Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



ABD, Gazze planında kararlı: 200 milyon dolarlık fon ayrıldı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

ABD, Gazze planında kararlı: 200 milyon dolarlık fon ayrıldı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD yönetimi, Gazze'de kurulacak Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) için 206 milyon dolar fon ayıracak.  

Reuters, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre'ye gönderdiği 30 Temmuz tarihli iki bildiriyi inceledi.

Bildirilerde, 200 milyon doların ISF'nin teçhizatı, altyapısı, araçları ve operasyonel masrafları için kullanılmasının planlandığı belirtiliyor.

6 milyon dolarlık kaynaksa ISF'yi desteklemek üzere ABD zırhlı araçlarının yeniden tahsis edilmesine ayrılacak. Bu kapsamda ABD'nin Nepal'e göndermeyi planladığı 9 zırhlı personel taşıyıcısını ISF'nin kullanımına sunacağı ifade ediliyor.

ABD Başkanı Donald Trump'ın öncülüğünde oluşturulan Barış Kurulu, Gazze Şeridi'nin kapsamlı yeniden inşasında fon sıkıntısı yaşıyor.

Trump, Barış Kurulu için 17 milyar dolarlık taahhütte bulunsa da bu miktarın çok azı tahsil edilebildi. Refah bölgesinde yaklaşık 25 bin kişiyi barındıracak yerleşim projesini desteklemek için Birleşik Arap Emirlikleri, 100 milyon dolar fon sağlamıştı.

Analizde, 206 milyon dolarlık fonun ABD'nin ISF için yaptığı ilk somut harcama olduğuna dikkat çekiliyor.

Bunun, İsrail ve Hamas arasında henüz anlaşma sağlanamasa bile Beyaz Saray'ın Gazze için belirlediği yol haritasını uygulamaktaki kararlılığını gösterdiği yorumu yapılıyor.

Kongre'ye gönderilen bildirimlerden birinde, ISF'nin Gazze'de "güvenlik operasyonlarını yöneteceği, kapsamlı bir silahsızlandırma sürecini destekleyeceği, insani yardım ve yeniden inşa için kullanılacak malzemelerin bölgeye güvenli şekilde ulaştırılmasını sağlayacağı" ifade ediliyor.

Şu ana kadar Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk, Trump'ın 21 maddelik barış planı kapsamında kurulacak ISF'ye asker gönderme taahhüdünde bulundu. Mısır ve Ürdün ise Gazze'de görev yapacak polis birliklerine eğitim verileceğini açıklamıştı.

Diğer yandan ISF'nin Gazze'deki faaliyetlerine ne zaman başlayacağı belirsizliğini koruyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Barış Kurulu'nun Hamas'ın silah bırakmasını ve İsrail'in bölgeden çekilmesini öngören teklifini reddetmişti.

Tel Aviv yönetimi, bölgeden askerlerini çekmeden önce Hamas'ın tüm silahlarını tek seferde bırakmasını talep ediyor. Filistinli örgüt ise silahları kademeli olarak bırakmayı ve Gazze'nin yönetimini Barış Kurulu'nun denetimindeki Filistinli teknokratlara devretmeyi kabul etmişti. Ancak Hamas, kademeli silahsızlanma sürecine eş zamanlı olarak İsrail'in de askerlerini bölgeden çekmesini istiyor.

Trump'ın damadı ve başdanışmanı Jared Kushner, Netanyahu'yla pazartesi günü görüşmüş ancak konuya ilişkin başlıklarda anlaşma sağlanamamıştı.

Independent Türkçe, Reuters, Guardian


Reuters: Mossad başkanı ve Suriyeli bakan, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı hakkında görüştü

İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü / Fotoğraf: Reuters
İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü / Fotoğraf: Reuters
TT

Reuters: Mossad başkanı ve Suriyeli bakan, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı hakkında görüştü

İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü / Fotoğraf: Reuters
İsrail tarafından dün gerçekleştirilen saldırıların ardından Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü / Fotoğraf: Reuters

İsrail istihbarat teşkilatı Mossad'ın başkanı ve Suriye dışişleri bakanı, İsrail'in Suriye'deki Ebu el-Zuhur hava üssünü bombalamasından birkaç gün önce telefon görüşmesi gerçekleştirerek Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığını görüştü.

