Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Lübnan, Esed'in devrilmesinden sonra ilk olarak bir tuğgenerali Suriye’ye teslim etti

Suriyeli Eski Tümgeneral Adil İsa (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriyeli Eski Tümgeneral Adil İsa (Suriye İçişleri Bakanlığı)
TT

Lübnan, Esed'in devrilmesinden sonra ilk olarak bir tuğgenerali Suriye’ye teslim etti

Suriyeli Eski Tümgeneral Adil İsa (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriyeli Eski Tümgeneral Adil İsa (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye İçişleri Bakanlığı, Lübnan makamlarının dün Suriye ordusunda görev yapmış üst düzey eski bir subayı, cinayet ve işkence de dahil olmak üzere çeşitli suçlamalarla karşı karşıya olduğu gerekçesiyle Şam'a teslim ettiğini açıkladı. Bu, Beşşar Esed'in 2024'te devrilmesinden sğnra Lübnan'ın Esed döneminde görev yapmış bir askeri yetkiliyi Suriye'ye teslim ettiği ilk işlem oldu.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığı habere göre Suriye ordusunun eski 17. Tümen Komutanı ve daha sonra Deyrizor'daki kara kuvvetleri komutanı olarak görev yapan Tümgeneral Adil İsa, bu ayın başlarında Lübnan makamlarınca gözaltına alınmasının ardından Suriye makamlarına teslim edildi.

Suriye İçişleri Bakanlığı, İsa'nın “kasten öldürme, bir suçun işlenmesini kolaylaştırma, ikiden fazla kişinin kasten öldürülmesi, ölümle sonuçlanan işkence ve iç savaş ile mezhep çatışmalarını körüklemeyi amaçlayan saldırı suçları” nedeniyle hakkında çıkarılan yakalama kararı kapsamında arandığını bildirdi.

Bakanlık, İsa hakkındaki dosyanın şu anda Şam'daki bir sevk hâkiminin önünde bulunduğunu ve sanığın Şam Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilip edilmeyeceğine karar verilmesinin beklendiğini açıkladı.

İsa'nın gözaltına alınması ve teslim edilmesi süreci hakkında bilgi sahibi iki kaynak, İsa'nın Lübnan'da gözaltında tutulduğu sırada yöneltilen suçlamaları reddettiğini belirtti.

Bu teslimat, muhaliflerin mevcut Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara liderliğinde Aralık 2024'te Esed'i devirmesinin ardından sınırdan kaçtığı düşünülen onlarca eski Suriyeli güvenlik ve askeri yetkili açısından emsal teşkil edebilir.

67 yaşındaki İsa, bazı evrak işlemlerini tamamlamak üzere Beyrut'taki Suriye Büyükelçiliği'ne gittikten sonra 8 Ağustos'ta gözaltına alındı. Süreç hakkında bilgi sahibi iki kaynak, büyükelçilik yetkililerinin Lübnan Başsavcılığı'na İsa'nın Suriye'de arandığını bildirdiğini ve ardından Lübnanlı soruşturma görevlilerinin İsa'yı gözaltına aldığını ifade etti.

Teslimat, Şam'ın Esed döneminde görev yapan ve hükümetin devrilmesinin ardından Lübnan'a sığınan eski subaylara karşı harekete geçmesi için Beyrut'a aylardır yaptığı baskıların ardından gerçekleşti.

Reuters, ocak ayında Suriye makamlarının Lübnanlı güvenlik yetkililerine, Şam tarafından aranan 200'den fazla eski üst düzey subayın yer aldığı bir liste sunduğunu bildirmişti.

Üst düzey bir Suriyeli güvenlik yetkilisi de aralık ayında Beyrut'a giderek söz konusu kişilerin nerede bulunduğu, hukuki durumları ve yargılanmaları veya Suriye'ye teslim edilmeleri ihtimalini görüşmüştü.


