Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Lübnan'daki ateşkes Netanyahu'yu eleştirilerin hedefi haline getiriyor

Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
TT

Lübnan'daki ateşkes Netanyahu'yu eleştirilerin hedefi haline getiriyor

Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)
Fotoğraf: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (AFP)

Emel Şehade

Hürmüz Boğazı ve Lübnan dosyaları ile ilgili teminatlar arasında, ABD-İran müzakerelerinin yeni bir turunun başlamasıyla dikkatler İsviçre'ye çevrilmişken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendi partisi Likud içinde bile benzeri görülmemiş bir eleştiri dalgasıyla karşı karşıya bulunuyor. Muhalifleri, İsrail'in İran ve Lübnan'a karşı savaşlardaki başarısızlıklarından onu sorumlu tutuyor ve Lübnan meselesinde ABD Başkanı Donald Trump'a boyun eğmesini, İsrail'in güvenliğini tehdit eden tehlikeli bir başarısızlık olarak görüyor.

Bu bağlamda siyasi taraflar, araştırma enstitüleri ve güvenlik uzmanları, Gazze, İran ve Lübnan ile iki yıl sekiz aylık çatışmayı özetlemekle meşgul ve aralarında neredeyse bir görüş birliği oluştu; bu görüşe göre İsrail, Tahran karşısında başarısız oldu ve Lübnan'da bir bataklığa ve yenilgiye doğru gidiyor. Sonuçlar açısından bakıldığında, başarısızlık başarıların çok ötesinde ve manşetlere “İran'ın İsrail'i Beyrut'a yönelik saldırılarını durdurmaya zorlama hedefine ulaştığı” ve “Netanyahu'nun tehditlerinden geri adım atarak Tahran'ın İsviçre müzakerelerine katılmasının önünü açtığı, böylece Tahran’ın Lübnan ve İran arenasını birleştirme hedefini gerçekleştirdiği” gibi ifadelere odaklanan geniş çaplı bir eleştiri kampanyası hâkim oldu.

Bu sorular, güvenlik bölgesi ve ordunun konuşlandırılması için yeni bir harita oluşturmak amacıyla güvenlik kurumları ve siyasi kademeler arasında yoğun tartışmaların odağı olmaya devam ediyor. Birkaç güvenlik yetkilisi, İsrail'in er ya da geç “sarı hattan” çekilmek zorunda kalacağını ima etti. Ancak uluslararası toplum tarafından tanınan “mavi hatta” geri dönmeyi kabul etmeyeceğini, bunun yerine, kuzey İsrail sakinlerinin güvenliğini garanti altına almak için gözlem noktalarının sayısını artırmaya, sınırdan başlayan bir güvenlik bölgesi oluşturma konusunda anlaşmaya varmaya yönelik teklifler hazırladığını da belirtti.

Mevcut değerlendirmelere göre en belirgin sonuç, Amerikalıların yalnızca kendilerine yardım edenlere yardım ettiği ve müttefiklerini terk etme konusunda uzun bir geçmişe sahip olduğu göz önüne alındığında, Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenilemeyeceğidir. Bu bağlamda, İsrailli siyasi analist Eyal Ziser, İsrail'in başarısız olarak bir fırsatı kaçırdığına inanıyor ve karar vericileri bunu itiraf etmekten korkmamaya çağırıyor. Bunu reform yolunda atılan ilk adım olarak görüyor ve kamu moralini bozmamak için gerçeği gizleme girişimlerinin, gören gözleri olan ve gerçeği anlayan vatandaşlar için boşuna olduğunu vurguluyor.

İsrail: En büyük kaybeden

İsviçre'de pazar günü yapılan müzakereler, İsrail için bir telaş ve ikilem oluşturuyor; hedeflerine ulaşmak için operasyonlarına devam etme ihtiyacı ile ateşkesin önünü açmak için Washington ile iş birliği yapma gerekliliği arasında sıkışıp kalmış durumda. Ziser, anlaşmayı İsrail'in en büyük kaybeden olduğu bir “teslimiyet anlaşması” olarak tanımlıyor. Radikal İran rejiminin, askeri gücünün önemli bir bölümünü koruyup, nükleer seçeneği pazarlık kozu olarak elinde tutup, gelecekteki herhangi bir Amerikan saldırısı tehdidini tamamen ortadan kaldırdığına inanarak, güç sarhoşluğu ve intikam arzusuyla dolu bir şekilde çatışmadan çıkacağı konusunda uyarıyor.

