Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



İlham Ahmed: Silahlı mücadeleden Suriye devletine entegrasyonla siyasi aşamaya geçtik

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda Mustafa Abdi ve İlham Ahmed ile görüşürken (AP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda Mustafa Abdi ve İlham Ahmed ile görüşürken (AP)
TT

İlham Ahmed: Silahlı mücadeleden Suriye devletine entegrasyonla siyasi aşamaya geçtik

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda Mustafa Abdi ve İlham Ahmed ile görüşürken (AP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, 25 Ağustos’ta Şam’daki Halk Sarayı’nda Mustafa Abdi ve İlham Ahmed ile görüşürken (AP)

Kuzey ve Doğu Suriye’de daha önce “Özerk Yönetim” olarak adlandırılan yapının Dış İlişkiler Komitesi Başkanı İlham Ahmed, 29 Ocak’ta varılan anlaşmanın kalıcı ateşkes için zemin hazırladığını ve devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin önünü açtığını belirterek Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ordusuna birlikler halinde dahil edilmesi konusunda ilerleme kaydedildiğini söyledi.

Ahmed ayrıca yeni Suriye Anayasası’nın Kürtlerin dilsel ve kültürel haklarına yönelik güvenceler içermesi gerektiğini vurgulayarak ülkenin farklı bileşenlerinin varlığının tanınmasının Suriye’nin birliğiyle çelişmediğini belirtti.

Kürt siyasetçi, bugün (Salı) İlke televizyona verdiği mülakatta, İç Güvenlik Güçleri mensuplarının devletin güvenlik kurumlarına katılmak üzere kayıt işlemlerinin sürdüğünü söyledi. Ahmed ayrıca Özerk Yönetim’e bağlı kurum ve kuruluşların devlet kurumlarına entegre edilmesi sürecinin de devam ettiğini belirtti.

Ahmed, SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyon sürecinin tamamlanmasının Kürt meselesini yeni bir siyasi aşamaya taşıdığını ifade etti. Önümüzdeki dönemde önceliğin Kürtlerin haklarının anayasada güvence altına alınması olacağını belirten Ahmed, bunun yönetim birimleri ile güvenlik güçlerinin devlet kurumlarına entegrasyonunun tamamlanmasıyla eş zamanlı yürütüleceğini kaydetti.

rgbthyju
YPJ merkez karargâhının Kasım 2024’te açılışı

Kürt lider, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bölgelerde uygulanan tüm adımların Şam yönetimiyle müzakere ve uzlaşı temelinde atıldığını vurgulayarak, “Ne bizim tarafımızdan ne de devlet tarafından tek taraflı adımlar atılıyor. Her şey müzakere yoluyla yürütülüyor” dedi.

Entegrasyon süreciyle bağlantılı olarak kadınların hâlâ karar alma mekanizmalarından uzak olduğunu belirten Ahmed, resmi kurumlarda kadınların varlığının bazı makamların kendilerine açılmış olmasına rağmen sınırlı veya sembolik düzeyde kaldığını söyledi.

Kürt Özerk Yönetimi’ne bağlı Kadın Savunma Birlikleri’nin (YPJ) geleceğine ilişkin Ahmed, başlangıçta bu gücün Suriye ordusuna dahil edilmesini talep ettiklerini belirtti. Ahmed, dünyanın birçok ordusunda kadınların görev yaptığını hatırlatarak bu talebin müzakereler sırasında kabul edilmediğini söyledi. Görüşmelerin şu anda YPJ’nin İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir “özel operasyon birimi” olarak yapılandırılması yönünde ilerlediğini ifade etti.

Türkiye ile ilişkiler

İlham Ahmed, eski SDG Komutanı ve şu anki Suriye Cumhurbaşkanı Danışmanı Mazlum Abdi ile kendisinin Türkiye’yi ziyaret ederek Abdullah Öcalan ile görüşeceği yönündeki iddialara ve planlara ilişkin, bu tür temasların sorunların diyalog yoluyla çözülmesinde belirleyici olduğunu ve bir an önce gerçekleştirilmesinin önemini vurguladı

sdfrgty
İlham Ahmed, İlke TV sunucusu Banu Güven ile röportajı sırasında (Kanalın internet sitesi)

Türkiye’nin Şam ve diğer ülkelerle ilişkilerinde SDG dosyasını öncelikli konuların başında tuttuğunu ifade eden Ahmed, Ankara’nın SDG’nin feshedilmesi ve silahsızlandırılması yönündeki taleplerine dikkat çekti.

Ahmed, Türkiye’nin bu tutumunun Şam ile diyaloğun kurulması ve ateşkesin ilan edilmesinde önemli bir etkisi olduğunu belirterek bunun aynı zamanda kendilerinin Suriye hükümetiyle çatışmaya girmekten kaçınma arzularıyla da örtüştüğünü söyledi.

