Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Şeybani, Barrack ve Mossad Başkanı arasında, Ebu Zuhur Havaalanı’nın bombalanmasından önce gerçekleşen birkaç temasta ne konuşuldu?

 İsrail istihbarat teşkilatının (Mossad) yeni başkanı Roman Gofman (sağda), Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın fotoğrafları (Majalla)
İsrail istihbarat teşkilatının (Mossad) yeni başkanı Roman Gofman (sağda), Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın fotoğrafları (Majalla)
TT

Şeybani, Barrack ve Mossad Başkanı arasında, Ebu Zuhur Havaalanı’nın bombalanmasından önce gerçekleşen birkaç temasta ne konuşuldu?

 İsrail istihbarat teşkilatının (Mossad) yeni başkanı Roman Gofman (sağda), Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın fotoğrafları (Majalla)
İsrail istihbarat teşkilatının (Mossad) yeni başkanı Roman Gofman (sağda), Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın fotoğrafları (Majalla)

İbrahim Hamidi yazdı...

Geçtiğimiz hafta, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile İsrail istihbarat teşkilatının (Mossad) yeni başkanı Roman Gofman arasında, Türkiye sınırına yakın kuzey Suriye'deki Ebu Zuhur Havaalanı’na yönelik hava saldırısından önce birden fazla telefon görüşmesi gerçekleşti. Bu ilk temas değildi. Elde ettiğiiz bilgilere göre eski Mossad başkanı David Barnea ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Gil Reich, ABD'nin himayesinde, aralarında Londra ve Paris'in de bulunduğu çeşitli başkentlerde, Şeybani ve eski Suriye istihbarat şefi Hüseyin Selame'nin katıldığı Suriye-İsrail müzakerelerine katıldı.

Söz konusu saldırı, Washington'un üç ortağı olan İsrail, Türkiye ve Suriye arasında gerginliğe yol açtı. Trump, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara hükümetine yönelik politikasını büyük bir başarı olarak görüyor ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir ilişki sürdürüyor. Tel Aviv ile özel bir ilişkiye ve sürekli desteğe rağmen, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ilişkisi ise son aylarda gerginleşti.

2024 yılının sonunda Esed'in devrilmesinden sonra İsrail, yüzlerce hava saldırısı düzenleyerek stratejik varlıkları imha etti. Golan Tepeleri'ndeki "tampon bölgeyi" işgal etti, ileri askeri üsler kurdu ve Süveyda'daki Dürzileri destekledi. Ancak, Ebu Zuhur Havaalanı’nın vurulması, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre uzaklıkta olması nedeniyle ilave bir önem taşıyor.

Suriyeli ve Batılı kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilere göre, İsrail istihbaratının İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Havaalanında Türk ve Suriye hareketliliğine dair raporlarının ardından, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 6 Ocak'ta Paris'te yapılan son müzakerelerde kararlaştırıldığı üzere “çatışmayı önleme” mekanizmasını devreye sokmaya çalıştı.

Şam, komşularından herhangi birine tehdit oluşturma niyetinde olmadığını ve odak noktasının yeniden inşa ve Suriye'yi enerji koridorları ve boru hatları için bir merkez haline getirmek olduğunu ısrarla belirtiyor

Barrack'ın katıldığı ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın da bir kısmında yer aldığı Suriye ve İsrail arasındaki Paris müzakerelerinde Washington, istihbarat paylaşımı, gerilimi azaltma ve diplomatik ilişkiler için kullanılacak bir “ortak entegrasyon mekanizması” ve “daimî iletişim hücresi” kurulması konusunda anlaşmaya varıldığını duyurdu. Şam, anlaşmanın uygulanması ve bu tür olayları yönetmek, gerilimin yükselmesini önlemekle görevli bir “ortak koordinasyon merkezi”nin Ürdün'de kurulması için baskı yaptı. Ancak İsrail, koordinasyon merkezini aktif hale getirmeyi reddetti ve bunun yerine güney Suriye'ye yönelik askeri operasyonlarını artırdı. Sonuç olarak, taraflar arasında askeri konular, silah kaçakçılığı ve terörizmle ilgili bilgi alışverişini ve diyaloğu kolaylaştırmak için bir Amerikan mekanizması devreye sokuldu.

