Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Burhan, Washington’ı ‘kimyasal silah’ iddialarını soruşturmaya çağırdı

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Hartum’daki Ordu Genel Komutanlığı’nda bir grup medya mensubuna hitap ederken (Egemenlik Konseyi Medya Ofisi)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Hartum’daki Ordu Genel Komutanlığı’nda bir grup medya mensubuna hitap ederken (Egemenlik Konseyi Medya Ofisi)
TT

Burhan, Washington’ı ‘kimyasal silah’ iddialarını soruşturmaya çağırdı

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Hartum’daki Ordu Genel Komutanlığı’nda bir grup medya mensubuna hitap ederken (Egemenlik Konseyi Medya Ofisi)
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Hartum’daki Ordu Genel Komutanlığı’nda bir grup medya mensubuna hitap ederken (Egemenlik Konseyi Medya Ofisi)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, ABD’ye, savaş sırasında silahlı kuvvetlerin kimyasal silah kullandığını iddia ettiği bölgelerden herhangi birine soruşturma ekibi göndermesi çağrısında bulundu. Burhan, Hartum yönetiminin daha önce Washington’a bu yönde davet gönderdiğini ancak herhangi bir yanıt alamadığını belirtti.

Burhan, Hartum’daki ordu karargâhında medya mensuplarıyla gerçekleştirdiği geniş kapsamlı toplantıda, Sudan’ın kimyasal madde üretimi yapan fabrikalara sahip olmadığını söyledi. Uluslararası düzenlemeler ve teamüller uyarınca sivil amaçlarla kullanılmak üzere kimyasal maddelere sahip olma hakkının bulunduğunu ifade etti.

Burhan bu kapsamda, eski ABD Başkanı Bill Clinton döneminde 1998 yılında Hartum Bahri’deki Şifa İlaç Fabrikası’nın ABD tarafından bombalanmasını hatırlattı. Saldırı, fabrikanın kimyasal silah üretimiyle bağlantılı maddeler barındırdığı yönündeki suçlamaların ardından gerçekleştirilmişti. Sudan hükümeti ise söz konusu suçlamaları o tarihten bu yana reddediyor.

bgrb
Daha önce zehirli madde kullandığı suçlamaları nedeniyle hedef alınan el-Ceyli petrol rafinerisi (X)

Burhan’ın açıklamaları, Euronews’in, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nde (OPCW) görev yapmış eski yetkililerin öncülük ettiği bir ekip tarafından hazırlanan rapora dayanan bir soruşturma yayımlamasından günler sonra geldi. Soruşturmada, başta Hartum’un kuzeyindeki el-Ceyli petrol rafinerisi olmak üzere, zehirli maddelerin kullanıldığından şüphelenilen olaylara ilişkin tanıklıklar ve görüntüler yer aldı. Washington Post ve New York Times gazeteleri de klor yüklü mühimmat geliştirmeye yönelik olduğu öne sürülen gizli bir program hakkında soruşturmalar yayımladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Nisan 2025’te Sudan ordusunun 2024 yılı içinde kimyasal silah kullandığı sonucuna varmış ve daha sonra Sudan’a yaptırım uygulamıştı. Ancak Washington, bu sonuca ilişkin ayrıntılı kanıtları yayımlamadı. Hartum suçlamaları reddederken, OPCW de şu ana kadar iddiaları doğrulayan veya çürüten bağımsız bir teknik sonuç açıklamadı. Bu süreçte, sahada uluslararası bir soruşturma yürütülmesi yönündeki çağrılar sürüyor.

Cidde Bildirgesi’ne bağlılık

Burhan, Cidde Bildirgesi’ne bağlılıklarını yineleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) sivil bölgelerden çekilmesi gerektiğini vurguladı. Burhan, Sudan halkına karşı işlendiğini söylediği ‘ihlaller ve vahşetlerin’ ardından HDK’nin devletin geleceğinde herhangi bir rolünün olmayacağını belirtti.

cdfh
Mayıs 2023’te Cidde Bildirgesi’nin imzalanması sırasında Sudan’daki çatışmanın iki tarafının temsilcileri (Reuters)

Burhan, uluslararası arabulucular tarafından insani ateşkes sağlanması amacıyla sunulan girişimlerin, kendi değerlendirmesine göre HDK’yi yeniden siyasi sahneye taşımayı hedeflediğini söyledi. Son girişimde önce ateşkes uygulanmasının, ardından güçlerin kontrol ettikleri bölgelerden çekilmesi için bir takvim belirlenmesinin önerildiğini aktaran Burhan, “Bu öneriyi reddettik” dedi.

