Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Yemen ordusunun hızlı manevrasıyla Zubab ve BabulMendeb  yeniden ele geçirildi

Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)
Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)
TT

Yemen ordusunun hızlı manevrasıyla Zubab ve BabulMendeb  yeniden ele geçirildi

Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)
Yemen ordusu inisiyatifi yeniden ele geçirerek batı kıyısını kurtarma operasyonu başlattı (Askeri medya)

Yemen hükümet güçleri pazartesi günü ülkenin batı kıyısında yeni bir cephe açarak Zubab ilçesi ile BabulMendeb  bölgesinin kontrolünü ele geçirdi. Sahadaki bu önemli gelişme, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin devlet kurumlarını yeniden tesis etmek ve Husilerin kontrolüne son vermek amacıyla Yemen Şafağı operasyonunu başlatmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Bu sırada Taiz'in güney kırsalında şiddetli çatışmalar devam ederken Husiler, Taiz kentini güneydeki Turbe kenti ve Lahic ile Aden'in de bulunduğu hükümet kontrolündeki bölgelere bağlayan ana yolu kesmeye çalıştı.

Yemen hükümet güçleri, BabulMendeb  Boğazı'na kıyısı bulunan Zubab ilçesinde geniş çaplı bir askeri operasyon düzenlediğini açıkladı. Operasyon kapsamında sahada bir kuşatma manevrası gerçekleştirilerek stratejik noktalara ulaşıldığı, Zubab ilçesi ile havalimanının kontrol altına alındığı ve Zubab ile Muha arasındaki yolun kesildiği bildirildi. Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Kurmay Albay Macid en-Nezili ise Vatan Kalkanı Güçleri ile Amalika Tugaylarının BabulMendeb 'in kontrolünü tamamen sağladığını açıkladı.

Gelişme, El-Alimi'nin Yemen Şafağı operasyonunun başlatıldığını duyurmasının ardından geldi. El-Alimi, operasyonun devlet kurumlarını yeniden tesis etmeyi, başkent Sana'yı kurtarmayı ve terörist Husilerin darbesine son vermeyi amaçladığını söyledi. El-Alimi, silahlı kuvvetler ve askeri oluşumların kardeş ve dost ülkelerin desteğiyle devletin yeniden tesis edilmesi yönünde ilerleyeceğini belirtti.

btrn
Yemen Amalika Tugayları ve Vatan Kalkanı Güçleri, batı kıyısına doğru «Yemen Şafağı» operasyonunu başlattı (Yerel medya)

Nezili, hükümet güçlerinin Husilerin kapasite ve unsurlarını hedef almak amacıyla operasyonu geniş çaplı olarak başlattığını söyledi. Gerçekleştirilen kuşatma manevrasının ardından BabulMendeb 'in kontrol altına alındığını belirten Nezili, Zubab Havalimanı'nın da güçlerin kontrolüne geçtiğini, Zubab ile Muha arasındaki yolun kesilerek ateş kontrolü altına alındığını ifade etti.

Nezili, yüzlerce Husi unsurunun Zubab bölgesinde kuşatıldığını belirterek bu kişilere teslim olmaları çağrısında bulundu. Nezili ayrıca bazı Husi unsurlarının kuşatılmalarının ardından teknelerle deniz yoluyla kaçtığını söyledi.

Yemen hükümet güçleri tarafından yapılan resmi açıklamada ise Vatan Kalkanı Güçleri ile Amalika Tugaylarının halk direniş güçlerinin desteği ve hava koruması altında, Husilerle yaşanan çatışmaların ardından Zubab ilçesi ile BabulMendeb  çevresindeki stratejik noktaları kurtardığı bildirildi.

hyju
Taiz cephelerinde hükümet güçleri ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar (AFP)

Bir askeri kaynak, operasyonlarda Husi saflarında ölü ve yaralıların bulunduğunu, çok sayıda araç, ekipman ve askeri teçhizatın imha edildiğini veya kullanılamaz hale getirildiğini söyledi. Kaynak, güçlerin bölgedeki tarama ve güvenlik operasyonlarını sürdürdüğünü ve ikmal yollarını kestiğini belirtti.

1122 hedefe yönelik operasyon

Batı kıyısındaki saldırıyla eş zamanlı olarak Yemen Silahlı Kuvvetleri, son dönemde Husilerin Saada, Cevf, Taiz ve kıyı cephelerindeki mevzi ve kapasitesine karşı 1122 hassas hedefleme operasyonu gerçekleştirdiğini açıkladı.

