Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Sana’daki 550 özel okul, Husilerin askere alma baskısı altında

Husiler çocukları saflarına katmaya ve okulları eğitim merkezlerine dönüştürmeye devam ediyor. (Yerel medya)
Husiler çocukları saflarına katmaya ve okulları eğitim merkezlerine dönüştürmeye devam ediyor. (Yerel medya)
TT

Sana’daki 550 özel okul, Husilerin askere alma baskısı altında

Husiler çocukları saflarına katmaya ve okulları eğitim merkezlerine dönüştürmeye devam ediyor. (Yerel medya)
Husiler çocukları saflarına katmaya ve okulları eğitim merkezlerine dönüştürmeye devam ediyor. (Yerel medya)

Husiler, Yemen’in başkenti Sana’da özel okullarda öğrenim gören öğrencileri saflarına katma ve askere alma kampanyalarını yoğunlaştırdı. Eğitim kurumlarını, sürekli artan insan kayıplarını telafi etmek ve cephelere yeni savaşçılar kazandırmak amacıyla kullanan Husiler, öğrencileri askeri kurslara katılmaya zorlarken okul yönetimlerini kapaatılma, para cezası ve çeşitli yaptırımlarla tehdit ediyor.

Sana’daki eğitim çevrelerinden kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Husilere bağlı sözde Cihat Konseyi’nin, tanınmayan hükümetlerindeki Eğitim Bakanlığı ile koordinasyon içinde son günlerde Sana ve çevresindeki 550’den fazla özel okulu hedef alan bir kampanya başlattığını belirtti. Kaynaklar, bunun eğitim sektörünün Husilerin askeri ve ideolojik hedefleri doğrultusunda kullanılmasına yönelik yeni bir adım olduğunu ifade etti.

Kaynaklar, Husilere bağlı sorumluların birkaç gün önce Sana’daki 10 ilçede bulunan okullara saha ziyaretleri gerçekleştirdiğini ve okul yönetimlerinden her okuldan beş öğrenci seçerek askeri kurslara kaydettirmelerini istediğini aktardı. Talimatlara uymayı reddeden kurumların kapatılabileceği, yöneticilerine cezai yaptırımlar uygulanabileceği ve para cezası kesilebileceği yönünde tehditlerde bulunulduğu belirtildi.

thyj
Sana’da Husilerin yeni savaşçıları için düzenlenen tören sırasında silahını taşıyan bir çocuk (AFP)

Husilerin bu uygulaması, öğretmenler, öğrenciler ve veliler arasında öfke ve endişeye yol açtı. Söz konusu kesimler, bu adımın, eğitim sürecini özünden uzaklaştırmayı amaçlayan politikaların devamı olduğunu düşünüyor. Husilerin yıllardır müfredat ve okul faaliyetlerini ideolojik propaganda doğrultusunda şekillendirdiği ve eğitim kurumlarını askeri projelerine hizmet edecek şekilde kullandığı belirtiliyor.

Zorla düzenlenen kurslar

Şarku’l Avsat’a konuşan veliler, çocuklarının ailelerinin haberi olmadan sınıflarından alınarak bilinmeyen yerlere götürüldüğünü, burada ideolojik telkin ve askeri eğitim kurslarına tabi tutulduklarını söyledi. Bu durumun, söz konusu faaliyetlerin öğrencileri silah altına almanın ve cephelere sürmenin ön hazırlığı olabileceğine ilişkin endişelerini artırdığını belirtti.

Bu kaygılar nedeniyle bazı aileler, çocuklarını zorla saflara katılmaya maruz kalabilecekleri korkusuyla hedef alınan okullara göndermemeye başladı. Bazı özel okullarda öğrenci devamlılığının azaldığı gözlenirken, Husilerin baskı ve baskınlarının sürmesi ve eğitim kurumlarının öğrencileri bilimsel açıdan yetiştirmek yerine onları silah altına almak için kullanılan merkezlere dönüştürülmesi yönündeki endişeler de giderek artıyor.

gtyh
Husiler, aileleri, çocuklarıyla savaşçı olarak gurur duymaya teşvik ediyor. (Getty Images)

Sana’nın merkezindeki Muin bölgesinde yaşayan ve dört öğrencinin babası olan Abdullah, Husilerin askere alma girişimlerine maruz kalmalarından korktuğu için ortaokul ve lise çağındaki iki çocuğunu evde tutmak zorunda kaldığını söyledi. Okul yönetiminin çocuklarını Husilerin baskılarından koruyabileceğine dair güvenini kaybettiğini belirten Abdullah, çocuklarını eğitimden mahrum bırakmakla askeri saflara katılma riskine maruz bırakmak arasında zor bir seçimle karşı karşıya kaldığını ifade etti. Abdullah, kendi ifadesiyle öğrencileri saflarına katmak ve askeri telkine tabi tutmak için kullanılan merkezlere dönüşen okullara çocuklarını göndermekten artık ailelerin büyük bölümünün korktuğunu dile getirdi.

