Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yemen'i bir Yahudi krallığı haline getirmenin hayalini kuran Yisrael Sharabi

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
TT

Atalar Yurdu: Yemen asıllı Knesset Başkanı’nın Anıları

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin ölümünden yıllar önceki bir fotoğrafı

Ali el-Mukri

İsrail’in eski Knesset Başkanı Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin (1911-1979) anıları, İbrani devletinin kurulmasından önce veya sonra Filistin'e göç eden ve oraya yerleşen bazı Doğu Yahudilerinin düşünce tarzına dair genel bir izlenim sunuyor.

Anne ve babasıyla birlikte Yemen'de büyüyen bu Yahudi, dini mitler ve hikâyelerle kendisine öğretildiğine göre artık ‘atalarının yurdunda’ yaşamakla övünen ve gurur duyan bir durumdaydı. Bu, mevcut İsrail söyleminde hâlâ kutsal sayılan ve onun siyasi yönünü ve davranışsal yollarını tanımlayan bir literatür.

Yakın zamanda Yemen menşeili ‘Dar Maweed’ tarafından yayımlanan ve ‘Atalar Yurdu’ (Mevtin el-Âbâ) adını taşıyan kitap, Abdusselam Muhammed Abdullah el-Mahlafi tarafından tercüme edildi. Bu kitap, ‘düşmanı tanıma’ veya başka bir deyişle diğer insanların düşünme şeklini anlama amacıyla ortaya çıktı. Bu, Mısır ve diğer yerlerde 1960’lı yıllarında yayımlanan kitap serilerinde karşılaştığımız bir yaklaşım.

Kitap, mütercimin önsözüyle başlıyor. Mütercim, Yemenli Yahudilerin, Yemen tarihindeki yerini birçok kaynak ve referans üzerinden anlatarak modern döneme kadar uzanıyor. Yemenli Yahudilerin, Aşkenaz Yahudileri, Seferad Yahudileri ve diğer Yahudi gruplarından ayıran eşsiz dini geleneklere sahip olduklarına vurgu yapar. Onları ‘en Yahudi Yahudiler’ olarak tanımlar ve ‘İbranice dilini iyi şekilde koruduklarını’ belirtir. Her ne kadar ‘Sefarad Yahudileri, yani İslami yönetim altında yaşayan Yahudiler’ olarak sınıflandırılsalar da mütercime göre, ‘Yemen Yahudilerini Mizrahim yani Ortadoğu'dan gelen Yahudiler’ olarak adlandırmak daha doğru olur.

Bazı Yemenli Yahudiler, her zamanki gibi bu değişiklikleri ve Kudüs'e erişim kolaylığındaki yeni gelişmeleri ilahi işaretler olarak yorumladılar.

Mütercim, Yemenli Yahudilerin maruz kaldığı bazı trajedileri hatırlatıyor. Bunlar arasında Yemen Kralı Abdunnebi bin Ali er-Raini el-Humeyri'nin 1165 yılında yayımladığı fermanından bahsetti. Bu ferman, Yemenli Yahudileri zorla Müslümanlaştırma gibi önlemlerle hedef aldığını ve babası tarafından önceki bir dönemde onları hedef alan benzer önlemleri içerdiğini belirtir. Bu fermanın etkisiyle Yahudilerin Mesih'i ve kurtarıcısı olduğunu iddia eden Musa bin Meymun, Yemen Yahudilerine, içinde bulundukları krizde onları cesaretlendiren ve destekleyen sözler içeren ve 1172 yılında ortaya çıkan Yemenli Yahudiler hakkında kendisine gönderdikleri soruların yanıtlarını içeren ünlü mektubunu gönderdi. Bu, İbn-i Mehdi er-Raini'nin fermanını iptal eden Eyyubilerin 1174'te Yemen'i istila etmesinden önceydi.

Fotoğraf Altı:  Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)
Shoshana el-Haddad (Yisrael Yeshayahu'nun annesi)

1618 yılında, Osmanlı valisi Yemen'e yönelik Güney Yemen Yahudilerini hedefleyen bir ferman çıkardı. Mütercim, İmam el-Mehdi Ahmed bin el-Hasan'ın (1681) Yahudileri Yemen’in güneybatısındaki Muvazza bölgesine sürgün etme olayına değiniyor, ancak bilgilerini nereden elde ettiğini belirtmiyor. Söylentilere göre, ünlü Yahudi hahamı ve Sufi Salim es-Shabzi'nin Muvazza'ya sürgün edilenler arasında olduğunu belirtir, ancak bu bilginin kaynağını açıklamaz. Bilindiği üzere, Salim es-Shabzi'nin Taiz şehrinde yaşadığı ve hatta kendisine başvurduklarında İmam Mehdi'ye şefaat ederek Sana'daki evlerine dönmeleri için şefaat ettiği biliniyor.

Göç öncesi ve sonrası

Mütercim, 13. yüzyılda küçük grupların Yemenli Yahudilerin Filistin topraklarına göç ettiğini belirtiyor. Önsöze göre1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla seyahat imkânları arttı, bu da Yemen'den Osmanlı hakimiyeti altındaki Suriye’ye seyahat süresini azalttı. Bu nedenle, Yemenli bazı Yahudiler, bu değişiklikleri ve yeni gelişmeleri, Kudüs'e daha kolay erişim konusundaki göreceli kolaylık olarak gördüler ve bunu kurtuluş saatinin yaklaştığına dair ilahi bir işaret olarak yorumladılar.

1877 yılında küçük bir göç yaşandı, ancak belgelenmiş göç dalgaları 19. yüzyılın başında 1881-1882'de başladı. Bu dönemde yaklaşık 300 Yahudi’nin, çoğunluğu Kudüs ve Yafa şehirlerine yerleşti. Göç nedenleri arasında, Osmanlı Devleti'nin o dönemde Yemen'i yönetmesi ve Yahudilere tuvalet temizleme ve un öğütme gibi görevlerde devlete ücretsiz hizmet verme yükümlülüğü getirmesi, ayrıca Sana'da şiddetli kuraklık nedeniyle ekonomik zorluklar bulunuyor.

1948 arifesinde Yemen Yahudileri, Filistin topraklarındaki Yahudi cemaatinin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin çoğunluğu İbranice olan kaynaklarına göre, Kuzey Yemen'den 1905-1907 yılları arasında ek gruplar geldi. Bu grupların, Tel Aviv şehrinin inşa sürecinde önemli bir rolü vardı. Daha sonra, 1910-1919 yılları arasında, bin 500'den fazla kişinin daha göç ettiği ve çoğunluğunun tarım işlerine katıldığı bir başka göç dalgası gerçekleşti.

1939 yılına göre, Filistin topraklarında yaklaşık 28 bin Yemenli göçmen yaşıyordu ve 1948'in arifesinde, Yemen Yahudileri Filistin topraklarındaki Yahudi topluluklarının yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu.

