Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Kushner: Hamas'ın silahsızlandırılması kolay olmayacak

Gazze kentinde yerinden edilmiş Filistinlilere ev sahipliği yapan bir kamp. (Reuters)
Gazze kentinde yerinden edilmiş Filistinlilere ev sahipliği yapan bir kamp. (Reuters)
TT

Kushner: Hamas'ın silahsızlandırılması kolay olmayacak

Gazze kentinde yerinden edilmiş Filistinlilere ev sahipliği yapan bir kamp. (Reuters)
Gazze kentinde yerinden edilmiş Filistinlilere ev sahipliği yapan bir kamp. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi ve damadı Jared Kushner, Gazze’deki kırılgan ateşkesin bir sonraki aşamasına ilişkin görüşmelerde ilerleme sağlanamamasını savunarak, Gazze’nin “uzun süredir perişan halde olduğunu” söyledi.

Ukrayna’da düzenlediği basın toplantısında konuşan Kushner, Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ile yürüttükleri çalışmaları savundu. Kushner, Filistin topraklarında Hamas’ın silahlandırılmasının “bizim kavrayışımızın ötesinde olduğunu” belirterek, örgütün silahsızlandırılmasının kolay olmayacağını ifade etti.

Kushner, “Ancak son derece kararlıyız ve bu meseleleri çözmek için çalışıyoruz” dedi.

Kushner ayrıca, “İsrail’deki bazı siyasi meseleleri çözmek için çalışıyoruz. Nihai durum konusunda onlarla aynı fikirde olduğumuzu düşünüyorum. Ancak şu anda hararetli bir seçim sürecinden geçiyorlar ve bu da bazı konularda onları bir ölçüde irrasyonel hale getiriyor” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Filistinli sağlık yetkilileri, İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği hava saldırısında dün bir adam ile küçük kızının öldürüldüğünü açıkladı.

Gazze Şeridi’nin en büyük hastanesi olan Şifa Hastanesi’nin Müdürü Muhammed Ebu Selmiye, İsrail hava saldırısının Gazze kentinin batısında bir aracı hedef aldığını ve saldırıda Yusuf Akile ile 8 yaşındaki kızı Vefa’nın hayatını kaybettiğini, 6 kişinin de yaralandığını söyledi.

İsrail ordusundan bir sözcü ise saldırıda Hamas mensubu bir militanın hedef alındığını belirtti. Sözcü, ordunun saldırının sonuçlarını değerlendirmekte olduğunu ifade etti.

ABD’nin desteklediği ve Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkes, Gazze Şeridi’ndeki büyük çaplı çatışmaları durdurdu, ancak İsrail ordusunun saldırılarını sona erdirmedi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail, bu saldırıların Hamas ve Gazze Şeridi’ndeki diğer silahlı grupların saldırılarını önlemeyi amaçladığını savunuyor.

Hamas ise İsrail’i ateşkesi ihlal etmekle ve savaşı sona erdirmeye yönelik daha kapsamlı ABD planının uygulanması için yürütülen çabaları baltalamakla suçluyor. Söz konusu plan, İsrail’in Gazze’den çekilmesini ve Hamas’ın silahsızlandırılmasını da içeriyor.


Kimliği belirsiz İHA’lar... Batı Libya’daki çatışmada gizemli bir silah

Geçtiğimiz perşembe günü Libya’nın başkentindeki bir depoda bulunan yakıt tanklarına saldırı düzenlenmeden önce düşen İHA’nın enkazından bir görüntü (Sosyal medya platformlarındaki güvenilir sayfalar)
Geçtiğimiz perşembe günü Libya’nın başkentindeki bir depoda bulunan yakıt tanklarına saldırı düzenlenmeden önce düşen İHA’nın enkazından bir görüntü (Sosyal medya platformlarındaki güvenilir sayfalar)
TT

Kimliği belirsiz İHA’lar... Batı Libya’daki çatışmada gizemli bir silah

Geçtiğimiz perşembe günü Libya’nın başkentindeki bir depoda bulunan yakıt tanklarına saldırı düzenlenmeden önce düşen İHA’nın enkazından bir görüntü (Sosyal medya platformlarındaki güvenilir sayfalar)
Geçtiğimiz perşembe günü Libya’nın başkentindeki bir depoda bulunan yakıt tanklarına saldırı düzenlenmeden önce düşen İHA’nın enkazından bir görüntü (Sosyal medya platformlarındaki güvenilir sayfalar)

Batı Libya’daki kritik hedeflere yönelik insansız hava aracı (İHA) saldırılarının artması, bu saldırıların arkasında hangi tarafların bulunduğu ve neyi amaçladıkları konusunda çok sayıda soru işaretini beraberinde getirdi.