Abdullah, “Çocuklarımızı eğitim almaları ve geleceklerini inşa etmeleri için okullara gönderdik; askeri kurslara ve savaş cephelerine sürüklenmeleri için değil” dedi. Husilerin uygulamalarının artık müfredat ve okul faaliyetlerine kendi görüşlerini dayatmakla sınırlı kalmadığını belirten Abdullah, okul yönetimlerine öğrenci seçmeleri ve bu öğrencileri askeri eğitim kurslarından sorumlu birimlere teslim etmeleri yönünde baskı yapıldığını kaydetti.

Okullar üzerindeki baskı

Sana’nın güneyindeki Sebin bölgesinde bulunan özel bir okulda görev yapan ve adının açıklanmasını istemeyen bir öğretmen, Sana ve çevresindeki özel okul yönetimlerinin, öğrencileri saflarına katmak ve eğitim başarılarının önüne geçecek şekilde askeri kurslara yönlendirmek amacıyla Husilere bağlı kültürel sorumluların giderek artan baskısıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Öğretmen, ideolojik telkin faaliyetlerinin eğitim sürecine giderek daha fazla müdahale ettiğini, Husilerin eğitim kurumları üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdığı ve okul yönetimlerini talimatlarına uymaya zorladığı bir ortamda, öğretmenlerin tehdit veya cezalarla karşılaşma korkusuyla bu uygulamalara itiraz etmekten çekindiğini belirtti.

dcfhyjg
Husiler, Sana’daki okullara mezhepçi programlar ve savaşa seferberlik zorunluluğu getirdi. (X)

Öğretmen, öğrenim görmek ve geleceklerini inşa etmek için güvenli bir ortam sunması gereken okulların giderek artan müdahalelerle karşı karşıya kaldığını vurguladı. Öğrencileri okul sıralarından uzaklaştırarak eğitimle hiçbir ilgisi bulunmayan faaliyetlere katılmaya zorlamayı amaçlayan baskıların da giderek yoğunlaştığını ifade etti.

Husilerin bu girişimleri, örgütün kontrolündeki bölgelerde eğitim sisteminin kötüleşmeye devam ettiği bir dönemde gerçekleşti. On binlerce öğretmen ve eğitim çalışanı yıllardır maaşlarını alamazken, uygulanan politikalar yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı ve okulların eğitim ve öğretim görevlerini yerine getirme kapasitesini zayıflattı.


Doğu Libya-Türkiye anlaşması: Akdeniz’deki güç mücadelesinde kartları yeniden dağıtan bir adım

Ecdebiye şehrinin batı kapısında, cephe hattına yakın bir yerde, Libya Krallığı bayrağının arkasında muhalif güçlerden bir savaşçı(Reuters)
Ecdebiye şehrinin batı kapısında, cephe hattına yakın bir yerde, Libya Krallığı bayrağının arkasında muhalif güçlerden bir savaşçı(Reuters)
TT

Doğu Libya-Türkiye anlaşması: Akdeniz’deki güç mücadelesinde kartları yeniden dağıtan bir adım

Ecdebiye şehrinin batı kapısında, cephe hattına yakın bir yerde, Libya Krallığı bayrağının arkasında muhalif güçlerden bir savaşçı(Reuters)
Ecdebiye şehrinin batı kapısında, cephe hattına yakın bir yerde, Libya Krallığı bayrağının arkasında muhalif güçlerden bir savaşçı(Reuters)

Tarek Megerisi

Son birkaç hafta içinde Libya, ABD'den Doğu Akdeniz'e kadar uzanan yankıları olan bir dizi hızlı siyasi gelişmeye sahne oldu. Kıvılcım, ülkenin doğusunda toplanan Libya Temsilciler Meclisi'nin 20 Ekim 2026'da Libya ve Türkiye arasında imzalanan deniz yetki anlaşmasını onaylaması oldu.

Bu onay, Ankara'ya Libya hükümetiyle imzaladığı diğer anlaşmaları, özellikle de petrol ve doğalgaz kaynaklarını araştırmak için çeşitli açık deniz alanlarında sismik araştırmalar yapmayı uygulamaya başlaması için yasal bir zemin sağlıyor. Bu durum, araştırmaların Libya-Mısır deniz sınırına yakın tartışmalı suları da içermesi nedeniyle Mısır ile bir çatışmaya yol açabilir.

Onay ayrıca, Türkiye'nin Akdeniz'deki ekonomik bölgelerin paylaşımına ilişkin geniş kapsamlı taleplerini, Yunanistan'ın da aynı derecede geniş kapsamlı talepleri karşısında savunan konumunu güçlendiriyor. Bu, 2020'de yaşananlara benzer şekilde, iki ülke arasında yeniden bir askeri çekişme olasılığını artırıyor.