Buna dayanarak, geçen hafta Şeybani, Gofman ve Barrack arasında birkaç temas gerçekleşti. Açıklamada bulunan bir Batılı yetkiliye göre, Mossad Başkanı Ebu Zuhur Havaalanı'ndaki hareketlilik hakkında bilgi aldı. Şam, üsle ilgili İsrail endişelerinin bir süredir farkındaydı ve Amerikalılar aracılığıyla İsraillilere pistin rehabilitasyonunun nedenlerini açıklayan ve herhangi bir düşmanca niyetin olmadığını vurgulayan mesajlar göndermişti. Ayrıca komşu ülkelere herhangi bir tehdit oluşturma niyetinde olmadığını, odak noktasının yeniden inşa, Suriye'yi enerji koridorları ve boru hatları için bir merkez haline getirmek, sınırları, tehditlere ve kaçakçılığa karşı güvence altına almak olduğunu da vurguladı.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ankara'da Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile görüştü, 8 Ekim 2025 (AFP)
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ankara'da Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile görüştü, 8 Ekim 2025 (AFP)

Suriye'nin cevabında, Türk Bayraktar insansız hava araçları ve diğer uçakların konuşlandırılacağı Ebu Zuhur Havaalanı’nın, DEAŞ ve diğer milislere karşı operasyonları desteklemeyi, Irak ve Lübnan ile olan sınırları güvence altına alarak silah ve milislerin sızmasını önlemeyi amaçladığı belirtildi. İsrail tarafı ise İsrail'in bunu bir Türk tehdidi olarak gördüğünü ve pistleri bombalayarak uçakların gelişini ve bölgede üs kurulmasını engelleyeceğini belirtti.

Edinilen bilgilere göre, Şeybani ile Gofman arasındaki temasların (bunlardan biri ilk olarak 14 Ağustos'ta Reuters tarafından bildirildi) ve Şeybani ile Barrack arasında 17 Ağustos'ta İstanbul'da görüşme yapıldı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre görüşmenin ardından Amerikalılarla devam eden iletişim sırasında,18 Ağustos'ta İsrail'in Ebu Zuhur Havaalanı’nı bombalamasıyla Şam şaşkınlığa uğradı. Yine bu bilgilere göre Netanyahu, Washington'un havaalanını bombalamama ve meseleyi “çatışmayı önleme kanalları aracılığıyla” çözme talebini “yerine getirmedi.” Trump çarşamba günü, ayrıntı vermeden İsrail hava saldırısı hakkında bilgilendirildiğini belirtti.

İsrail'in hava saldırısı Arap ve Türk kınamaları ile karşılandı. Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi, Şeybani'ye saldırıyı kınayan “ortak bir açıklama” yapma teklifinde bulundu.

Katz, Ebu Zuhur Havaalanı’nın bombalanmasının ardından Suriye'nin güneyini ziyaret etti. Suriyeli bir kaynak, “ABD’nin arabuluculuğuyla bir güvenlik anlaşmasına varmaya her yaklaştığımızda, İsrail sözünden dönüyor” ifadelerini kullandı.

Peki, Ebu Zuhur'da gerçekten bir Türk üssü kurma planı var mıydı?

Suriyeli bir kaynağa göre, Ankara ile güçlü bağlarına rağmen Şam, “Türkiye ve İsrail arasında bir çatışma alanı haline gelmemeye” çalışıyor. Axios'a konuşan Şeybani, “Orada bir Türk üssü kurma, kalıcı bir Türk askeri varlığı oluşturma veya Türk kuvvetlerini konuşlandırma niyeti yoktu” dedi. Şeybani ayrıca, “Aslında üs neredeyse boştu. Henüz tamamen rehabilite edilmemişti ve tam olarak faaliyete geçmemişti; oradaki çalışmalar hâlâ rehabilitasyon aşamasındaydı” diye belirtti.