Rusya ve İran’ın da daha önce Suriye’de bulunduğunu ancak artık ülkede etkilerinin kalmadığını belirten Ahmed, Türkiye’nin ise farklı bir konumda olduğunu ifade etti. Ahmed, Ankara’daki “bürokratik” güvenlik kurumlarıyla temasların bulunduğunu ancak Dışişleri Bakanlığı ile herhangi bir iletişimin olmadığını söyledi.

Bu çerçevede Abdullah Öcalan’ın farklı dönemlerde önemli roller üstlendiğini belirten Ahmed, kendilerine ulaşan mesajların Öcalan’ın uzlaşı sürecini desteklediğini ve bölgede daha geniş çaplı bir savaşın çıkmasını istemediğini gösterdiğini söyledi.

Ahmed, Öcalan’ın Kürt meselesinin “demokratik bir Suriye” içinde çözülmesini istediğini ancak bazı haberlerde yer aldığı şekilde silah bırakma konusunu doğrudan gündeme getirmediğini belirtti. Öcalan’ın silah meselesini çözüm süreci ve Kürtlerin haklarının tanınmasıyla bağlantılı ele aldığını ifade etti.

Görevi için kararname bekliyor

Suriye Halk Meclisi’ne atanması ve görev yapacağı komitelere ilişkin de konuşan Ahmed, Halk Meclisi’nde üstleneceği görevin henüz resmen belirlenmediğini ve kendisiyle ilgili kararnamenin henüz yayımlanmadığını söyledi.

Ahmed, mecliste şu anda Afrin ve Haseke’den iki Kürt kadın milletvekilinin bulunduğunu belirterek kendi görevinin kararnamenin yayımlanmasının ardından netleşeceğini ifade etti. Ahmed, kendisinin Dış İlişkiler Komitesi veya Anayasa Komitesi’nde görev yapmasının gündemde olduğunu söyledi.

“İlke” televizyonuna verdiği röportajda Ahmed, parlamentodaki üye sayısının tamamlanmasının ve çalışmaların başlamasının ardından Suriye’nin yeni anayasasına ilişkin tartışmaların başlayacağını belirtti. Yeni anayasanın gündeme alınacağını söyleyen Ahmed, “Yeni Suriye’nin demokratik adımlara açık olması gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Ahmed, Suriye’deki yönetim modelini de eleştirerek aşırı merkeziyetçiliğin yeni sorunlara yol açabileceğini söyledi. Önümüzdeki anayasa görüşmelerinde vilayetlere kendi işlerini yönetebilmeleri için belirli bir hareket alanı tanınması gerektiğini savundu.

Ahmed, Kürtlerin durumuna ilişkin değerlendirmesinde ise şu ifadeleri kullandı:

“Kürtlere belirli bir özgürlük alanı sağlandı, bazı adımlar atıldı. Kürtlerin ulusal bayramları ve Nevruz resmen tanındı. Kürtler her yerde kendi dillerini konuşabiliyor ve kültürlerini koruyabiliyor. Ancak Kürtçe henüz okullarda resmi bir dil olarak kabul edilmedi. Devletin resmi dili olarak değil, ‘ulusal dil’ olarak kabul edildi. Üzerinde anlaşmaya varılan formül, Kürtçenin haftada 3 saat okutulmasının yanı sıra tarih, coğrafya, felsefe ve etkinlikler gibi bazı derslerin de Kürtçe yürütülmesini öngörüyor.”

Ahmed, mevcut düzenlemeden memnun olmadıklarını belirterek şöyle devam etti:

“Bu sonuçtan memnun değiliz. Mevcut durum öncekinden daha geride. Çünkü bölgedeki (Suriye’nin kuzeydoğusu) okullarda son 15 yıl boyunca derslerin büyük bölümü Kürtçe okutuluyordu. Yıllarca Kürtçe eğitim alan öğrencilerin bir anda Arapçaya geçmesi, eğitim düzeylerinde sorunlara yol açabilir.”


Irak yargı başkanı “silahların kontrol altına alınması” politikasına desteğini teyit etti

Yüksek Yargı Konseyi Başkanı, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı ile görüşürken (Yargı Basın Birimi)
Yüksek Yargı Konseyi Başkanı, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı ile görüşürken (Yargı Basın Birimi)
TT

Irak yargı başkanı “silahların kontrol altına alınması” politikasına desteğini teyit etti

Yüksek Yargı Konseyi Başkanı, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı ile görüşürken (Yargı Basın Birimi)
Yüksek Yargı Konseyi Başkanı, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı ile görüşürken (Yargı Basın Birimi)

Irak yargısı, “silahların devletin kontrolünde toplanmasına yönelik hükümet adımlarını” desteklediğini açıkladı. Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Yargıç Faik Zeydan, Irak’taki yeni ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Steven Fagin’e, “Yargı, Koordinasyon Çerçevesi’nin benimsediği plan doğrultusunda hükümetin silahları devletin kontrolünde toplama yönündeki adımlarını destekliyor” dedi.

