Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Beyrut'un banliyöleri bir kez daha hedef tahtasında... hem de ABD'den gelen yeşil ışıkla

Lübnan'ın güneyindeki Marjayoun şehrinde, İsrail'in hava saldırısının ardından duman yükseliyor (Reuters)
Lübnan'ın güneyindeki Marjayoun şehrinde, İsrail'in hava saldırısının ardından duman yükseliyor (Reuters)
TT

Beyrut'un banliyöleri bir kez daha hedef tahtasında... hem de ABD'den gelen yeşil ışıkla

Lübnan'ın güneyindeki Marjayoun şehrinde, İsrail'in hava saldırısının ardından duman yükseliyor (Reuters)
Lübnan'ın güneyindeki Marjayoun şehrinde, İsrail'in hava saldırısının ardından duman yükseliyor (Reuters)

İsrail, Başbakan Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın dün sabah verdikleri talimatlar, Beyrut'un güneyindeki Dahiye bölgesini doğrudan çatışmanın merkezine çekti. Bu adım, ABD arabuluculuğunda yürütülen müzakere süreciyle eş zamanlı olarak, Lübnan üzerindeki askeri ve siyasi baskıyı artırma eğilimini yansıtıyor.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, dün öğleden sonra Beyrut'un güneyindeki sakinlere bölgeyi tahliye etme çağrısında bulunarak, "Eğer terör örgütü Hizbullah İsrail şehir ve kasabalarına roket fırlatmaya devam ederse, savunma ordusu güney banliyölerindeki hedefleri vurarak karşılık verecektir" dedi.

İsrail'in bu tehdidi Dahiye'de yoğun bir göç dalgasına ve trafik sıkışıklığına yol açarken, birçok okul da velilerden çocuklarını almalarını istedi. İsrail kaynakları, bu kararın Washington ile koordineli olarak ve operasyonların Lübnan'ın güneyinden Beyrut'a doğru genişletilmesine yönelik istişarelerle eş zamanlı alındığını vurguladı.

Netanyahu, Hizbullah'ın Beyrut'taki komuta merkezlerinin "hedef dışı kalmayacağını" belirtirken, Savunma Bakanı Yisrael Katz ise İsrail'in kuzeyinin güvenliği ile Beyrut'un güvenliği arasında bağ kurarak, "Dahiye'nin hükmü, kuzey kasabalarının hükmü gibidir" ifadesini kullandı.

Kırmızı çizgilerin sonu

Emekli Tuğgeneral Fadi Davud, İsrail'in Dahiye'yi hedef alma kararının doğrudan askeri amacın ötesinde mesajlar taşıdığını ve Tel Aviv’in Hizbullah ve Lübnan ile olan çatışmayı yönetme yaklaşımındaki değişimi gösterdiğini savunuyor.

Şarku'l Avsat'a konuşan Davud, "İlk nokta, Netanyahu'nun pratikte hiçbir kırmızı çizginin olmadığını söylemesidir. Kendisi için önemli gördüğü bir hedefi Güneyde, Bekaa’da ya da Dahiye’de, nerede olursa olsun vuruyor. Vermek istediği temel mesaj budur" dedi.

Davud’a göre İsrail, "Tel Aviv’in askeri ve güvenlik hedeflerine hizmet ettiğini düşündüğü her an Lübnan'daki herhangi bir bölgenin hedef haline gelebileceği yeni bir gerçekliği dayatmaya çalışıyor. Bu da tehditlerin neden Güneyden Bekaa’ya, oradan da Beyrut’un güney banliyölerine kaydığını açıklıyor."

Hizbullah ve Lübnan Devleti üzerinde baskı

Davud, Dahiye’nin İsrail tarafından hem Hizbullah’a hem de Lübnan devletine karşı kullanılan çift yönlü bir baskı aracına dönüştüğünü düşünüyor:

"İsrail, operasyonlarının kapsamını Güneyden Bekaa’ya ve nihayetinde Dahiye’ye genişleterek, Hizbullah’ın yeteneklerini ve güçlerini dağıtmayı amaçlıyor. Aynı zamanda Lübnan devletine de 'Eğer başkenti korumak ve bombardımanın devamını engellemek istiyorsanız, Hizbullah’a karşı harekete geçmelisiniz' mesajını veriyor."