Nezili, operasyonlarda topçu mevzileri, roketatarlar, savunma tahkimatları, yaklaşma ve ikmal yolları, takviye birlikleri ve askeri yığınakların yanı sıra komuta ve kontrol merkezlerinin hedef alındığını söyledi. Operasyonlarda savaş uçakları, insansız hava araçları, topçu birlikleri, füzeler, roketatarlar ve keskin nişancıların kullanıldığı belirtildi.

Yemen Silahlı Kuvvetlerinin açıkladığı bilançoya göre operasyonlarda 1747 Husi unsuru etkisiz hale getirildi. Ayrıca 364 araç, ekipman, askeri araç ve ikmal aracının imha edildiği veya kullanılamaz hale getirildiği bildirildi.

cdfv
Taiz'de Yemen güçleri birden fazla cephede Husilerle çatışıyor (AFP)

Batı kıyısında yeni bir cephe açılması, operasyonların seyri açısından dikkat çekici bir değişime işaret ediyor. Hükümet güçleri, Taiz çevresinde ve güneydeki yollarda Husilerin ilerleme girişimlerine karşı koymakla sınırlı kalmak yerine Zubab ve BabulMendeb  ekseninde harekete geçerek Husilerin kıyıdaki ikmal hatlarını doğrudan baskı altına alıyor.

Taiz baskı altında

Öte yandan Taiz, çatışmaların ana merkezlerinden biri olmaya devam ediyor. Vilayetin güney ve batısındaki Şimayiteyn, Mevasıt ve Muafir ilçeleri ile diğer cephelerde çatışmalar sürüyor.

Askeri kaynaklar, hükümet güçlerinin bazı cephelerde inisiyatifi yeniden ele geçirdiğini ve Husi sızma girişimleri ile saldırılarını püskürttüğünü belirtti. Saha kaynakları ise Şimayiteyn bölgelerinde çatışmaların devam ettiğini aktardı. Buna göre Husiler batı yönünden ilerleyerek Taiz kentini ilçe merkezi Turbe'ye ve güneyde Lahic ile Aden'e bağlayan ana yolu kesti.

Bu çatışmalar, çok sayıda cepheden baskı altında bulunan Taiz kenti açısından özel önem taşıyor. Husilerin çatışmaları kentin güney ve batı kırsalına yayma ve kentin hükümet kontrolündeki bölgelerle bağlantısını kesme girişiminde bulunduğu belirtiliyor. Saha kaynakları ayrıca Taiz kırsalındaki Ulyum bölgesine doğru Husi hareketliliği yaşandığını, kent çevresindeki çatışmaların da sürdüğünü bildirdi.

Taiz'in güney kırsalındaki çatışmalar son iki günde şiddetlenmişti. Hükümet güçleri saldırı ve sızma girişimlerinin püskürtüldüğünü açıklarken askeri kaynaklar, pusu, keskin nişancı ateşi, insansız hava araçları, doğrudan çatışmalar ve hava saldırıları sonucunda Husilerin ağır kayıplar verdiğini belirtti.

Hükümet güçleri, Taiz'deki çatışmaların tüm cephelerde inisiyatifi yeniden ele geçirmeye yönelik daha geniş kapsamlı bir planın parçası olduğunu belirtiyor. Husi grubunun ise son dönemde batı kıyısında elde ettiği kazanımları korumaya ve Taiz kentine batı ve güney yönlerinden baskı uygulamaya çalıştığı ifade ediliyor.

Seferberlikten saldırıya

Zubab'daki saldırı, El-Alimi'nin devlet topraklarının geri kalanını yeniden ele geçirmek ve ülkenin tamamında devlet otoritesini tesis etmek amacıyla askeri operasyonların başlatıldığını açıklamasından 24 saatten kısa süre sonra gerçekleşti.

El-Alimi, silahlı kuvvetler, güvenlik güçleri ve diğer askeri oluşumlara görevlerini yerine getirmeleri yönünde talimat verildiğini belirterek savaşın devlet kurumlarını yeniden tesis etmeyi amaçladığını vurguladı. El-Alimi, operasyonun Husilerin kontrolündeki bölgelerde yaşayan halka karşı, herhangi bir mezhep veya kabileye yönelik bir savaş olmadığını söyledi.