İsrail ise Trump yönetimine son saldırısının “potansiyel bir Türk askeri yığınağını önlemeyi amaçladığını” bildirdiğini açıkladı. Netanyahu “X” platformundan yaptığı açıklamada, İsrail'in hava saldırısından önce Suriye'yi üste Türk varlığına izin vermemesi konusunda uyardığını belirterek, “Mesajımız çok açıktı: Bunu yapmayın. Sanırım mesajı tam olarak anlamadılar” dedi. Netanyahu'nun ofisi, İsrail'in Suriye'yi söz konusu üste bir Türk konuşlanmasının güvenliğine tehdit oluşturacağı konusunda defalarca uyardığını ve Şam'ın bu uyarıları görmezden geldiğini söyledi.

Ebu Zuhur Havaalanı, Suriye, 18 Ağustos 2026 (Reuters)
Ebu Zuhur Havaalanı, Suriye, 18 Ağustos 2026 (Reuters)

Buna karşılık, bir Türk yetkili üste Türk varlığı olmadığını belirterek, İsrail'i komşu ülkeleri bombalamak ve bölgeyi istikrarsızlaştırmak için bahaneler uydurmakla suçladı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, “Netanyahu gibi figüranların, bölgemizdeki barış ve istikrarı baltalama oyunlarına gelmeyecek kadar da tecrübe sahibiyiz” dedi.

Barrack ise Türkiye'nin saldırıdan önceden haberdar olmadığını söyledi ve “bu nedenle İsrail uçaklarının kuzeye, topraklarına doğru ilerlediğini tespit ettiğinde aslında askeri bir karşılık için hazırlık yapabilirdi” dedi. Durumun kötüleşmesini önlemede “soğukkanlılığın” başarılı olduğunu da ifade etti.

Geçtiğimiz ay Şeybani, “İsrail'in askeri operasyonları ve 1974 sınırının ötesindeki topraklarımızın yasadışı işgalinin devam etmesi, bölgenin güvenliğine doğrudan bir tehdit ve ulusal kaynaklarımızı tüketmektir” diyerek, İsrail'in “koşulsuz” geri çekilmesini talep etmişti.

 İsrail istihbarat teşkilatı (Mossad)'ın yeni başkanı Roman Gofman, 29 Eylül 2025'te ABD’nin başkenti Washington'daki Beyaz Saray'da
İsrail istihbarat teşkilatı (Mossad)'ın yeni başkanı Roman Gofman, 29 Eylül 2025'te ABD’nin başkenti Washington'daki Beyaz Saray'da

Bu arada, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz geçen hafta İsrail'in Suriye topraklarındaki güçlerini koruma niyetinde olduğunu vurguladı. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de Ebu Zuhur Havaalanı saldırısının ardından Suriye'nin güneyinde İsrail tarafından işgal edilen bölgeleri inceledi.

Suriyeli bir kaynak şunları söyledi: “ABD’nin arabuluculuğuyla bir güvenlik anlaşmasına varmaya her yaklaştığımızda, İsrail sözünden dönüyor.” Sözlerine şöyle sürdürdü: “İsrail'in Ebu Zuhur'da bir Türk üssünün olduğuna dair bahanesi gülünç. Türk üsleri Türk topraklarının içinde sadece 70 kilometre uzakta; Suriye içinde bir üs kurmanın stratejik olarak ne gibi bir faydası var ki?”

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Selam: Lübnan ordusunun güneydeki varlığı sadece askeri bir konuşlandırma değil, devletin varlığıdır

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün ülkenin güneyindeki Lübnan ordusunu ziyaret etti (Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün ülkenin güneyindeki Lübnan ordusunu ziyaret etti (Ulusal Haber Ajansı)
TT

Selam: Lübnan ordusunun güneydeki varlığı sadece askeri bir konuşlandırma değil, devletin varlığıdır

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün ülkenin güneyindeki Lübnan ordusunu ziyaret etti (Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün ülkenin güneyindeki Lübnan ordusunu ziyaret etti (Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün Lübnan ordusunun güneydeki varlığının “yalnızca askeri bir konuşlanma değil, devletin varlığı” olduğunu söyledi.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı’nın aktardığına göre Selam, helikopterle Sur kentine gelerek Savunma Bakanı Tümgeneral Mişel Menessa tarafından karşılandığı Benva Berakat Kışlası’na geçerken yaptığı açıklamada, “Ülke anayasasının gerektirdiği şekilde dayanışma içindeki bir hükümet olarak verdiğimiz söze bağlıyız. Hükümetimiz, ordunun insan gücünü geliştirmek, teçhizatını modernize etmek ve mensuplarının yaşam ve sosyal koşullarını iyileştirmek için mümkün olan bütün Arap ve uluslararası desteği seferber etmeye devam ediyor” dedi.