Haddam, Şam'daki son görüşmeyi anlattı: Beşşar Esed Hariri'ye “Bana karşı çıkanın kemiğini kırarım” demiş

Kitap kapağı
Kitap kapağı
TT

Haddam, Şam'daki son görüşmeyi anlattı: Beşşar Esed Hariri'ye “Bana karşı çıkanın kemiğini kırarım” demiş

Kitap kapağı
Kitap kapağı

Suriye Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdülhalim Haddam, İbrahim Hamidi tarafından yayına hazırlanan anı kitabında, 2004 yazında Suriye'nin başkenti Şam'da dönemin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ile dönemin Lübnan Başbakanı Refik Hariri arasında gerçekleşen görüşmenin ayrıntılarını aktardı. Haddam, söz konusu görüşmeyi suikasttan önceki dönemin en sert görüşmesi olarak nitelendirdi.

Saudi Research and Media Group'a (SRMG) bağlı “Ref” yayınevi tarafından eylül ayının başında yayımlanması planlanan anılara göre Esed, Hariri'yi temmuz ayında sabah saat 07.30'da görüşmeye çağırdı. Görüşmede Tümgeneral Gazi Kenan, Tuğgeneral Rüstem Gazale ve Albay Muhammed Hıluf da hazır bulundu. Esed'in sert sözleri nedeniyle Hariri'nin tansiyonu yükseldi ve burnu kanadı.

Haddam, krizin kökenini 1998 yılında Lübnan Ordu Komutanı General Emil Lahud'un cumhurbaşkanı seçilmesine dayandırıyor. Haddam'ın anlatımına göre Lahud'un Cumhurbaşkanı Elias Hıravi'nin yerine seçilmesi, Beşşar Esed'in dayattığı bir karardı. Beşşar, babası Hafız Esad'ı ordu komutanını desteklemeye ikna etmişti. Oysa Şam'a yakın Lübnanlı siyasetçilerin çoğu, aralarında Velid Canbolat, Nebih Berri ve Refik Hariri'nin de bulunduğu isimler, bu seçime karşı çıkıyordu. Ayrıca Tümgeneral Gazi Kenan milletvekilleri üzerinde baskı uygulamıştı.

fgthyuj
Beşşar Esed, Emil Lahud, Nebih Berri ve Refik Hariri ile bir araya gelirken (Getty)

Haddam, bunun ardından dönemin Cumhurbaşkanı Hafız Esed'den Lübnan dosyasındaki görevinden alınmasını istediğini, çünkü Lahud konusundaki tutumunun bilindiğini aktarıyor. Dosya daha sonra Beşşar Esed'e devredildi ve Haddam'ın ifadesiyle, “böylece bu karmaşık dosyanın siyasi yönetimi sona erdi ve Suriye güvenlik birimlerinin eline geçti.”

Haddam, aynı sabah Esed ile randevusu olduğunu ve onu “öfkeli ve gergin” bulduğunu anlatıyor. Esad, görüşmeyi bizzat şöyle aktarmış:

“Refik Hariri yanımdaydı. Kendisine açık ve net konuştum; subaylar da oradaydı. Emil Lahud dışında başka bir cumhurbaşkanının göreve gelmesi için çalışmasına izin verilmediğini söyledim. Lübnan'ı kimin yöneteceğine ben karar veririm. Bana karşı çıkanın kemiğini kırarım.”

thyj
Sağdan sola: Faris Buveyz, Refik Hariri, Faruk eş-Şara, Elias Hıravi, Abdülhalim Haddam ve Gazi Kenan, Baabda Sarayı'ndaki bir görüşmede (Getty)

Haddam, bu sözler karşısında şaşırdığını ve Esed'e, “Lübnan'daki Sünnileri temsil eden başbakanla konuşuyorsunuz. Bu sözler basına yansırsa yaratacağı yankıyı düşündünüz mü? Lübnan Başbakanı'na bu subayların huzurunda nasıl böyle konuşabilirsiniz?” diye karşılık verdiğini aktarıyor.

