Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yemen'i bir Yahudi krallığı haline getirmenin hayalini kuran Yisrael Sharabi

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
TT

Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı

Ali el-Mukri

İsrail’in eski Knesset Başkanı Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin (1911-1979) anıları, İbrani devletinin kurulmasından önce veya sonra Filistin'e göç eden ve oraya yerleşen bazı Doğu Yahudilerinin düşünce tarzına dair genel bir izlenim sunuyor.

Anne ve babasıyla birlikte Yemen'de büyüyen bu Yahudi, dini mitler ve hikâyelerle kendisine öğretildiğine göre artık ‘atalarının yurdunda’ yaşamakla övünen ve gurur duyan bir durumdaydı. Bu, mevcut İsrail söyleminde hâlâ kutsal sayılan ve onun siyasi yönünü ve davranışsal yollarını tanımlayan bir literatür.

Yakın zamanda Yemen menşeili ‘Dar Maweed’ tarafından yayımlanan ve ‘Atalar Yurdu’ (Mevtin el-Âbâ) adını taşıyan kitap, Abdusselam Muhammed Abdullah el-Mahlafi tarafından tercüme edildi. Bu kitap, ‘düşmanı tanıma’ veya başka bir deyişle diğer insanların düşünme şeklini anlama amacıyla ortaya çıktı. Bu, Mısır ve diğer yerlerde 1960’lı yıllarında yayımlanan kitap serilerinde karşılaştığımız bir yaklaşım.

Kitap, mütercimin önsözüyle başlıyor. Mütercim, Yemenli Yahudilerin, Yemen tarihindeki yerini birçok kaynak ve referans üzerinden anlatarak modern döneme kadar uzanıyor. Yemenli Yahudilerin, Aşkenaz Yahudileri, Seferad Yahudileri ve diğer Yahudi gruplarından ayıran eşsiz dini geleneklere sahip olduklarına vurgu yapar. Onları ‘en Yahudi Yahudiler’ olarak tanımlar ve ‘İbranice dilini iyi şekilde koruduklarını’ belirtir. Her ne kadar ‘Sefarad Yahudileri, yani İslami yönetim altında yaşayan Yahudiler’ olarak sınıflandırılsalar da mütercime göre, ‘Yemen Yahudilerini Mizrahim yani Ortadoğu'dan gelen Yahudiler’ olarak adlandırmak daha doğru olur.

Bazı Yemenli Yahudiler, her zamanki gibi bu değişiklikleri ve Kudüs'e erişim kolaylığındaki yeni gelişmeleri ilahi işaretler olarak yorumladılar.

Mütercim, Yemenli Yahudilerin maruz kaldığı bazı trajedileri hatırlatıyor. Bunlar arasında Yemen Kralı Abdunnebi bin Ali er-Raini el-Humeyri'nin 1165 yılında yayımladığı fermanından bahsetti. Bu ferman, Yemenli Yahudileri zorla Müslümanlaştırma gibi önlemlerle hedef aldığını ve babası tarafından önceki bir dönemde onları hedef alan benzer önlemleri içerdiğini belirtir. Bu fermanın etkisiyle Yahudilerin Mesih'i ve kurtarıcısı olduğunu iddia eden Musa bin Meymun, Yemen Yahudilerine, içinde bulundukları krizde onları cesaretlendiren ve destekleyen sözler içeren ve 1172 yılında ortaya çıkan Yemenli Yahudiler hakkında kendisine gönderdikleri soruların yanıtlarını içeren ünlü mektubunu gönderdi. Bu, İbn-i Mehdi er-Raini'nin fermanını iptal eden Eyyubilerin 1174'te Yemen'i istila etmesinden önceydi.

Fotoğraf Altı:  Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)
Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)

1618 yılında, Osmanlı valisi Yemen'e yönelik Güney Yemen Yahudilerini hedefleyen bir ferman çıkardı. Mütercim, İmam el-Mehdi Ahmed bin el-Hasan'ın (1681) Yahudileri Yemen’in güneybatısındaki Muvazza bölgesine sürgün etme olayına değiniyor, ancak bilgilerini nereden elde ettiğini belirtmiyor. Söylentilere göre, ünlü Yahudi hahamı ve Sufi Salim es-Shabzi'nin Muvazza'ya sürgün edilenler arasında olduğunu belirtir, ancak bu bilginin kaynağını açıklamaz. Bilindiği üzere, Salim es-Shabzi'nin Taiz şehrinde yaşadığı ve hatta kendisine başvurduklarında İmam Mehdi'ye şefaat ederek Sana'daki evlerine dönmeleri için şefaat ettiği biliniyor.

Göç öncesi ve sonrası

Mütercim, 13. yüzyılda küçük grupların Yemenli Yahudilerin Filistin topraklarına göç ettiğini belirtiyor. Önsöze göre1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla seyahat imkânları arttı, bu da Yemen'den Osmanlı hakimiyeti altındaki Suriye’ye seyahat süresini azalttı. Bu nedenle, Yemenli bazı Yahudiler, bu değişiklikleri ve yeni gelişmeleri, Kudüs'e daha kolay erişim konusundaki göreceli kolaylık olarak gördüler ve bunu kurtuluş saatinin yaklaştığına dair ilahi bir işaret olarak yorumladılar.

1877 yılında küçük bir göç yaşandı, ancak belgelenmiş göç dalgaları 19. yüzyılın başında 1881-1882'de başladı. Bu dönemde yaklaşık 300 Yahudi’nin, çoğunluğu Kudüs ve Yafa şehirlerine yerleşti. Göç nedenleri arasında, Osmanlı Devleti'nin o dönemde Yemen'i yönetmesi ve Yahudilere tuvalet temizleme ve un öğütme gibi görevlerde devlete ücretsiz hizmet verme yükümlülüğü getirmesi, ayrıca Sana'da şiddetli kuraklık nedeniyle ekonomik zorluklar bulunuyor.

1948 arifesinde Yemen Yahudileri, Filistin topraklarındaki Yahudi cemaatinin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin çoğunluğu İbranice olan kaynaklarına göre, Kuzey Yemen'den 1905-1907 yılları arasında ek gruplar geldi. Bu grupların, Tel Aviv şehrinin inşa sürecinde önemli bir rolü vardı. Daha sonra, 1910-1919 yılları arasında, bin 500'den fazla kişinin daha göç ettiği ve çoğunluğunun tarım işlerine katıldığı bir başka göç dalgası gerçekleşti.