Burhan ayrıca, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Darfur’a uygulanan silah ambargosunun Sudan’ın tamamını kapsayacak şekilde genişletilmesine yönelik girişimlere değindi. Birçok ülkenin Hartum’un tutumunu desteklediğini ve ambargonun kapsamının genişletilmesine karşı çıktığını söyledi.

BM Güvenlik Konseyi, Darfur’a yönelik yaptırımları; silah ambargosu, mal varlıklarının dondurulması ve seyahat yasağı da dahil olmak üzere bir ay süreyle uzatmış, ancak ABD’nin yaptırımların ülkenin tamamını kapsayacak şekilde genişletilmesi önerisini kabul etmemişti. Kararın, önerilen tedbirlerin kapsamı konusunda Konsey üyeleri arasındaki görüş ayrılıkları ve yeni müzakerelere imkân tanınması çerçevesinde alındığı belirtilmişti. Burhan ise silah ambargosunun genişletilmesine yönelik herhangi bir kararın, silahlı kuvvetleri veya ordunun askeri operasyonlardaki sahadaki tutumunu etkilemeyeceğini söyledi.

Helikopterle çıkış

Burhan ilk kez, aylar boyunca kuşatma altında kaldığı Genel Komutanlık Karargâhı’ndan nasıl ayrıldığına ilişkin ayrıntıları açıkladı. Burhan, karargâhtan bir helikopterle ayrıldığını ve operasyondan yalnızca hava üssü komutanı ile helikopter pilotunun haberdar olduğunu söyledi.

Savaşın ilk aylarını, HDK’nin Zırhlı Birlikler dışında çok sayıda askeri mevziyi ele geçirmesinin ardından ‘zorlu’ olarak nitelendiren Burhan, ordunun karargâhta ve diğer bölgelerde kuşatma altında bulunan birliklere gıda, ilaç ve askeri ihtiyaçları ulaştırmak için havadan ikmal yöntemine başvurduğunu belirtti.

Burhan, savaşın Nisan 2023’te başlamasından bu yana, adını vermediği bazı ülkelerin orduya ihtiyaç duyduğu hava ikmal paraşütlerini satın alma girişimlerini engellemekle suçladı. Hartum’un geri alınması operasyonunun altı muharip birlik tarafından gerçekleştirildiğini belirten Burhan, ordunun başkentteki mahallelerden HDK’yi çıkarmayı başardığı ana kadar çatışmaların seyrini operasyon odasından takip ettiğini aktardı.

Burhan ayrıca komşu ülkeleri savaşın içine dahil olmakla suçlamayı sürdürdü. Bazı ülkelerin havaalanlarının kullanılmasına izin verdiğini ve toprakları içinde askeri kamplar kurulmasına müsaade ederek HDK’ye askeri teçhizat sevkiyatının gerçekleştirilmesine olanak sağladığını söyledi.

HDK’nin silahlandırılması

Savaş öncesindeki döneme ilişkin konuşan Burhan, görevden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’den birçok kez HDK’nin silahlandırılmasını durdurmasını ve silahlanmanın yalnızca orduyla sınırlı tutulmasını istediğini söyledi.

Burhan, bu konuyla ilgili eski Savunma Bakanı Abdurrahim Muhammed Hüseyin’in de katıldığı bir toplantı yapıldığını belirtti. Hüseyin’in, HDK Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) Beşir’e karşı darbe yapabileceği uyarısında bulunduğunu aktaran Burhan, Beşir’in ise “Hamideti benim cebimde” yanıtını verdiğini ve ikisinden de söz konusu güçlerin işlerine müdahale etmemelerini istediğini söyledi. Burhan, eski rejimi orduyu dağıtmaya ve HDK’ye entegre etmeye çalışmakla suçladı. Rejimin bu düzenlemelerin hayata geçirilmesine yardımcı olmaları için Rus uzmanlardan da yararlandığını öne sürdü.

vf
Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) Komutanı Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu (Reuters)

Burhan ayrıca, ordunun başkomutanlığı görevini üstlenmesinden bu yana HDK mensuplarından hiçbirine askeri rütbe vermediğini belirtti. Söz konusu güçlerin askere alma faaliyetlerini yurt dışından aldıkları paralarla finanse ettiğini ifade etti.