Kamuoyu bu tırmanışın sonuçlarına odaklanırken, siyasi ve askeri değerlendirmeler, Batı Libya’da çatışan taraflar arasındaki mücadele ile karşıt güçler arasındaki rekabetin, ülkede nüfuz kurma konusunda yaşanan uluslararası çekişmeyle giderek daha yakından bağlantılı hale geldiğine işaret ediyor.

Geçtiğimiz hafta sonu başkent Trablus’taki havalimanı yolu üzerinde bulunan Brega deposundaki yakıt tankları da dahil olmak üzere çok sayıda kritik hedef, ‘kimliği belirsiz bir İHA’nın’ saldırısına uğradı. Saldırı, kimliği belirsiz İHA’nın hedefini ıskalaması sayesinde bölgenin büyük bir insani ve çevresel felaketin eşiğinden dönmesine yol açtı.

Olay, silahlı oluşumların giderek artan etkisi altında bulunan Batı Libya halkındaki kafa karışıklığını daha da artırırken, söz konusu operasyonların arkasındaki taraflara ilişkin ‘belirsizlik’ sürüyor.

frthjy
Libya’nın başkentindeki bir depoda bulunan yakıt tanklarına saldırı düzenlenmeden önce düşen İHA’nın enkazı (Sosyal medya platformlarındaki güvenilir sayfalar)

Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, daha önce kritik tesisleri hedef almak amacıyla İHA’ların kullanılmasının ‘kararlı bir karşılık verilmesini ve bunun tekrarlanmasının önlenmesini gerektiren, organize ve tehlikeli bir eylem’ olduğunu söylemişti. Ancak hükümet, saldırıların faillerine ilişkin şu ana kadar herhangi bir kanıt sunmadı. Bununla birlikte hükümet, pazar akşamı aralarında yabancıların da bulunduğu beş kişilik bir hücrenin yakalandığını ve bu kişilerin İHA saldırılarının arkasında olduğunu açıkladı.

‘Devletler tarafından kullanılan bir silah’

Son iki yılda UBH, aralarında başkent Trablus’un yaklaşık 120 kilometre batısında yer alan Zuvare kentinin de bulunduğu bazı kentlerde ‘akaryakıt ve insan kaçakçılığı yuvaları’ olarak nitelendirdiği hedeflere yönelik operasyonlarda İHA’ları kullandı. Bunun ardından devlete ait kritik tesisler, ‘kimliği belirsiz taraflar’ tarafından art arda hedef alınmaya başladı.

Batı Libya’da görev yapmış eski bir askeri yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Mesele, ülkenin batısında çatışan tarafların kullandığı birkaç İHA’dan ibaret değil. Asıl mesele, bazı ülkelerin bu teknolojiyi başka ülkelerle hesaplaşmak için kullanması” ifadelerini kullandı ve yaklaşık altı ay önce Libya açıklarında Rusya’ya ait bir petrol tankerinin hedef alınmasını buna örnek gösterdi.

Güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemeyen eski askeri yetkili, “İHA silahı başka ülkeler tarafından kullanılıyor. Trablus’un içinde operasyon odaları bulunuyor ve fırlatma operasyonlarını gerçekleştirmek üzere bu modern teknoloji konusunda eğitim veriliyor” görüşünü dile getirdi.

Libya’da, ülkenin batısında bu silahın kullanımı konusunda eğitim verilmesine yönelik Ukrayna varlığından da söz ediliyor. Şarku’l Avsat, bu konuda UBH Savunma Bakanlığı’nın görüşüne başvurdu ancak yanıt alamadı.