Mahlafi’nin dikkat çektiği önemli noktalardan biri, "Filistin topraklarında Araplar ve Yahudiler arasındaki kanlı çatışmaların ardından Yemen'in İmamı Yahya Hamid ed-Din'in, Yemen Yahudilerini mülklerini kaybedecekleri konusunda uyardığı bir ferman yayınlaması oldu. Ferman, Yemen Yahudilerini Filistin topraklarına göç etmeye karar verirlerse, mülklerini kaybedecekleri konusunda uyarırken, bu mülklerde bulunan nakit parayı istisna olarak kabul ediyordu. Bu ferman, Yemen'in Türk yönetimi altında göç edenleri de kapsıyordu. Bu fermanın sonucunda, Yemenli Yahudiler, Yemen'den çıkış için Hudeyde Limanı'nı kullanmaları yasaklandı ve o dönemde Britanya yönetimi altındaki Aden Limanı'na yönlendirildi. Ancak Mütercim, İmam Yahya'nın yönetimi sırasında Yahudilerin elde ettiği avantajlara ve dolayısıyla göçleri konusundaki tutumunun bu ilişki hakkında söylenenlerle ne kadar uygun olduğuna dair bilgi vermiyor.

Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Yemenli Yahudilerin tarihini özetlerken ifade ettiği bir nokta şudur: "Yahudilerin statüsüne o kadar saygı duyuldu ki, onlardan krallar ya da Yahudiliği benimseyen krallar çıktı.” Sharabi, Yemenli Yahudilerin, İslam peygamberinin yükselişiyle Arap dünyasında kendi içlerine kapanarak, Yahudi yaşamının duvarları içine sığındıklarını belirtiyor.  Bu durumu "Yahudiler, dini topraklarında güçlendikçe, kendi kapalı topluluklarında, topraklarının efendisi olan Müslümanların düşmanlıkları arttı ve yabancı bir ülkedeki yabancılaşmaları da daha da arttı" ifadeleriyle anlatıyor.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin Atalar Yurdu kitabının kapağı

Sharabi'nin birçok ifadesinde, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onların küçük düşürülmelerini, üzerlerine zorlu düzenlemelerin uygulanmasını ve ayrımcılık uygulamalarını meşrulaştırdığı anlaşılıyor. Örneğin, Yahudilere Yahudi tapınakları inşa etmelerine izin verilmemesi, eğer bir sinagog inşa izni verilirse, çatısının normal bir insanın boyundan çok daha yüksek olmaması gerektiği gibi ayrımcılık uygulamaları bulunuyordu. Yahudiler, düşük bir yükseklikte evler inşa etmek zorundaydılar, beyaz giysiler giymeleri yasaklandı ve at veya eşek üzerinde binmelerine izin verilmedi. Yahudi bir kişi, bir Müslüman'ın önünde veya yanında yürüyorsa, solunda hareket etmesi gerekiyordu. Ayrıca, bir Yahudi'nin yanlışlıkla bir Müslümanın elbiselerine veya bedenine dokunması, kirletme olarak kabul edilir ve temizlenme maliyetini üstlenmesi gerekirdi. Yahudi, tanıklık yapmaya uygun değildi ve onlara, örneğin sokaklardaki taşları kaldırmak gibi düşük sayılan görevler verilmişti.

Bu referanslarda, Sharabi'nin Yemen tarihinin bir aşamasında Yahudilerin başına gelenleri diğer tüm aşamalara genelleştirdiği görünüyor. Bu nedenle Yemen Yahudilerinin ayrılışının sosyal ve davranışsal avantajlar açısından bir nimet olduğuna inanıyor. Yemen Yahudileri hakkında pek çok kitap yazan Yosef Halevy'nin görüşüne göre Yemen Yahudilerinin göç sonrası çektikleri acılara dair referanslar bulunuyor. Mütercim, "Doğu Avrupalılar arasında tarihi yeniden yazmak ve Yemenli Yahudilerin rolünü küçümsemek" gibi olağan şeyler de dahil olmak üzere ayrımcılığın bazı yönleri hakkında söylediklerini aktarıyor. Her düzeydeki okullara yönelik tarih kitapları ve eğitim kılavuzları yalnızca Doğu Avrupa'dan gelen göçün benzersizliğini ve bunun ülkenin inşasına katkısını vurguluyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Yemenli aktivistler örgütlenerek, Doğu Avrupalı ​​kardeşleri gibi kurumların kendilerine yerleşebilmeleri için toprak tahsis etmesini talep ettiler. Talepleri kulak ardı edildi, çünkü Yemenlilere yerleşimci olarak değil işçi olarak ihtiyaç duyuluyordu ve aranıyordu ve bu nedenle resmî kurumlar her zaman Yemenli göçmenlerin Aşkenaz çiftçileri için çalışacaklarını iddia ediyordu. Uzun ve zorlu bir mücadelenin ardından, her aileye bir dönüm olmak üzere altmış aileye altmış dönüm arazi tahsis edilirken Aşkenaz ailelere on dönüm verildiğinden bahsediyor.

Mütercim, uzun giriş bölümünde, İsrail'de Yemen Yahudi çocuklarının hastanelerden kaçırılma olayına dikkat çeker ve onları Aşkenaz kökenli çiftlere nakledilmesi, bu trajedinin Yemen Yahudilerinin resmi onayıyla belleğinde derin iz bıraktığı bir konu olarak vurgular.

Mahlafi'ye göre, “Yemenli Müslümanların Yahudilere karşı tutumu genellikle naziktir. Bir yandan devlet tarafından korunmuşlardır, diğer yandan ise kabileler, geleneksel adetlere göre onları korumuştur. Her durumda, İslami anlayışa göre cizye ödemeleri gerekiyordu, ancak belirli bir varlık düzeyine ulaştıklarında zekât ödemekten muaf tutuldular.”

Her şeyi satın alma

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Yemen'i terk etmesinden altı yıl sonra Yemen topluluğunu yönetmeyi başardı. Ardından diğer Yemen toplumu entelektüelleri ile işbirliği yaparak Yemenli Yahudilerin tarihleri, kültürleri, gelenekleri ve İsrail'e göçleri hakkında bir dizi makale yayımladı. Onlarca kitabı ve yüzlerce makalesi bulunuyor. Bazı eleştirmenler, Sharabi'nin siyasi düşüncelerinin etkileyici olduğunu düşünüyorlar çünkü sürekli olarak işgalci devletin dini bir devlet olmadığı fikrini reddetti ve devletin durumunun sadece vatandaşların kamu iradesi üzerinden anayasa ve yasalar aracılığıyla belirlendiğini savundu. Kızı Nimet, ‘babasının Yemen göçmenlerinin lideri ve ruhani lideri olduğunu ve onların İsrail topraklarında uyum sağlamalarına yardımcı olmak için elinden geleni yaptığını’ belirtti. Bu çabaların bir parçası olarak, Bessat er-Rih operasyonunu yöneterek yaklaşık 49 bin Yemenli Yahudi’yi İsrail'e sürgün etti.