1939 yılına göre, Filistin topraklarında yaklaşık 28 bin Yemenli göçmen yaşıyordu ve 1948'in arifesinde, Yemen Yahudileri Filistin topraklarındaki Yahudi topluluklarının yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin dikkat çektiği önemli noktalardan biri, "Filistin topraklarında Araplar ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmaların ardından Yemen'in İmamı Yahya Hamid ed-Din'in, Yemen Yahudilerini mülklerini kaybedecekleri konusunda uyardığı bir ferman yayınlaması oldu. Ferman, Yemen Yahudilerini Filistin topraklarına göç etmeye karar verirlerse, mülklerini kaybedecekleri konusunda uyarırken, bu mülklerde bulunan nakit parayı istisna olarak kabul ediyordu. Bu ferman, Yemen'in Türk yönetimi altında göç edenleri de kapsıyordu. Bu fermanın sonucunda, Yemenli Yahudiler, Yemen'den çıkış için Hudeyde Limanı'nı kullanmaları yasaklandı ve o dönemde Britanya yönetimi altındaki Aden Limanı'na yönlendirildi. Ancak Mütercim, İmam Yahya'nın yönetimi sırasında Yahudilerin elde ettiği avantajlara ve dolayısıyla göçleri konusundaki tutumunun bu ilişki hakkında söylenenlerle ne kadar uygun olduğuna dair bilgi vermiyor.

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Yemenli Yahudilerin tarihini özetlerken ifade ettiği bir nokta şudur: "Yahudilerin statüsüne o kadar saygı duyuldu ki, onlardan krallar ya da Yahudiliği benimseyen krallar çıktı.” Sharabi, Yemenli Yahudilerin, İslam peygamberinin yükselişiyle Arap dünyasında kendi içlerine kapanarak, Yahudi yaşamının duvarları içine sığındıklarını belirtiyor.  Bu durumu "Yahudiler, dini topraklarında güçlendikçe, kendi kapalı topluluklarında, topraklarının efendisi olan Müslümanların düşmanlıkları arttı ve yabancı bir ülkedeki yabancılaşmaları da daha da arttı" ifadeleriyle anlatıyor.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı

Sharabi'nin birçok ifadesinde, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onların küçük düşürülmelerini, üzerlerine zorlu düzenlemelerin uygulanmasını ve ayrımcılık uygulamalarını meşrulaştırdığı anlaşılıyor. Örneğin, Yahudilere Yahudi tapınakları inşa etmelerine izin verilmemesi, eğer bir sinagog inşa izni verilirse, çatısının normal bir insanın boyundan çok daha yüksek olmaması gerektiği gibi ayrımcılık uygulamaları bulunuyordu. Yahudiler, düşük bir yükseklikte evler inşa etmek zorundaydılar, beyaz giysiler giymeleri yasaklandı ve at veya eşek üzerinde binmelerine izin verilmedi. Yahudi bir kişi, bir Müslüman'ın önünde veya yanında yürüyorsa, solunda hareket etmesi gerekiyordu. Ayrıca, bir Yahudi'nin yanlışlıkla bir Müslümanın elbiselerine veya bedenine dokunması, kirletme olarak kabul edilir ve temizlenme maliyetini üstlenmesi gerekirdi. Yahudi, tanıklık yapmaya uygun değildi ve onlara, örneğin sokaklardaki taşları kaldırmak gibi düşük sayılan görevler verilmişti.

Bu referanslarda, Sharabi'nin Yemen tarihinin bir aşamasında Yahudilerin başına gelenleri diğer tüm aşamalara genelleştirdiği görünüyor. Bu nedenle Yemen Yahudilerinin ayrılışının sosyal ve davranışsal avantajlar açısından bir nimet olduğuna inanıyor. Yemen Yahudileri hakkında pek çok kitap yazan Yosef Halevy'nin görüşüne göre Yemen Yahudilerinin göç sonrası çektikleri acılara dair referanslar bulunuyor. Mütercim, "Doğu Avrupalılar arasında tarihi yeniden yazmak ve Yemenli Yahudilerin rolünü küçümsemek" gibi olağan şeyler de dahil olmak üzere ayrımcılığın bazı yönleri hakkında söylediklerini aktarıyor. Her düzeydeki okullara yönelik tarih kitapları ve eğitim kılavuzları yalnızca Doğu Avrupa'dan gelen göçün benzersizliğini ve bunun ülkenin inşasına katkısını vurguluyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Yemenli aktivistler örgütlenerek, Doğu Avrupalı ​​kardeşleri gibi kurumların kendilerine yerleşebilmeleri için toprak tahsis etmesini talep ettiler. Talepleri kulak ardı edildi, çünkü Yemenlilere yerleşimci olarak değil işçi olarak ihtiyaç duyuluyordu ve aranıyordu ve bu nedenle resmî kurumlar her zaman Yemenli göçmenlerin Aşkenaz çiftçileri için çalışacaklarını iddia ediyordu. Uzun ve zorlu bir mücadelenin ardından, her aileye bir dönüm olmak üzere altmış aileye altmış dönüm arazi tahsis edilirken Aşkenaz ailelere on dönüm verildiğinden bahsediyor.

Mütercim, uzun giriş bölümünde, İsrail'de Yemen Yahudi çocuklarının hastanelerden kaçırılma olayına dikkat çeker ve onları Aşkenaz kökenli çiftlere nakledilmesi, bu trajedinin Yemen Yahudilerinin resmi onayıyla belleğinde derin iz bıraktığı bir konu olarak vurgular.

Mahlafi'ye göre, “Yemenli Müslümanların Yahudilere karşı tutumu genellikle naziktir. Bir yandan devlet tarafından korunmuşlardır, diğer yandan ise kabileler, geleneksel adetlere göre onları korumuştur. Her durumda, İslami anlayışa göre cizye ödemeleri gerekiyordu, ancak belirli bir varlık düzeyine ulaştıklarında zekât ödemekten muaf tutuldular.”

Her şeyi satın alma

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Yemen'i terk etmesinden altı yıl sonra Yemen topluluğunu yönetmeyi başardı. Ardından diğer Yemen toplumu entelektüelleri ile işbirliği yaparak Yemenli Yahudilerin tarihleri, kültürleri, gelenekleri ve İsrail'e göçleri hakkında bir dizi makale yayımladı. Onlarca kitabı ve yüzlerce makalesi bulunuyor. Bazı eleştirmenler, Sharabi'nin siyasi düşüncelerinin etkileyici olduğunu düşünüyorlar çünkü sürekli olarak işgalci devletin dini bir devlet olmadığı fikrini reddetti ve devletin durumunun sadece vatandaşların kamu iradesi üzerinden anayasa ve yasalar aracılığıyla belirlendiğini savundu. Kızı Nimet, ‘babasının Yemen göçmenlerinin lideri ve ruhani lideri olduğunu ve onların İsrail topraklarında uyum sağlamalarına yardımcı olmak için elinden geleni yaptığını’ belirtti. Bu çabaların bir parçası olarak, Bessat er-Rih operasyonunu yöneterek yaklaşık 49 bin Yemenli Yahudi’yi İsrail'e sürgün etti.