Lübnan cephesinde ise değerlendirmeler, yenilgiye ve 7 Ekim 2023 arifesindeki statükoya geri dönüşe işaret ediyor. Kayıplarına rağmen Hizbullah ayakta kaldı. Mevcut sükûnet sayesinde gücünü yeniden inşa edecek ve füze cephaneliğini yenileyecek, böylece İran baskısı altında ordu güvenlik bölgesinden çekildiği anda, işgalci kendisini bir kez daha sınırlarında bularak şaşıracak.

Gerçekçi olmayan hedefler

İsrailliler, İran'a karşı başarısızlıklarını, belirlenen hedeflerin ve askeri adımların baştan beri gerçekçi olmamasına bağlıyorlar. Hayal kırıklığı, bu yüksek beklentiler ile sahadaki gerçeklik arasındaki büyük uçurumda yatıyor. Yediot Aharonot'un, isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey nükleer ve güvenlik uzmanlarıyla yaptığı görüşmelere dayandirdığı bir haber, İsrail kamuoyunun yüzde 43'ünün devletin İran ile mücadelede başarısız olduğuna inandığını ortaya koydu.

Nükleer silah meselesine gelince, uzmanlar Netanyahu'nun İsrail'in yakın bir yok olma tehlikesi altında olduğu yönündeki propagandasının doğru olmadığını düşünüyor. Netanyahu, Yükselen Aslan Operasyonu'nu doğrudan nükleer ve füze tehdidini engellemek için kısa süreli bir operasyon olarak planlamıştı. Trump, İsrail'in operasyonlarını 12 gün sonra durdurmuş olsa da bu, İsrail'in askeri hedeflerinin yaklaşık yüzde 80'ine ulaşmasından ve nükleer programın bileşenlerine önemli ölçüde zarar vermesinden sonra gerçekleşti. Trump daha sonra, İsrail'in kendi başına etkisiz hale getiremeyeceği Fordo uranyum zenginleştirme tesisini uzun bir süre devre dışı bırakmak için Amerikan bombardıman uçaklarını kullanarak görevi tamamladı. Bu durum, İran’ın önemli zenginleştirme tesislerinin yıkılmasına, önde gelen bilim insanlarının öldürülmesine ve Natanz, Fordo ve İsfahan bölgelerinde 440 kilogram yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumun gömülmesine yol açarak, nükleer programı üç ila beş yıl geriye götürdü.

Ancak haber, nükleer programa yönelik bu engellemeye rağmen İran balistik füzeleri ve insansız hava araçlarının oluşturduğu tehdidin devam ettiğini düşünüyor. Hava Kuvvetleri fırlatma rampalarının, yakıt ve patlayıcı üretim tesislerinin yüzde 50'sinden fazlasını devre dışı bırakmayı başarmış olsa da Tahran hâlâ İsrail'i, bölgeyi ve hatta Avrupa'yı tehdit edebilecek çeşitli tiplerde binden fazla füzeye ve binlerce kamikaze İHA’ya sahip. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu durum, İran'ı şu anda ihtiyatlı bir silah ekonomisi yönetmeye ve kendisini günlük birkaç düzine fırlatma ile sınırlamaya zorluyor. İran rejimini ortadan kaldırma hedefine gelince, İran'ın İsviçre müzakerelerine kendi şartları ile ulaşması ve İsrail'in Lübnan'daki ateşkesi tanımasının, Beyrut ile güney banliyösüne dokunulmazlık tanınmasının kanıtladığı gibi, tamamen başarısız olmuştur.

Mütevazı başarılar

Buna karşılık, elde edilen başarılar “mütevazı” olarak nitelendiriliyor ve varoluşsal tehdidi hafifletmediği söyleniyor. İsrail ve Amerikan ordularının ana stratejik başarısı, füze ve nükleer programlara hizmet eden savunma sanayi fabrikalarının ve araştırma ve geliştirme sistemlerinin sistematik olarak imha edilmesinde yatıyor. Bu durum, İran'ı yıllarca füze kapasitesini yeniden inşa etme ve büyük miktarlarda füze üretme yeteneğinden mahrum bırakıyor; zira bu tesislerin yeniden inşası, finansmanın mevcut olması durumunda bile en az iki ila üç yıl sürecektir. Elde edilen başarılar arasında, İran hava savunma tespit ve önleme sistemlerinin neredeyse tamamen devre dışı bırakılması da yer alıyor; bu da İsrail Hava Kuvvetleri'ne İran hava sahasında stratejik bir caydırıcılık olarak hareket özgürlüğünü garanti ediyor.