Dolayısıyla Libya, ülkenin doğusundaki makamlar arasındaki anlaşma yoluyla, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) ve İsrail'e karşı yer aldığı daha geniş bir bölgesel çekişmenin içine çekiliyor. Durum, Yunanistan'ın Amerikan şirketi Chevron ile Girit'in güneyindeki sularda petrol arama sözleşmesi yapmasıyla daha da karmaşık hale geliyor; zira bu sular Libya'nın hak iddia ettiği sulardır. Anlaşmanın uygulanması girişimleri, korumacı politikalar benimseyen, mevcut dengeleri sarsan ve özellikle bölgesel çıkarları ve enerji stratejisi söz konusu olduğunda kararları tahmin edilmesi zor olan bir yönetim tarafından yönetilen ABD'yi çatışmaya çekebilir.

Libya'daki bir dizi etkileşim

Libya'daki olaylar, mevcut duruma hâkim olan jeopolitik baskılardan nadiren bağımsız olarak gerçekleşir.

Onaydan önce, Kahire ile yakın bağları olan eski Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih'in görevden alınmasıyla sonuçlanan siyasi bir manevra yaşandı. Salih, yıllarca, Mısır çıkarlarına verebileceği potansiyel zarar ve Libya'da kurulan uluslararası güç dengesini bozabileceği gerekçesiyle anlaşmanın onaylanmasını engellemişti; görev süresinin devamı da büyük ölçüde bu dengeye bağlıydı.

Başta Akdenizli güçler olmak üzere, Libya’nın iç işlerine müdahale etmeye alışkın ülkeler şimdi politikalarının sonuçlarıyla yüzleşiyorlar. Yıllarca kısa vadeli kazanımlar peşinde koştular veya çıkarlarına hizmet eden yerel vekil güçleri kullandılar

Ancak Salih'in 12 yıla uzanan görev süresi ekim ayı başlarında sona erdi ve yerine, Libya'nın doğusundaki fiili yönetici Saddam Hafter’in arkasında olduğu bir hamleyle Salihin Abdünnebi el-Ubeydi geçti.

Eski başkanı deviren bu hamle, Libya bağlamında özel öneme sahip, çünkü çoğu ülkede rolü idari ve organizasyonel işlevlerle sınırlı olan meclis başkanlığı, Akile Salih döneminde, oylama ve yasama yetkisini tekeline alarak, Temsilciler Meclisi'nde fiili karar alma merkezi haline geldi.

Bu durum yıllar içinde iyice yerleşti ve Birleşmiş Milletler (BM) ile yabancı diplomatlar, çıkarlarına uygun olduğu her durumda Salih'in antidemokratik uygulamalarına göz yumdular. Bu uygulamalar arasında, yeterli çoğunluk olmadan oylama yapılması ve hatta milletvekillerinden WhatsApp üzerinden oy alındığı iddiaları ortasında sonuçlarla oynanması da yer alıyordu.

Yeni başkan da aynı yolu izledi; kendisinden öncelik verilmesi istenen bir konuda kapalı oylama yaptı ve yaygın anlatıya göre Saddam Hafter'in istediği sonucun oy birliğiyle onaylandığını açıkladı.

Bu, oğul Hafter'in Libya başkanlığına ulaşma veya kendisini bütün ülkenin fiili yöneticisi olarak dayatma hırsları için bir zaferi temsil ediyor. Saddam Hafter’in desteklenmesi, Amerikan diplomasisinin ve BM destekli sürecin bir hedefi haline gelen ve BAE'den Rusya ve Fransa'ya kadar uluslararası aktörlerin desteğini alan bir projeye dönüşse de temel bir engelle karşı karşıya; özellikle ülkenin daha yoğun nüfuslu batısında yaşayan birçok Libyalı, onun yönetimine boyun eğmeyi reddediyor.

dfvg
Hafter, Bingazi'deki bir askerî geçit töreninde (AFP)

Görünüşe göre oğul Hafter, Ankara'nın çıkarlarına hizmet edebileceğini göstererek Ankara'nın gözüne girmeye çalışıyor. Uzun zamandır beklenen deniz yetki anlaşmasının onaylanmasının yanı sıra ticari anlaşmaları ve askeri ortaklıkları garanti ederek, Türkiye'nin batı Libya'daki etkisini kullanarak iktidara yükselişinin önünü açmasını umuyor.

Ofisleri ve kendisine bağlı medya kuruluşları tarafından yürütülen kampanya da olayların bu şekilde yorumlanmasını destekliyor. Kampanya onayı, ulusal çıkarlara bağlılık ve birleşik bir Libya'yı temsil etme çabalarının devamı olarak, zekice bir siyasi hamle olarak tasvir ediyor. Ancak bu anlatı, kararın bağımsız bir parlamentonun egemen iradesini yansıtmaktan ziyade, Hafter’in siyasi emellerine hizmet ettiği kanaatini destekliyor.

Bu izlenim, Ankara'da ulusal birliğin bu çarpık vizyonunu desteklemek amacıyla düzenlenen bir toplantıyla eş zamanlı gelen, Temsilciler Meclisi aracılığıyla Merkez Bankası'na yeni bir başkan atama girişiminde bulunmasıyla daha da pekişiyor.