Müzakere masasında yeni kozlar

Mevcut askeri gerilimi gelecekteki olası müzakerelerle ilişkilendiren Davud, İsrail’in sahada baskıyı yoğunlaştırarak müzakere konumunu güçlendirmeye çalıştığını belirterek, "Müzakere masasına oturduğunuzda elinizde baskı kozlarının olması gerekir. Bugün yaşananlar tam olarak bu çerçeveye giriyor" değerlendirmesinde bulundu.

Bu değerlendirme, İsrail Kanal 12 televizyonunun, Netanyahu'nun ABD yönetimiyle istişareleri sürdürürken, operasyonları Beyrut'a doğru genişletme olasılığını görüşmek üzere 24 saatten kısa bir süre içinde ardı ardına güvenlik toplantıları düzenlediğini ifşa etmesiyle daha da önem kazanıyor. Ayrıca Netanyahu'nun ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile yaptığı ve ABD yönetimini Beyrut içinde Hizbullah'a "dokunulmazlık" tanımamaya ikna etmeye çalıştığı görüşmeyle de örtüşüyor.

İsrail'in bölgeyi hedef alacağı yönündeki tehditlerinin ardından Beyrut'un güney banliyölerinden ayrılmaya çalışan insanların neden olduğu trafik sıkışıklığı (Reuters)İsrail'in bölgeyi hedef alacağı yönündeki tehditlerinin ardından Beyrut'un güney banliyölerinden ayrılmaya çalışan insanların neden olduğu trafik sıkışıklığı (Reuters)

Şakif Kalesi'nden Beyrut'a: Yeni bir denklem

Son gerilim, İsrail ordusunun stratejik Şakif Kalesi'ni (Beaufort Kalesi) kontrol altına aldığını açıklamasından bir gün sonra geldi. Bu gelişme, İsrail'in sınır güvenliği için hayati gördüğü bölgelerde nüfuzunu pekiştirerek, askeri hedeflerin ötesine geçen yeni fiili durumlar yaratma peşinde olduğu endişesini artırdı.

Davud, yaşananların Hizbullah ile sahada yeni bir denklem kurma sürecinin parçası olduğunu ifade ederek, "Bu tamamen yeni bir denklem değil, ancak Hizbullah İsrail’e karşı füze veya İHA kullanımını artırdıkça, İsrail de Lübnan topraklarındaki saldırıların kapsamını genişleterek bunu daha net bir şekilde tahkim ediyor" diyerek, "Askeri okumaya göre bu, Hizbullah'ın her gerilimi artırma hamlesine İsrail'in hedef bankasını coğrafi olarak genişleterek karşılık vereceği anlamına geliyor. Buna, yakın zamana kadar doğrudan hedef alınma olasılığı düşük görülen bölgeler de dahil" ifadelerini kullandı.

İsrail'in yeniden konumlanması ve iki farklı anlatı

Sahadaki gelişmeler yaşanırken, İsrail Ordu Radyosu, askeri operasyonun başında beş tümenin katıldığı Güney Lübnan'daki tümen sayısının, yeniden yapılanma ve saha komutası çerçevesinde Batı Sektörü sorumluluğunun 146. Tümen'den 91. Tümen'e devredilmesiyle birlikte, yalnızca 91. ve 36. tümenler olmak üzere ikiye düşürüldüğünü duyurdu.

İsrail'in bölgeyi hedef alacağı tehdidinin ardından Beyrut'un güney banliyölerinden büyük bir göç yaşandı (AP)İsrail'in bölgeyi hedef alacağı tehdidinin ardından Beyrut'un güney banliyölerinden büyük bir göç yaşandı (AP)

Buna karşılık Hizbullah, Şakif Kalesi'nin ele geçirildiğine dair İsrail iddialarını yalanlayarak, İsrail güçlerinin bölgede kontrolü sağlayamadığını savundu. Örgüt tarafından yapılan açıklamada, "İsrail ordusu, direnişin yayınladığı operasyon görüntülerinin etkisini telafi etmek amacıyla Şakif’te bir zafer fotoğrafı arayışına girdi. Günlerce Yahmar eş-Şakif ve çevresine yoğun hava saldırıları ve ağır bombardımanlar düzenleyerek kaleye doğru ilerlemeyi hedefledi" denildi.