Sonuç olarak, bir İsrail güvenlik yetkilisi, ordunun İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için gerekli kaynaklarla desteklenen ayrıntılı operasyonel planlara sahip olduğunu ve siyasi liderliğin onaylaması halinde bunları derhal uygulamaya hazır olduğunu açıkladı. Bununla birlikte, durumu bilenler, İsrail'in şu anda herhangi bir operasyon gerçekleştirmesinin olası olmadığını düşünüyor; bunun nedeni sadece Washington'un bunu istememesi değil, aynı zamanda İsrail'in böyle bir savaşı tek başına yürütebilecek güçte olmamasıdır.


Berri: Amerikan baskısı nedeniyle ateşkesin devam edeceğini umuyoruz

Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)
Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)
TT

Berri: Amerikan baskısı nedeniyle ateşkesin devam edeceğini umuyoruz

Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)
Lübnan'da ateşkes ilan edildikten saatler sonra, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye şehrini hedef alan hava saldırısının ardından hasarın oluştuğu bölgede bir Lübnan vatandaşı (AFP)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İsrail'in ateşkes talebinde bulunduğunu ve bu talebin, çatışmaların durdurulmasına yönelik anlaşmanın uygulanmasını denetleyen "Mekanizma Komitesi"ne iletildiğini açıkladı.

Berri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ABD Dışişleri Bakanlığı himayesinde Washington'da başlayacak beşinci Lübnan-İsrail müzakere turu öncesinde ateşkesin sağlanmasına yönelik çabalardan memnuniyet duyduğunu belirtti.

Ateşkesin kalıcı olmasını umut ettiğini ifade eden Berri, "Bunun sürmesi, İsrail'in ateşkese bağlı kalma isteğine bağlıdır. Buna karşılık Hizbullah da taahhütlerine bağlı kalacaktır. Ateş baskısı altında müzakere yürütülmesi kabul edilemez" dedi.

Berri ayrıca, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam ile sürekli temas halinde olduğunu belirterek, "Her ne kadar onların benimkinden farklı fikirleri olsa da aramızda bir sorun olduğunu düşünmüyorum" ifadelerini kullandı.


Mısır, Genel Sekreter değişikliğiyle birlikte Arap Birliği’nin rolünün güçlendirilmesini destekliyor

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır, Genel Sekreter değişikliğiyle birlikte Arap Birliği’nin rolünün güçlendirilmesini destekliyor

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin, Nebil Fehmi’nin Arap Birliği Genel Sekreterliği adaylığına tam destek verdiğini vurguladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Arap ülkeleri arasındaki ortak çalışma mekanizmalarının güçlendirilmesi ve Arap Birliği’nin rolünün daha etkin hâle getirilmesi gerektiğini vurguladı. Sisi, Arap Birliği’ni ‘Arap devletleri ve halklarının çıkarlarını savunmak için temel çatı ve kapsayıcı çerçeve’ olarak nitelendirdi. Sisi dün Arap Birliği Genel Sekreterliği görevine aday gösterilen Nebil Fehmi ile görev süresi ay sonu itibarıyla sona erecek mevcut Genel Sekreter Ahmed Ebu Gayt’ı kabulü sırasında bu değerlendirmelerde bulundu.

Deneyimli Mısırlı diplomat Nebil Fehmi’nin, 1 Temmuz’da Arap Birliği Genel Sekreteri olarak görevine başlaması bekleniyor. Arap Birliği Dışişleri Bakanları Konseyi, mart ayı sonunda Fehmi’nin adaylığını oy birliğiyle kabul etmiş ve onaylanması için bir sonraki Arap Zirvesi’ne tavsiye kararı göndermişti.

Daha önce Şarku’l Avsat’a konuşan Arap diplomatik kaynaklar, yeni genel sekreterin görevi devralmaya yönelik hazırlıklara fiilen başladığını belirtmişti. Kaynaklara göre Fehmi, çalışma ekibiyle tanışmak amacıyla bir dizi görüşme gerçekleştirirken, bu temaslarda Arap ortak çalışma mekanizmalarının desteklenmesi, Arap Birliği’nin rolünün güçlendirilmesi ve kurumun çalışma yöntemlerinin geliştirilmesine ilişkin vizyonunu paylaşmıştı.