Mahlafi, Sharabi'nin Yemen'deki Yahudi topluluklarının gerçekliğini ele alırken bir dereceye kadar adalet gösterdiğini ve onların acılarının çoğunu Yahudilerin kendisinden kaynaklanan koşullara bağladığını belirtiyor.

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Knesset'in yedinci ve sekizinci dönemlerinde başkanlık yapmış ve birkaç bakanlık görevine atanmıştı. İlk Knesset döneminin sonundan 1951'den 1977'ye kadar Knesset üyeliği yaptı. Ayrıca, İşçi Partisi'nin Genel Sekreteri olarak 1971-1972 yılları arasında görev yaptı. Sharabi, Histaadrut (işçi hareketi) liderlerinden Doğu Avrupa yerine Yemen'de doğan tek kişiydi.

Fotoğraf Altı:  İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi
İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi

Hatıratında, Sharabi Sadah şehrinde, Beni Bana Vadisi'ne yakın bir yerde doğduğundan bahseder. Şehrin nüfusunun yarısının Arap ve hepsi çiftçi olduğunu, diğer yarısının ise Yahudi ve çoğunluğunun dokumacı ve bazılarının tüccar olduğunu ifade ediyor. Babası, dokuma işiyle uğraşan Sharabi ailesinden gelirken, annesi demircilik yapan bir ailedendi ve ticaretle uğraşıyorlardı. Babası, Sadah şehrinden ayrılmaya ve Sana şehrine taşınmaya karar verdi. Bu da Yisrael'in Tevrat öğrenmesi için ünlü öğretmenlerin olduğu bir yerdi.

Sharabi, onlara eşlik eden veya takip eden olaylar bağlamında bakıldığında önemli görünen yönler hakkında birçok şeyi ortaya çıkardı. Örneğin on yedi yaşındayken, eski el yazmalarını aramak ve satın almak için Viyana'dan Yemen'e gelen Aşkenaz kökenli iki adam gördüğünü şöyle anlatıyor: “Beyazlardı, Sana sokaklarında yürüyorlardı, tenleri kırmızı parlıyordu, acele ediyorlardı, Avrupa kıyafetleri giyiyorlardı, arkalarında mahallenin tüm çocukları, sadece çocuklar değil yetişkinler de vardı ve pencerelerden dışarı bakan kadınlar da vardı. Sanki aydan iki yaratık birdenbire burada ortaya çıkmış gibi, bu yaratılış mucizesine bakıyorlardı.”

Sharabi’nin pek çok açıklamasında, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onları aşağılama ve onlara sert hükümler dayatma gibi göndermelerle meşrulaştırdığı görülüyor.

Sharabi, bu ziyaretçilerin ‘araştırmayı teşvik etmek amacıyla ellerine geçen her şeyi satın aldıklarını’ belirtir. Gerçekten de bu ziyaretçiler, büyük miktarda çeşitli türlerde eski el yazmaları ve basılı eserler edindiler. Ayrıca yanlarında Yemen'den çok değerli eşyalar da götürdüler.

Yemen'den ayrılma düşüncesiyle, Sharabi bu ziyaretçilere kendisini yanlarında götürmeleri için yazılı bir rica mektubu gönderdi, ‘İsrail'e gitmek’ isteğini ifade eden bir rica içeriyordu. Ancak hiçbir cevap alamadı. Bununla birlikte, köylerden satın aldığı kitap ticareti sayesinde bir miktar para biriktirdi ve bu kitapları Aşkenaz Yahudilerine karlı bir şekilde sattı. Bu kazanç, Yemen'den ayrılma kararını destekledi ve annesi, ailesinin genel karşıtlığına rağmen bu konuda onu cesaretlendirdi.

Sağlam duvarlar

Sharabi, anılarında ailesinden ve Yemen'deki Yahudi toplumunun geleneklerinden, evlerinden, bayramlarından, özel günlerinden, eğitimden, mesleklerden ve inançlardan bahseder. Ayrıca, Yemen'de yaşadıkları bölgedeki belirli detaylara dair bazı gözlemlerde bulunur. Ailesi ile yaşadığı Sana'daki Yahudi topluluğuyla ilgili olarak, "Yürüyüşüm, giyimim, aksanım, okuma tarzım ve dualarım her şeyde tam olarak Sana Yahudisi gibiydi. Ancak, kardeşim ve babam öyle değillerdi, özellikle babamın, aksanı ve bazı davranışları, ülkenin Yahudilerinden olduğunu gösteriyordu” şeklinde ifade eder.

Sharabi, toplumun genelinde yaşanan çeşitli hastalık ve salgınlardan bahseder, özellikle çiçek hastalığını anlatır. Ona göre, hastalık her evi ve her aileyi etkiledi ve çocuklar yetişkinlere göre daha fazla etkilendi. "Az sayıda şanslı kişi dışında hastalığa yakalanan herkes öldü. Bu, Sana'daki Yahudi mahallesinde yaşadığımız korkunç günlerdi. Müslüman mahallelerinde neler olup bittiğini göremedim çünkü onlar da Yahudiler gibi, hastalık ve ölümden korktukları için sokaklarda yürümeyi yasaklıyorlardı. Yahudi pazarına gitmek için evden çıkardım, evdeki yiyecek ihtiyaçlarım için bir şeyler arardım ama hiçbir şey bulamazdım, sanki hayat devam etmeyi bırakmıştı, sadece ölüler vardı" diye anlatır. Bu anılarda, Yahudilerin Müslümanlarla olan sosyal ilişkileri ve San'a şehrindeki Yahudi şehir yaşamı ile köylerdeki Yahudi yaşamı arasındaki farklar hakkında birçok detayı açıklar.