Kriz Libya sınırlarının ötesinde patlak veriyor

Başta Akdenizli güçler olmak üzere, Libya’nın iç işlerine müdahale etmeye alışkın ülkeler şimdi politikalarının sonuçlarıyla yüzleşiyorlar. Yıllarca kısa vadeli kazanımlar peşinde koştular veya çıkarlarına hizmet eden yerel vekil güçleri kullandılar, ancak aniden ve sert bir şekilde şu ünlü ifadenin doğruluğunu keşfettiler: Aldatmaya kalkıştığımızda ne karmaşık bir ağ örüyoruz!

Yunanistan ve Avrupalı ​​müttefiklerinin tepkisi tahmin edilebileceği gibi öfkeliydi. Türkiye'yi sorumlu tutan ve anlaşmayı “geçersiz” ve uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendiren açıklamalar peş peşe geldi. Ancak bu tutum, etkilerinin sınırlılığını ortaya koyuyor ve bu sonucun zeminini hazırlayan koşulları yaratmadaki rollerini, olası alternatifleri engellemelerini ve dahası argümanlarının eksikliklerini görmezden geliyor.

Denizde koşulların yakın gelecekte önemli bir değişikliğe uğraması olası görünmüyor. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) keşif araştırmaları yapmayı planladığı alanların çoğu Libya sularında yer alıyor

Yerleşik ve köklü demokratik geleneklerine rağmen, Yunanistan ve Fransa, Hafter ailesinin Libya içindeki siyasi konumunu iyileştirmede, uluslararası pozisyonunu güçlendirmede ve Trablus savaşındaki yenilgisinin ardından hesap verebilirlikten korunmasında önemli bir rol oynadı.

Bu savaş, daha önce Hafter'i kontrolünü Libya’nın tamamına genişletmek için destekleme girişimi sonucunda yaşanmış ve nihayetinde ülkedeki Rus ve Türk varlığını pekiştirmişti. Ayrıca, Türkiye ile Libya hükümeti arasında ilk deniz yetki anlaşmasının imzalanmasına da neden olmuştu. Bu da Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerini Hafter'in nüfuzunu güçlendirme, Trablus hükümetini zayıflatma, güçlü bir liderin yükselişine zemin hazırlama ve Batı Libya'daki Türk nüfuzuna karşı muhalefeti harekete geçirme politikasına geri dönmeye yöneltmişti.

İronik bir şekilde, aynı ülkeler daha önce de aynı politikayı izlerken, Türkiye'nin oradaki varlığını güçlendirmesine olanak sağlayan koşulların oluşmasına katkıda bulunmuşlardı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu, Avrupa dış politikasındaki kronik bir kusuru açığa çıkarıyor; o da stratejik vizyon yerine kısa vadeli taktiksel hesaplara öncelik verilmesi.

Bununla birlikte, Hafter'in ailesi Rusya'ya giderek daha fazla bağımlı hale gelirken ve Atina ile diğer güney Avrupa ülkelerine baskı yapmak için göçmen dalgalarını kullanırken bile, Avrupa'daki iyimserlik devam etti. Ve beklendiği gibi, Avrupalıların iktidara gelmesine yardımcı olduğu otoriter yönetici, kontrollerinden çıktı ve onlar pahasına kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için rakipleriyle iş birliği yapmaya başladı.

Mısır da benzer bir çıkmazla karşı karşıya; 2019'daki askeri yenilgisinden sonra Hafter'i korumada önemli bir rol oynadı. Bunun arkasındaki motivasyonun bir kısmı, bizzat Kahire'nin Hafter'i destekleme politikasının güçlenmesine katkıda bulunduğu Libya'daki Türk nüfuzuna karşı koymaktı.

dcghy
Kuzey Libya'daki Ras Lanuf'ta bir petrol rafinerisi, 3 Haziran 2020 (AFP)

Deniz yetki anlaşmasının Mısır'ın sınırları belirleme vizyonuyla çelişmesine ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) ihtilaflı sularda keşif çalışmaları yapma olasılığına rağmen, Kahire'nin müttefiki Akile Salih'i kaybetmesi, çeşitli taraflarla iyi ilişkilerini sürdürme çabalarına ilave zorluklar getirdiği için daha da rahatsız edici görünüyor.

Zira Mısır-Türkiye ilişkileri iyileşiyor, dahası doğal gaz rezervlerinin işletilmesindeki ortak çıkarlar, deniz yetki alanlarıyla ilgili anlaşmazlıklar konusunda bir uzlaşıya varma yolu sunuyor. Kahire için en zorlu meydan okuma, Libya içindeki nüfuzunu korumak ve Salih'in kaybını telafi ederek Trablus hükümeti ve ülkenin doğusundaki diğer güç merkezleriyle bağlarını güçlendirmektir.

Mısır’ın ayrıca, tüm taraflarla iyi ilişkilerini sürdürmesi gereken bir dönemde, bir tarafta Yunanistan, Avrupa ve İsrail, diğer tarafta Türkiye arasında tırmanan düşmanlığa dahil olmaktan kaçınması da gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’ne gelince, şimdilik, son hamlenin Libya'daki hedeflerine hizmet ettiği stratejik değerlendirmesine dayanarak, bu gelişmelerden uzak durmaktan memnun görünüyor. Ancak, pozisyonlarını sürekli değiştirmesiyle bilinen ABD yönetiminin bu temkinli yaklaşımını ne kadar sürdürebileceği şüphe konusu.