El-Alimi ayrıca sivrilere askeri mevzilerden, toplanma noktalarından ve ikmal yollarından uzak durmaları ve çocuklarının çatışmalara sürüklenmesini engellemeleri çağrısında bulundu. Silah bırakarak Husiler adına savaşmaya son verenlerin güvenli şekilde geri dönmelerinin sağlanacağı yönündeki devlet taahhüdünü yineledi.

Hükümet güçleri ve halk direnişine yönelik mesajında El-Alimi, görevin yalnızca toprakları geri almakla sınırlı olmadığını, devlet otoritesinin de bu bölgelere yeniden taşınmasını kapsadığını belirtti. El-Alimi, sivillerin ve mülklerin korunması, hukuka uyulması, intikam alınmaması ve masumlara yönelik saldırılardan kaçınılması çağrısında bulundu.

Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu Komutanlığı da El-Alimi'nin konuşmasının ardından Yemen güçlerine operasyonel destek sağlanacağını açıkladı. Koalisyon, devletin ve kurumlarının yeniden tesis edilmesine ve Husi grubunun deniz ulaşımının serbestisi üzerindeki tehdidinin sona erdirilmesine kadar Yemen hükümetinin yanında olmaya devam edeceğini bildirdi.


Reşad el-Alimi, Sana'yı Husilerden kurtarmak için Yemen Şafağı operasyonunu başlattı

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)
TT

Reşad el-Alimi, Sana'yı Husilerden kurtarmak için Yemen Şafağı operasyonunu başlattı

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (SABA)

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, pazartesi günü yaptığı açıklamada, devlet kurumlarını yeniden işler hale getirmek, başkent Sana'yı kurtarmak ve İran destekli Husilerin darbesine son vermek amacıyla Yemen Şafağı adını verdiği askeri operasyonun başladığını duyurdu.

El-Alimi, X platformundaki paylaşımında, “Allah'ın izniyle devlet kurumlarını yeniden tesis etmek, başkent Sana'yı kurtarmak ve terörist Husilerin darbesine son vermek amacıyla Yemen Şafağı operasyonu başladı” ifadelerini kullandı.

Operasyonun “Allah'ın yardımı, halkımızın iradesi, silahlı kuvvetlerimiz ve tüm askeri oluşumların cesareti ile kardeşlerimiz ve dostlarımızın desteğiyle” ilerleyeceğini belirten El-Alimi, Yemen'in “özgürlük, barış ve istikrarın yeni bir şafağına” doğru ilerleyeceğini vurguladı.

Açıklama, Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu Komutanlığı'nın Yemen güçlerine tam operasyonel destek sağlanacağını ve devlet kurumları yeniden tesis edilene kadar meşru hükümete verilen desteğin sürdürüleceğini açıklamasından saatler sonra geldi. Koalisyon ayrıca Husilerin deniz ulaşımının serbestisi üzerindeki tehdidinin sona erdirilmesi için desteğini sürdüreceğini bildirdi.

El-Alimi, pazar günü Yemen halkına hitaben yaptığı konuşmada, gerilimi düşürme ve barış girişimlerinden sonuç alınamaması üzerine askeri harekata geçildiğini açıklamıştı. El-Alimi, silahlı kuvvetler, güvenlik güçleri ve diğer askeri oluşumlara, onaylanan planlar doğrultusunda görevlerini yerine getirmeleri yönünde talimat verildiğini belirtmişti.

Başkanlık Konseyi Başkanı, savaşın Husilerin kontrolündeki bölgelerde yaşayan halka karşı yürütülen bir savaş olmadığını vurgulayarak sivillere askeri mevzilerden, toplanma noktalarından ve ikmal yollarından uzak durmaları çağrısında bulundu. El-Alimi ayrıca devletin sivilleri ve mülkleri koruma, hukuka uyma ve intikam ile misillemeyi reddetme taahhüdünü yineledi.

Operasyonun başlatılması, Taiz vilayetinde çatışmaların tırmandığı bir döneme denk geldi. Husiler, Taiz kentini hükümetin kontrolündeki Lahic ve Aden gibi bölgelere bağlayan yolları kesme girişimleri kapsamında vilayetin güneybatısındaki kırsal kesimlere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı.