Yemen halkının geri kalanı gibi sadece izole edilmiş ve dünyanın geri kalanından kopmuş olmayan Müslümanlar veya Yahudiler arasındaki Yemen'deki geri kalmışlığın birçok yönünü ortaya koyan Sharabi, hatta kendilerini Müslümanlardan da izole ediyorlardı ve ticari alışverişler, iş meseleleri veya müzakere ve satışları yürütmek için gerekli olan temaslar dışında herhangi bir kültürel veya sosyal temasları yoktu. ifade eder. Ayrıca, Yahudi geleneği ve mirası çerçevesinde ilişkilerin doğal olarak kapalı olduğunu belirtir. Bu nedenle, kendileri için bir duvar ördüler ve nesiller boyunca duvarlar çok sağlam ve katı hale geldi.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken

Bu izolasyon içinde, Sharabi, ‘efsanelerin dini inançlar ve geleneklerle daha da karıştığını, bu tür inançların hatta Talmud'da bile karıştığını’ ifade eder. Ayrıca, toplumdan öğrendikleri arasında, hiçbir rasyonel temeli olmayan bazı sosyal gelenekleri de sıralar. Babasının "Darda" hareketiyle olan etkileşiminden bahseden Sharabi, babasının bu hareketin düşüncelerine daha fazla ilgi gösterdiğini belirtir. Ayrıca, Yemen'de kendisine verilen isimle ‘Rachel’ adını ilk kez öğrendi. Daha sonra bu adın, varını yoğunu Yahudilere adayan ‘Rothschild’ isminin kısaltması olduğu ortaya çıktı.

 Hatıratın en önemli yönlerinden biri, Arapça yazılmış ve en sevdiği yorumlardan biri olan ‘Rambam'ın Mişna Yorumu’ da dahil olmak üzere, Arapça ve İbranice Yahudi edebiyatı üzerine çalışması olmasıdır.

Daru’l harp

Yisrael'in babası, maharetli bir dokumacıydı. Bu nedenle Yemen İmamı Yahya, ona kraliyet ailesi için bazı dokuma işleri ve genel ihtiyaçlar için çalışma teklifinde bulundu. Yisraell, kardeşi Hayim ile birlikte babalarının yanında çalıştı. İmam Yahya ile olan bir anısını anlatan Sharabi, o zamanlar yaklaşık on beş yaşında olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Tezgahımın başında oturuyordum, saç örgülerim sallanıyordu. Birden İmam, çevresindekilerle birlikte yanımda durdu. Bir şekilde saç tellerim dikkatini çekti. Gözlerimi kaldırmadım ya utançtan ya da onun Kral olmasından korktuğum için ya da o sırada hâlâ yeni bir maaş için çalıştığımız için işimizi hafife alıyor olduğumuzu düşünmesini istemiyordum. İşime büyük bir hevesle devam ettim ve ter kokusu etrafımı sardı. Ama bana biraz ciddi, biraz şakacı sorular sormaya başladı. Bana: Bu kumaş ne? Bu aletin adı nedir? gibi sorular sordu. Her soruya gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan cevap verdim. Sonra saç örgülerime işaret ederek; Bu nedir? diye sordu. “Bir alamet. Yemen'de takma saçlara alamet denirdi. Sonra bana Arapça'da işaretin ne anlama geldiğini sordu. Ona cevap verdim. Ardından bana şu alameti göstererek sordu: Bu alamet nedir? Yine gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan şu cevabı verdim: Bu, bir Yahudi ile Müslümanı ayırt etmek için bir işarettir. O da ‘Neden onları ayırt etmemiz gerekiyor?’ dedi. ‘Herkesin Yahudi'yi Yahudi, Müslümanı Müslüman bilmesi için’ dedim. Senin Müslüman olman gerekmiyor mu? dediğinde ise Bundan ne gibi bir fayda elde edeceğim? diye sordum. O da şöyle dedi: Cennete girersin. Orada hurilerle ve diğer harika şeylerle buluşursun.

Sharabi, ailesi ve Yahudi cemaatinin göçten önceki geleneklerinden, evlerinden, tatillerinden, vesilelerinden ve eğitim, meslek ve inançlar da dahil olmak üzere yaşam tarzlarından bahsediyor

Şöyle cevap verdim: Efendim, Henüz oradan kimin cennete kimin cehenneme gittiğini söyleyen kimse gelmedi. İmamın tüm maiyeti bundan rahatsız oldu ve beni balık gibi parçalamak istedi, fakat İmam kahkaha attı, maiyeti dağıttı ve beni genellikle huysuz insanlara söylediğim aşağılayıcı bir sözle tanımladı. Çok geçmeden, İmam'ın yardımcısı Abdullah el-Amri atölyeyi ziyaret etti ve babamla konuşurken şunları söyledi: Sanırım oğlunuz burada kalmayacak ve o gün gelmeden önce daru’l harbe gidecek. İsrail toprakları o zamanlar böyle isimlendiriliyordu. Öyle görünüyor ki kehanetlerde bulundu ve ne kehanet ettiğini bilmiyordu.

Sharabi'nin bahsettiği ayrıntılardan anlıyoruz ki, 1929 yılında Yemen'i 18 yaşında terk etti. Aden'de iki ay geçirdikten sonra, bazen Yahudilere İsrail'e göç etme süreçlerinde ve Aden'deki varlıklarında yardım etmek amacıyla yazdıkları mektuplardan ücret alıyordu. Bu mektuplar yakarışlar ve taleplerle doluydu, Aden'deki varlıklarında ve İsrail'e göç etme harcamalarında yardımcı olmalarını istiyorlardı. Birkaç gün boyunca karnını doyuracak bir şey bulamadan yaşamını sürdürüyordu.

İsrail’i unutmayan Sharabi, “Elbette çocukluğumdan beri hırslarım var ve bunların çoğu da çocukluk hayalleri. Mesela: Hazine bulacağımı, dilediğim gibi dünyalar kuracağımı, ordu toplayacağımı, silah alacağımı, Yemen hükümetiyle savaşacağımı, Yemen'i krallığım, Yahudi monarşisi yapacağımı hayal ettim. İmamı mağlup edeceğim silahların çeşitlerini bile hayalimde çiziyordum. Şimdi o zamanlardaki tüm hayallerimi hatırladığımda gülerim. Ama bunların hırsların ve arzuların karanlık ve hayali kökleri olduğunu biliyorum. Her ne kadar aklı başında bir yaşa gelmiş olsam da, henüz onlardan kurtulup kurtulamadığım şüpheli” ifadelerine yer veriyor.

*Bu makale Şarku’l AVsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Cezayir’de eğitim reformu siyasi çevreleri böldü

Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)
TT

Cezayir’de eğitim reformu siyasi çevreleri böldü

Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir’de eğitim reformu konusundaki anlaşmazlıkların çözümü için Cumhurbaşkanı Tebbun’un müdahalesi bekleniyor. (Cumhurbaşkanlığı)

Cezayir’de bu ayın başında eğitim sektöründe reformların açıklanmasının ardından siyasi kutuplaşmanın dozu yükseldi. Özellikle basında çıkan ve Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un, Eğitim Bakanı’nın reformları Bakanlar Kurulu’na sunmadığı gerekçesiyle geri çekebileceği yönündeki sızıntılar tartışmaları daha da alevlendirdi.