Konuyla ilgili bilgi sahibi üç kaynağın Reuters’a verdiği bilgilere göre Mossad başkanı Roman Gofman, 14 Ağustos'ta Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile görüştü. Görüşme, İsrail ile Cumhurbaşkanı Ahmed Şara liderliğindeki Şam hükümeti arasında bugüne kadar yapılan en üst düzey temaslardan biri olarak değerlendiriliyor.

İsrail'in salı günü Ebu el-Zuhur hava üssüne saldırmasının ardından, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Suriye'nin buraya Türk askerlerinin konuşlandırılmasına izin vermenin eşiğinde olduğunu ve bunun İsrail'in güvenliğine tehdit oluşturacağı yönünde defalarca yapılan uyarıları görmezden geldiğini ifade etmişti.

Kaynaklar, dört gün önce Gofman ile Şeybani arasında yapılan telefon görüşmesinde Türkiye'nin Suriye'ye askeri destek sağlama konusunun gündemin ana başlığı olduğunu belirtirken, kaynaklardan biri görüşmenin "İsrail'in, (Türkiye'nin) askeri varlığını artırma, silah satışı, insansız hava araçları temini ve diğer konulardaki soruları" üzerine odaklandığını söyledi.

Üst düzey bir yetkili olan ikinci kaynak ise Gofman'ın bu görüşmeyi, Türkiye'nin Suriye ordusuna silah temini konusunda bilgi almak için kullandığını ifade etti. Konuya yakın üçüncü kaynak, görüşmenin gerçekleştiğini doğruladı ve Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığının ele alındığını söyledi.

Ne olmuştu?

Türkiye, Suriye'de 2024'te Beşar Esad yönetiminin sona ermesinden bu yana Şara yönetimini destekleyen ülkeler arasında öne çıkarken, Ankara'nın Suriye'deki etkisi İsrail'de de güvenlik endişelerine neden oldu.

ABD ile yakın ilişkiler geliştiren Şara, temmuz ayında Suriye'nin İsrail'le bir güvenlik anlaşması yapmak istediğini ve İsrail'in Suriye'ye yönelik politikasının daha dengeli olması için farklı ülkelerin desteğini aradığını açıklamıştı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, İsrail'i tehdit edebilecek bir Türk askeri varlığının Suriye'de oluşmasına izin vermeyeceklerini söyledi.

Netanyahu, hava üssüne yönelik saldırıya ilişkin, Türkiye'yi daha önce bu konuda uyardıklarını ancak uyarıların dikkate alınmadığını savundu.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ise İsrail'in açıklamalarını "mesnetsiz iddialar" olarak nitelendirerek, saldırıların Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini belirtti.

Türkiye ise belirli bir asker konuşlandırma planına ilişkin açıklama yapmadan, Suriye hükümetiyle iş birliğini sürdüreceğini ve ülkenin istikrarsızlaştırılmasına karşı olduğunu bildirdi.

ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye ile Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack da ABD'nin İsrail, Türkiye ve Suriye arasında olası çatışmaları önlemeye yönelik bir mekanizma oluşturmak için çalıştığını ve taraflar arasındaki bilgi paylaşımı ile diyaloğu kolaylaştırdığını açıkladı.

Independent Türkçe, Reuters


ABD'nin Libya girişimi: Seçimler sonunda ertelemeden kurtulacak mı?

Fotoğraf: Libya’nın Misrata şehri
Fotoğraf: Libya’nın Misrata şehri
TT

ABD'nin Libya girişimi: Seçimler sonunda ertelemeden kurtulacak mı?

Fotoğraf: Libya’nın Misrata şehri
Fotoğraf: Libya’nın Misrata şehri

Ben Fishman

29 Haziran'da ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Saddam Hafter'i Dışişleri Bakanlığı binasının yedinci katında, bir askeri komutanı ağırlamak için alışılmadık olan bir mekanda kabul etti. Doğu Libya'da şiddet ve muhaliflere karşı hoşgörüsüzlük ile dolu geçmişine rağmen, Hafter, Trump yönetiminin ülkeyi birleştirme girişiminin umut bağladığı kilit isimlerden biri haline geldi.

