Husiler ve milisler... Devletin kuruluşuna karşı toplumun militarizasyonu

Köklere dönüş, İran’ın rolü ve hedefleri

Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale
Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale
TT

Husiler ve milisler... Devletin kuruluşuna karşı toplumun militarizasyonu

Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale
Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale

Muhammed Ebi Samra

Yemen’de devlet gerekli ve acil bir siyasi ve toplumsal talep haline mi geldi? Bu soru yalnızca Yemen’i ilgilendirmiyor; Sudan, Irak, Suriye, Lübnan ve Libya’yı da kapsıyor. Bu soru, sömürge döneminin yıkılmasının ardından ortaya çıkan bu bağımsız ‘cumhuriyetçi ulusal devletlerin’ ardından geldi.

1979 yılında İran’da gerçekleştirilen devrimin başarıya ulaşması ve yeni devlet için ‘devrimi ihraç etme’ ilkesinin İslam dünyasında bir doktrin olarak benimsenmesinden sonra, Mollaların devleti, devrimi ihraç etmek amacıyla bazı Arap ülkelerinin zayıflığından ve vatanseverliğinden faydalanmaya çalıştı.

Humeyni’nin İran’ı, Hafız Esed’in ana katılımıyla iç-bölgesel savaşların ortasında 1982 yılında Lübnan’da Hizbullah’ı kurarak Arap meşrik bölgesindeki sabotaj faaliyetlerine başladı. Bu Şii parti ve onun milisleri, İran’ın meşrikteki yıkım tacının zirvesindeydi. Hafız Esed ise silahlı Filistin örgütlerinin ve İran’dan önce ‘Lübnan devletinin parçalanmasına ve Lübnan iç savaşına’ güçlü bir şekilde katkıda bulunmuştu.

Irak’a gelince, ABD’nin 2003’te burayı işgal etmesinden ve 2011’de başlayan Arap Baharı’nın ardından İran, Devrim Muhafızları’nın üst düzey subaylarının övündüğü üzere şu anda dört Arap başkentini (Beyrut, Bağdat, Şam ve Sana) ve oradaki siyasi ve güvenlik kararlarını kontrol ediyor. İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kasım Süleymani’nin önderliğindeki Kudüs Gücü, bu ülkelerde milislerin ortaya çıkmasına sponsor olan, onları silahlandıran, eğiten, yönlendiren güçtür.

Filistin, İran-Husi bahanesidir

Ulusal kimliklerin zayıflığı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bazı Arap ülkelerindeki kargaşada eski bir rol oynarken, Arap ordularının 1948’de yenilgiye uğratılmasının ardından Filistin’de İsrail devletinin kurulması, bu ülkelerdeki çalkantıları daha da şiddetlendirdi. Bu durum, Mısır’daki (adını lider Cemal Abdünnasır’dan alan) Nasırcı rejim örneğini takip ederek, Mısır, Suriye, Irak ve daha sonra Libya ve Sudan’daki askeri darbelerde ve tek parti rejiminin kontrolünde açıkça görüldü.

İran, Gazze’deki mevcut savaştan yararlanarak savaşı, Babu’l Mendeb’deki uluslararası seyrüseferi sekteye uğratmak için bir Yemen- Husi aracına dönüştürdü.

Filistinlilerin Nekbe’si ve birçok Arap ülkesine sığınmaları ve bazılarında ülkelerini kurtarmak için askeri örgütlerin kurulması, Ürdün’de 1970’te ve Lübnan’da 1969-1982’de iç savaşlara yol açtı. 2007’de Gazze’deki Hamas hareketi, Batı Şeria’daki Ramallah’tan faaliyet gösteren Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) otoritesine karşı çıktı.