Mahlafi, Sharabi'nin Yemen'deki Yahudi topluluklarının gerçekliğini ele alırken bir dereceye kadar adalet gösterdiğini ve onların acılarının çoğunu Yahudilerin kendisinden kaynaklanan koşullara bağladığını belirtiyor.

Yisrael Yeshayahu Sharabi, Knesset'in yedinci ve sekizinci dönemlerinde başkanlık yapmış ve birkaç bakanlık görevine atanmıştı. İlk Knesset döneminin sonundan 1951'den 1977'ye kadar Knesset üyeliği yaptı. Ayrıca, İşçi Partisi'nin Genel Sekreteri olarak 1971-1972 yılları arasında görev yaptı. Sharabi, Histaadrut (işçi hareketi) liderlerinden Doğu Avrupa yerine Yemen'de doğan tek kişiydi.

Fotoğraf Altı:  İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi
İsrail'in babası Yeshayahu Sharabi

Hatıratında, Sharabi Sadah şehrinde, Beni Bana Vadisi'ne yakın bir yerde doğduğundan bahseder. Şehrin nüfusunun yarısının Arap ve hepsi çiftçi olduğunu, diğer yarısının ise Yahudi ve çoğunluğunun dokumacı ve bazılarının tüccar olduğunu ifade ediyor. Babası, dokuma işiyle uğraşan Sharabi ailesinden gelirken, annesi demircilik yapan bir ailedendi ve ticaretle uğraşıyorlardı. Babası, Sadah şehrinden ayrılmaya ve Sana şehrine taşınmaya karar verdi. Bu da Yisrael'in Tevrat öğrenmesi için ünlü öğretmenlerin olduğu bir yerdi.

Sharabi, onlara eşlik eden veya takip eden olaylar bağlamında bakıldığında önemli görünen yönler hakkında birçok şeyi ortaya çıkardı. Örneğin on yedi yaşındayken, eski el yazmalarını aramak ve satın almak için Viyana'dan Yemen'e gelen Aşkenaz kökenli iki adam gördüğünü şöyle anlatıyor: “Beyazlardı, Sana sokaklarında yürüyorlardı, tenleri kırmızı parlıyordu, acele ediyorlardı, Avrupa kıyafetleri giyiyorlardı, arkalarında mahallenin tüm çocukları, sadece çocuklar değil yetişkinler de vardı ve pencerelerden dışarı bakan kadınlar da vardı. Sanki aydan iki yaratık birdenbire burada ortaya çıkmış gibi, bu yaratılış mucizesine bakıyorlardı.”

Sharabi’nin pek çok açıklamasında, Yahudilerin Yemen'den ayrılmasını, onları aşağılama ve onlara sert hükümler dayatma gibi göndermelerle meşrulaştırdığı görülüyor.

Sharabi, bu ziyaretçilerin ‘araştırmayı teşvik etmek amacıyla ellerine geçen her şeyi satın aldıklarını’ belirtir. Gerçekten de bu ziyaretçiler, büyük miktarda çeşitli türlerde eski el yazmaları ve basılı eserler edindiler. Ayrıca yanlarında Yemen'den çok değerli eşyalar da götürdüler.

Yemen'den ayrılma düşüncesiyle, Sharabi bu ziyaretçilere kendisini yanlarında götürmeleri için yazılı bir rica mektubu gönderdi, ‘İsrail'e gitmek’ isteğini ifade eden bir rica içeriyordu. Ancak hiçbir cevap alamadı. Bununla birlikte, köylerden satın aldığı kitap ticareti sayesinde bir miktar para biriktirdi ve bu kitapları Aşkenaz Yahudilerine karlı bir şekilde sattı. Bu kazanç, Yemen'den ayrılma kararını destekledi ve annesi, ailesinin genel karşıtlığına rağmen bu konuda onu cesaretlendirdi.

Sağlam duvarlar

Sharabi, anılarında ailesinden ve Yemen'deki Yahudi toplumunun geleneklerinden, evlerinden, bayramlarından, özel günlerinden, eğitimden, mesleklerden ve inançlardan bahseder. Ayrıca, Yemen'de yaşadıkları bölgedeki belirli detaylara dair bazı gözlemlerde bulunur. Ailesi ile yaşadığı Sana'daki Yahudi topluluğuyla ilgili olarak, "Yürüyüşüm, giyimim, aksanım, okuma tarzım ve dualarım her şeyde tam olarak Sana Yahudisi gibiydi. Ancak, kardeşim ve babam öyle değillerdi, özellikle babamın, aksanı ve bazı davranışları, ülkenin Yahudilerinden olduğunu gösteriyordu” şeklinde ifade eder.

Sharabi, toplumun genelinde yaşanan çeşitli hastalık ve salgınlardan bahseder, özellikle çiçek hastalığını anlatır. Ona göre, hastalık her evi ve her aileyi etkiledi ve çocuklar yetişkinlere göre daha fazla etkilendi. "Az sayıda şanslı kişi dışında hastalığa yakalanan herkes öldü. Bu, Sana'daki Yahudi mahallesinde yaşadığımız korkunç günlerdi. Müslüman mahallelerinde neler olup bittiğini göremedim çünkü onlar da Yahudiler gibi, hastalık ve ölümden korktukları için sokaklarda yürümeyi yasaklıyorlardı. Yahudi pazarına gitmek için evden çıkardım, evdeki yiyecek ihtiyaçlarım için bir şeyler arardım ama hiçbir şey bulamazdım, sanki hayat devam etmeyi bırakmıştı, sadece ölüler vardı" diye anlatır. Bu anılarda, Yahudilerin Müslümanlarla olan sosyal ilişkileri ve San'a şehrindeki Yahudi şehir yaşamı ile köylerdeki Yahudi yaşamı arasındaki farklar hakkında birçok detayı açıklar.

Yemen halkının geri kalanı gibi sadece izole edilmiş ve dünyanın geri kalanından kopmuş olmayan Müslümanlar veya Yahudiler arasındaki Yemen'deki geri kalmışlığın birçok yönünü ortaya koyan Sharabi, hatta kendilerini Müslümanlardan da izole ediyorlardı ve ticari alışverişler, iş meseleleri veya müzakere ve satışları yürütmek için gerekli olan temaslar dışında herhangi bir kültürel veya sosyal temasları yoktu. ifade eder. Ayrıca, Yahudi geleneği ve mirası çerçevesinde ilişkilerin doğal olarak kapalı olduğunu belirtir. Bu nedenle, kendileri için bir duvar ördüler ve nesiller boyunca duvarlar çok sağlam ve katı hale geldi.