Washington'daki güçlü Yunan lobisi, Chevron'un çıkarlarının tehlikeye girmesi olasılığı, ilave olarak İsrail'in nüfuzu, ABD yönetimini anlaşmanın sonuçlarını sınırlamaya itebilecek faktörler arasında yer alıyor. Dahası, Türkiye'nin bağımsız enerji üretim kapasitesini geliştirmesi, ABD'nin Akdeniz üzerinden Avrupa'ya enerji tedarik sisteminde etkili bir konuma sahip olma vizyonuyla çelişiyor.

Bu gelişmeler Ankara için de bir uyarı niteliğinde. Kendilerini güçlü yöneticiler olarak sunanların değişken tutumları ve Libya gibi bölünmüş bir ülkede anlaşmaların uygulanmasının zorluğu, Türkiye'nin nihai bir oldubitti dayatmadığını, aksine yeni bir çatışma ve bölünme dönemi başlattığını gösteriyor.

Libya-Türkiye deniz yetki anlaşmasının nüfuz ve enerji mücadelesi üzerindeki etkileri

 Anlaşmanın onaylanmasının neden olduğu güçlü tepkilere rağmen, denizde koşulların yakın gelecekte önemli bir değişikliğe uğraması olası görünmüyor. TPAO’nun arama çalışmaları yapmayı planladığı alanların çoğu Libya sularında yer alıyor; bu kapsamın dışında kalan tek alanla ilgili olarak Mısır ile görüşme fırsatı hâlâ mevcut. Arama projelerinin ilerlemesindeki olağan yavaşlık göz önüne alındığında, konu şu anda acil görünmüyor.

Libya'daki çıkarları korumak ve bunların istikrarı sarsma gücünü sınırlamak, vekalet savaşlarından ve kısa vadeli hesaplardan vazgeçmeyi ve bunun yerine mevcut siyasi sermayeyi istikrarlı ve egemen bir devlet inşa etmeye kullanmayı gerektiriyor

Yunan hükümeti, Girit'in güneyindeki sular üzerindeki anlaşmazlığı çözmek için Libya ile diyalog başlatmaya çalışıyor; bu, anlaşmanın tamamen iptalini talep etmekten daha spesifik ve yönetilebilir bir hedeftir. Ancak, diplomatik çabaların başarısızlığı, Chevron ve Helleniq Energy'nin halihazırda araştırma ve arama faaliyetleri yürüttüğü Girit'in güneyindeki iki deniz bölgesinde bir çatışmayı tetikleyebilir.

Bu da Türkiye'nin tartışmalı deniz alanlarındaki projeleri engellemek için savaş gemileri gönderdiği ve Fransa ile karşı karşıya geldiği 2020 yılında Kıbrıs açıklarında yaşanan çatışmanın tekrarlanmasına neden olabilir.

cdgthy
Türkiye'nin Tosyalı Grubu ile Libya Birleşik Demir ve Çelik Şirketi'nin ortak girişimi olan Tosyalı Çelik Sanayi tarafından Libya'nın Bingazi kentinde inşa edilen demir ve çelik fabrikası, 9 Eylül 2026 (Reuters)

Ancak en ciddi sonuçlar siyasi olmaya devam ediyor. Bu hamle, bir tarafta İsrail, Yunanistan ve GKRY, diğer tarafta Türkiye arasındaki jeopolitik bölünmeyi derinleştiriyor ve gaz sektörünün ötesine uzanan ve etkileri Ortadoğu'dan Afrika Boynuzu'na kadar birçok bölgesel alana ulaşabilecek gelişmelere neden olabilir.

Bu sonuçlar Libya'nın kendisi için bile ters tepebilir. Hafter, bir oldubitti dayatmada başarılı olduğuna inanırken, Trablus hükümeti, Türkiye ile anlaşmayı imzalayan Libyalı taraf olarak hâlâ önemli bir siyasi ağırlığa sahip ve bu da Ankara'nın ondan kolayca vazgeçmesini engelliyor.

Türkiye'nin Yunanistan, Fransa, Mısır ve diğerlerinin deneyimlerinden ders çıkarması kendi çıkarınadır. Zira, eğer Hafter Trablus üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmayı başarırsa, Ankara aniden kendisini güç yapısından dışlanmış bulabilir ve çıkarları, daha önce Hafter’i destekleyen güçlerin başına geldiği gibi, ikinci plana itilebilir.

