için ABD hükümetinin yürüttüğü çalışmalara liderlik eden McGurk, söz konusu saldırıyı ‘tarihteki en kötü toplu rehine alma olaylarından biri’ olarak nitelendirdi.

McGurk, Hamas’ın arabulucularla acımasız bir oyun oynadığını, kendi iç hesapları doğrultusunda umutları yükseltip ardından söndürdüğünü ve bu hesapların hâlâ tam olarak anlaşılamadığını söylüyor. McGurk ayrıca, saldırılardan kısa süre sonra Biden ile yaptığı bir görüşmede, Netanyahu’nun rehinelerin kurtarılmasını sağlamaya yönelik herhangi bir fikir ortaya koymadığını aktarıyor. Netanyahu’nun bu konudaki tek yaklaşımının, rehinelerin serbest bırakılmasını İsrail’in Gazze’ye düzenleyeceği kara harekâtının ikincil bir sonucu olarak görmek olduğunu belirtiyor. McGurk, Şubat 2024’te Netanyahu ile yaptığı başka bir görüşmeye ilişkin notlarında ise İsrail Başbakanı’nın 30 dakikadan uzun süre rehinelerden hiç söz etmediğini kaydediyor. McGurk, Netanyahu’nun askerî harekâtı tartışırken heyecanlı ve enerjik göründüğünü, rehineler konusuna gelindiğinde ise çok daha isteksiz davrandığını, hatta bu konuya değinmeyi tercih edip etmediğinin bile belirsiz olduğunu ifade ediyor.

Hamas ile Netanyahu’nun iş birliği

McGurk, Filistin meselesinin ihmal edildiğini ve bu süreçte Netanyahu’nun Hamas’la iş birliği yaptığını belirtti. McGurk, “Biden’ın göreve başlamasından kısa bir süre sonra, İsrail’in Hamas ve sivil yöneticiler tarafından idare edilen bakanlıkları yararına Gazze’ye her ay milyonlarca dolar aktarılmasını öngören mevcut bir politika izlediğini öğrendim. Önceki Trump yönetimi de bu politikayı desteklemiş, Katar’ın bir terör örgütüne para aktarması nedeniyle cezalandırılmasını veya yaptırımlara maruz kalmasını önlemek amacıyla istisnalar tanımıştı” diye yazdı. McGurk’ün bu yıkıcı politikaya yönelik eleştirisi ise “Geriye dönüp bakıldığında, Washington bu yaklaşım hakkında daha sert sorular sormalıydı” demekle sınırlı kaldı.

Husi bombardımanı ve Nasrallah’ın öldürülmesi

İsrail’in Hizbullah’a yönelik operasyonları ve Hasan Nasrallah’ın öldürülmesi hakkında konuşan McGurk, Washington’ın çağrı cihazı operasyonundan önceden haberdar olduğu iddiasını reddetti. Kudüs Gücü komutanlarından ve Hizbullah’ın güçlendirilmesi ile silahlandırılmasından sorumlu olan Muhammed Rıza Zahidi’nin hedef alınmasını ise örgütün Lübnan’dan İsrail’e yönelik her gün düzenlediği saldırılar karşısında meşru müdafaa eylemi olarak değerlendirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre McGurk, Zahidi’nin Şam’da hedef alınmasından kısa süre önce kendisine bilgi verildiğini de kabul etti.

McGurk, Biden yönetiminin Ocak 2024’te Umman’ın arabuluculuğuyla, Irak ve Suriye’deki Amerikan güçlerini hedef alan saldırıları durdurmak amacıyla İran’la dolaylı bir iletişim kanalı açmaya çalıştığını açıkladı. Bu girişim, Husilerin Kızıldeniz’de gemilere yönelik saldırılarının sürdüğü bir dönemde gerçekleşti. McGurk, Biden’ın aralarında İranlı bir komutanın hedef alınmasının da bulunduğu askerî seçenekleri değerlendirmesine rağmen öncelikle diplomatik yolu denemeyi tercih ettiğini ve 10 Ocak’ta Umman’a gittiğini söyledi. McGurk’ün aktardığına göre Biden, saldırıların sürmesinin doğrudan bir çatışmaya yol açabileceği konusunda İranlıları uyardı. Ancak İranlılar saldırılardan sorumlu olduklarını reddederek doğrudan müzakereye girmeyi kabul etmedi; temaslar arabulucular üzerinden mesaj alışverişiyle sınırlı kaldı. Görüşmenin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD, ertesi gün Husilere yönelik saldırılara başladı.

McGurk, buna rağmen Amerikan güçlerine yönelik saldırıların devam ettiğini, 28 Ocak’ta düzenlenen bir İHA saldırısında üç Amerikan askerinin öldürülmesi ve bazılarının yaralanmasının ardından Biden’ın İranlı bir komutanı ve Tahran’a yakın milis grupların liderlerini hedef alan saldırılar emrettiğini belirtti. McGurk’e göre bu saldırıların ardından Amerikan güçlerine yönelik saldırılar sona erdi. McGurk, bu deneyimi diplomasinin kendisini destekleyecek bir güce ihtiyaç duyduğunun kanıtı olarak sunuyor. Ona göre İran ve vekil güçleri, gerçek bir askerî baskıyla karşı karşıya kalmadıkları sürece taviz vermeye hazır değildi. McGurk bu değerlendirmeyi rehinelerin serbest bırakılmasına yönelik müzakerelerle de ilişkilendirerek, Hizbullah, Husiler ve İran destekli milislerin İsrail ile ABD’ye askerî baskı uyguladığını gördüğü sürece Hamas’ın müzakerelere ciddi biçimde katılmaya hazır olmadığını söyledi.