Fotoğraf Altı:  Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken
Yisrael Yeshayahu-Sharabi’nin 1929 yılınsa Aden’deyken

Bu izolasyon içinde, Sharabi, ‘efsanelerin dini inançlar ve geleneklerle daha da karıştığını, bu tür inançların hatta Talmud'da bile karıştığını’ ifade eder. Ayrıca, toplumdan öğrendikleri arasında, hiçbir rasyonel temeli olmayan bazı sosyal gelenekleri de sıralar. Babasının "Darda" hareketiyle olan etkileşiminden bahseden Sharabi, babasının bu hareketin düşüncelerine daha fazla ilgi gösterdiğini belirtir. Ayrıca, Yemen'de kendisine verilen isimle ‘Rachel’ adını ilk kez öğrendi. Daha sonra bu adın, varını yoğunu Yahudilere adayan ‘Rothschild’ isminin kısaltması olduğu ortaya çıktı.

 Hatıratın en önemli yönlerinden biri, Arapça yazılmış ve en sevdiği yorumlardan biri olan ‘Rambam'ın Mişna Yorumu’ da dahil olmak üzere, Arapça ve İbranice Yahudi edebiyatı üzerine çalışması olmasıdır.

Daru’l harp

Yisrael'in babası, maharetli bir dokumacıydı. Bu nedenle Yemen İmamı Yahya, ona kraliyet ailesi için bazı dokuma işleri ve genel ihtiyaçlar için çalışma teklifinde bulundu. Yisraell, kardeşi Hayim ile birlikte babalarının yanında çalıştı. İmam Yahya ile olan bir anısını anlatan Sharabi, o zamanlar yaklaşık on beş yaşında olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Tezgahımın başında oturuyordum, saç örgülerim sallanıyordu. Birden İmam, çevresindekilerle birlikte yanımda durdu. Bir şekilde saç tellerim dikkatini çekti. Gözlerimi kaldırmadım ya utançtan ya da onun Kral olmasından korktuğum için ya da o sırada hâlâ yeni bir maaş için çalıştığımız için işimizi hafife alıyor olduğumuzu düşünmesini istemiyordum. İşime büyük bir hevesle devam ettim ve ter kokusu etrafımı sardı. Ama bana biraz ciddi, biraz şakacı sorular sormaya başladı. Bana: Bu kumaş ne? Bu aletin adı nedir? gibi sorular sordu. Her soruya gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan cevap verdim. Sonra saç örgülerime işaret ederek; Bu nedir? diye sordu. “Bir alamet. Yemen'de takma saçlara alamet denirdi. Sonra bana Arapça'da işaretin ne anlama geldiğini sordu. Ona cevap verdim. Ardından bana şu alameti göstererek sordu: Bu alamet nedir? Yine gözlerimi ona kaldırmadan ve işimi durdurmadan şu cevabı verdim: Bu, bir Yahudi ile Müslümanı ayırt etmek için bir işarettir. O da ‘Neden onları ayırt etmemiz gerekiyor?’ dedi. ‘Herkesin Yahudi'yi Yahudi, Müslümanı Müslüman bilmesi için’ dedim. Senin Müslüman olman gerekmiyor mu? dediğinde ise Bundan ne gibi bir fayda elde edeceğim? diye sordum. O da şöyle dedi: Cennete girersin. Orada hurilerle ve diğer harika şeylerle buluşursun.

Sharabi, ailesi ve Yahudi cemaatinin göçten önceki geleneklerinden, evlerinden, tatillerinden, vesilelerinden ve eğitim, meslek ve inançlar da dahil olmak üzere yaşam tarzlarından bahsediyor

Şöyle cevap verdim: Efendim, Henüz oradan kimin cennete kimin cehenneme gittiğini söyleyen kimse gelmedi. İmamın tüm maiyeti bundan rahatsız oldu ve beni balık gibi parçalamak istedi, fakat İmam kahkaha attı, maiyeti dağıttı ve beni genellikle huysuz insanlara söylediğim aşağılayıcı bir sözle tanımladı. Çok geçmeden, İmam'ın yardımcısı Abdullah el-Amri atölyeyi ziyaret etti ve babamla konuşurken şunları söyledi: Sanırım oğlunuz burada kalmayacak ve o gün gelmeden önce daru’l harbe gidecek. İsrail toprakları o zamanlar böyle isimlendiriliyordu. Öyle görünüyor ki kehanetlerde bulundu ve ne kehanet ettiğini bilmiyordu.

Sharabi'nin bahsettiği ayrıntılardan anlıyoruz ki, 1929 yılında Yemen'i 18 yaşında terk etti. Aden'de iki ay geçirdikten sonra, bazen Yahudilere İsrail'e göç etme süreçlerinde ve Aden'deki varlıklarında yardım etmek amacıyla yazdıkları mektuplardan ücret alıyordu. Bu mektuplar yakarışlar ve taleplerle doluydu, Aden'deki varlıklarında ve İsrail'e göç etme harcamalarında yardımcı olmalarını istiyorlardı. Birkaç gün boyunca karnını doyuracak bir şey bulamadan yaşamını sürdürüyordu.

İsrail’i unutmayan Sharabi, “Elbette çocukluğumdan beri hırslarım var ve bunların çoğu da çocukluk hayalleri. Mesela: Hazine bulacağımı, dilediğim gibi dünyalar kuracağımı, ordu toplayacağımı, silah alacağımı, Yemen hükümetiyle savaşacağımı, Yemen'i krallığım, Yahudi monarşisi yapacağımı hayal ettim. İmamı mağlup edeceğim silahların çeşitlerini bile hayalimde çiziyordum. Şimdi o zamanlardaki tüm hayallerimi hatırladığımda gülerim. Ama bunların hırsların ve arzuların karanlık ve hayali kökleri olduğunu biliyorum. Her ne kadar aklı başında bir yaşa gelmiş olsam da, henüz onlardan kurtulup kurtulamadığım şüpheli” ifadelerine yer veriyor.

*Bu makale Şarku’l AVsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Irak... Baskılara yanıt vermek ile dengeyi yeniden sağlamak arasında ez-Zeydi’nin görevden almaları

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)
TT

Irak... Baskılara yanıt vermek ile dengeyi yeniden sağlamak arasında ez-Zeydi’nin görevden almaları

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)

Rüstem Mahmud

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin, Ulusal İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile Başbakanlık Ofisi Müdürü İhsan el-Avadi’yi de kapsayan bir dizi görevden alma kararı, bu adımların arka planına ilişkin çeşitli soruları gündeme getirdi. Söz konusu kararların, Irak’ı çevreleyen ciddi bölgesel gerilimlerin ve İran’a yakın Şii silahlı grupların silahsızlandırılması konusundaki keskin anlaşmazlıklar nedeniyle ülkedeki iç kutuplaşmanın derinleştiği bir dönemde alınması dikkat çekti.