Lübnan, Türk-İsrail çekişmesinin mayın tarlasında yol alıyor

Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)
TT

Lübnan, Türk-İsrail çekişmesinin mayın tarlasında yol alıyor

Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki Sayda köyünde bir Türk inşaat şirketinin üssünde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'ne (UNIFIL) ait araçlar park halinde görülüyor (AFP)

Süreyya Şahin

Temmuz ayı sonunda Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevaf Selam'ın Ankara ziyaretlerinin ardından Lübnan-Türkiye ilişkilerinde yeni bir başlangıç ​​yaşanırken, İsrail'in ağustos ayında Suriye'nin kuzeyinde, ağırlıklı olarak Türk nüfuzu altında olduğu düşünülen Ebu’z Zuhur Havaalanını bombalaması sonucu Türk-İsrail ilişkilerindeki gerilim tırmandı.

Bu durum, özellikle 2024 ve 2026 yıllarında girişilen Gazze ve İran'a destek savaşının ardından işgal ettiği Lübnan topraklarından İsrail'in çekilmesi için müzakereler yürüten Lübnan'ın, Türkiye ve İsrail dosyaları ile onlarla bağlantılı son derece hassas ve kırılgan meseleler karşısındaki kırılgan konumuna dair birçok soruyu gündeme getirdi.

Lübnan ve Türkiye arasında atılan önemli adımların, 26 Haziran'da Lübnan ile “Çerçeve Anlaşması”nı imzalayan İsrail'i rahatsız ettiğine şüphe yok. Bu çerçeve kapsamında yedi görüşme turu yapıldı ve sekizincisinin önümüzdeki ekim ayında yapılması bekleniyor.

Türkiye'ye siyasi bir mesaj niteliğinde olan Ebu’z Zuhur'un bombalanmasının ardından, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail'in Türkiye'yi Suriye'de askeri üs kurmaması konusunda uyardığını belirtti. Zira İsrail'de, Suriye-Türkiye askeri iş birliği konusu başta olmak üzere, Türkiye'nin bölgedeki rolüne ilişkin artan bir endişe var.

Türkiye'nin İsrail'i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olduğunu ve onunla doğrudan veya dolaylı bir savaşa girmediğini belirtmekte fayda var. Akdeniz'deki Türk-İsrail anlaşmazlığı, geniş çaplı bir askeri ve stratejik rekabete dönüştü. Bu kapsamda iki taraf arasında 20 Ağustos'ta denizde bir sürtüşme kaydedildi. İsrail donanması komutanları, İsrail'in bölgedeki “hareket özgürlüğünün” korunacağı konusunda uyarılarda bulundular.

scdfv
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Lübnanlı mevkidaşı Joseph Avn, Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda gerçekleşen görüşmeleri öncesinde düzenlenen karşılama töreninde onur kıtasını selamlıyor, 30 Temmuz 2026 (AP)

Türkiye ziyaretinin ardından Cumhurbaşkanı Avn, özellikle iki ülke arasındaki son silah anlaşmasıyla birlikte İsrail ile askeri ve savunma ortaklığının güçlendiği bir dönemde, 31 Ağustos'ta Yunanistan'ı ziyaret etti. Yunanistan, Türkiye'nin rakibi ve Türkiye'nin artan siyasi, güvenlik ve ekonomik etkisine ilişkin endişelerini paylaşan İsrail ile askeri ortaklığını güçlendirmeyi amaçlayan bir devlettir.

Türkiye, anlaşmayı kendisine yönelik ve İsrail'in Türk topraklarına yakın bir bölgede askeri sistemlerini konuşlandırmasına olanak tanıyan bir mesaj olarak değerlendirdi. Anlaşma, Yunanistan'ın “Aşil Kalkanı” adındaki hava savunma projesi kapsamında İsrail'den 3,1 milyar avro değerinde silah satın almasını içeriyor.

Türkiye, bölgesel varlığını sağlamlaştırmak için Lübnan'da bir rol oynamaya çalışıyor. Bu, Türkiye için yeni bir şey değil; Osmanlı İmparatorluğu 400 yıldan fazla bir süre Lübnan'ı yönetmişti. Bugün Türkiye, iş birliği, koordinasyon ve ikili ilişkilerin güçlendirilmesiyle ilgilenerek buraya geri dönüyor.