Başkan Trump’ın Afrika’dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos (Tiffany Trump'ın kayınpederi) ile bağlantılı olan ABD girişimi, her bölgeden liderleri üst düzey hükümet pozisyonlarını paylaşmak üzere seçerek doğu ve batı Libya'yı birleştirmeyi amaçlıyor. Trump yönetimi, ABD enerji şirketleri için fırsatları genişletecek ve Libya'nın petrol üretimini artıracak bir istikrar sağlamayı hedefliyor. Ancak, Saddam Hafter bir yana, herhangi birini başkan veya başbakan olarak atamak, siyasi kaos için bir reçete niteliğindedir. Hafter'in Washington ziyaretinden bu yana birçok Libyalı Boulos’un girişimine karşı çıktı. Elektrik krizi ülkenin kötü yönetimini ortaya koyarken, Libya'nın batısındaki Zaviye şehrinde patlak veren çatışmalar milislerin devam eden etkisinin boyutunu gösterdi. En önemlisi, bu plan, BM öncülüğünde Libya'daki siyasi karar alma yetkisini asıl sahiplerine, yani Libya halkına geri verme yönündeki bir başka girişimi fiilen ortadan kaldıracaktır.

Libya, 2011'de Muammer Kaddafi'nin devrilmesinden bu yana siyasi meşruiyet eksikliğinden muzdarip. Başbakan Abdulhamid Dibeybe, 2021'den beri görevde bulunuyor; kendisi BM himayesindeki 74 üyeli Libya Siyasi Diyalog Forumu'nun 39 üyesi tarafından seçilmişti. Görev süresinin sadece bir yıl sürmesi bekleniyordu, ancak seçimlerin 2022 yılında süresiz olarak ertelenmesinin ardından bugün hâlâ görevde bulunuyor. Dibeybe ve etkili yeğeni İbrahim, Boulos’un sunduğu planda büyük olasılıkla Saddam Hafter'in muadilleri olacaklar.

Trump yönetiminin, Libyalıları atlayarak ve ülkenin iki ana güç ekseni olan Hafter ve Dibeybe aileleri arasında bir anlaşmayı resmileştirerek kestirme bir yol izlemesi şaşırtıcı değil

Libya'nın iki yasama organı ise (doğuda bulunan Temsilciler Meclisi ve Trablus'taki Yüksek Devlet Konseyi) daha da zayıf bir meşruiyete sahip. Akila Salih, 2014'ten beri Temsilciler Meclisi'nin başında bulunuyor ve küçük bir seçim bölgesinden binin altında oyla seçilmişti. Pozisyonunun kendisine sağladığı önemli nüfuzu siyasi değişimi engellemek için kullandı; öyle ki ABD, Libya'da barış ve istikrarı baltaladığı gerekçesiyle kendisine yaptırımlar uyguladı.

İktidara sarılma ve bölünmeleri derinleştirme

Libya, siyasi elitlerin yeni bir hükümete siyasi meşruiyet kazandırabilecek her türlü girişimi engellediği kısır bir döngüye hapsolmuş durumda. Yolsuzlukla dolu rant ekonomisinde siyasi elitler kaybetmemek için iktidara ve zenginliğe sıkıca tutunuyorlar. Aynı şekilde komşu ülkeler, bölgesel güçler ve Batı ülkeleri de dahil olmak üzere dış aktörler, ya savaşan tarafları destekleyerek ya da siyasi ilerlemeyi engellemek için nüfuzlarını kullanarak Libya'daki bölünmelerin derinleşmesine katkıda bulundular.

cvfgbhyju
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Libya Ulusal Ordusu Komutan Yardımcısı Saddam Hafter ve Trump’ın Kıdemli Danışmanı Massad Boulos (@US_SrAdvisorAF/X)

Bu zorluklar göz önüne alındığında, Trump yönetiminin Libyalıları atlayarak ve ülkedeki iki ana güç ekseni olan Hafter ve Dibeybe aileleri arasında bir anlaşmayı resmileştirerek kestirme bir yol izlemeye meyilli olması şaşırtıcı değil. Ancak Boulos'un da hızla vurguladığı gibi, belirtilen amaç iktidar paylaşımı ve seçimlere hazırlık olarak ülkeyi birleştirmek ise, bu iki taraftan daha güvenilmez iki taraf hayal etmek zor. Halife Hafter 2019'da Trablus'a savaş açtı ve Ağustos 2015'ten beri resmi yardımcısı olan oğlunun, ulusal düzeyde iktidarın kendisine verilmesi durumunda iktidardan vazgeçmesi pek olası değil. Dibeybe'ye gelince, asıl görev süresi dolduktan sonra yıllarca iktidarda kaldı. İkisinin de geçmişi Libya halkının yönetim ve idaredeki temel ihtiyaçlarını karşılama konusunda onları ehil kılmıyor; mevcut elektrik ve enflasyon krizleri bunu gösteriyor.