Açıklamada, İsrail güçlerinin direnişle karşılaşması nedeniyle kalenin doğusundaki sarp yolları kullanmak zorunda kaldığı, bir piyade grubunun sis bombası koruması altında sızarak içeride fotoğraf çektiği ve bunu kontrolü sağladıkları algısını yaratmak için kullandıkları iddia edildi. Hizbullah, kalede kendilerinin askeri varlığı olmadığını ve bölgede İsrail güçlerine karşı "yıpratma savaşı" yürüttüklerini belirtti.

Gözler Bekaa bölgesinde

Davud, gelecekteki sürecin tek adresinin Dahiye olmayacağı kanaatinde: "Güney Lübnan'ın bölgedeki olası bir ateşkes anlaşmasının parçası olduğu konuşuluyor ancak saha, sadece Dahiye veya Güneyin ötesinde farklı bir yöne doğru ilerliyor."

Davud sözlerini şöyle sürdürdü: "Gözler Bekaa’da, özellikle de Batı Bekaa’da olmalı. Hıyam ve Hasbaya'dan Mercayun, Nebatiye, Cezzin’e kadar uzanan son İsrail saldırılarının haritasına baktığımızda, Batı Bekaa'nın hepsinin ortak coğrafi kesişim noktası olduğunu görüyoruz. Batı Bekaa, önümüzdeki dönemin giriş kapısı olabilir."

Yardım görevlileri, Lübnan'ın güneyindeki Sur (Tyre) kentinde İsrail'in düzenlediği bombalı saldırının ardından oluşan hasarı inceliyor (AFP).Yardım görevlileri, Lübnan'ın güneyindeki Sur (Tyre) kentinde İsrail'in düzenlediği bombalı saldırının ardından oluşan hasarı inceliyor (AFP).

Artan uyarılar ve hava saldırıları

Öte yandan İsrail ordusu, Nebatiye ve İklim el-Tuffah bölgelerindeki tahliye uyarılarını Melih ve Kefrehun’u da kapsayacak şekilde genişletti. Keyfun Belediyesi, bir evin hedef alınacağı gerekçesiyle tahliye telefonu aldığını bildirdi. Uyarıların ardından Tul, Şukin, Zutar el-Şarkiye, Yahmar eş-Şakif, Kefr Tibnit, Arnun, Haruf, Meyfendun, Hadatha ve Cuveyya gibi birçok noktaya geniş çaplı hava saldırıları düzenlendi; Zefte, Brikay ve Abba'da araç ve motosikletlerin hedef alınması sonucu ölü ve yaralıların olduğu bildirildi. İsrail İHA'ları ise Beyrut ve banliyöleri üzerindeki uçuşlarını yoğunlaştırdı.

Buna karşılık Hizbullah, Taberiye'deki İsrail askeri mevzilerini hedef aldığını ve Bekaa Vadisi üzerinde “Hermes 450” tipi bir İHA'yı engellediğini duyurdu.


Trump'ın ateşkes ilanına rağmen İsrail ve Hizbullah arasında saldırılar devam ediyor

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bir hastane yakınlarını hedef alan hava saldırısının ardından olay yerinde kurtarma ekipleri (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bir hastane yakınlarını hedef alan hava saldırısının ardından olay yerinde kurtarma ekipleri (AFP)
TT

Trump'ın ateşkes ilanına rağmen İsrail ve Hizbullah arasında saldırılar devam ediyor

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bir hastane yakınlarını hedef alan hava saldırısının ardından olay yerinde kurtarma ekipleri (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bir hastane yakınlarını hedef alan hava saldırısının ardından olay yerinde kurtarma ekipleri (AFP)

 

 

Beyrut: “Şark El Avsat”

Hizbullah, dün akşamı Güney Lübnan'da İsrail güçlerine yönelik bir dizi saldırı düzenlediğini açıkladı. Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump'ın karşılıklı saldırıların durdurulduğunu duyurmasından yalnızca saatler sonra yaşandı.