Ordunun desteklenmesinin yanı sıra güneyin yeniden imarına katkıda bulunmaya hazırlanan Türkiye ile Lübnan arasında yeni bir ortaklık süreci de şekilleniyor. İki ülke arasındaki iş birliği, yaklaşık 100 milyon Türk lirası tutarındaki askeri ve mali iş birliği anlaşmasıyla başlatıldı. Buna ek olarak orduya destek amacıyla yani yaklaşık 3 milyon dolar nakdi yardım sağlandı. Türkiye, 17 Eylül 2026'da Paris'te düzenlenen Lübnan ordusunu desteklemeye yönelik uluslararası hazırlık konferansına da katıldı.

Türkiye, UNIFIL’e alternatif olacak güce katılma arzusunda olduğunu dile getirdi ve kendisi ile birlikte Mısır, Pakistan, Endonezya ve Malezya dahil olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinden oluşan bir Arap gücü kurulmasını önerdi. Türkiye'nin de üyesi olduğu NATO'dan bir güç oluşturulması önerisi de yapıldı. Ancak İsrail, kuzey sınırında Türk güçlerinin varlığını kategorik olarak reddederken, Hizbullah bunu memnuniyetle karşıladı. Bu konunun, Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri'nin Türkiye'ye yapacağı ziyarette ele alınması bekleniyor.

Lübnan, Türkiye ile giderek stratejikleşen ilişkiler ile öne çıkıyor ve son ziyaretler ışığında bu konu üzerinde çalışılıyor

Türkiye, bölgesel nüfuzunu derinleştirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda, Reuters'ın 1 Ekim 2026'da ortaya koyduğu gibi, Suriye ve Hizbullah arasında arabuluculuk rolü oynuyor.

Hem Türkiye Cumhurbaşkanlığı hem de Suriye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan resmi inkarlara rağmen, Lübnanlı kaynaklar medya kuruluşlarına bunu doğrulayan açıklamalarda bulundular. İki taraf arasında, Eylül 2026'nın ilk on gününde Türkiye'de düzenlenen üçlü güvenlik toplantısında Türkiye üzerinden karşılıklı “gerilimi azaltma mesajları” iletildiğini belirttiler.

Karşılıklı mesajlar arasında Hizbullah'ın hem askeri hem de güvenlik açısından Suriye sahnesinden uzaklaşma ve eski rejimle bağlantılı grupları desteklememe taahhüdü karşılığında, Suriye’nin, Lübnan topraklarında Hizbullah'ı silahsızlandırma planının bir parçası olarak Lübnan'a askeri müdahalede bulunmaması sözü de yer alıyordu.

Kaynaklar, ABD Başkanı Donald Trump'ın Şam'ın Hizbullah'ı silahsızlandırma misyonunu yerine getirebileceği yönündeki tehditlerinin ardından Türkiye'nin bu arabuluculuk çabalarını sürdürdüğünü belirtti; Trump özellikle Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara'nın bu misyonu başarabileceğini de ima etmişti. Hizbullah, arabuluculuğa olumlu veya olumsuz herhangi bir tepki vermese de, o da güvenlikle ilgili endişeler taşıyor. Buna rağmen, Lübnan sınırındaki Suriye güvenlik önlemlerini engellemeyeceğine dair güvence verdi.

hy
Lübnan ordusu subayları, Güney Lübnan'daki Batı Zavtar köyünde, “pilot bölgeler” olarak bilinen üç alandan birinde Lübnan askerlerinin konuşlandırılması sırasında, 26 Temmuz 2026 (Reuters)

Kaynaklar, Hizbullah'ın Suriye'den tamamen çekildiğini ve müdahale etmeyeceğini, ayrıca iç politikadaki konumlanmasına bağlılığını açıkça teyit ettiğini belirtti. Bu nedenle Türkiye, Hizbullah'ın eski rejimin kalıntılarına verebileceği herhangi bir desteğe ilişkin Suriye'nin endişelerini gidermeye çalışırken, aynı zamanda Hizbullah'ın Lübnan'da silahsızlandırılmasını amaçlayan herhangi bir Suriye rolüne ilişkin kaygılarını da gidermeye çalıştı.

Kuzey Carolina Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Hızır Za’rur, el-Mecelle'ye şunları söyledi: “Böyle bir rolün resmi olarak reddedilmesi, devlet ile değil de Hizbullah ile görüşüldüğü için, resmi Lübnan makamlarını zor durumda bırakmama isteğinden ve Suriye ile Türkiye'nin Lübnan devletini zayıf göstermekten kaçınma arzusundan kaynaklanıyor.”