Haddam'ın anlatımına göre Esed daha sonra sakinleşti ve görüşmenin yarattığı etkiyi “gidermek” amacıyla Hariri'yi kendisini ziyaret etmeye davet etmesini istedi.

Anılara göre Hariri başlangıçta bu daveti reddetti ve Haddam'a telefonda, “Son ziyaretimden sonra Şam'a gitmeyeceğim” dedi. Ancak daha sonra Şam'ın kuzeybatısındaki Bludan'da Esed ile görüşmeyi kabul etti. Görüşmede “incinmiş” görünen Hariri'nin, “Beşşar Esed'le yaptığım görüşmeyi hayatım boyunca unutmayacağım” dediği aktarıldı.

Haddam'ın anlatımı, cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılması meselesine de uzanıyor. 18 Ağustos 2004'te Esed'in kendisine Lahud'un görev süresini uzatmama kararı aldığını söylediğini belirten Haddam, Esed'in “Dünyada hiç kimse Lahud'u istemiyor. Arap ülkeleri karşı, Lübnanlıların çoğu da itiraz ediyor” dediğini belirtiyor.

Ancak yalnızca üç gün sonra, Haddam Fransa'dayken Hariri kendisini arayarak Esed'in kararını değiştirdiğini bildirdi. Hariri'nin anlattığına göre Esed, kendisini kısa ve gergin bir görüşme için Şam'a çağırmış ve ona, “Tutumunu belirlemelisin. Suriye'den yana mısın, karşısında mısın?” demişti.

Haddam, Hariri'nin kendisine Velid Canbolat'ın görev süresinin uzatılmasını kabul etmesini ve ardından istifa etmesini tavsiye ettiğini aktarıyor. Haddam'ın kendisi de Hariri'ye uzatmayı kabul etmesini, ardından Lübnan'dan ayrılarak istifasını ülke dışında açıklamasını önermiş.

Hariri, Tuğgeneral Rüstem Gazale'ye uzatmayı kabul ettiğini bildirdikten sonra ailesiyle buluşmak üzere Sardinya'ya gitti. Birkaç gün sonra Haddam'ı arayarak, “Lübnan'a dönersem hayatım tehlikede olur mu?” diye sordu. Haddam ise Hariri'nin kendisinden istenen her şeyi kabul ettiğini ve Esed'in hâlâ ona ihtiyaç duyduğunu, çünkü anayasa değişikliğinin henüz yapılmadığını söyleyerek kendisini rahatlattı.

xdfrgty
Abdul Halim Haddam (Reuters)

Haddam'ın anıları, son anda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oturumunu engellemeye yönelik İspanyol arabuluculuk girişimine de yer veriyor. Beş saat süren temasların ardından ABD, Fransa ve İngiltere, Suriye'nin görev süresinin uzatılmasından vazgeçmeyi taahhüt etmesi karşılığında oturumun iptal edilmesini kabul etti. Ancak dönemin Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara, İspanyol mevkidaşına “Lübnan bağımsız bir devlettir ve bununla hiçbir ilgimiz yok” yanıtını verdi.

Bunun üzerine Güvenlik Konseyi ertesi gün toplandı ve 7. Bölüm kapsamında 1559 sayılı kararı kabul etti. Haddam'ın anılarında bu kararın Suriye yönetimini Güvenlik Konseyi'nin denetimi altına soktuğu ifade ediliyor.

Bu anlatının önemini artıran unsur ise Haddam'ın konumu. Haddam, onlarca yıl boyunca Suriye'nin Lübnan dosyasından sorumlu üst düzey yetkilisiydi. Kendi anlatımına göre dosyanın daha sonra Beşşar Esed'e ve Suriye güvenlik birimlerine devredilmesiyle birlikte, Şam'ın Lübnan politikasındaki dengeler de değişti.