Yargı Basın Birimi tarafından yapılan açıklamada, Zeydan’ın dün Fagin’i kabul ettiği ve görüşmede “yargının, hükümetin silahların devletin kontrolünde toplanması programını hayata geçirmesine verdiği destek kapsamında attığı adımların” ele alındığı belirtildi.

Açıklamada ayrıca, silahların devletin kontrolünde toplanması sürecinin, “Koordinasyon Çerçevesi tarafından benimsenen kapsamlı bir plan doğrultusunda” yürütüleceği ifade edildi. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre, Koordinasyon Çerçevesi bünyesinde oluşturulan bir komite planı hazırlayacak; çalışma tamamlandığında ve uygun zamanda kamuoyuna açıklanacak. Bunun, “Irak’ın uluslararası toplumla olumlu ilişkilerini sürdürme ve anayasa ile yasal hükümlerin uygulanmasına bağlılığını güvence altına alma” hedefi doğrultusunda gerçekleştirileceği kaydedildi.


Yemen hükümet güçleri, el-Yeteme’yi kurtararak el-Cevf’teki kazanımlarını genişletti

 Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir araçtan füze fırlatıldığı an (AFP)
Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir araçtan füze fırlatıldığı an (AFP)
TT

Yemen hükümet güçleri, el-Yeteme’yi kurtararak el-Cevf’teki kazanımlarını genişletti

 Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir araçtan füze fırlatıldığı an (AFP)
Yemen Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir araçtan füze fırlatıldığı an (AFP)

Yemen hükümet güçleri, Husi tırmanışının altıncı gününde; Sana’nın güneydoğusundaki el-Beyda vilayetinde geniş çaplı bir askeri operasyon başlatılması, Batı sahilinde ve Taiz’in batısında çatışmaların sürmesiyle eş zamanlı olarak, bugün birden fazla cephede sahadaki ilerleyişinin kapsamını genişletti. Birlikler, el-Cevf vilayetine bağlı el-Lebnat bölgesinin geri alınmasından bir gün sonra, aynı vilayette yer alan Habb ve eş-Şaaf ilçesindeki el-Yeteme bölgesinde kontrolü sağladı.

Söz konusu ilerleme; hükümet güçlerinin son birkaç gün içinde Husilerin karadaki saldırılarını bastırma aşamasından, örgütün bazı mevzilerdeki geri çekilişinden yararlanarak birden fazla eksende inisiyatifi yeniden ele alma aşamasına geçmesiyle kaydedildi. Ordu, halk direniş güçleri ve el-Amalika birlikleri operasyonlarını birden fazla cephede sürdürüyor.

Hükümet güçleri, el-Cevf’in güneyindeki el-Lebnat bölgesinin kurtarılmasından bir gün sonra, vilayetin kuzeydoğusundaki Habb ve eş-Şaaf ilçesine bağlı el-Yeteme bölgesinin temizlendiğini ve bölgedeki ilerleyişin devam ettiğini duyurdu.

dfvgbhyj
Yemen ordusu, 24 saat içinde el-Cevf vilayetinde hızlı bir ilerleme kaydetti. (Facebook)

İki bölge, Husilerin hareket ve ikmal hatları üzerindeki konumları nedeniyle sahada stratejik önem taşıyor. Söz konusu bölgelerin kontrol altına alınmasının, grubun el-Cevf’in bazı kesimlerindeki ikmal ve iletişim hatlarını daraltması, hükümet güçlerinin ise vilayet merkezi el-Hazm şehrine doğru operasyonlarını sürdürmesinin önünü açması bekleniyor.

Silahlı Kuvvetler Sözcüsü Kurmay Albay Macid en-Nezili, hükümet güçlerinin el-Cevf ve el-Beyda cephelerinde planlı askeri stratejiler doğrultusunda ilerlediğini belirterek, kara harekatlarının hava unsurları ve nitelikli silahlarla desteklendiğini vurguladı.

Nezili, birliklerin ve kabile güçlerinin bölgeye girişi öncesinde el-Yeteme’nin roketatarlarla hedef alındığını kaydetti. Askeri kaynaklar daha sonra bölgenin tamamen kontrol altına alındığını duyurdu. Sözcü ayrıca, birliklerin el-Beyda vilayetindeki Dhi Naim bölgesine girmeye hazırlandığını ve bölgenin sınırlarına ulaşıldığını aktardı.