İmam Humeyni, 1979’da Tahran’da iktidarı ele geçirdiğinden beri Filistin meselesini ve ABD ve Batı düşmanlığını ikili bir araç haline getirdi. Bunun amacı, aynı meselenin sonuçlarından tükenmiş olan Arap ülkelerine, başta (1975’ten bu yana iç savaşla parçalanmış olan ve Hizbullah’ın ortaya çıkışına tanık olan) Lübnan’a kendi devrimini ihraç etmekti. Ardından 2003 yılında ABD’nin işgal ettiği ve 2014 yılında DEAŞ’ın ortaya çıktığı Irak geliyor. Böylece Dini Lider Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları’nın liderliğindeki İran, ABD düşmanlığını kendisine bağlı Iraklı Şii milislerin Irak devletindeki temel kararlar üzerindeki kontrolünün yeni bir aracı haline getirdi.

​Öte yandan İran yanlısı ideolojik siyasi misyonuyla On İki İmamcı Şii milislere dönüşen Zeydi Husi Ensarulah milisleri, 2014’ten bu yana Yemen’in başkenti Sana’yı kontrol ediyor. İran, Gazze’deki mevcut savaştan yararlanarak onu bir Yemen- Husi aracına dönüştürüp, Kızıldeniz’in girişindeki Babu’l Mendeb Boğazı’nda ve Süveyş Kanalı’nda uluslararası deniz seyrüseferini sekteye uğrattı. Bu durum, Tahran’a ABD ile olan çatışmasında ve müzakerelerinde hizmet eden tamamen İran hedefi için gerçekleşti.

Al-Mashhad Al-Yemen internet sitesi, 4 Ocak’ta Husi milislerin Filistin’de savaş başlığı altında Saada’ki kalelerinden Sana’ya kadar seferberlik ve asker toplama kampanyalarını ikiye katladığını bildirdi. Ancak bu kampanyaların gerçek ve fiili hedefi, orada birleşik bir devlet kurulmadan Yemen’in normal bir toplumun kurulmasını önleyen, kalıcı bir ‘iç savaş evi’ toprağı ve toplumu olarak kalmasıdır.

Husi borazanının tezahürlerinden biri, Ensarullah unsurlarının Sana’daki büyük tüccarları ziyaret ederek paralarının bir kısmını Filistin’de savaşmak için, yani liderlerinden bazıları Yemen’de zengin insanlar haline gelen Husi hareketi için bağışlamaya zorlamasıydı. Öyle ki Husiler, ülkelerin başına gelen felaketleri, faydalanabilecekleri bir fırsata dönüştürmeden durmuyor. Husiler, aynı şeyi ülkelerindeki savaştan, çölleşmeden ve açlıktan kaçan Afrikalı grupları Yemen’in iç savaşlarına itmek için silah altına alırken de yapıyor.

Gazze’deki savaşın Husi- İran aracı olarak kullanılma sahnesini tamamlamak için Ensarullah milisleri, savaşçılarının isimlerinin yer aldığı fotoğrafları, ‘Filistin’de şehit düşenler’ olduklarını iddia ederek servis etti. Al-Mashhad Al-Yemen internet sitesi tarafından yapılan kamuoyu yoklamaları, bu fotoğrafların sahiplerinin evlerinde hâlâ hayatta olduklarını gösterdi.

Güney İran askeri üssü

Peki Husi milis hareketi tüm bunlardan ne istiyor?

Bu eylemler, Yemen’i Velayet-i Fakih’in ulusal ve uluslararası çıkarlarına hizmet edecek bölgesel bir askeri üsse dönüştürerek kontrol etmekten başka bir şey değil. Bu nedenle çeşitli sosyal yelpazedeki Yemenlilerin çıkarlarını gözetebilecek bağımsız bir ulusal Yemen devletinin kurulmasını önlemek için sürekli çalışıyor.

Husi hareketi, Yemenlilerin her türlü çıkarlarını gözetebilecek bağımsız bir Yemen devletinin kurulmasını engelliyor.