Haddam'ın anlatımı, tek bir görüşmede yaşananları aktarmanın ötesinde, Şam yönetimi ile Lübnan toplumunun geniş kesimleri arasındaki ilişkilerin tamamen kopuşa sürüklendiği dönemi anlamak açısından önemli bir tanıklık niteliği taşıyor. Görüşmenin öncesi ve sonrasına ilişkin ayrıntılar, kitabın “Refik Hariri Suikastı” başlıklı bölümünde yer alıyor.


Mısır, Gazze'deki artan ihtiyaçları karşılamak için uluslararası yardımın artırılması çağrısında bulundu

İngiltere Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı, dün Mısır'ın kuzeydoğusundaki Arish kentinde bulunan lojistik yardım depolarını gezdi (Kuzey Sina Valiliği)
İngiltere Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı, dün Mısır'ın kuzeydoğusundaki Arish kentinde bulunan lojistik yardım depolarını gezdi (Kuzey Sina Valiliği)
TT

Mısır, Gazze'deki artan ihtiyaçları karşılamak için uluslararası yardımın artırılması çağrısında bulundu

İngiltere Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı, dün Mısır'ın kuzeydoğusundaki Arish kentinde bulunan lojistik yardım depolarını gezdi (Kuzey Sina Valiliği)
İngiltere Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı, dün Mısır'ın kuzeydoğusundaki Arish kentinde bulunan lojistik yardım depolarını gezdi (Kuzey Sina Valiliği)

Mısır, Gazze Şeridi'nde artan ihtiyaçların karşılanması için uluslararası yardımların artırılması çağrısında bulundu. Kahire, İsrail'in ateşkes anlaşmasını ihlal etmeyi ve anlaşmaya aykırı uygulamalarını sürdürdüğünü, sınır kapılarından yardım girişine de kısıtlamalar getirdiğini belirtti.

Mısır'ın çağrısı, Kuzey Sina Valisi Tümgeneral Halid Maccaver ile İngiltere'nin Ortadoğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Stephen Doughty'nin, Gazze Şeridi sınırına yakın kuzeydoğu Mısır'daki Ariş kentinde bulunan Mısır Kızılayı depolarını ziyaretleri sırasında yapıldı. İki yetkili dün, insani yardımların Gazze'ye gönderilmek üzere kabul edilmesi ve hazırlanması süreçlerini inceledi.

İki yetkili ayrıca gıda, ilaç, tıbbi malzeme ve barınma malzemelerinin depolandığı bölümleri gezdi ve Mısır Kızılayı ekiplerinin yardımların hızla hazırlanıp teslim edilmesini sağlamak amacıyla günün 24 saati yürüttüğü çalışmaları yerinde inceledi.

Mısır Dışişleri Konseyi üyesi ve eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Hicazi, İngiltere'nin Ortadoğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı'nın Ariş'teki yardım depolarını ziyaretinin, “sahada inceleme yapmanın ötesinde” siyasi ve insani bir anlam taşıdığını belirtti. Hicazi, Ariş'in Gazze'ye gönderilen uluslararası yardımlar için fiilen en önemli toplama ve lojistik merkezlerinden biri haline geldiğini belirterek, üst düzey bir İngiliz yetkilinin burada bulunmasının, yardım krizinin artık yalnızca Mısır'ı veya bölgeyi ilgilendiren bir mesele olmadığını, doğrudan uluslararası bir sorumluluk haline geldiğini gösterdiğini ifade etti.

Hicazi'ye göre ziyaretin en önemli yönü, krizi tespit etme aşamasından yardımların Gazze'ye ulaştırılma mekanizmalarının test edilmesi aşamasına geçilmesi. Hicazi, “Mısır tarafındaki depolarda büyük miktarda yardım bulunurken Gazze'deki ihtiyaçların giderek ağırlaşması, temel sorunun yalnızca yardım sağlamak veya finanse etmek olmadığını; asıl meselenin bu yardımların ihtiyaç sahibi halka düzenli ve güvenli biçimde ulaştırılmasını sağlamak olduğunu” ifade etti.