Radio France Internationale’da (RFI) geçtiğimiz ağustos ayının ortalarında, 12 Ağustos’ta Zaviye petrol kompleksini hedef alan saldırıda fiber optik kabloyla yönlendirilen, Ukrayna yapımı FPV tipi İHA’ların kullanıldığı bildirilmişti. Brega Petrol ve Gaz Pazarlama Şirketi’ne göre saldırı sonucunda 13 milyon litre yakıt kaybedilmişti.

dfgthy
12 Ağustos’ta İHA’larla hedef alınan Zaviye kentindeki petrol tesisleri ve yapıları yanıyor. (AP)

3 Mart’ta Rusya’nın Murmansk Limanı’ndan Mısır’ın Port Said Limanı’na doğru seyreden Rus gaz tankeri Arctic Metagaz, İHA’ların saldırısına uğradı. Trablus yönetimi, Moskova’nın tankerin Libya kıyılarından başlatılan ‘uluslararası bir terör eylemi’ sonucunda hedef alındığı yönündeki suçlaması karşısında sessiz kaldı.

Libya ve komşu ülkelerin güvenliği

Hukuk profesörü ve siyasi araştırmacı Ramazan et-Tuvaycir, İHA’ların kullanılmasına başvurulmasını ‘son derece tehlikeli bir gösterge’ olarak değerlendirdi. Tuvaycir, son yıllarda bu konuda uyarılarda bulunduğunu belirterek, bu gelişmenin Libya’nın ulusal güvenliğinin yanı sıra komşu ülkelerin güvenliğini de etkilediğini, zira söz konusu teknolojinin giderek daha fazla yaygınlaştığını söyledi.

Tuvaycir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ismini vermediği bazı uluslararası tarafların ‘çeşitli yöntemlerle Libya’daki çatışmayı daha yüksek bir tırmanış aşamasına taşımaya çalıştığını’ düşündüğünü belirtti. Bunun Libya devletinin yapısını doğrudan etkileyebileceğini ve özellikle Akdeniz’in güneyindeki ülkeler başta olmak üzere komşu ülkelerin güvenliğine de yansıyabileceğini ifade etti.

Tuvaycir, “Önümüzdeki dönemde Libya’da istikrarın sağlanması ve devlet kurumlarının birleştirilmesi için çalışılması gerekiyor. Bu, çatışmanın yol açabileceği sonuçların sınırlandırılmasına ve ülkenin ve bölgesel çevresinin güvenliğinin güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır” dedi.


Irak'taki iktidar koalisyonu “silahların yalnızca devletin kontrolünde toplanmasını” göz ardı ediyor

Hükümet Sarayı'ndaki Devlet Yönetimi Koalisyonu toplantısından (INA)
Hükümet Sarayı'ndaki Devlet Yönetimi Koalisyonu toplantısından (INA)
TT

Irak'taki iktidar koalisyonu “silahların yalnızca devletin kontrolünde toplanmasını” göz ardı ediyor

Hükümet Sarayı'ndaki Devlet Yönetimi Koalisyonu toplantısından (INA)
Hükümet Sarayı'ndaki Devlet Yönetimi Koalisyonu toplantısından (INA)

Irak'taki Şii, Sünni ve Kürt kesimleri temsil eden Devlet Yönetimi Koalisyonu, ‘silahların yalnızca devletin kontrolünde toplanması’ meselesini göz ardı ederek, açıkça adını zikretmeden ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımların Irak üzerinde oluşturabileceği olası yansımalara karşı uyardı.

Devlet Yönetimi Koalisyonu, Başbakan Ali ez-Zeydi'nin talebi üzerine cumartesi gecesi geç saatlerde Hükümet Sarayı'nda bir toplantı gerçekleştirdi. Koalisyon yayımladığı bildiride, ‘kabine yapısının ve petrol ve gaz yasa tasarısının tamamlanması’ çağrısında bulunarak Irak'ın mali durumunu ‘güç’ olarak nitelendirdi ve ülkenin ‘hiçbir maceraya tahammülü olmayan’ bir süreçten geçtiğine dikkati çekti.

Şarku'l Avsat'a konuşan bir kaynak, silahların yalnızca devletin kontrolünde toplanması meselesinin göz ardı edilmesinin, ‘Devlet Yönetimi Koalisyonu güçleri, özellikle de Şii Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki siyasi anlaşmazlıkların boyutunu’ yansıttığını belirtti.

Kaynak, Şii güçler arasındaki bu anlaşmazlıklar çerçevesinde, özellikle bakanlık pozisyonları ve silahların tekelleştirilmesi meselesi başta olmak üzere bazı konuların çetrefilli ve birbiriyle bağlantılı görünmesi nedeniyle, Kürtlerin ve Sünnilerin hareket alanının sınırlı kaldığını açıkladı.