Ayrıca, Türkiye'nin bu konuda bir rolünün olması İsrail'i bunu iki kez düşünmeye sevk ediyor, özellikle de güvencenin Washington'dan geldiği, Hizbullah'ın silahı ile ilgili herhangi bir çözümün Suriye'yi Hizbullah üyelerinin kendisine başvurmasına izin vermeyi düşünmeye istekli hale getirmesinin uzak bir ihtimal olmadığı göz önüne alındığında.

Bu garantiler var oldukça İsrail onlara saldıramaz. Suriye ve Türkiye müttefik ve Lübnan bu ittifaka yakın. Za’rur ayrıca hem Suriye hem de Hizbullah'ın görüşmelere açık olduklarını ifade ettiklerini belirtti. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin temmuz ayında Şam'ın Hizbullah ile görüşmeye açık olduğunu söylediğini ve bir ay sonra da Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın Hizbullah’ın Suriye liderliğiyle görüşmeye itirazı olmadığını belirttiğini kaydetti.

Bilhassa Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) İsrail ile özel ilişkisinde Yunanistan'ın yanında yer alması ve Lübnan'ın Akdeniz'deki haklarını korumak için GKRY ile deniz sınır anlaşması imzalaması göz önüne alındığında, Lübnan Türkiye ve İsrail ile ilişkiler ve bunların sonuçları arasında nasıl bir denge kurabilecek?

Mecelle’nin görüştüğü üst düzey bir Lübnanlı yetkili şunları söyledi: “Genişleyen dış ilişkiler bağlamında, devletin rolünün önemi açıkça öne çıkıyor. Lübnan'ın kararlarına baskı yapan ve onu uluslararası arenada dışlanmış bir ülke haline getirenlerin eylemlerinden sonra bu rolü küresel sahnede yeniden kazanmak çok önemli.” Türkiye'de ise Cumhurbaşkanı Avn, Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan'a, Lübnan’ın İsrail ve GKRY gibi bölgesel ülkelerle yaptığı anlaşmaların hiçbir Türk çıkarına zarar vermemesi gerektiği konusunda güvence verdi. Lübnan'ın, Türkiye'nin çıkarlarına hiçbir şekilde zarar verecek anlaşmalar peşinde koşmadığını vurguladı. Türkiye’nin büyük bir bölgesel güç ve artık Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte Mekke İttifakı üyesi olduğunu vurgulayarak, Lübnan devletine ve siyasi ve güvenlik politikalarına verdiği tüm desteğin yanı sıra, sosyal alanlardaki desteği için de Türkiye'ye teşekkür etti.

Lübnanlı yetkili, “Lübnan ve İsrail ile özel ilişkileri olan Yunanistan arasındaki tarihi ilişkiler göz önüne alındığında, Atina, İsrail'in tüm Lübnan topraklarından çekilmesinde, Lübnan'ın İsrail ile düşmanlığı sona erdirecek ilişkiler kurmasını amaçlayan Lübnan ve İsrail arasındaki Çerçeve Anlaşması’nın uygulanmasında bir rol oynayabilir. Lübnan, diğer ülkelerin ve komşularının saygısını yeniden kazanmak için dengeli ve saygın bir dış politika izliyor. Bu, uzun bir yol, ama başladı. Tren, izolasyon ve kuşatma veya diplomatik boğulmaya benzeyen durumun yerini almak için harekete geçti. Lübnan, diğer ülkelerin dış politikalarına müdahale etmiyor” dedi.

Türkiye dost, İsrail ise düşman

Lübnan, Türkiye ile giderek stratejik hale gelen ilişkilerle öne çıkıyor ve Mecelle'ye konuşan konu hakkında bilgili bir diplomatın belirttiğine göre, son ziyaretler ışığında bu konu üzerinde çalışılıyor. Diplomat, “Türkiye'nin bölgedeki rolü, yakın zamanda Türkiye'yi de içeren Mekke Anlaşması'nda da görüldüğü gibi, ileri bir pozisyonu temsil ediyor. Türkiye dost bir ülke, İsrail ise düşman bir ülke. Ancak Lübnan, bölgedeki güvenlik ve nüfuz mücadelesinin gölgesinde bu noktalar arasında dikkatli bir şekilde ilerlemelidir” dedi.