Yemen meseleleri konusunda uluslararası uzmanlar, İran’ın sponsorluğunun Husilerin Kuzey Yemen’de yarı totaliter bir milis rejimi kurmasını sağladığını söylüyor. Bazıları bunu Kuzey Kore rejimine benzetiyor, ancak Yemen örneğinin nükleer bombası yok. Yani izole edilmiş, saldırgan, iyi silahlanmış ve füze, drone ve helikopter gibi etkili askeri yeteneklere sahip bir güç. Aşırı savaşçı dini doktrin, uluslararası jeo-stratejik konum ve İran ile bağlantıya ek olarak bu özellikler, Husileri ABD’ye, Batı’ya, Körfez Arap ülkelerine düşman bir güney İran üssü haline getirdi (Lübnan’daki Hizbullah’ı kuzey İran üssü olarak kabul ediyoruz). Ancak uluslararası uzmanlara göre, dünyanın süper gücü olarak nitelendirilen ABD’nin, Babu’l Mendeb’deki uluslararası tedarik hatlarının kesintiye uğramasına yanıt olarak Husilerin üslerine yönelik saldırılarının ardından, Husileri küresel hatlara yönelik saldırılarını tekrarlamaktan ve Kızıldeniz’deki uluslararası deniz taşımacılığı rotalarını istikrarsızlaştırmaktan nasıl caydıracağına dair net bir planı var mı? Uzmanlar ayrıca, milislerin Yemen’in diğer bölgelerini, özellikle de petrol ve doğalgaz zengini Marib’i işgal edememesini sağlamak için Washington’un Yemen’de Husilerden olmayan taraflara verdiği desteği güçlendirmesi gerektiğine de dikkati çekti. Bu yılın ilk günlerinde akaryakıt fiyatlarındaki artışa karşı protestolar yaşanırken Suudi Arabistan, meşru Yemen hükümetine tabi olan ve bölgeye yayılmak isteyen Husi milislere direnen Marib’deki kabile militanları arasında çatışmaların patlak vermesinden endişe ettiği için koşulları kontrol altına almaya çalıştı.

Milisler devlete karşı

İran’ın silahlandırması ve eğitimiyle Yemen devletini alt üst eden Husi milislerin çabaladığı ve istediği şey, Yemen’de kontrol ettikleri ve askeri güçle yayılmak istedikleri diğer bölgeleri, toplum içinde kök salmış bir sisteme dönüştürerek, uyumlu bir dünya düzeninin kurulmasına karşı sürekli bir savaş toplumu haline getirmektir.

Husiler, sivil toplumu kontrol etmek için paralel kuruluşlar kurdu. Çocukları milis sistemine dahil etti.

Çekirdeği ‘savaşçı dağ kabilelerinin anavatanı sayılan’ kuzeydeki Saada vilayeti olan Husi savaş topluluğu, Sana’ya kadar pek çok kuzey vilayetine yayılmış durumda. Bu savaş toplumunun temeli, Husi dini ideolojik çağrısının toplumun dokusuna, ilişkilerine ve sivil kurumlarına aşılanmasıdır. Bu durum, onu geleneksel olarak kontrol etmek ve toplumu organize etmek için bir devletin gerekli olmadığı konusunda insanları aldatan bir kültür ve yaşam tarzını yayan organize milislerin hakim olduğu, politik olmayan (yani yarı totaliter) bir toplum haline getirmektir. Ayrıca bu toplumu, yetki devrine olanak tanıyan, farklılık ve çatışmaları çözen, iç savaşa dönüşmesini engelleyen bir anayasa ve yasalara dayalı hale dönüştürmektir.

tymt6y
Fotoğraf: Sara Gironi Carnevale

Husi örgütü, Afgan Talibanı’na benzer şekilde 2014’ten bu yana kontrol ettiği bölgelerde, askeri milis sistemi ve doktrini ile örneklenen sosyal güvenlik kurumları kuruyor. Yargı ve diğer eski devlet kurum ve kuruluşları üzerindeki kontrolüne ek olarak Husiler, sivil toplumu kontrol etmek için paralel kurumlar da oluşturdu. Milis sistemine katılmaya uygun hale gelmeleri için çocukları askere aldılar. Daha sonra kadınlara yönelik Zeynebiyyat birimini oluşturdular. Bu birim, İran’daki ahlak polisine benzer şekilde kadınları denetleyen yarı güvenlik organıdır. Bir yıldan fazla bir süre önce Husi milisleri, kontrolleri altındaki Yemen vilayetlerindeki okulların eğitim müfredatında temel değişiklikler yaptı. Bu eğitim değişikliklerinin amacı, öğrencileri Husi hareketinin totaliter dini doktrinine uygun, nefret ve şiddeti körükleyen yeni bir kültür ve değerlerle yetiştirmektir. Bu durum, grubun lideri Abdulmelik el-Husi’nin kardeşi Yahya el-Husi tarafından denetleniyordu. Kendisi, milis projesinin hizmetinde, eğitim sektöründe uygulanması için öneriler ve programlar yayınlayan organ ve komiteler kurdu.