Husi mensuplarına can güvenliklerini korumak adına ilerleme hatlarını hafif silahlarıyla terk etme çağrısında bulunan Nezili, hükümet güçlerine karşı çatışmayı sürdürmeleri halinde ağır sonuçlarla karşılaşacakları uyarısında bulundu.

El-Beyda’da yeni bir operasyon

El-Beyda’da el-Amalika güçleri Husilere karşı geniş çaplı bir askeri operasyon başlattı. Saha kaynaklarına göre söz konusu operasyonda, grubu geri çekilmeye zorlayan çatışmaların ardından stratejik açıdan kritik öneme sahip ileri mevziler ve bölgeler kontrol altına alındı.

Kaynaklar, en az 23 Husi mensubunun öldüğünü, onlarcasının yaralandığını ve örgüte ait araç ile teçhizatın imha edildiğini bildirdi. Birlikler bir yandan kontrolü sağladığı mevzileri sağlamlaştırırken diğer yandan çatışma hatlarındaki ilerleyişini sürdürüyor.

İlk günlerde çoğunlukla Batı sahili ve Taiz’in batısında yoğunlaşan çatışmaların ardından el-Beyda cephesinin el-Cevf ile eş zamanlı açılması, mevcut aşamada kara operasyonlarının kapsamının genişlediğini gösteriyor.

Taiz’de ise hükümet güçleri ile Husiler arasındaki çatışmalar, kentin doğusundaki el-Kelifat da dahil olmak üzere birden fazla cephede devam etti. Ed-Dali hattında yer alan Mureys cephesinde şiddetli çatışmalar yaşanırken, her türlü silahın kullanıldığı el-Kahre sektöründe Husiler ağır kayıplara uğratıldı.

Taiz’in batısındaki el-Barah hattında, özellikle de el-Kedaha’da çatışmalar sürdü. Operasyona katılan birlikler, hattın diğer sektörlerinde çatışmalar devam ederken Husilere ait üç savunma hattının imha edildiğini duyurdu.

Füze saldırıları

Batı sahilinde çatışmalar el-Cevf ve el-Beyda’daki ilerleyişe paralel olarak sürerken, Husiler sahadaki baskıyı sivil alanları hedef alarak telafi etmeye çalıştı.

Yerel yetkililer ve sağlık görevlilerinden alınan bilgiye göre, pazartesi akşamı el-Muha şehri tıbbi kompleks yerleşkesini hedef alan bir balistik füze saldırısına uğradı. Saldırı, sağlık tesislerine ve doktorlar ile hemşirelere tahsis edilen lojmanlara isabet ederken, sağlık tesislerinin ve çalışanlarının hedef alınmasının doğuracağı sonuçlara ilişkin uyarılara yol açtı.

El-Muha Sağlık Dairesi Müdürü Dr. Şevki el-Mıhlafi, tıbbi kompleksin hedef alınmasının doğrudan bir sağlık tesisine yönelik saldırı olduğunu belirtirken; el-Muha Genel Hastanesi Heyeti Müdürü Dr. Nasr Asker ise sağlık kuruluşlarının, tıbbi personelin ve sivillerin hedef alınmasının taşıdığı tehlikelere dikkat çekti.

Söz konusu bombardıman; Husilerin karadaki saldırılarını genişlettiği perşembe gününden bu yana Batı sahili ve Taiz’in batısındaki cephelerde yaşanan tırmanış kapsamında gerçekleşti. Hükümet güçleri, saldırıların ardından inisiyatifi yeniden ele alarak birden fazla noktada ilerleme kaydetti.

Son günlerde hükümet güçlerinin Hudeyde’nin güneyi ile Taiz’in batısında ilerlemesi ve çeşitli eksenlerdeki mevzileri geri almasıyla çatışmalar, sahil hattından daha geniş bir alana yayıldı. Husi grubu ise bölgeye takviye birlikler sevk ederek ileri mevzilerini korumaya çalıştı.

Yemen Başkanlık Konseyi Üyesi Tarık Salih, el-Muha’daki hastanelerde yatan yaralıları ziyareti sırasında, silahlı kuvvetlerin İran’ın Babu’l Mendeb’i kontrol etme projesini kırmayı başardığını söyledi. Salih, Husilere ve İran’a karşı cephelerin harekete geçmesinin direnişi güçlendireceğini ve Sana’nın kurtarılmasına yol açacağını vurguladı.

Sana’nın ve tüm Yemen topraklarının geri alınması ile İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) projesinin Yemen’deki varlığına son verilmesi hedefini yineleyen Tarık Salih, Batı sahilinde çatışan güçlerin fedakarlıklarını takdirle karşıladığını belirtti.