Türkiye, stratejik ilişkilerin kurulduğu ve iş birliğinin güçlendirildiği dost bir ülke. İsrail ile ise hiçbir ilişki yok

Aynı diplomata göre, Türkiye'nin Lübnan'daki rolünün İsrail tarafından yakından izlenmesi şaşırtıcı değil. İsrail, Türkiye'nin Suriye, Lübnan ve hatta Gazze'deki nüfuzundan duyduğu endişeyi dile getiriyor. Aynı zamanda Türkiye, Lübnan'ın İsrail ile müzakereleri konusunda çekinceler taşıyor ve Lübnan hükümetinin İsrail kampına doğru kaymasından endişe ediyor. Ayrıca, Lübnan devleti ile Hizbullah ve Lübnan ile Suriye arasındaki ilişkilerle ilgili konularda da soruları var.

Lübnan son gelişmeleri inceliyor ve diplomatın belirttiğine göre, Türkiye'nin Lübnan'daki rolünün sınırlarını (ki bunlar Türkiye’nin izlediği sınırdan çok da uzak değil) temaslar sırasında ifade edecek. Lübnan, topraklarından çekilmesi için İsrail ile müzakerelere devam ederken aynı zamanda Türkiye ile stratejik ilişkilerini sürdürmek istiyor. Lübnan, Washington'un himayesi altında kendisine bundan başka bir yol görmüyor.

Başka bir diplomat Mecelle'ye, Türkiye'nin silah sorununun çözümü olarak Hizbullah'ın ağır silahlarını İran'a taşıma görevini üstlenmeyi düşünmediğini açıkladı. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın, Türkiye'nin güvenliğinin Beyrut, Halep ve Şam'da başladığını açıkça belirttiğini ve Türkiye'nin de Lübnan ile stratejik ilişkiler sürecinde bunu ifade ettiğini vurguladı. Türkiye, UNIFIL'in görev süresinin uzatılmaması durumunda, güçlerinin güneyde güvenliğin sağlanmasına katılmasını ve varlığının etkili ve verimli olmasını istiyor.

frgthyjuk
Lübnan sınırındaki kuzey İsrail'deki Roş Hanika'da İsrail askerleri, 4 Eylül 2026 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Türkiye, İsrail'in tamamen çekilmesi ve silahın sadece devletin kontrolünde olması anlamına gelen Çerçeve Anlaşmasının uygulanmasına yardımcı olmaya hazır. Türkiye'nin Hizbullah da dahil olmak üzere tüm Lübnanlı partiler ile iyi ilişkiler sürdürdüğünü belirtmekte fayda var. Ayrıca Lübnan ordusunu silahlandırmak ve desteklemek için Lübnan-Türkiye arasında imzalanmış bir anlaşma da mevcut.

Türkiye ile stratejik ilişki

Önde gelen bir diplomat, Mecelle'ye Lübnan-Türkiye ilişkilerinin önemini şöyle açıkladı: “Türkiye, kendisi ile stratejik ilişkilerin kurulduğu ve iş birliğinin güçlendirildiği dost bir ülke, İsrail ile ise hiçbir ilişkimiz yok. Çerçeve Anlaşması uygulanırsa, daha sonra kendisi ile bir barış anlaşmasıyla sonuçlanacak bir güvenlik anlaşması imzalanacaktır.” Diplomat, Türk-İsrail anlaşmazlığının gerçek bir savaş aşamasına varmayacağını, her iki tarafın da kendi çıkarları için bu anlaşmazlıktan faydalandığını düşünüyor.

Türkiye Cumhurbaşkanı Filistin ve İslam meselelerine önem veriyor. Netanyahu da seçim çıkarları için onunla anlaşmazlığını kullanıyor. Aralarında gerilim tırmanıyor, ancak savaş olasılığı düşük ve İsrail, Türkiye ile savaşamaz çünkü ABD'den sonra NATO'nun en büyük ikinci ordusuna, ayrıca gelişmiş bir silah sanayisine ve 85 milyondan fazla nüfusa sahip. Dahası, ticari ilişkileri milyarlarca dolara ulaşıyor ve bu, İsrail ile Türkiye arasında göz ardı edilmesi kolay olmayan önemli bir konu.