Lübnan'ın Ulusal Haber Ajansı (NNA), İsrail'in Güney Lübnan'daki çeşitli bölgelere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi. Haberde, Mervaniye, Sıddikin, Yater ve Mansuri köylerinin hedef alındığı, ayrıca Debbin beldesinde “çok şiddetli bir patlama” meydana geldiği belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Hizbullah açıklamasında, savaşçılarının Hadatha beldesine doğru ilerleyen İsrail güçlerine patlayıcı düzeneklerle karşı koyduğunu duyurdu. Örgüt daha sonra yaptığı açıklamada ise dün gece yarısından kısa süre önce aynı bölgede iki “Merkava” tankının hedef alındığını bildirdi.

Bir başka açıklamada Hizbullah, saat 23.10'da Beyyada beldesinde bir “Merkava” tankını güdümlü füze ile vurduklarını ve “doğrudan isabet” sağladıklarını öne sürdü.

Öte yandan İsrail ordusu, bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, Lübnan'dan fırlatılan ve İsrail'in kuzeyine giren iki mühimmatın hava savunma sistemleri tarafından engellendiğini duyurdu.

Ordunun Telegram üzerinden yaptığı açıklamada, “Saat 01.35'te İsrail'in kuzeyindeki çeşitli bölgelerde sirenlerin çalmasının ardından, İsrail Hava Kuvvetleri Lübnan'dan İsrail topraklarına geçen iki mühimmatı önledi” denildi.

Açıklamada ayrıca, Lübnan sınırı yakınlarında İsrail topraklarına düşen “şüpheli bir hava hedefinin” tespit edildiği belirtilirken, olayda herhangi bir yaralanma yaşanmadığı ifade edildi.

ABD Başkanı Donald Trump, dün yaptığı açıklamada İsrail ile Hizbullah'ın çatışmaları durdurma konusunda anlaşmaya vardığını duyurmuştu. Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Beyrut'a yönelik planlanan bir askeri saldırıyı iptal etmeyi kabul ettiğini de belirtmişti.


İsrail Suriye'nin güneyinde ‘ilan edilmemiş tampon bölge’ oluşturdu

Kuneytra'nın güney kırsalında Sayda köyü kavşağında nöbet tutan UNDOF’a mensup askerler (SANA)
Kuneytra'nın güney kırsalında Sayda köyü kavşağında nöbet tutan UNDOF’a mensup askerler (SANA)
TT

İsrail Suriye'nin güneyinde ‘ilan edilmemiş tampon bölge’ oluşturdu

Kuneytra'nın güney kırsalında Sayda köyü kavşağında nöbet tutan UNDOF’a mensup askerler (SANA)
Kuneytra'nın güney kırsalında Sayda köyü kavşağında nöbet tutan UNDOF’a mensup askerler (SANA)

Sıuriye basınında yer alan bir haber, İsrail’in ülkenin güneyindeki operasyonlarının tarım arazilerini tahrip ederek, altyapıyı yıkarak ve geçici engeller kurarak ‘ilan edilmemiş bir tampon bölge’ oluşturduğunu ortaya koydu.

Cesur Araştırma Merkezi'nden araştırmacı Reşid Huvrani, bu doğrultuda hazırladığı çalışmada tekrarlanan operasyonların sivillerin tarım arazilerine erişimini engellediğini, hareketlerini kısıtladığını, sürekli sorgulamalara maruz bıraktığını ve geçici barikatlarla kuşattığını aktardı.

Huvrani'nin tespitlerine göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, mevcut bölgesel gerginlik dalgası sona erdikten sonra da Suriye ile sınır bölgelerini güvenlik denetimi altında tutmayı planlıyor. Analize göre İsrail, Suriye'nin güneyinde Gazze Şeridi ve Lübnan'ın güneyindekine benzer bir güvenlik ve askeri yaklaşım çerçevesinde sahada kontrolü genişletmek, yerel çevreyi zayıflatmak ve uzun vadeli fiili gerçekler yaratmak amacıyla hareket edecek. Bununla eş zamanlı olarak işgal altındaki Golan Tepeleri’nde Katzrin yerleşim biriminin genişletilmesi ve Golan Tepeleri köylerinde rüzgar türbini projeleri dahil çeşitli yerleşim ve ekonomik projeler hayata geçirilecek.

İsrail ordusu, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Suriye’nin 665 kilometrekare toprağını kontrol altına aldı ve 9 askeri mevzi kurdu.