Husilerin ortaya çıkışı

Husi örgütü, 1992 yılında Zeydi mezhebinin en büyük toplantılarına ev sahipliği yapan Saada’da kurulan Şebabu’l Mümin (İmanlı Genç) Forumu’ndan doğdu. Bu, Şeyh Mukbil bin Hadi el-Vadii’nin Saada yakınlarındaki Dammac’da Selefi bir dini çağrı başlatmasının ardından doktrini koruma gerekçesi altında oldu. Husiler, 2014 yılında Sana’ya giderken Dammac’da Şeyh Yahya el-Hacuri başkanlığındaki Dar’ul Hadis’i yerle bir etti.

Daha önce ise Zeydi Gençlik Hareketi, mezhep halkının siyasi temsilcisi olarak Hak Partisi’ne dönüşmüş ve Hüseyin Bedreddin el-Husi (1960- 2004) parlamento seçimlerini kazanmıştı. Ancak daha sonra görevinden ayrıldı ve kendisini tarikat için dini savunuculuk okulları kurmaya adadı. Kendisi ve babası Bedreddin’in İran ve Lübnan’a seyahat etmesinden sonra Hüseyin el-Husi, Sudan’da şeriat bilimleri alanında diploma almadan önce İranlı mollalar ve Hizbullah şeyhleriyle temasa geçti.

Husi çağrısı, Zeydi toplumundan aşiretleri ve savaşçı kalabalığını kendine çekiyor ve savaş fanatizmini aşmak ve Yemen’i kontrol edip yönetmek istiyor.

Yemenli bir araştırmacı, Husi çağrısının Zeydi toplumundan kabileleri ve savaşçılardan oluşan bir kalabalığı kendine çektiğine dikkati çekti. Zeydi mezhebinde azınlık olmasına rağmen savaş fanatizmini aşıp, Yemen’i kontrol ederek yönetmek istiyor. Bu ise savaş fanatizminin yanı sıra, tıpkı Lübnan’daki Hizbullah gibi İran’ın malzeme ve parasına da bağlı.

Birlik devleti ve dağılması

Ancak Yemen toplumunda ve devletinde köklü tarihsel çatlaklar ve bunların dönüşümleri olmasaydı Husi hareketi askeri başarıya ulaşamazdı. Kuzey Zeydi İmamların tarihi, Aden’de İngiliz himayesi olan güneyin, özgürleşip Sovyetler Birliği’ne bağlı Marksist sosyalist sisteme sahip bir devlete dönüşmeden önceki tarihinden farklıdır. Bu, kuzeyin 1964’te cumhuriyet olduğu zamandı. Hem Kuzey hem de Güney Yemen’de iç savaşlar patlak verdi. Savaş, 1990’ların başında Ali Abdullah Salih başkanlığında güneyde zorlayıcı bir birliğin oluşmasına yol açtı. Daha sonra 1994’te kuzey ile güney arasında şiddetli bir savaş çıktı ve Salih’in 2011 yılına kadar süren zalim yönetimi devam etti.

O yıl Arap Baharı çerçevesinde Yemen gençliği, ülkelerindeki baskıcı rejime karşı devrim başlattı ve Salih’i devirmek için meydanlara çıktı. Ancak kendi aralarında husumet besleyen farklı Yemen güçleri ve grupları, husumetlerini ve düşmanlıklarını tatbik etmek için hızla değişim arenalarına atladılar:

-Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in iktidarı oğluna bırakmasını engellemek ve Husilere ve bağımsız, devrimci gençlik hareketine karşı düşmanlığını göstermek için ortaya çıkan Müslüman Kardeşler’in İslami Islah (Reform) Partisi ve onun Korgeneral Ali Muhsin el-Ahmet ile ittifakı.