Bu mesele, Arap milliyetçisi muhafazakâr akım ile devletin en önemli kurumlarında güçlü nüfuza sahip Frankofon akım arasındaki eski mücadeleyi yeniden gündeme taşıdı.

vfgrthyju
Cezayir Eğitim Bakanı Muhammed Sağir Saadavi (Bakanlık)

Milli Eğitim Bakanı Muhammed Sağir Saadavi’nin ağustos ayının ilk haftasında eğitim müfettişleriyle yaptığı toplantıda pedagojik düzenlemeler olarak adlandırılan değişiklikleri açıklamasının ardından tartışmalar her geçen gün büyüdü. Dil, din, kültür ve kimliğin yanı sıra Fransız sömürge döneminin (1830-1962) bu unsurlar üzerindeki etkisine ilişkin eski ideolojik anlaşmazlıklar da tartışmanın içine dahil oldu.

Destek ve diyalog çağrıları arasında

Reform kapsamında üçüncü sınıftan itibaren İngilizce dersinin müfredata dahil edilmesi, Fransızca eğitiminin dördüncü sınıfa ertelenmesi ve ortaöğretimde bazı derslerin yeniden düzenlenmesi öngörülüyor. Bunların başında, fen bilimleri alanlarında bakalorya sınavına girecek öğrenciler için felsefe dersi geliyor.

Değişikliklerin resmiyet kazanmasının ardından sosyal medya platformlarında ve televizyon programlarında tartışmalar ve karşılıklı sert açıklamalar başladı.

Tartışma, özellikle eğitim müfredatı uzmanı ve eski Milli Eğitim Bakanı Nuriye Bin Gıbrit’in (2015-2019) eski danışmanı Ahmed Tissa’nın özel bir televizyon kanalına verdiği röportajın ardından alevlendi. Tissa, bakanlığın bazı tercihlerinin gerekliliğini sorgularken özellikle felsefe, İslam eğitimi ve Fransızcanın müfredattaki konumuna dikkat çekti.

cs
Nahda Hareketi Genel Sekreteri Muhammed Zuveybi (Parti medyası)

O tarihten bu yana tepkiler, siyasi çevreler de dahil olmak üzere hızla arttı. Reform tartışması, eski ideolojik ayrışmaların da etkisiyle giderek daha geniş bir siyasi bölünmeye dönüştü.

Yeni Cezayir Cephesi Başkanı Cemal bin Abdüsselam, dün düzenlediği basın toplantısında Fransızcanın eğitim müfredatında tutulmasının öncelikle Fransa’ya hizmet ettiğini savundu. Bin Abdüsselam, Fransızcanın bilim, bilgi ve teknoloji alanlarında artık geride kaldığını söyledi.

Buna karşılık muhalefetteki İşçi Partisi lideri Luiza Hanun, parti kadrolarıyla gerçekleştirdiği toplantıda reform projesinin ertelenmesini ve üzerindeki baskının kaldırılmasını, Cumhurbaşkanı’nın himayesinde ulusal bir tartışma başlatılmasını istedi.

Hanun, felsefe dersini temel bir alan olarak görüyor ve partisinin ders saatlerinin azaltılmasına veya farklı eğitim alanları arasında yeniden dağıtılmasına karşı çıktığını belirtiyor.

Diller konusunda ise Arapça ile Amazigcenin yanı sıra Fransızca ve İngilizcenin birbirini tamamladığı bir yaklaşım çağrısında bulunan Hanun, bir dilin başka bir dille aceleyle değiştirilmesinin, gerekli pedagojik şartlar oluşturulmadan gerçekleştirilemeyeceğini vurguladı.

drtyj
Eğitim Bakanı’nın bakanlık kadrolarıyla toplantısı (Bakanlık)

Yeni Nesil Partisi Başkanı el-Ahdar Emkıran da Her Şey Cezayir için internet sitesinde yayımlanan makalesinde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararları etrafında yürütülen tartışmanın, Fransızca ve İngilizce gibi yabancı dillerin konumu veya bazı derslerin yeniden düzenlenmesi gibi konuların yalnızca sosyal medyada geçici bir tartışmaya indirgenmesine karşı uyardı.

Siyasi cephelerden karşılıklı salvo

İslami çevrelerin önde gelen isimlerinden ve eski Toplum İçin Barış Hareketi Başkanı Abdürrezzak Makri de pazartesi günü sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda tartışmaya dahil oldu. Makri, laik akımı ve Fransa’nın hizmetkârlarını sert şekilde eleştirdi.

Makri, «Bu kişileri bu günlerde birdenbire harekete geçiren nedir? Resmi düzeyde onları harekete geçiren bir şey mi oldu? Yoksa Fransa onlara bir şey mi vaat etti?» diye sordu. Makri’nin açıklamaları, ilkokul eğitiminde Fransızcanın rolünün azaltılmasına karşı çıkan kesimlere yönelikti.

Makri ayrıca, «Bu akım neden Arapçadan nefret ediyor? Bilim, refah ve kalkınma alanlarında ana dili konuşanların bile terk ettiği, dünyadaki kullanım alanı sınırlı olan ve her geçen gün gerileyen yabancı bir dili savunmalarının nedeni nedir?» ifadelerini kullandı.

Makri, söz konusu akımın halk desteğine sahip olmadığını savunarak, «Herhangi bir seçimde rekabet edemedi, buna rağmen önemli kararları etkiliyor... Neden?» diye sordu.

Paylaşım, destekleyenler ile karşı çıkanlar arasında yeni bir tartışma başlattı.

Cumhurbaşkanı’nın politikalarını destekleyen Demokratik Ulusal Birlik Partisi üyesi Nesim Brahimi, İslami lidere hitaben, “Sizinle aynı fikirde olmayanları suçlayıp ihanet ve başka bir ülkeye hizmet etmekle itham ettiğinize göre, sizi Türkiye’ye bağlı olmakla suçlayanlara kızmamalısınız” dedi.

Brahimi’nin bu sözleri, Makri’nin Müslüman Kardeşler çizgisine bağlılığına gönderme olarak değerlendirildi.

gthy

Tartışmanın tarafları, konuyu sonuçlandırmak üzere Cumhurbaşkanı Tebbun’un hakemliğini beklerken, El Haber ve Le Soir d’Algérie gazeteleri pazar günü aynı içeriğe sahip iki makale yayımladı.