Bu çerçevede, Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın üst düzey bir Iraklı siyasi kaynak, kararların alınmasına zemin hazırlayan koşullara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Muhammed Şiya es-Sudani hükümetinde önemli bir görev üstlenmiş olan kaynak, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, İstihbarat Teşkilatı Başkanı’nın görevden alınmasının bir yönüyle, Koordinasyon Çerçevesi içindeki siyasi bileşenler arasında üst düzey güvenlik makamlarının dağılımında yeniden denge sağlama ihtiyacıyla bağlantılı olduğunu belirtti. Kaynak, özellikle Kanun Devleti Koalisyonu’na bağlı Yaser el-Maliki’nin İçişleri Bakanlığı görevine getirilmesinin ardından bu ihtiyacın öne çıktığını ifade etti. Kaynağa göre görevden alma kararı, İstihbarat Teşkilatı’nın Irak’tan komşu ülkelere yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarını engelleyememesi üzerine de alınmış olabilir. Başbakanlık Ofisi Müdürü’nün görevden alınmasını ise ez-Zeydi’ye yönelik bölgesel ve Amerikan baskıları ile tavsiyelerine bağlayan kaynak, bu çevrelerin el-Avadi’yi, ikili görüşmelerin tüm ayrıntılarını Irak’ın iç işlerine müdahil olan bölgesel bir ülkeye aktaran isim olarak gördüğünü kaydetti.

Köklü güvenlik değişiklikleri

Başbakanın mevcut adımları köklü ve kapsamlı olsa da ekim ayının başında başlattığı sürecin devamı niteliğinde. Ez-Zeydi, ekim ayının başlarında Başbakanlık Ofisi’nde görev yapan yaklaşık 70 danışman, uzman ve özel personelin sözleşmelerini feshetmişti. Söz konusu kişiler, ülkedeki en hassas alanlarda Başbakanlık kurumlarını ve bu kurumların denetim mekanizmalarını yönetiyordu. Bu alanlar arasında güvenlik, sağlık, eğitim, dış ilişkiler, ekonomi politikaları, Başbakanlık ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki ilişkiler ve vilayetlerle ilişkiler yer alıyordu. Ez-Zeydi, bu isimlerin yerine ülkenin başlıca toplumsal ve siyasi kesimlerini temsil eden dört yardımcısını atadı. Her birine ülkedeki önemli bir idari dosyanın takibini üstlenme görevi verdi.

Bu gelişmeler, ez-Zeydi’nin geçtiğimiz temmuz ayının ortalarında güvenlik ve askerî alanlarda aldığı ve bu iki hassas dosyanın denetiminde ‘Başbakanlığın merkezî rolünü’ artırmayı amaçlayan bir dizi kararın ardından geldi. Ez-Zeydi, ülkenin üç üst düzey güvenlik kurumunun denetimini birleştirerek Irak Anayasası uyarınca Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla bunları kendi ofisine bağladı. Bu kapsamda, o dönemde kamuoyuna açıklanmayan iç düzenlemelerle Müşterek Harekât Komutanlığı Ofisi, Başkomutanın Özel Ofisi ve Ulusal Harekât Merkezi’ni kendisine bağlı tek bir ofis altında birleştirme kararı aldı. Yeni ofisin görevi; İçişleri ve Savunma bakanlıkları, İstihbarat Teşkilatı, Ulusal Güvenlik Teşkilatı, Terörle Mücadele Kurumu, Haşdi Şabi Komisyonu, Sınır Kapıları Komisyonu ve Askerî Sanayileşme Kurumu’nun çalışmalarını denetlemek ve takip etmek olacaktı. Başbakanlık, ilgili bakanlıklar ve kurumların yanı sıra Ulusal Güvenlik Danışmanlığı Ofisi gibi bağlantılı birimlere de söz konusu idari talimatı göndererek bu doğrultuda hareket etmelerini istedi. Ez-Zeydi daha sonra Terörle Mücadele Kurumu Başkanlığı ve Federal Polis teşkilatında yeni atamalar yaptı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci ile Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı Abdulkerim el-Basri’yi görevden alan ez-Zeydi, Kasım el-Abudi’yi Ulusal Güvenlik Danışmanı, Basim el-Bedri’yi ise Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı olarak atadı.

Şarku’l Avast’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Başbakanın yeni kararları daha köklü adımlar içeriyordu. Bu kapsamda İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri’nin görevine derhal son verildi ve yerine yeni bir isim atanana kadar görevlerini bizzat başbakanın üstleneceği açıklandı. Şatri, mevcut görevinin yanı sıra Irak’ın Suriye Özel Temsilcisi olarak da görev yapıyordu. Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Bağdat ile Şam arasındaki ilişkilerin normalleşmesinde ve gerginliğin azaltılmasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak görevden alınması, ez-Zeydi’nin Suriye ve Lübnan’a gerçekleştireceği ziyaretlerden yalnızca birkaç gün önce geldi. Ez-Zeydi ayrıca, Başbakanlık Ofisi Müdürü İhsan el-Avadi’yi görevden alarak bu göreve, daha önce Ticaret Bakanlığı bünyesinde idari bir görev yürüten Reşad Halef Haşim’i atadı. Bakanlık düzeyinde bir statüye sahip olan Başbakanlık Ofisi Müdürlüğü görevindeki el-Avadi, Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçlere yakınlığıyla tanınıyordu. Teknokrat bir isim olarak değerlendirilen Haşim ise Irak Ticaret Bakanlığı Şirketler Sicili Dairesi Müdürü olarak görev yapıyordu.

cdf
Irak Başbakanlık Ofisi Müdürü (sağda) ve İran’ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Sadık, 11 Temmuz 2023 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen törende imzalanan ikili anlaşmaları birbirlerine teslim ederken (AFP)

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Irak’ın güneyindeki Meysan İl Meclisi Başkanı Mustafa Duveyr, Başbakanın İran sınırındaki Şeyb Sınır Kapısı’nı kapatma kararını reddettiğini açıkladı. Kararın başbakanın yetkilerini aştığını savunan Duveyr, vilayetteki ana yolları kapatma ve hatta sivil itaatsizliğe başvurma tehdidinde bulundu. Ayrıca başbakanı dolaylı olarak Amerikan talimatlarına boyun eğmekle suçladı. Ez-Zeydi’yi başbakanlık makamına taşıyan Koordinasyon Çerçevesi’nin başlıca bileşenlerinden Bedir Örgütü, Duveyr’e destek verdi. Ancak Irak mahkemelerinden biri Duveyr hakkında tutuklama kararı çıkardı. Gözlemciler, Duveyr’in açıklamalarını ve Bedir Örgütü’nün bu açıklamalara verdiği desteği, Irak Başbakanı’nın ülke içindeki İran nüfuzunu sınırlandırma girişimlerine karşı İran’ın kendi araçlarını harekete geçirme çabası olarak değerlendirdi. Duveyr, yayımladığı bir açıklamada yargının karşısına çıkmayı kabul ettiğini belirtirken, Şeyb Sınır Kapısı’nın kapatılmasına karşı tutumunu yineledi. Duveyr, “Meysan Harekât Komutanlığı’nın hakkımdaki tutuklama kararını uygulamak üzere harekete geçirilmesine gerek yok. Çünkü ben bir suçlu ya da kanun kaçağı değilim; Meysan vilayetinin yasama organını temsil ediyorum. Ben devlet adamıyım, köklü ve saygın bir aşiretin mensubuyum. Ayrıca saygın bir siyasi ve cihatçı yapıya mensubum” ifadelerini kullandı.