-Salih rejimine, el-Ahmar’a ve Islah Partisi’ne karşı isyanlarıyla Husi hareketi.

-Kuzeyin baskıcı ve otoriter yönetiminden kurtulmak için ayaklanan ve taraftarları Aden’den Sana’ya yürüyen Güney Hareketi.

-Yemen’de toplumda ile devlette de güçlü kabilesel ve bölgesel bölünmeler ve husumetler mevcut.

-Orduda, devlet kurumlarında, aşiret yapılarında güçlü kalmayı sürdüren ve otoritesini yeniden kazanmak için fırsatlar arayan, cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılmış Ali Abdullah Salih.

-Salih, Husi hareketine karşı 6 askeri harekat başlattıktan sonra (2004- 2009) örgütle ittifak kurdu. Ulusal diyalogun sonuçlarına karşı yapılan darbe sonrasında milislerin Saada’dan Sana’ya ilerlemesi sağlandı. Salih, bunu iktidara dönmek için kullandığı düşüncesiyle uzlaşı sağladı. Ama 2017 yılında onu kullanıp öldüren Husilerdi.

Böylece Yemen devleti parçalandı ve bu parçalanmanın yarattığı boşluğu İran’ın desteğiyle Husi hareketi ve milisler doldurdu.

Arap Baharı çerçevesinde Yemen gençliği, ülkelerindeki baskıcı rejime karşı devrimini başlattı ve onu devirmek için meydanlara çıktı.

Meşru hükümetin çoklu güçleri

Husiler ve ardındaki İran, Yemen’de devletin yeniden inşasını ve ayağa kalkmasını engelleyen ilk ve temel etkeni oluşturuyor. Ancak güneyde Aden’i geçici başkent olarak kabul eden Yemen hükümetinin temsil ettiği, Husi projesine karşı çıkan ve direnen güçler, meşru hükümetin şemsiyesi altında toplanmalarına ve Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nun onu destekleme ve birleştirme çalışmalarına rağmen pratikte ve sahada birleşmiş değil.

Yemenli bir araştırmacı, Husi karşıtı güçlerin ve unsurların, birden fazla bağlılığa, hedefe ve kabilesel ve bölgesel bağlılığa sahip liderler tarafından yönetildiğini belirtti. Bu durum, Husi milisleri ile çatışmaları olumsuz yönde etkiliyor.

Araştırmacı, Taiz şehri ve valiliğini buna örnek olarak gösteriyor. Taiz şehrinin ortasında askeri temas hattı bulunuyor ve bu hattın bir kısmı Husi milislerin kontrolünde. Şehrin diğer kısmı ise çok sayıda milis ve askeri güç tarafından kontrol ediliyor. Bunlar arasında Müslüman Kardeşler’e bağlı Islah Partisi milislerinin yanı sıra, Selefilerle Yemen milliyetçilerinin karışımından oluşan Ebu Abbas Tugayları da var. Bu durum, yani Husiler ile karşı karşıya gelen ve onlara direnen güç ve milislerin çokluğu, bazı kısımları Husi milislerinin varlık ve kontrolüne sahip olduğu Marib ve Hudeyde’yi de kapsıyor.

Kuruluşu 1994’te kuzey ile güney arasındaki zorunlu birleşme savaşının sonrasına dayanan birleşik Yemen ordusu, Husilerin 2014’te Sana’ya ilerlemesi ve işgali sırasında bölünmüştü. 2015 yılında Yemen hükümetinin meşru hükümete bağlı ulusal ordusu, Yemen’de Arap Koalisyonu operasyonlarının başlamasının ertesi günü yeniden kuruldu. Husiler ile karşı karşıya gelen ve karşı karşıya gelmeye devam eden Halk Direnişi güçleri de bu orduya entegre edildi. Ali Abdullah Salih’in yeğeni Tarık Salih’in komutasındaki kuvvetler ise 2017 yılında Husilerin amcasını öldürmesinin ardından bu orduya dahil oldu. Kuvvetleri, Hudeyde’nin bir bölümünde ve bir havaalanı kurduğu Muha şehrinde konuşlanmış durumda. Tarık Salih, her biri Reşad el-Alimi’nin başkan yardımcısı olarak kabul edilen 7 üyeden oluşan Başkanlık Konseyi’nin başkan yardımcılığı görevini yürütüyor.