Ziyaret sırasında Kuzey Sina Valisi Tümgeneral Halid Meccaver, valiliğin yardım kuruluşlarının çalışmalarına yönelik bütün kolaylıkları ve lojistik desteği sağladığını belirtti. Ariş'teki depoların, ilgili kurumlarla koordinasyon içinde Gazze Şeridi'ne gönderilmeden önce Mısır'dan ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen yardımların toplanmasında başlıca merkezlerden biri olarak faaliyet gösterdiğini ifade etti.

Vali, Gazze Şeridi'nde giderek artan ihtiyaçların karşılanması için uluslararası iş birliğinin sürdürülmesinin ve yardımların artırılmasının önemine dikkat çekti.

Hicazi, Mısır'ın “insani yardım dosyasını, büyük devletlerin ve özellikle İsrail üzerinde etkisi bulunan ülkelerin Gazze'ye yardımların ulaştırılmasını sağlamak için baskı uygulama sorumluluğunu üstlendiği ortak bir uluslararası yükümlülüğe dönüştürmeye çalıştığını” söyledi.

Hicazi, İngiliz yetkilinin ziyaretinin bu yönde birden fazla açıdan katkı sağlayabileceğini belirterek, ziyaretin öncelikle insani ihtiyaçların boyutuna ilişkin doğrudan bir saha gözlemi sunduğunu söyledi. Bunun yanı sıra ziyaretin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimî üyesi ve uluslararası sistemde etkili bir güç olan İngiltere'yi siyasi sorumluluğuyla karşı karşıya bıraktığını ifade etti. Hicazi ayrıca finansman ile yardımların özgür ve hızlı biçimde ulaştırılmasını güvence altına alan somut mekanizmaları ilişkilendiren daha uyumlu bir Avrupa ve uluslararası tutumun güçlendirilmesi ihtimaline dikkat çekti.

Mısır, Gazze Şeridi'nde artan ihtiyaçların karşılanması için uluslararası yardımların artırılmasını istiyor (Kuzey Sina Valiliği)
Mısır, Gazze Şeridi'nde artan ihtiyaçların karşılanması için uluslararası yardımların artırılmasını istiyor (Kuzey Sina Valiliği)

Mısır Kızılayı dün sabah, Dünya İnsani Yardım Günü kapsamında Gazze'ye yönelik “Zad el-İzze... Mısır'dan Gazze'ye” yardım konvoyunun 260'ıncısını yola çıkardı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre konvoyda gıda paketleri, çeşitli insani yardım malzemeleri ve tıbbi malzemelerin yanı sıra Gazze'deki hastaneler ile hayati tesislerin işletilmesi için gerekli yakıt da dahil olmak üzere 2 bin 577 tondan fazla insani yardım bulunuyor.

Hicazi'ye göre taleplerin yalnızca “yardımların artırılması” çağrısıyla sınırlı kalmaması, etkili insani koridorların açılmasını, yardım taşıyan kamyonların girişinin önündeki engellerin kaldırılmasını, insani yardım çalışanlarının korunmasını ve yardımların akışı ile dağıtımının uluslararası düzeyde denetlenmesini sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulmasını da içermesi gerekiyor.

Hicazi, Mısır'ın bu yardım faaliyetleriyle vermek istediği temel mesajın: “Ariş yardımları kabul edebilir, depolayabilir ve koordine edebilir; ancak uluslararası toplum bunların Gazze'ye ulaştırılmasını güvence altına almakla yükümlüdür. İnsani dayanışma, açıklamalardan ve tutumlardan çıkarılarak yardım akışını güvence altına alan uygulanabilir ve sürdürülebilir bir mekanizmaya dönüştürülmelidir” olduğunu kaydetti.