Bu sahneden çıkarılacak ders şudur: Libya'daki çıkarları korumak ve bunların istikrarı sarsma gücünü sınırlamak, vekalet savaşlarından ve kısa vadeli hesaplardan vazgeçmeyi ve bunun yerine mevcut siyasi sermayeyi, bölgesel ve uluslararası ilişkilerinde sorumlu bir ortak rolünü oynayabilecek istikrarlı, egemen bir devlet inşa etmeye kullanmayı gerektiriyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Irak... Baskılara yanıt vermek ile dengeyi yeniden sağlamak arasında ez-Zeydi’nin görevden almaları

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)
TT

Irak... Baskılara yanıt vermek ile dengeyi yeniden sağlamak arasında ez-Zeydi’nin görevden almaları

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, hükümet üyelerinin onaylanması için düzenlenen parlamento oturumuna katıldı, Bağdat, 15 Ekim 2026. (Reuters)

Rüstem Mahmud

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin, Ulusal İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri ile Başbakanlık Ofisi Müdürü İhsan el-Avadi’yi de kapsayan bir dizi görevden alma kararı, bu adımların arka planına ilişkin çeşitli soruları gündeme getirdi. Söz konusu kararların, Irak’ı çevreleyen ciddi bölgesel gerilimlerin ve İran’a yakın Şii silahlı grupların silahsızlandırılması konusundaki keskin anlaşmazlıklar nedeniyle ülkedeki iç kutuplaşmanın derinleştiği bir dönemde alınması dikkat çekti.

Bu çerçevede, Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın üst düzey bir Iraklı siyasi kaynak, kararların alınmasına zemin hazırlayan koşullara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Muhammed Şiya es-Sudani hükümetinde önemli bir görev üstlenmiş olan kaynak, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, İstihbarat Teşkilatı Başkanı’nın görevden alınmasının bir yönüyle, Koordinasyon Çerçevesi içindeki siyasi bileşenler arasında üst düzey güvenlik makamlarının dağılımında yeniden denge sağlama ihtiyacıyla bağlantılı olduğunu belirtti. Kaynak, özellikle Kanun Devleti Koalisyonu’na bağlı Yaser el-Maliki’nin İçişleri Bakanlığı görevine getirilmesinin ardından bu ihtiyacın öne çıktığını ifade etti. Kaynağa göre görevden alma kararı, İstihbarat Teşkilatı’nın Irak’tan komşu ülkelere yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarını engelleyememesi üzerine de alınmış olabilir. Başbakanlık Ofisi Müdürü’nün görevden alınmasını ise ez-Zeydi’ye yönelik bölgesel ve Amerikan baskıları ile tavsiyelerine bağlayan kaynak, bu çevrelerin el-Avadi’yi, ikili görüşmelerin tüm ayrıntılarını Irak’ın iç işlerine müdahil olan bölgesel bir ülkeye aktaran isim olarak gördüğünü kaydetti.

Köklü güvenlik değişiklikleri

Başbakanın mevcut adımları köklü ve kapsamlı olsa da ekim ayının başında başlattığı sürecin devamı niteliğinde. Ez-Zeydi, ekim ayının başlarında Başbakanlık Ofisi’nde görev yapan yaklaşık 70 danışman, uzman ve özel personelin sözleşmelerini feshetmişti. Söz konusu kişiler, ülkedeki en hassas alanlarda Başbakanlık kurumlarını ve bu kurumların denetim mekanizmalarını yönetiyordu. Bu alanlar arasında güvenlik, sağlık, eğitim, dış ilişkiler, ekonomi politikaları, Başbakanlık ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasındaki ilişkiler ve vilayetlerle ilişkiler yer alıyordu. Ez-Zeydi, bu isimlerin yerine ülkenin başlıca toplumsal ve siyasi kesimlerini temsil eden dört yardımcısını atadı. Her birine ülkedeki önemli bir idari dosyanın takibini üstlenme görevi verdi.

Bu gelişmeler, ez-Zeydi’nin geçtiğimiz temmuz ayının ortalarında güvenlik ve askerî alanlarda aldığı ve bu iki hassas dosyanın denetiminde ‘Başbakanlığın merkezî rolünü’ artırmayı amaçlayan bir dizi kararın ardından geldi. Ez-Zeydi, ülkenin üç üst düzey güvenlik kurumunun denetimini birleştirerek Irak Anayasası uyarınca Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla bunları kendi ofisine bağladı. Bu kapsamda, o dönemde kamuoyuna açıklanmayan iç düzenlemelerle Müşterek Harekât Komutanlığı Ofisi, Başkomutanın Özel Ofisi ve Ulusal Harekât Merkezi’ni kendisine bağlı tek bir ofis altında birleştirme kararı aldı. Yeni ofisin görevi; İçişleri ve Savunma bakanlıkları, İstihbarat Teşkilatı, Ulusal Güvenlik Teşkilatı, Terörle Mücadele Kurumu, Haşdi Şabi Komisyonu, Sınır Kapıları Komisyonu ve Askerî Sanayileşme Kurumu’nun çalışmalarını denetlemek ve takip etmek olacaktı. Başbakanlık, ilgili bakanlıklar ve kurumların yanı sıra Ulusal Güvenlik Danışmanlığı Ofisi gibi bağlantılı birimlere de söz konusu idari talimatı göndererek bu doğrultuda hareket etmelerini istedi. Ez-Zeydi daha sonra Terörle Mücadele Kurumu Başkanlığı ve Federal Polis teşkilatında yeni atamalar yaptı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci ile Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı Abdulkerim el-Basri’yi görevden alan ez-Zeydi, Kasım el-Abudi’yi Ulusal Güvenlik Danışmanı, Basim el-Bedri’yi ise Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı olarak atadı.