Kabilesel ve bölgesel bağlılıklar, Yemen toplumunda ve devletinde eski ve köklü bir varlığa sahip. Husilerin Yemen’in meşruiyetine karşı darbesi, ona karşı savaş açılması ve Sana’nın işgal edilmesi, bağlılıkların ve bölünmelerin şiddetlenmesine yol açtı. Eğer Yemen aşiretleri sadakat açısından Husiler ile hükümetin meşru güçleri arasında bölünmüşse, o zaman Husilerle karşı karşıya olan güçler de kabilesel ve bölgesel olmak üzere çeşitli direktiflere ve bağlılıklara tabi olacaktır. Örneğin Al-Mashhad Al-Yemen internet sitesinin 27 Aralık 2023 tarihli haberine göre Tihami Hareketi ve Tihami Direnişi’nin lideri Fransa’nın Yemen Büyükelçisi ile görüşmüş, Tihami halkına uygulanan baskıdan ve adalete, özgürlüğe ve insana yakışır bir yaşama ulaşmak için işlerini kendi başlarına yönetme haklarından bahsetmişti.

Kaleler

Fransız araştırmacı ve Yemen meseleleri uzmanı Franck Marmier, bugün meşru, uluslararası alanda tanınan bir hükümet ile birleşik bir Yemen devletinin kurulmasına karşı çıkan Husi milislerinin otoritesi arasında bölünmüş olan Yemen’in çok karmaşık ayrışmalardan mustarip olduğuna dikkati çekti. Ona göre devleti ve toplumu parçalayan Husi darbesi ve savaşı sonrasında ortaya çıkan pek çok kale mevcut. Husi milisleri, Hudeyde’den Kızıldeniz’deki limanına kadar Yemen nüfusunun dörtte üçünü acımasız askeri kontrolle elinde tutuyor. Güneye ve geniş alana sahip ama Yemen’in 27 milyonluk toplam nüfusunun sadece 7 milyonu burada yaşıyor. Orta bölgedeki Taiz ise Müslüman Kardeşler’e bağlı İslami Islah Partisi’nin merkezi konumunda. Ancak burası, kuşatılmış ve yıkılmış bir şehir. Yeni bir parti kuran Ali Abdullah Salih’in yeğeni, Muha şehrinde ve limanında konuşlandı.

Birleşik Yemen ordusu, Husilerin 2014 yılında Sana’ya ilerleyip burayı işgal etmesi sırasında bölündü.

Güneyde ise özel bir kimliğe sahip olan ve çevresinden bağımsızlık mücadelesi veren, Güney Geçiş Konseyi savaşçılarını Yafa ve ed-Dali’den Aden’e pompalayan Hadramut bulunuyor. Hadramut sınırında yer alan, kuzeyde bir valilik olan Marib var. Yemen’in zenginliği petrol ve gazda olduğu için Marib, hâlâ Husilere karşı şiddetli bir şekilde direniyor. Daha önce 50 bin olan nüfusu, Sana ve diğer çevre illerden gelen mülteci akını nedeniyle bugün 1 milyon kişiye ulaştı. Etkili aşiret şeyhlerinden biri olan Sultan Arada, bir aşiret milis gücü oluşturmayı ve meşru ordunun yanı sıra diğer aşiretleri de Husilere karşı çok taraflı bir cephede seferber etmeyi başardı.

Yemen’deki devleti yeniden kurmaya ve birleştirmeye başladığımızda bu çatlaklar, kaleler ve hisarlar ortadan kaybolabilir. Ancak Husi isyancıları ve Yemen’i içeriden yönetmek ve işgal etmek amacıyla oluşturdukları savaş toplumu, bu zorlu ve uzun yolun önündeki en büyük engeldir.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.