Makalelerde, eğitim veya ekonomi gibi devletin herhangi bir sektörünü ilgilendiren yapısal bir değişiklik veya reformun, Cumhurbaşkanı’nın bizzat başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu toplantısında görüşülüp incelenerek onaylanmadığı sürece yürürlüğe giremeyeceği ve resmiyet kazanamayacağı vurgulandı.

Bu değerlendirme, tartışmalı reformun ülkenin üst makamları tarafından henüz onaylanmamış, Eğitim Bakanı tarafından ortaya atılan bir girişimden ibaret olduğu şeklinde yorumlandı.

Böylece tartışmanın bir tarafında reformu destekleyenler, diğer tarafında uygulama öncesinde ulusal bir konferans düzenlenmesini isteyenler, bir başka tarafta ise bakanlığın bazı tercihlerine mesafeli yaklaşanlar yer aldı.

İslami ve muhafazakâr partiler, bakanlık tarafından açıklanan reform yönelimlerine geniş destek verdi. Nahda Hareketi Genel Sekreteri Muhammed Zuveybi, basına yaptığı açıklamada Eğitim Bakanlığı’nın girişimine «koşulsuz» destek verdiklerini belirtti.

Zuveybi, reformların, kendi ifadesiyle Cezayirli yeteneklerin önündeki engel oluşturan «dil bariyerini» kaldırmayı ve ülkenin bilimsel araştırmalara ve uluslararası iletişime açılmasını hedeflediğini belirterek, burada özellikle Fransızcanın rolünün azaltılmasına işaret etti.


Irak, “sessiz savaşta” silahlı gruplarla karşı karşıya; bir İHA’nın “tank mühimmat stokunu patlattığından” şüpheleniliyor

Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)
Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)
TT

Irak, “sessiz savaşta” silahlı gruplarla karşı karşıya; bir İHA’nın “tank mühimmat stokunu patlattığından” şüpheleniliyor

Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)
Irak ordusu, Amerikan yapımı Abrams tanklarıyla bir geçit töreninde (Arşiv-Irak Başbakanlık Ofisi)

Güvenlik ve istihbarat kaynakları, Irak makamlarının ağustos ayının başında Bağdat'ın kuzeyindeki Taci Üssü'nde stratejik bir depoda meydana gelen patlamanın İHA saldırısından kaynaklandığından şüphelendiğini bildirdi. Kaynaklar, patlamanın Irak ordusuna ait tank ve zırhlı araç mühimmat stoklarında ağır hasara yol açtığını belirtti.

Olayın, yetkililerin daha önce “yüksek sıcaklıkların neden olduğu” şeklinde açıkladığı bir yangınla başladığı ifade edildi.

Kaynaklara göre soruşturmacılar, “henüz modeli belirlenemeyen bir İHA'nın, 9. Zırhlı Tümen'e ait mühimmat deposu patlamadan önce üssün üzerinde uçtuğuna” inanıyor. Patlama sonucunda çok sayıda zırhlı araç ve ABD yapımı Abrams tanklarına ait mühimmatın imha olduğu tahmin ediliyor.

İki subay, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, soruşturmacıların “üsteki termal kamera kayıtlarını incelediğini ve görüntülerde mühimmat deposu ile tank mermileri patlamadan önce üssün güneyinden bölgeye doğru gelen uçan bir cisim görüldüğünü” söyledi.

Subaylardan biri, “Tanklara ait teçhizatımızın büyük bölümünü kaybettik (...) Şu anda 9. Zırhlı Tümen'in, tankların içinde bulunan mühimmat dışında tek bir mermi bir stoğu kalmadı” dedi.

Bir istihbarat yetkilisi de “mühimmat deposunun büyük olasılıkla bir İHA tarafından hedef alındığını” söyledi.

Irak'ın resmi haber ajansı, 2 Ağustos'ta Savunma ve İçişleri bakanlıklarındaki yetkililere dayandırdığı haberinde, “Bağdat'ın kuzeyindeki Taci Üssü'nde bir mühimmat deposunda yüksek sıcaklıkların neden olduğu yangın çıktığını” bildirmişti.

İlk açıklamalarda saldırı ihtimali dışlanmış olsa da üst düzey bir askeri yetkili, Şarku’l Avsat’a, “istihbarat birimlerinin olayın koşullarını netleştirmek amacıyla teknik bir soruşturma yürüttüğünü” söyledi. Yetkili daha fazla ayrıntı vermedi.

Yetkililer, saldırının, silahlı grupların “resmi güvenlik kurumlarını silah üstünlüğü sağlayan unsurlardan mahrum bırakma” girişimlerinin çok sayıdaki göstergesinden biri olarak değerlendirildiğini belirtiyor.

Kaynaklara göre hedef alınan mühimmat deposunda Irak ordusunun en önemli muharip birliklerinden birinin temel cephaneliğini oluşturan yaklaşık 50 bin mermi bulunuyordu. Ancak saldırının yol açtığı gerçek kaybın boyutu henüz kesinleşmiş değil.

ABD yapımı M1 Abrams tankları 2010 yılında Irak ordusunda hizmete girdi (AP)
ABD yapımı M1 Abrams tankları 2010 yılında Irak ordusunda hizmete girdi (AP)

9. Zırhlı Tümen yeniden konuşlanıyordu

Dokuzuncu Zırhlı Tümen, Irak ordusunun en önemli birliklerinden biri olarak öne çıkıyor. Birliğin ilk kez yaklaşık 1975'te kurulduğu, 1982'de lağvedildiği ve 2004'ten sonra yeniden oluşturulduğu değerlendiriliyor. Merkezi Bağdat'ın kuzeyindeki Taci'de bulunan tümen, ordunun başlıca müdahale birliklerinden biri olarak stratejik görevler üstleniyor.

Tümenin silah envanterinin önemli bir bölümünü ABD menşeli sistemler oluştuyor. Özellikle Abrams tankları ve M113 personel taşıyıcıları, Irak'ın zırhlı gücünün belkemiğini oluşturuyor.

Bir güvenlik kaynağı Şarku’l Avsat’a, “Taci Üssü'ndeki tank ve zırhlı araç mühimmatının hedef alınmasının, 9. Zırhlı Tümen birliklerinin Erbain ziyareti için güvenliği sağlamak amacıyla farklı bölgelere yeniden konuşlandığı bir dönemde gerçekleştiğini” söyledi.

Kaynak, “askeri yetkililerin saldırıdan haberdar edilir edilmez Taci Üssü'ndeki tümen karargâhına geldiğini” belirtti. Yetkililerin, bölgenin güvenliğinden sorumlu subay ve askerlerin görevlerini durdurmasına karar verdiği, askeri istihbarattan bir soruşturma ekibinin de olay yerini incelemek üzere bölgeye ulaştığı belirtildi.