Karar alma süreçlerinin merkezileştirilmesi ve denge oluşturulması

Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın olan ve önceki hükümette üst düzey bir görev üstlenmiş Iraklı siyasi kaynak, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, başbakanın yeni kararlarının arka planını ve hangi koşullarda alındığını değerlendirdi. Kaynak, kararların birbirinden ayrılarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak, bunların tek bir çerçevede değerlendirilmemesi gerektiğini belirtti ve şu ifadeleri kullandı: “İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı açısından bakıldığında, bu kararın bir yönüyle Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçler arasında yeniden denge sağlama ihtiyacına yanıt olarak alındığı görülüyor. Zira Kanun Devleti Koalisyonu, İçişleri Bakanlığı görevini elde etti. Koordinasyon Çerçevesi’ndeki güçler arasında uzun yıllardır uygulanan teamüle göre, ittifak bünyesindeki hiçbir blok dört önemli makamdan ikisini aynı anda üstlenmiyor. Bu makamlar İçişleri Bakanlığı, İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Parlamento Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkanlığı ile Haşdi Şabi Komisyonu Başkanlığı’ndan oluşuyor. Son aylarda yaşanan değişiklikler, İçişleri Bakanlığı ve Haşdi Şabi’deki gelişmeler de dahil olmak üzere, İstihbarat Teşkilatı’nın üst yönetiminin yeniden şekillendirilmesini gerekli kıldı. Ancak yeni başkanın kim olacağı, bu adımın Koordinasyon Çerçevesi içindeki bir grubun lehine mi işleyeceğini, böylece Kanun Devleti Koalisyonu ve Nuri el-Maliki ile denge mi kurulacağını, yoksa ittifak dışından bir ismin mi göreve getirileceğini belirleyecek. Gündeme gelen isimlerden biri, halihazırda ABD’de yaşayan Talib Şegati. Şegati’nin atanması, ez-Zeydi’nin güvenlik ve askerî kurumlarda denge oluşturma ve İran’a yakın isimlerin nüfuzunu sınırlama yönünde belirgin bir eğilim taşıdığı anlamına gelecektir. Şegati, 2004-2009 yılları arasında bu görevi yürüten Muhammed eş-Şehvani’den bu yana İran’a yakın siyasi güçlerin kabul etmediği çevrelerden gelecek ilk isim olacak. Eş-Şehvani, dönemin Başbakanı Nuri el-Maliki aracılığıyla İran’ın güvenlik teşkilatı üzerindeki nüfuzunu gerekçe göstererek görevinden istifa etmişti.”

svfbg
Dönemin Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Irak Ulusal İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri, Bağdat’ta istihbarat teşkilatına ait bir binaya düzenlenen İHA saldırısının yol açtığı hasarı inceledikten sonra düzenlenen toplantıda, 22 Mart 2026 (AFP)

Kaynak sözlerini şöyle sürdürdü: “Başbakanlık Ofisi Müdürü meselesi de aynı çerçevede değerlendirilmeli. ABD Başkanı Donald Trump, son ABD ziyareti sırasında ez-Zeydi ile baş başa görüşmeyi tercih etti. Ez-Zeydi’nin bölge ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretlerde de aynı durum tekrarlandı. Bu da Başbakanlık Ofisi Müdürü’ne duyulan güvenin sınırlı olduğuna işaret ediyor. Bu nedenle ez-Zeydi, özellikle kendisine yakın yürütme kadrosunda yalnızca kendi belirlediği isimleri göreve getirebileceği mesajını vermeye çalışıyor. Ancak bu girişim, belirgin zorluklarla karşılaşmadan ilerleyemeyecek. Meysan İl Meclisi Başkanı’nın açıklamaları ve eylemleri gibi gelişmeler, başbakanın İran’ın nüfuzunu sınırlandırma ve silahlı grupları silahsızlandırma yönündeki politikalarının yalnızca İran ve bu gruplar tarafından değil, bazı toplumsal tabanlar, siyasi güçler ve yerel aktörler tarafından da reddedildiğini gösteriyor. Bu kesimler, söz konusu silahları Şii yönetiminin devamlılığını güvence altına alan bir unsur olarak görüyor ve mevcut durumu uzun süre oyalayıcı hamlelerle sürdürebileceklerini düşünüyor.”

Statü mücadelesi

Araştırmacı Muhammed el-Meşhedani, bu kararları Irak başbakanlarının görevdeyken yaşadığı ve ‘geleneksel dönüşümler’ olarak nitelendirdiği süreçle ilişkilendiriyor. El-Meşhedani, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Genellikle Irak başbakanları, göreve geldikten birkaç ay sonra Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçlere karşı kendilerini koruyacak bazı adımlar atmaya çalışıyor. Bu süreçte, kontrolünü kendi ellerinde toplamaya çalıştıkları kurumların başında İstihbarat Teşkilatı geliyor. Çünkü bu kurum, İran nüfuzunun dışında kalarak kurumsal yapısını görece koruyabilmiş Irak kurumlarının başında geliyor. Bunu Hamid eş-Şatri’nin mesleki geçmişi üzerinden de anlamak mümkün. Eski Başbakan Mustafa el-Kazımi, İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı görevinden başbakanlığa geçti. Görev süresi boyunca teşkilat başkanlığına kimseyi atamadı ve bu makamı kendi elinde tuttu. Görev süresinin bitimine üç ay kala ise Başbakanlık Ofisi Müdürü Raid el-Cuhi’yi bu göreve getirdi. Muhammed Şiya es-Sudani göreve geldiğinde, o sırada Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı olan eş-Şatri’yi görevden aldı. Ancak Koordinasyon Çerçevesi’nin baskıları sonucunda eş-Şatri’yi daha üst bir makama, İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na yeniden atadı. Buna rağmen İstihbarat Teşkilatı, İran’a yakın güçlerin ciddi şüphelerini çekmeye devam etti. Bu nedenle kurum, rolünden kuşku duyan ve ABD’ye yakın unsurlar tarafından güçlendirildiğini düşünen çevrelerce 2021’in sonlarında ve 2026’nın başlarında birden fazla kez bombalı saldırıların hedefi oldu. Bu durum, teşkilatı her başbakan için ilk başvurulan ve değişmeyen bir dayanak haline getiriyor. Ez- Zeydi de aynı yolu izledi.”