Libyalılar yıllardır geçici çözümlerden bıktıklarını söylüyorlar. ABD girişimi de siyasi elitlerin seçimleri süresiz olarak ertelemelerine olanak tanıyan bir başka geçiş aşaması öngörerek, tam olarak bu türden bir çözüm olmakta kararlı

Seçimleri ve ekonomik reformları desteklemek

Peki alternatif nedir? Haziran ayında, BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL), 120 Libyalının katıldığı ve ülkenin siyasi, ekonomik ve güvenlik geleceğine dair bir vizyonun oluşturulduğu yapılandırılmış diyaloğu tamamladı. Bir yönetim grubu, anayasal çerçeveyi tanımlama ve seçimleri düzenleme seçeneklerini sunarken, daha küçük bir grup da seçim yasası ve prosedürlerinin ayrıntıları üzerinde çalışıyor. Üyeleri düzenli olarak bir araya geliyor ve nihayet seçim komisyonunun başkanı ve üyelerinin atanması için bir mekanizma üzerinde anlaştılar. BM ve diyalog grubu, düzenlemeleri kesinleştirmeli ve seçimler için bir tarih belirlemeli. ABD ve ortaklarının da yukarıdan yeni bir siyasi yapı dayatmak yerine, bu süreci desteklemesi daha faydalı olacaktır; zira yeni bir yapının, mevcut yapıdan bile daha az istekli olması muhtemeldir.

Seçimleri desteklemenin yanı sıra, ABD, Saddam Hafter’in meşru bir rol oynayabileceği bir süreç olan orduyu birleştirme çabalarına ek olarak, ekonomik reformlar için de baskı yapmaya devam etmeli.

cdfgthyj
Libya'nın Sirte şehrinde düzenlenen Flintlock-2026 tatbikatının açılış töreninde Libya Müşterek Kuvvetleri askerleri, 14 Nisan 2026 (AFRICOM)

Nisan ayında, Amerikalı uzmanlar on yıldan uzun bir süredir ilk kez birleşik bir bütçenin müzakeresine yardımcı oldular. Kaotik harcama modelleri ve petrol gelirleri konusunda hesap sormanın yokluğu, Libya dinarının istikrarını tehdit ediyor. Ancak bütçe sadece ilk adım. Genel harcama rakamlarını belirliyor ve tesadüfen Dibeybe ve Hafter ailelerinin etkisi altında olan doğu ve batıdaki kalkınma “kurumları” tarafından kontrol edilen kalkınma projelerine ayrılan fonlar için fiilen bir çıta belirliyor. ABD ve ortakları, Libya'nın nispeten küçük nüfusunun yolsuzluk ve ekonomik kötü yönetimin bedelini ödemek yerine ülkenin petrol zenginliğinden faydalanmasını sağlayacak daha fazla mali şeffaflık ve reformlar için baskı yapmaya devam etmeli.

İkinci olarak, ordunun birleştirilmesine yönelik devam eden çabalar, Libya silahlı kuvvetleri ile ülkenin batısındaki muadilleri arasında daha iyi bir entegrasyon gerçekleştirebilir. ABD Afrika Komutanlığı, Nisan ayında Libya'da büyük bir bölgesel tatbikat düzenledi ve yönetim de her iki tarafla görüşmeleri ilerletmeye devam ediyor. Batıdaki güvenlik güçlerinin düzenli askeri birliklerin yanı sıra milisleri de içermesi nedeniyle birleşme görüşmeleri dengesiz olsa da, süreç iki tarafı savaşmak yerine diyalog içinde tutuyor. Bir diğer önemli adım ise her iki tarafın da silah alımlarını açıklamalarını zorunlu kılmaktır. ABD ayrıca, sahadaki en etkili iki ülke olan ve ikisi de başka bir savaş istemeyen Türkiye ve Mısır ile yakın askeri diyaloğu sürdürmeli.

Libyalılar yıllardır geçici çözümlerden bıktıklarını söylüyorlar. ABD girişimi de siyasi elitlerin seçimleri süresiz olarak ertelemelerine olanak tanıyan bir başka geçiş aşaması öngörerek, tam olarak bu türden bir çözüm olmakta kararlı.