Irak'ın kısa süre önce aralarında ABD yapımı tank ve zırhlı araç mermilerinin de bulunduğu mühimmat açığını kapatmak amacıyla acil tedarik sözleşmeleri talep ettiği öğrenildi.

Bu talebin Taci Üssü'ndeki olay nedeniyle oluşan kayıpların telafisiyle bağlantılı olduğu düşünülüyor.

Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü ile Güvenlik Medya Hücresi Başkanı, Şarku’l Avsat’ın yorum taleplerine yanıt vermedi.

Irak İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Mikdad Miri ise bugün düzenlediği basın toplantısında, “İzin alınmadan havalanan her İHA terör eylemi olarak değerlendirilir” dedi. Miri, “bütün silahların devletin kontrolü altında olması gerektiğini” vurguladı.

Sessiz savaş

Bir istihbarat yetkilisi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “ilk soruşturmaların, silahlı bir grubun Bağdat'ın güneyinde bir mevziyi kullanarak Taci Üssü'ndeki hedefe doğru İHA gönderdiği sonucuna ulaştığını” söyledi.

Yetkililere göre saldırı, silah bırakmayı reddeden grupların, düzenli güçleri düzensiz gruplar karşısında sahada üstün kılan askeri varlıklardan mahrum bırakmaya yönelik “yoğun çabalarını” gösteriyor.

Kaynaklar, “silahlı grupların Irak güvenlik güçleriyle yaşanabilecek herhangi bir çatışmaya karşı önleyici planlar yürüttüğünü ve tank mühimmatı gibi çatışmalarda düzenli güçlere üstünlük sağlayan askeri varlıkları etkisiz hale getirmeyi amaçladığını” ifade etti.

Koordinasyon Çerçevesi ittifakından bir siyasi yetkili, “Irak hükümeti radikal gruplarla sessiz ve hassas bir savaş yürütüyor; yerel ve bölgesel çekinceler ve riskler nedeniyle bunun açık bir çatışmaya dönüşmesini istemiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Irak Başbakanı Ali Zeydi (AFP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi (AFP)

Bir siyasi yetkili, daha önce silahların devletin kontrolünde toplanması planını reddettiğini açıklayan bir silahlı grup liderinin, “hükümet veya ABD silahları zorla toplamak için güç kullanmaya karar verirse, grubunun ve diğer grupların hükümetle askeri bir çatışmaya hazır olduğunu” söylediğini belirtti.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, ABD'nin ülkedeki askeri gücünü çekmesi ve silahlı grupların silahlarını devletin kontrolüne bırakması için belirlenen son tarih olarak 30 Eylül 2026 tarihini belirledi.

Ancak İran müttefiki olan Hizbullah Tugayları, Seyyid el-Şuheda Tugayları ve Nuceba Hareketi şu ana kadar silahlarını devlete teslim etmeyi reddediyor. Bu gruplara yakın aktivistler, “Direniş Ekseni'nin Amerikalılar ülkeden çekildikten sonra bile silahlarını teslim etmeyeceğini” savunurken, kamuoyu önünde meydan okuyan bir üslupla “devletin silahlarının grupların elinde toplanması” çağrısı da yaptılar.

Kimliğinin açıklanmasını istemeyen bir silahlı grup yöneticisi, “direniş silahlarının geleceğine yalnızca bu ekseni kuran taraf karar verebilir” ifadesini kullandı. Yetkili bu ifadeyle İran'a atıfta bulundu.

Taci Üssü'ne yönelik saldırı doğrulanırsa, Irak ordusu mühimmat stoklarının güvenliğini sağlama konusunda kritik bir sınamayla karşı karşıya kalacak. Zeydi hükümeti bir yandan silahların devlet tekeli altında toplanması için mücadele ederken, diğer yandan İran müttefiki grupların kontrolündeki silahlı bölgeler üzerinde sahadaki hakimiyetini güçlendirmeye çalışıyor.

Haziran 2025'te bir İHA saldırısının ardından Taci Üssü'nden yükselen alevler (X).
Haziran 2025'te bir İHA saldırısının ardından Taci Üssü'nden yükselen alevler (X).

Taci Üssü daha önce de İHA saldırısına uğramıştı

Taci'nin hedef alınması münferit bir olay değil. 24 Haziran 2025'te, ABD ile İran arasında yaşanan 11 günlük savaş sırasında üs, kamikaze İHA saldırısına uğramıştı. Dönemin Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Sözcüsü Sabah el-Numan'a göre saldırıda Bağdat'ın kuzeyindeki Taci Üssü'nde bulunan iki radar sistemi zarar gördü.

Irak makamları o dönemde saldırının arkasındaki tarafın belirlenmesi amacıyla soruşturma başlatıldığını açıkladı, ancak soruşturmanın sonuçları bugüne kadar kamuoyuna duyurulmadı.

ABD güçleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD askerlerinin Iraklı personeli eğitmek, donatmak ve yetiştirmek amacıyla kullandığı son mevzinin de boşaltılmasının ardından 23 Ağustos 2020'de Taci Üssü'nden çekilmişti.


Şam ile Moskova arasında Tartus ve Hmeymim üslerinin geleceğine dair mutabakat zaptı

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
TT

Şam ile Moskova arasında Tartus ve Hmeymim üslerinin geleceğine dair mutabakat zaptı

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ve beraberindeki heyet, Suriye ile Rusya arasındaki mutabakat zaptı kapsamındaki tesis ve birimleri yerinde incelemek üzere Tartus Limanı'nda bir saha ziyareti gerçekleştirdi (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından dün yapılan açıklamada, Şam ve Moskova'nın Tartus ve Hmeymim'deki Rus üslerinin geleceğini belirleyen bir mutabakat zaptına ulaştıkları bildirildi.

Suriye Arap Haber Ajansı’nın (SANA), Dışişleri Bakanlığı Medya ve İletişim Müdürlüğü'nden aktardığına göre "Dışişleri ve Diaspora Bakanlığı'nın yürüttüğü bir buçuk yıllık yoğun müzakere ve görüşmelerin ardından, Hmeymim ve Tartus'taki iki Rus üssünün geleceği nihai olarak karara bağlandı. Varılan mutabakat muhtırası, iki taraf arasındaki ilişkilerin gelecek dönemine ilişkin çerçeveyi çiziyor" ifadelerini kullandı.