Selam askerlere hitaben, “Karşı karşıya olduğunuz zorlukların boyutunun farkındayım. İsrail saldırıları sürerken üzerinizdeki yükün de farkındayım. Ancak egemenliğin yeniden tesis edilmesinin ancak güçlü bir devlet inşa edilmesiyle mümkün olduğunu da biliyorum. Güçlü bir devlet ise tek ve güçlü bir ordu olmadan var olamaz” ifadelerini kullandı.

Selam, “Güneyin de Lübnan’ın tamamı gibi tek devletin otoritesi altında olmasını istiyoruz. Lübnan vatandaşının kendisini koruyacak bir ordusu olduğu için güvende olmasını ve devletin savaş ve barış kararındaki yetkisini yeniden tesis etmesiyle ülkenin istikrara kavuşmasını istiyoruz” diye konuştu.

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün ülkenin güneyinde Lübnan ordusunu ziyaret etti. (NNA)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, bugün ülkenin güneyinde Lübnan ordusunu ziyaret etti. (NNA)

Başbakan, “Ordunun konuşlandığı her nokta, devletin egemenliğini, otoritesini ve itibarını yeniden tesis ettiği bir noktadır. Hükümetimiz açısından orduyu güçlendirmek programımızda ikincil bir madde ya da teknik bir mesele değildir; devletin yeniden tesis edilmesine yönelik projemizin merkezinde yer alan stratejik bir tercihtir” dedi.

Hükümetin mümkün olan bütün Arap ve uluslararası desteği seferber etmek için çalışmalarını sürdürdüğünü vurgulayan Selam, “ordu kurumunun birliğinin korunması” ve “siyasi hesapların aralarına nifak sokmasına izin verilmemesi” çağrısında bulundu.

Selam ayrıca mezhepçiliğin kötülüklerinin askerlerin saflarına sızmasına izin verilmemesini isteyerek, “Sizin için referans olarak yalnızca anayasayı ve yasayı kabul edin” dedi. Şarku’l Avsat’ın NNA’dan aktardığına göre Lübnan ordusunun gücünün yalnızca silahları, teçhizatı ve personel sayısından kaynaklanmadığını belirten Selam, asıl gücün birlikten geldiğini ifade etti. Selam, “Ordu, Lübnanlıların mezhep ve bölge mensupları olarak değil, tek bir vatanın evlatları olarak bir araya geldiği az sayıdaki kurumlardan biridir” dedi.

Savunma Bakanı Mişel Menassa da Sur’da yaptığı açıklamada, “Devletin egemenliğini ve topraklarımızın her karışını geri alma konusundaki değişmez tutumumuzu teyit ediyoruz. Lübnan’ın içine girdiği müzakerelerin amacı da budur ve bu müzakereler, 7yxçıkmazdan kurtulmanın en iyi yoludur” ifadelerini kullandı.

Menassa, “Ordu hiçbir zaman ayrıştırıcı olmadı; üstlendiği her görevi büyük bir titizlikle yerine getirdi... Güney Lübnan’a dönene ve sizler başınız dik şekilde topraklarınıza dönene kadar içimiz rahat etmeyecek” dedi.