Sivil dönüşüm

Siyasi konulara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Burhan, 25 Ekim 2021’de alınan kararları “devrimin rotasını düzeltmeye yönelik bir adım, darbe değil” olarak nitelendirdi. Eski Başbakan Abdullah Hamduk’un ilk hükümetinin devlet kurumlarını oluşturmakta başarısız olduğunu ve resmî kurumlar pahasına siyasi partilerin etkinliğini artırmaya çalıştığını savundu.

Burhan, Hamduk’un yürütme organının feshedilmesi ve devlet kurumlarının inşası ile geçiş sürecinin ilerletilmesini üstlenecek yeni bir hükümet kurulmasını kabul ettiğini öne sürdü. Ayrıca Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin önde gelen isimlerinden Meryem Sadık el-Mehdi, Halid Ömer Yusuf ve Babeker Faysal’ın da aralarında bulunduğu bir grubun kendisine sunduğu, Çerçeve Anlaşması’na alternatif bir anlaşma taslağı hazırlama teklifini reddettiğini açıkladı. Burhan, 15 maddeden oluşan söz konusu öneride, bu isimlerin iktidardaki konumlarını korumalarının ve HDK’nin 10 yıl içinde orduya entegre edilmesinin öngörüldüğünü, buna karşılık kendisinin devletin başında kalmasının teklif edildiğini söyledi.

fgthyj
Eski Başbakan Abdullah Hamduk, son Addis Ababa toplantılarına katıldı (Ulusal Ümmet Partisi Basın Bürosu)

Burhan, sivil ve demokratik yönetime geçişi ve Sudanlıların kendilerini kimin temsil edeceğini seçmesini desteklediğini vurguladı. Ancak “Dünyada hiçbir güç Hamduk’u veya onun temsil ettiği kişileri yeniden iktidara getiremez” dedi. Ordu yönetimi ile Hamduk liderliğindeki Sivil Demokratik Devrim Güçleri İttifakı (Sumud) arasında herhangi bir iletişim bulunduğunu da reddetti.

Burhan, beklenen Sudan-Sudan diyaloğunun siyasi ve sivil güçleri kapsayacağını, ancak askeri güçlerin bu sürecin dışında tutulacağını söyledi. “Hiçbir grubun silah kullanarak siyasi kazanımlar elde etmesine izin vermeyeceğiz” diyen Burhan, fraksiyonların ve silahlı hareketlerin güçlerinin orduya entegre edilmesi gerektiğini vurguladı. Burhan, “Savaşın sona ermesiyle birlikte devlet içinde hiçbir milis bulunmayacak” dedi.


Yemen hükümet güçleri Husilere yönelik operasyonlarını sürdürüyor

Husilerin yükselttiği gerilim, Yemen’in farklı bölgelerinde binlerce ailenin yerinden edilmesine yol açtı. (AFP)
Husilerin yükselttiği gerilim, Yemen’in farklı bölgelerinde binlerce ailenin yerinden edilmesine yol açtı. (AFP)
TT

Yemen hükümet güçleri Husilere yönelik operasyonlarını sürdürüyor

Husilerin yükselttiği gerilim, Yemen’in farklı bölgelerinde binlerce ailenin yerinden edilmesine yol açtı. (AFP)
Husilerin yükselttiği gerilim, Yemen’in farklı bölgelerinde binlerce ailenin yerinden edilmesine yol açtı. (AFP)

Yemen hükümet güçleri dün, Husilerin çeşitli cephelerdeki mevzileri ve askeri yığınaklarına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Bu gelişme, Husilerin Marib ve Taiz’deki askeri hareketliliğini artırdığı ve Cevf vilayetinde kuşatma altındaki unsurları üzerindeki baskının sürdüğü bir dönemde yaşandı.

Askeri kaynaklara göre hava saldırıları, topçu ateşi ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen operasyonlarda, güney, kuzey ve batı cephelerindeki Husilere ait mevziler ve toplanma noktaları hedef alındı. Husiler ise Sana’dan onlarca araç ve personelden oluşan takviye birliklerini vilayete sevk etti.