Kaynaklar ayrıca, Fehmi’nin Genel Sekreterlik görevine resmen atanmasının büyük ölçüde kesinleştiğini ve Arap liderlerin dışişleri bakanlarının kararını onaylamasının beklendiğini ifade etti. Onayın çevrim içi bir toplantı yoluyla ya da üye ülkelerin iç prosedürleri kapsamında verilerek Fehmi’nin görevi devralması sırasında duyurulabileceği kaydedildi.

cdfgthy
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, görev süresinin sona ermesine kısa bir süre kala Ebu Gayt’a teşekkür etti. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Sisi, Fehmi’yi kabulü sırasında Mısır’ın kendisine yönelik tam desteğini ifade etti. Sisi, bölgenin mevcut dönemde benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirterek, Arap ortak çalışma mekanizmasının güçlendirilmesinin ve Arap Birliği’nin rolünün etkinleştirilmesinin zorunlu hale geldiğini vurguladı. Mısır Cumhurbaşkanlığı açıklamasına göre Sisi, Arap Birliği’ni Arap devletleri ve halklarının çıkarlarını savunan temel çatı ve kapsayıcı yapı olarak nitelendirdi. Sisi ayrıca, görev süresi ay sonunda sona erecek mevcut Genel Sekreter Ahmed Ebu Gayt’ı da kabul ederek, görev süresi boyunca yürüttüğü çalışmalardan dolayı takdirini dile getirdi.

Fehmi’nin adaylığına ilişkin olarak Mısır Parlamentosu üyesi İmadeddin Hüseyin, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede Fehmi’nin ‘ağır toplardan’ olduğunu söyledi. Hüseyin, Fehmi’nin uzun diplomatik deneyime sahip olduğunu, Washington başta olmak üzere birçok önemli başkentte büyükelçilik yaptığını, 30 Haziran 2013 olaylarının ardından kritik bir dönemde Mısır Dışişleri Bakanlığı görevini üstlendiğini belirtti. Ayrıca Fehmi’nin Kahire Amerikan Üniversitesi’nde akademisyen ve önemli bir yazar-düşünür olduğunu ifade etti.

Lübnanlı siyaset analisti Vecdi el-Aridi ise Fehmi’nin geniş tecrübeye sahip olduğunu ve Arap Birliği içinde uzlaşıyı güçlendirebilecek diplomatik bir değişim yaratma kapasitesine sahip bulunduğunu, bu nedenle göreve gelmesinin güçlü bir ihtimal olduğunu söyledi.

Sisi ile görüşmesinde Fehmi, Arap Birliği’nin performansını geliştirmeye ve Arap ulusal güvenliğinin karşı karşıya olduğu mevcut zorluklara uygun ileri ve etkin bir stratejik vizyon oluşturmaya yönelik çalışmalara hazır olduğunu ifade etti. Fehmi ayrıca, Arap Birliği’nin ekonomik ve sosyal alanlardaki rolünün güçlendirilmesinin, kurumun beklenen işlevini yerine getirmesi açısından kritik önem taşıdığını vurguladı.

Sisi ise Mısır’ın, bölge krizlerine barışçıl çözümler üretilmesini destekleyen yapıcı bir rol üstlenme konusundaki yaklaşımını yineledi. Bölgedeki çatışma alanlarının artmasına ve uluslararası hukuk ihlallerinin yoğunlaşmasına dikkat çeken Sisi, bunun Arap ulusal güvenliği üzerinde ciddi etkiler oluşturduğunu ve Arap Birliği’nin sorumluluklarını artırdığını ifade etti. Bu kapsamda kurumun araçlarını geliştirmesi ve bölgesel dönüşümlere daha etkin ve ortak Arap tutumlarıyla yanıt vermesi gerektiğini belirtti.

Hüseyin’e göre Fehmi, teorik olarak görevi başarıyla yürütebilecek tüm niteliklere sahip olsa da asıl kritik soru, mevcut bölgesel koşulların Arap Birliği’nin beklenen rolü yeniden üstlenmesine ne ölçüde imkân tanıyacağıdır.

El-Aridi de benzer bir görüş dile getirerek, uzun süredir Arap Birliği’nin geçmişteki etkinliğini kaybettiğini, bunun da bölgedeki çatışmaların (Lübnan, Gazze, Sudan ve Libya gibi) derinleşmesi karşısında etkisiz kalınmasından kaynaklandığını söyledi.

Ancak el-Aridi, yine de Fehmi’nin bu rolü yeniden canlandırabileceğine dair güçlü bir umut bulunduğunu ifade etti.