Yahudi yerleşimciler, Batı Şeria'da boşalttıkları yere 21 yıl sonra geri döndü

Radikal sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich (en solda), Kadim'de Yahudi yerleşiminin tekrar kurulmasıyla "tarihi bir hatayı düzelttiklerini" savundu (Şomron Bölge Konseyi/Ynet)
Radikal sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich (en solda), Kadim'de Yahudi yerleşiminin tekrar kurulmasıyla "tarihi bir hatayı düzelttiklerini" savundu (Şomron Bölge Konseyi/Ynet)
TT

Yahudi yerleşimciler, Batı Şeria'da boşalttıkları yere 21 yıl sonra geri döndü

Radikal sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich (en solda), Kadim'de Yahudi yerleşiminin tekrar kurulmasıyla "tarihi bir hatayı düzelttiklerini" savundu (Şomron Bölge Konseyi/Ynet)
Radikal sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich (en solda), Kadim'de Yahudi yerleşiminin tekrar kurulmasıyla "tarihi bir hatayı düzelttiklerini" savundu (Şomron Bölge Konseyi/Ynet)

Yahudi yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria'da yer alan Kadim bölgesine 21 yıl sonra geri döndü.

BBC'nin yerel kaynaklardan edindiği bilgilere göre 30 aile, perşembe günü Kadim'e ulaştı. Bazı aileler askerler eşliğinde, araçlarına İsrail bayrakları asarak Filistinlilere ait köy ve tarım arazilerinden geçti.

Yerleşimcilerin yatak, mobilya ve inşaat malzemeleri taşıyan römorklarla birlikte geldiği de aktarılıyor.

Radikal sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Kadim'deki yerleşim için düzenlenen açılış töreninde bölgenin 21 yıl önce hükümet tarafından boşaltılmasını "sürgün suçu" diye niteleyerek, "Bu yanlışı düzelttik ve Kadim yerleşimine geri döndük" dedi.

Törene, Batı Şeria'nın kuzeyinde çok sayıda yasadışı Yahudi yerleşim birimini bünyesinde bulunduran Şomron Bölge Konseyi'nin lideri Yossi Dagan da katıldı.

Dagan, konuşmasında "bölgenin geleceğini yeniden şekillendirdiklerini" savunurken, Yahudi yerleşimcilerin bir gün Gazze'ye de geri döneceğini de ileri sürdü.

Kadim, 2005'te İsrail'in tek taraflı geri çekilme planı kapsamında boşaltılmıştı. Plan çerçevesinde Gazze'deki tüm Yahudi yerleşimciler ve askerler bölgeden çekilirken, Batı Şeria'nın kuzeyinde Kadim dahil 4 yerleşim bölgesi de terk edilmiş, İsraillilerin buralarda ikamet etmesi yasaklanmıştı.  

Ancak Binyamin Netanyahu hükümeti Kadim, Ganim, Sanur ve Homeş'e yönelik bu yasağı Mart 2023'te kaldırmıştı.

Ganim, Sanur ve Homeş'in ardından Kadim, 2005'te boşaltılan yerleşimler arasında yeniden İsraillilerin ikametine açılan son bölge oldu.

İsrailli insan hakları örgütü Peace Now'dan Hagit Ofran, Cenin çevresindeki hızlı inşaat faaliyetlerinin, ekimdeki İsrail seçimleri öncesinde hükümetin Batı Şeria'daki yerleşimleri mümkün mertebe genişletme politikasının parçası olduğunu vurguluyor.

Yahudi yerleşimcilerin kurduğu Emek Dotan bölgesinin yakınında yaşayan Filistinli Samir Cebir, evlerin buldozerlerle yıkıldığını, ardından karavanlarla yerleşimcilerin getirildiğini anlatıyor:

Hepimiz korkuyoruz, tamamen savunmasızız. Hepsinin elinde silah var.

İsrail'in Batı Şeria'yla Doğu Kudüs'ü ayırmayı hedefleyen yasadışı yerleşimleri genişletme planı da büyük tepki çekmişti.  

İsrail hükümeti, E1 adlı proje kapsamında 1234 konut inşası için bu hafta ihale ilanı yayımladı.

Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, İtalya, Kanada, Hollanda ve Norveç ise ortak açıklamayla karara tepki gösterdi.

Açıklamada, "E1 yerleşimi, Batı Şeria'yı bölerek ve Filistin topraklarının bölgesel bütünlüğüne zarar vererek iki devletli çözüm ihtimalini zayıflatacaktır" dendi.

Independent Türkçe, BBC, Ynet, Times of Israel