Cevf’te hükümet güçleri, Husilere bağlı unsurları Labanat Askeri Kampı içinde altıncı gününde de kuşatma altında tutmaya devam etti. Bunun yanı sıra el-Hazm kentinin doğusundaki Husilere ait takviye birlikleri ve mevziler hedef alındı. Operasyonların, son günlerde elde edilen saha kazanımlarının pekiştirilmesini amaçladığı ifade edildi.

Taiz’de ise saha kaynakları Şarku’l Avsat’a Husilerin Samia, ed-Dimne, eEr-Rahide ve Cebel Habeşi’nin bazı bölgelerinde askeri yığınak yaptığını bildirdi. Vilayetin batısında çatışmalar ve Husilere yönelik askeri baskı sürerken, Batı Sahili’nde düzenlenen hava saldırıları el-Muha ve Zubab’daki Husilere ait mevzilere odaklandı. Saldırılarda liman, havaalanı ve Nar Dağı’nın yanı sıra “Babülmendeb”e giden yoldaki askeri hareketlilik de hedef alındı.


En az bin 400 kişi çatışmalardan kaçarak Yemen’den Cibuti’ye sığındı

Husilerin Hudeyde vilayetindeki el-Huha ve el-Muha kentlerine yönelik saldırılarından kaçarak Aden’e gelen Yemenli yerinden edilmiş kişiler, geçici bir barınakta. (AP)
Husilerin Hudeyde vilayetindeki el-Huha ve el-Muha kentlerine yönelik saldırılarından kaçarak Aden’e gelen Yemenli yerinden edilmiş kişiler, geçici bir barınakta. (AP)
TT

En az bin 400 kişi çatışmalardan kaçarak Yemen’den Cibuti’ye sığındı

Husilerin Hudeyde vilayetindeki el-Huha ve el-Muha kentlerine yönelik saldırılarından kaçarak Aden’e gelen Yemenli yerinden edilmiş kişiler, geçici bir barınakta. (AP)
Husilerin Hudeyde vilayetindeki el-Huha ve el-Muha kentlerine yönelik saldırılarından kaçarak Aden’e gelen Yemenli yerinden edilmiş kişiler, geçici bir barınakta. (AP)

Cibuti makamları, Yemen hükümet güçleri ile Husiler arasında eylül ayından bu yana devam eden çatışmalar nedeniyle, yaklaşık bin 400 kişinin Yemen’den Cibuti’ye kaçtığını açıkladı.

Yemen’de 2014’ten bu yana hükümet güçleri ile ülkenin geniş kesimlerini, başkent Sana dahil, kontrolü altında tutan Husiler arasında savaş devam ediyor.

Husiler, bir hafta süren sürpriz saldırının ardından cuma günü Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki batı sahillerinin kontrolünü ele geçirdi.

Husiler ayrıca, savaşın başlamasının ardından İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla önemi daha da artan ve deniz taşımacılığı açısından kritik bir geçiş noktası olan Babülmendeb bölgesindeki dört adayı da kontrol altına aldı.

Husilerin perşembe günü el-Muha kentini ele geçirmesi, kentin güneyindeki diğer kıyı bölgelerine doğru ilerlemelerinin önünü açtı.

Cibuti Ekonomi Bakanı İlyas Musa Duvale, X platformundaki paylaşımında, “Son 24 saat içinde Yemen’den bin 400 mülteci Cibuti’ye ulaştı” ifadelerini kullandı.

Yemen’in karşısında, Afrika Boynuzu bölgesinde yer alan küçük bir ülke olan Cibuti, Aden Körfezi ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan ve Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin önemli bir bölümünün geçtiği Babülmendeb Boğazı’na hâkim konumda bulunuyor.

Şarku’l Avsatın AFP’den aktardığına göre Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) insani yardım koordinatörü Safiye İbrahim yaptığı açıklamada, gelenler arasında “kadınlar ve çocukların” da bulunduğunu belirtti.

İbrahim, yerinden edilen kişilerin Cibuti’nin kuzeyindeki Obok’a ulaştığını ve “önümüzdeki günlerde daha fazla kişinin gelmesinin beklendiğini” söyledi.

Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Göç Örgütü, temmuz ayından beri Yemen’deen az 76.000 kişinin yerinden edildiğini bildirdi.

Kuruluş, bu kişilerin dörtte birinin geçtiğimiz hafta içinde yerinden edildiğini kaydetti.