Şarku’l Avast’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Başbakanın yeni kararları daha köklü adımlar içeriyordu. Bu kapsamda İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri’nin görevine derhal son verildi ve yerine yeni bir isim atanana kadar görevlerini bizzat başbakanın üstleneceği açıklandı. Şatri, mevcut görevinin yanı sıra Irak’ın Suriye Özel Temsilcisi olarak da görev yapıyordu. Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından Bağdat ile Şam arasındaki ilişkilerin normalleşmesinde ve gerginliğin azaltılmasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak görevden alınması, ez-Zeydi’nin Suriye ve Lübnan’a gerçekleştireceği ziyaretlerden yalnızca birkaç gün önce geldi. Ez-Zeydi ayrıca, Başbakanlık Ofisi Müdürü İhsan el-Avadi’yi görevden alarak bu göreve, daha önce Ticaret Bakanlığı bünyesinde idari bir görev yürüten Reşad Halef Haşim’i atadı. Bakanlık düzeyinde bir statüye sahip olan Başbakanlık Ofisi Müdürlüğü görevindeki el-Avadi, Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçlere yakınlığıyla tanınıyordu. Teknokrat bir isim olarak değerlendirilen Haşim ise Irak Ticaret Bakanlığı Şirketler Sicili Dairesi Müdürü olarak görev yapıyordu.

cdf
Irak Başbakanlık Ofisi Müdürü (sağda) ve İran’ın Bağdat Büyükelçisi Muhammed Kazım Sadık, 11 Temmuz 2023 tarihinde Bağdat’ta düzenlenen törende imzalanan ikili anlaşmaları birbirlerine teslim ederken (AFP)

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Irak’ın güneyindeki Meysan İl Meclisi Başkanı Mustafa Duveyr, Başbakanın İran sınırındaki Şeyb Sınır Kapısı’nı kapatma kararını reddettiğini açıkladı. Kararın başbakanın yetkilerini aştığını savunan Duveyr, vilayetteki ana yolları kapatma ve hatta sivil itaatsizliğe başvurma tehdidinde bulundu. Ayrıca başbakanı dolaylı olarak Amerikan talimatlarına boyun eğmekle suçladı. Ez-Zeydi’yi başbakanlık makamına taşıyan Koordinasyon Çerçevesi’nin başlıca bileşenlerinden Bedir Örgütü, Duveyr’e destek verdi. Ancak Irak mahkemelerinden biri Duveyr hakkında tutuklama kararı çıkardı. Gözlemciler, Duveyr’in açıklamalarını ve Bedir Örgütü’nün bu açıklamalara verdiği desteği, Irak Başbakanı’nın ülke içindeki İran nüfuzunu sınırlandırma girişimlerine karşı İran’ın kendi araçlarını harekete geçirme çabası olarak değerlendirdi. Duveyr, yayımladığı bir açıklamada yargının karşısına çıkmayı kabul ettiğini belirtirken, Şeyb Sınır Kapısı’nın kapatılmasına karşı tutumunu yineledi. Duveyr, “Meysan Harekât Komutanlığı’nın hakkımdaki tutuklama kararını uygulamak üzere harekete geçirilmesine gerek yok. Çünkü ben bir suçlu ya da kanun kaçağı değilim; Meysan vilayetinin yasama organını temsil ediyorum. Ben devlet adamıyım, köklü ve saygın bir aşiretin mensubuyum. Ayrıca saygın bir siyasi ve cihatçı yapıya mensubum” ifadelerini kullandı.

Karar alma süreçlerinin merkezileştirilmesi ve denge oluşturulması

Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın olan ve önceki hükümette üst düzey bir görev üstlenmiş Iraklı siyasi kaynak, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, başbakanın yeni kararlarının arka planını ve hangi koşullarda alındığını değerlendirdi. Kaynak, kararların birbirinden ayrılarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak, bunların tek bir çerçevede değerlendirilmemesi gerektiğini belirtti ve şu ifadeleri kullandı: “İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı açısından bakıldığında, bu kararın bir yönüyle Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçler arasında yeniden denge sağlama ihtiyacına yanıt olarak alındığı görülüyor. Zira Kanun Devleti Koalisyonu, İçişleri Bakanlığı görevini elde etti. Koordinasyon Çerçevesi’ndeki güçler arasında uzun yıllardır uygulanan teamüle göre, ittifak bünyesindeki hiçbir blok dört önemli makamdan ikisini aynı anda üstlenmiyor. Bu makamlar İçişleri Bakanlığı, İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Parlamento Güvenlik ve Savunma Komisyonu Başkanlığı ile Haşdi Şabi Komisyonu Başkanlığı’ndan oluşuyor. Son aylarda yaşanan değişiklikler, İçişleri Bakanlığı ve Haşdi Şabi’deki gelişmeler de dahil olmak üzere, İstihbarat Teşkilatı’nın üst yönetiminin yeniden şekillendirilmesini gerekli kıldı. Ancak yeni başkanın kim olacağı, bu adımın Koordinasyon Çerçevesi içindeki bir grubun lehine mi işleyeceğini, böylece Kanun Devleti Koalisyonu ve Nuri el-Maliki ile denge mi kurulacağını, yoksa ittifak dışından bir ismin mi göreve getirileceğini belirleyecek. Gündeme gelen isimlerden biri, halihazırda ABD’de yaşayan Talib Şegati. Şegati’nin atanması, ez-Zeydi’nin güvenlik ve askerî kurumlarda denge oluşturma ve İran’a yakın isimlerin nüfuzunu sınırlama yönünde belirgin bir eğilim taşıdığı anlamına gelecektir. Şegati, 2004-2009 yılları arasında bu görevi yürüten Muhammed eş-Şehvani’den bu yana İran’a yakın siyasi güçlerin kabul etmediği çevrelerden gelecek ilk isim olacak. Eş-Şehvani, dönemin Başbakanı Nuri el-Maliki aracılığıyla İran’ın güvenlik teşkilatı üzerindeki nüfuzunu gerekçe göstererek görevinden istifa etmişti.”