Profesör Za’rur da Mecelle'ye verdiği röportajda şunu vurguladı: “Türkiye'ye karşı gerilimi tırmandırmaya son vermesi için İsrail üzerinde bir Amerikan baskısı var, çünkü herhangi bir tırmanma NATO'yu, Pakistan'ı, Mısır'ı ve Suudi Arabistan'ı da içine çekecektir. Türkiye ayrıca mevcut müttefiklerine ek olarak Suriye ve Lübnan ile en üst düzeyde daha fazla ittifak kurmaya hazırlanıyor. Türkiye, artık farklı bir ülke.”

Ankara ve Tel Aviv arasında savaşı önleyenler

Bu bağlamda, Paris'te siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü Muhyiddin el-Şuhaymi, Mecelle'ye yaptığı açıklamada, “Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, yeni Suriye jeopolitik sahnesiyle ilgili bir uzlaşıya ulaşma süreciyle ilgili bağımsız anlamlar taşıyor. Beşşar Esed'in devrilmesinden sonra Türkiye'nin oradaki işlerin yönetiminde bir sözü var. Dahası, Suriye rejimiyle özel ilişkisi nedeniyle artık Suriye-İsrail sınırında yer alıyor ve bu da ona önemli bir manevra alanı yaratıyor” dedi.

Şuhaymi’ye göre Ebu’z Zuhur Havaalanının hedef alınması, Suriye sahnesinde rollerin nasıl dağıtılacağı ve nüfuzun nasıl paylaşılacağı konusunda bir anlaşmazlığın olduğunu gösteriyor. Ancak bu, Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma konusunda endişe yaratmadı ve bunun birkaç nedeni var:

- Washington, müttefikleri arasında yeni bir bölgesel çatışma istemiyor. Ve Türkiye, Suriye’de koşulları düzenlemede ABD’nin bir ortağı.

- Türkiye, benzersiz ve istisnai bir NATO gücü. ABD'den sonra NATO'daki en büyük ikinci askeri güç. Onunla savaşa girmek bir oyun değil. İsrail bunu anlıyor ve Türkiye'nin İran olmadığını biliyor. Suriye'deki kırmızı çizgiler arasındaki ilişkiyi düzenlemek acil hale geldi. Bu aşamayı yönetmek için Suriye ve İsrail bir güvenlik anlaşması yönünde ilerliyor.

- İsrail, İran yerine Türkiye'nin bölgeye girmesinden endişe duyuyor. Ancak Türkiye'nin girişi ve Arap devletleriyle ilişkilerinin örgütlenmesi, İran'ın pervasız yaklaşımına benzemiyor. Aksine, ilişkiler karşılıklı anayasal kurumlar aracılığıyla devletler arası bir temelde yürütülüyor. Türkiye'nin Libya'dan Sudan ve Suriye'ye kadar olan yükselişi de Arap devletleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile koordineli olarak bölgesel girişimler çerçevesinde gerçekleşiyor.

fergthyju
Yunanistan Hava Kuvvetleri pilotları, Yunanistan'ın Kalamata Havalimanı'nda bir Beechcraft T-6 Texan II eğitim uçağının yanında duruyor, 21 Ekim 2022 (AFP)

- Türkiye'nin Lübnan'daki rolünün sınırları, Suudi Arabistan tarafından çizilenlerle aynı doğrultuda. Lübnan-Türkiye ilişkilerinin mantığı Suudi Arabistan şemsiyesi altında tanımlanıyor ve ne Lübnan'da ne de bölgede bunun ötesine geçmiyor. Bunun kanıtı, Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte yer aldığı Mekke Anlaşması’dır.

Şuhaymi şunu vurguladı: “Lübnan'ın İsrail ile sorunu diplomatik açıdan öncelikli endişesi ve bu uluslararası anlaşmalara benzer bir süreçle, yani 1949 Ateşkes Anlaşması'na benzer bir güvenlik anlaşmasıyla çözülebilir. Ateşkes Anlaşması, temel mantığı geçerliliğini korurken, bazı maddelerinin artık geçerli olmaması nedeniyle, mevcut koşullara uygun değişikliklerle desteklenebilir. Zira kendisi, güneyde istikrarı sağlayan ve tanınmış sınırları garanti eden bir güvenlik ve askeri anlaşmadır. Lübnan'ın Arap pozisyonuna aykırı bir yol izlemesi olası değil. Ateşkes Anlaşması ise Lübnan’ın egemenliğinin korunmasını ve topraklarının iadesini garanti ediyor ve İsrail ile herhangi bir Arap veya Ortadoğulu çözüm ile de tutarlı.”