Bağdat ve Şam, istikrarı güvence altına alacak bir ilişkiler sistemi kuruyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün Şam’daki Halk Sarayı’nda Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından karşılandı. (AP)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün Şam’daki Halk Sarayı’nda Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından karşılandı. (AP)
TT

Bağdat ve Şam, istikrarı güvence altına alacak bir ilişkiler sistemi kuruyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün Şam’daki Halk Sarayı’nda Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından karşılandı. (AP)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, dün Şam’daki Halk Sarayı’nda Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından karşılandı. (AP)

Şam ve Bağdat’ın, ortak ekonomik ve güvenlik çıkarlarına dayalı stratejik bir ortaklık kurma yönünde ilerlediğine işaret eden gelişmeler yaşanıyor. Şam’daki kaynaklar, Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi’nin dün Şam’a gerçekleştirdiği ziyaretin, iki ülke ilişkilerinin yakın ve uzun vadeli geleceği açısından, ziyaretin dayandığı hedeflerin gerçekleşmesi hâlinde, “köklü bir dönüm noktası” oluşturduğunu belirtti.

Ziyaretin önemini artıran unsur, Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Irak federal hükümetinin başındaki bir ismin Suriye’ye gerçekleştirdiği ilk ziyaret olması. Ziyaret aynı zamanda, iki taraf arasında dışişleri bakanları ve istihbarat yetkilileri düzeyinde gerçekleştirilen karşılıklı temasların yansıttığı siyasi ilişkilerdeki ve güvenlik koordinasyonundaki kademeli iyileşmenin bir sonucu olarak değerlendiriliyor.

Jusoor Araştırmalar Merkezi’nden Abdülvehhab Asi Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yakınlaşmaya geçen haziran ayında ortak koordinasyon için bir üst komite kurulması konusunda varılan mutabakatın da eşlik ettiğini belirtti. Asi, terörle mücadele, sınır ötesi kaçakçılığın önlenmesi ve DEAŞ tutuklularına ilişkin dosyada sahadaki iş birliğinin geliştirildiğini, ayrıca Irak akaryakıtının tankerlerle Banyas’a taşınarak ihraç edilmesine yönelik uygulamanın başarılı olduğunu ifade etti.

Şara-Zeydi görüşmesine Suriye tarafından dışişleri, adalet, enerji ve maliye bakanları; Irak tarafından ise başbakan yardımcısı ve ekonomi işlerinden sorumlu yetkililer, dışişleri, maliye, petrol ve adalet bakanları ile diğer yetkililer katıldı. (Suriye Dışişleri Bakanlığı)
Şara-Zeydi görüşmesine Suriye tarafından dışişleri, adalet, enerji ve maliye bakanları; Irak tarafından ise başbakan yardımcısı ve ekonomi işlerinden sorumlu yetkililer, dışişleri, maliye, petrol ve adalet bakanları ile diğer yetkililer katıldı. (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Araştırmacı Asi’ye göre Zeydi’nin ziyareti ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile görüşmesi, iki ülkenin siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında uygulanabilirliğini sınadığı iş birliği süreçlerine devlet başkanlığı düzeyinde siyasi destek sağlıyor. Bu durum, ortak ekonomik ve güvenlik çıkarlarının Bağdat ile Şam arasında güven oluşturma ve ilişkileri geliştirme kapasitesinin arttığını gösteriyor.

Şam’daki Nahda Araştırmaları Merkezi Başkanı Abdülhamid Tevfik ise Suriye ve Irak’ın ortak noktalarının yanı sıra birbirinden farklılaştıkları konuların da bulunduğunu belirterek, ziyareti “köklü bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Tevfik, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, iki ülkenin ortak özelliklerinden birinin, her ikisinin de bölgesel ve uluslararası güçler açısından birer gerilim odağı ve nüfuz mücadelesi alanı olarak görülebilmesi olduğunu söyledi. Bölgesel gerilimlerin iki ülke arasındaki temasları geciktirebileceğini belirten Tevfik, buna karşılık Türkiye gibi bölgesel aktörlerin ve özellikle ABD gibi uluslararası güçlerin, iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin istikrara kavuşmasında çıkarı bulunduğunu ifade etti. Tevfik, ABD’nin ilerleyen dönemde bölgedeki askerî ve güvenlik varlığını azaltabileceğine yönelik işaretlere de dikkat çekti.

Suriye’nin Tartus ilindeki Banyas petrol tesisinde Irak’tan gelen tankerler benzinle dolduruluyor (DPA)
Suriye’nin Tartus ilindeki Banyas petrol tesisinde Irak’tan gelen tankerler benzinle dolduruluyor (DPA)

Petrol ve enerji alanında iş birliği

Şam’daki hükümete yakın kaynaklar, Irak heyetinin ziyaret sırasında başta petrol ve enerji olmak üzere bir dizi kritik konuyu ele aldığını bildirdi. Görüşmelerde Irak petrolünün Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaştırılması için alternatif ihracat güzergâhlarının güvence altına alınması ve stratejik Kerkük-Banyas petrol boru hattının yeniden işler hâle getirilmesi amacıyla mutabakat zabıtlarının imzalanması konuları öne çıktı.

Projenin, aralarında ABD merkezli Chevron’un da bulunduğu büyük bölgesel ve uluslararası şirketlerle hayata geçirilmesi bekleniyor.

İki ülke arasındaki ticari ilişkiler de ele alındı. Son aylarda Suriye-Irak sınırındaki taşımacılık trafiğinde hızlı bir artış yaşanırken, ithalat, ihracat ve transit taşımacılık kapsamında Irak’tan Suriye’ye 140 binden fazla kamyonun geçtiği bildirildi.

Suriye ile Irak arasında 600 kilometreden uzun bir sınır bulunuyor. Bu sınırın kontrol altında tutulması, bölgesel jeopolitik istikrarın temel unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor. Görüşmelerde ayrıca yatırım projeleri için güvenli bir ortam oluşturulması, su güvenliği, tarım ve yaklaşık 80 ila 100 milyon dönüm olduğu tahmin edilen ortak tarım arazileri ele alındı.

Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani eşliğinde Şam’daki Emevi Camii’ni ziyaret etti (Irak Başbakanlık Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani eşliğinde Şam’daki Emevi Camii’ni ziyaret etti (Irak Başbakanlık Basın Ofisi)

Suriye ve Irak hükümetleri, Irak’taki Fav Limanı’ndan Suriye’deki Tartus Limanı’na uzanacak lojistik bağlantı hatlarını geliştirmeyi hedefliyor. Bu adımla Körfez ülkelerinin pazarlarının Suriye üzerinden Batı pazarlarına bağlanması amaçlanıyor.

Ticari yakınlaşmadan ekonomik bütünleşmeye

Suriye ve Irak arasındaki ekonomik ilişkilerde hızlanan olumlu gelişmelere rağmen iş birliğinin ağırlıklı olarak ticari alanda yoğunlaştığı belirtiliyor. Şam’daki ekonomik kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, yakınlaşmanın bölgesel gerilimler ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz nedeniyle zorunlu hâle gelen bir iş birliğine dönüştüğünü ifade etti.

Kaynaklar, ortak bir tarihe ve coğrafyaya sahip iki komşu ülkenin, bu iş birliğini üretim sektörlerini de kapsayan bir ekonomik bütünleşmeye dönüştürmesi gerektiğini vurguladı. Böyle bir bütünleşmenin, her iki ülkenin ihtiyaç duyduğu sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayacağı belirtildi. Bölgesel ve uluslararası siyasi sorunların ise tarihsel olarak iki ülke arasında sürdürülebilir ekonomik bütünleşmenin önünde engel oluşturduğu kaydedildi.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, dün Şam Havalimanı’nda Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi’yi karşıladı. Ziyaret, Zeydi’nin Şam’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, dün Şam Havalimanı’nda Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi’yi karşıladı. Ziyaret, Zeydi’nin Şam’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Araştırmacı Abdülhamid Tevfik, iki ülke arasındaki ilişkilerin arzu edilen düzeye ve kısa sürede ulaşmasını engelleyebilecek çok sayıda sorun bulunduğunu belirtti.

Tevfik’e göre Irak açısından başlıca engellerden biri İran. Tahran’ın Suriye-Irak ilişkilerinin istikrara kavuşmasından yana olmadığı ve bölgedeki kuşatma ve olası savaş ihtimali karşısında kendi hedeflerini gerçekleştirmek için Irak’taki nüfuz ağlarını etkin tutmaya çalıştığı değerlendiriliyor. Suriye açısından ise İsrail’in ülkenin farklı alanlarında gerilim ve istikrarsızlık yaratma çabaları öne çıkıyor.

Tevfik, ekonomik iş birliğinin siyasi ilişkilerin geliştirilmesi için temel bir dayanak oluşturabileceğini belirtti. Güvenlik alanında da iki ülkenin ortak tehditlerle karşı karşıya bulunduğunu ve birlikte hareket edebilecek kapasiteye sahip olduğunu vurguladı.

Suriye sınırında hareket hâlindeki Irak’a ait kamyonlar ve askerî araçlar (AFP).
Suriye sınırında hareket hâlindeki Irak’a ait kamyonlar ve askerî araçlar (AFP).

Bu tehditlerin başında DEAŞ geliyor. Örgüt mensuplarının hem Irak’ta hem de Suriye’de tutuklu bulunduğuna dikkat çeken Tevfik, bazı Avrupa ülkelerinin vatandaşlarını geri almayı reddetmesinin ciddi bir sorun yarattığını söyledi. Tevfik, bu kişilerin iki ülke açısından “patlamaya hazır bir bomba” niteliği taşıdığını ifade etti.

Tutuklular ve dinî ziyaretler gündemde

Ziyaret sırasında ele alınan başlıca konulardan biri de Irak’ta tutuklu bulunan ve sayılarının 3 bini aştığı belirtilen Suriyelilerin durumuydu. Suriye tarafı, bu kişilerin ülkelerine geri gönderilmelerine zemin hazırlamak amacıyla hukuki statülerinin sınıflandırılmasını talep etti.

Irak tarafı ise Şii dinî makamlarına yönelik ziyaretlerin yeniden başlatılması ve ziyaretçilerin güvenliğinin sağlanması konusunu gündeme getirdi.

Mevcut gelişmeler, Şam ve Bağdat’ın ortak çıkarları önceleyen bir diplomasi izleme ve ilişkilerde istikrarı güvence altına alabilecek bir güvenlik ve ekonomi sistemi oluşturma konusunda kararlı olduklarını gösteriyor.

Araştırmacı Abdülhamid Tevfik, siyasi iradenin mevcut olması ve gelecekte iki ülke arasındaki ilişkilerin istikrara kavuşmasında çıkarı bulunan Arap, bölgesel ve uluslararası aktörlerin desteğinin sürmesi hâlinde, ilişkilerin geleceğine ilişkin beklentilerin umut verici olduğunu ifade etti.


Lübnan: Hizbullah’ın patlayıcılarıyla bağlantılı 7 şüpheli hakkında yakalama ve arama kararları uygulanıyor

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Adalet Bakanı Adil Nassar’ı dün Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul etti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Adalet Bakanı Adil Nassar’ı dün Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul etti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
TT

Lübnan: Hizbullah’ın patlayıcılarıyla bağlantılı 7 şüpheli hakkında yakalama ve arama kararları uygulanıyor

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Adalet Bakanı Adil Nassar’ı dün Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul etti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Adalet Bakanı Adil Nassar’ı dün Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kabul etti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

Lübnan yargısı, Hizbullah’a ait Dahir el-Beydar patlayıcıları dosyasında olayla bağlantılı olduğu belirtilen 7 kişiyi tespit etti. Şüpheliler hakkında kısa süre içinde dava açılması bekleniyor. Askerî Mahkeme nezdindeki hükümet komiseri Yargıç Claude Ganem’in, şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunulması amacıyla ön soruşturma dosyalarını teslim alması bekleniyor.

Bir kişinin daha gözaltına alındığına ilişkin haberler gündeme gelirken, hâlihazırda tutuklu bulunan “A.K.” ve “H.A.” baş harfleriyle anılan iki şüphelinin yanı sıra yeni bir kişinin de yakalandığı öne sürüldü. Ancak adli bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada gözaltıların “hâlen iki kişiyle sınırlı olduğunu” belirtti.

Kaynak, soruşturma kapsamında olayla bağlantılı olduğundan şüphelenilen 5 kişinin daha kimliğinin tespit edildiğini doğruladı. Bu kişiler arasında, Hizbullah bünyesinde güvenlik görevlisi olduğu belirtilen ve patlayıcıları Baalbek’te teslim ettiği şüphesi bulunan “Sacid” adlı kişinin de yer aldığı belirtildi. “Zülfikar” kod adıyla anılan ve yine güvenlik yapılanması içinde konumu bulunduğu belirtilen diğer kişinin ise patlayıcıları Beyrut’un güney banliyölerinde teslim almasının planlandığı ifade edildi.