SCDFVG
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Suriye'deki Hmeymim Üssü'nü ziyareti sırasında, 12 Aralık 2017 (Getty)

Söz konusu mutabakat uyarınca, Rusya’nın Mart 2011’de başlayan halk ayaklanmasının ardından Beşşar Esed rejimi lehine Eylül 2015’te gerçekleştirdiği kapsamlı askeri müdahaleyle Suriye kıyılarında kurduğu askeri varlığının yeniden yapılandırılması süreci başlıyor.

Mutabakat metninde, başta Hmeymim Havaalanı ve Tartus Limanı'ndaki 4. ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikli tesislerin yönetiminin Suriye devleti tarafından üstlenilmesi ve bu tesislerin kademeli olarak sivil idari sisteme dahil edilmesi öngörülüyor.

RGTHYJ
Rusya ve Suriye liderleri, her iki ülkenin heyetlerinin katılımıyla Moskova'daki Kremlin Sarayı'nda düzenlenen çalışma kahvaltısında bir araya geldi, Ekim 2025 (EPA)

Askeri üslerin ve tesislerin statüsüne ilişkin olarak taraflar, bu yapıların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda mutabakata vardı. Buna göre karşılıklı çıkarları koruyacak yeni düzenlemeler kapsamında söz konusu yapılar, askeri üs olmaktan çıkarılarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülecek.

Mutabakat zaptı ayrıca, dönüşüm sürecinin tamamlanması için azami üç aylık bir takvim öngörüyor. Yeni düzenlemeler, bu sürenin ardından yürürlüğe girecek.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan müzakerelerden bu yana atılan en kritik adım olan bu gelişme, Suriye-Rusya ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.

Suriye'deki yeni yönetimin, Rusya’nın iki askeri üsteki varlığını hedef almadığı, süreç boyunca bu varlığın sürdüğü ve tarafların üslerin geleceğine ilişkin müzakere yürüttüğü kaydedildi. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şaraa ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ikili ilişkilerin korunması ve geliştirilmesi yönündeki arzularını vurgulayarak uzlaşmacı bir tutum sergiledi.

Şara, göreve gelmesinden bu yana Moskova'yı iki kez ziyaret etti. İlk ziyaretini Esed'in devrilmesinin ardından Putin ile ilk görüşmesini gerçekleştirdiği 15 Ekim 2025'te yapan Şara, ikinci ziyaretini ise 28 Ocak 2026'da gerçekleştirdi.

Bu ikinci görüşmede Putin, Şara'nın Suriye'nin toprak bütünlüğünü yeniden sağlama çabalarını takdirle karşılarken, Şara da Rusya'nın Suriye ve bölgenin istikrarında ‘tarihi bir role’ sahip olduğunu vurguladı.

Araştırmacı Abdulvahab Assi, mutabakat zaptının Hmeymim ve Tartus üslerinin işlevini değiştirerek Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığını fiilen en alt düzeye indirdiğini değerlendirdi. Assi’ye göre bu adım, her şeyden önce Rusya’yı, üssün tamamının yerine geçecek ortak eğitim ve rehabilitasyon tesislerinden birine dönüştürülmesi beklenen dördüncü rıhtıma komşu askeri rıhtım üzerindeki bağımsız yönetim hakkından mahrum bıraktı. Bunun yanı sıra Rusya, sivil (ticari) rıhtımdan yararlanma ve burayı yönetme imkanını da kaybetti.

FRGTHY
Suriye Cumhurbaşkanı Şara’nın kontrolü devralmasının ardından Lazkiye Uluslararası Havalimanı’nda resmi yetkililerin katılımıyla gerçekleştirilen geziden bir kare (Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu)

Ancak Assi, Suriye rejiminin 2017’de Rusya ile imzaladığı önceki mutabakat muhtırası uyarınca 11 gemi kapasiteli askeri rıhtıma demirleyen gemilerin akıbetine ilişkin resmi maddelerde veya açıklamalarda bir ifade yer almadığı sürece, mevcut mutabakatın Rusya’nın Tartus Limanı’na sınırlı erişim sağlamasını kesin olarak engellemediğini de sözlerine ekledi.

Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu Lazkiye Havalimanı’nı devraldı

Bu kapsamda Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu bugün Lazkiye Uluslararası Havalimanı’nı devraldı. Kurum Başkanı Ömer Husri, bu adımı Suriye havalimanlarının geri alınması, yeniden işletilmesi ve ulusal sivil havacılık sistemine dahil edilmesi sürecinde önemli bir aşama olarak nitelendirdi.

Husri, sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamada, kurumun uzman ekiplerinin havalimanının, tesislerinin ve sistemlerinin teknik ve operasyonel değerlendirme çalışmalarına başladığını belirtti. Bu çalışmaların, yenileme ve hazırlık seviyesini artırma planının hazırlanmasına zemin oluşturacağını kaydeden Husri, nihai hedefin havalimanını onaylanmış güvenlik ve işletme standartlarına uygun şekilde yeniden faaliyete geçirmek ve uçuşlara açmak olduğunu ifade etti.

Eski adıyla Basil Esed Uluslararası Havalimanı olarak bilinen Lazkiye Uluslararası Havalimanı, Rusya'nın 2015'teki müdahalesinden bu yana Suriye'deki operasyonları için ana merkez olarak kullandığı askeri Hımeymim Hava Üssü ile sivil havalimanının iç içe geçmesi sebebiyle neredeyse tamamen Rusya'nın kontrolü altındaydı.

Rus güçleri, pistleri genişleterek entegre lojistik tesisler inşa etmiş ve bölgedeki hava trafiğini yönetmek üzere gelişmiş hava savunma sistemleri konuşlandırmıştı.

Rus güçlerinin havalimanına katı kısıtlamalar getirmesi ve bitişik üssündeki askerleri ile askeri teçhizatının güvenliğini gerekçe göstererek buranın ticari sivil uçuşlara tamamen açılmasını defalarca reddetmesi, havalimanındaki sivil havacılık faaliyetlerini sekteye uğratmıştı.

Suriye Tartus Limanı'ndaki Ticari Sahaları Rusya'dan devraldı

Gümrük ve Sınır Kapıları Genel Kurumu tarafından dün yapılan açıklamada, Suriye Arap Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında yürütülen bazı görüşmelerin ardından, Tartus Limanı bünyesinde Rus tarafınca kullanılan 4 numaralı rıhtım ile buna bağlı depo ve tesisler dahil tüm ticari sahaların Suriye tarafına devredilmesi konusunda anlaşmaya varıldığı bildirildi.

Kurum Başkanı Kuteybe Bedevi, Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani, Tartus Valisi Ahmed eş-Şami ve beraberindeki heyet eşliğinde Tartus Limanı'na saha ziyareti gerçekleştirerek mutabakat kapsamındaki tesis ve yapıların mevcut durumunu yerinde inceledi.