svfbg
Dönemin Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Irak Ulusal İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri, Bağdat’ta istihbarat teşkilatına ait bir binaya düzenlenen İHA saldırısının yol açtığı hasarı inceledikten sonra düzenlenen toplantıda, 22 Mart 2026 (AFP)

Kaynak sözlerini şöyle sürdürdü: “Başbakanlık Ofisi Müdürü meselesi de aynı çerçevede değerlendirilmeli. ABD Başkanı Donald Trump, son ABD ziyareti sırasında ez-Zeydi ile baş başa görüşmeyi tercih etti. Ez-Zeydi’nin bölge ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretlerde de aynı durum tekrarlandı. Bu da Başbakanlık Ofisi Müdürü’ne duyulan güvenin sınırlı olduğuna işaret ediyor. Bu nedenle ez-Zeydi, özellikle kendisine yakın yürütme kadrosunda yalnızca kendi belirlediği isimleri göreve getirebileceği mesajını vermeye çalışıyor. Ancak bu girişim, belirgin zorluklarla karşılaşmadan ilerleyemeyecek. Meysan İl Meclisi Başkanı’nın açıklamaları ve eylemleri gibi gelişmeler, başbakanın İran’ın nüfuzunu sınırlandırma ve silahlı grupları silahsızlandırma yönündeki politikalarının yalnızca İran ve bu gruplar tarafından değil, bazı toplumsal tabanlar, siyasi güçler ve yerel aktörler tarafından da reddedildiğini gösteriyor. Bu kesimler, söz konusu silahları Şii yönetiminin devamlılığını güvence altına alan bir unsur olarak görüyor ve mevcut durumu uzun süre oyalayıcı hamlelerle sürdürebileceklerini düşünüyor.”

Statü mücadelesi

Araştırmacı Muhammed el-Meşhedani, bu kararları Irak başbakanlarının görevdeyken yaşadığı ve ‘geleneksel dönüşümler’ olarak nitelendirdiği süreçle ilişkilendiriyor. El-Meşhedani, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Genellikle Irak başbakanları, göreve geldikten birkaç ay sonra Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçlere karşı kendilerini koruyacak bazı adımlar atmaya çalışıyor. Bu süreçte, kontrolünü kendi ellerinde toplamaya çalıştıkları kurumların başında İstihbarat Teşkilatı geliyor. Çünkü bu kurum, İran nüfuzunun dışında kalarak kurumsal yapısını görece koruyabilmiş Irak kurumlarının başında geliyor. Bunu Hamid eş-Şatri’nin mesleki geçmişi üzerinden de anlamak mümkün. Eski Başbakan Mustafa el-Kazımi, İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı görevinden başbakanlığa geçti. Görev süresi boyunca teşkilat başkanlığına kimseyi atamadı ve bu makamı kendi elinde tuttu. Görev süresinin bitimine üç ay kala ise Başbakanlık Ofisi Müdürü Raid el-Cuhi’yi bu göreve getirdi. Muhammed Şiya es-Sudani göreve geldiğinde, o sırada Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı olan eş-Şatri’yi görevden aldı. Ancak Koordinasyon Çerçevesi’nin baskıları sonucunda eş-Şatri’yi daha üst bir makama, İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı’na yeniden atadı. Buna rağmen İstihbarat Teşkilatı, İran’a yakın güçlerin ciddi şüphelerini çekmeye devam etti. Bu nedenle kurum, rolünden kuşku duyan ve ABD’ye yakın unsurlar tarafından güçlendirildiğini düşünen çevrelerce 2021’in sonlarında ve 2026’nın başlarında birden fazla kez bombalı saldırıların hedefi oldu. Bu durum, teşkilatı her başbakan için ilk başvurulan ve değişmeyen bir dayanak haline getiriyor. Ez- Zeydi de aynı yolu izledi.”