Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



İşgal altındaki Batı Şeria’da İsrail ateşi sonucu bir Filistinli hayatını kaybetti

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Huvara kasabasında silahlı yerleşimciler ve İsrail askerleri (Arşiv – AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Huvara kasabasında silahlı yerleşimciler ve İsrail askerleri (Arşiv – AFP)
TT

İşgal altındaki Batı Şeria’da İsrail ateşi sonucu bir Filistinli hayatını kaybetti

İşgal altındaki Batı Şeria’nın Huvara kasabasında silahlı yerleşimciler ve İsrail askerleri (Arşiv – AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Huvara kasabasında silahlı yerleşimciler ve İsrail askerleri (Arşiv – AFP)

Filistin Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, işgal altında bulunan Batı Şeria’nın Ramallah kentinin kuzeyindeki Cilcilya köyü yakınlarında yerleşimcilerin düzenlediği bir saldırı sırasında Filistinli bir çocuk hayatını kaybetti.

Bakanlık tarafından bugün yapılan açıklamada, “Cilcilya köyü yakınlarında işgal güçlerinin açtığı ateş sonucu 16 yaşındaki Yusuf Ali Yusuf Kaabane şehit oldu” denildi.

Filistin Kızılayı daha önce yaptığı açıklamada, ekiplerinin ‘15 yaşında bir çocuğun göğsünden gerçek mermiyle ağır yaralandığı’ bilgisini verdiğini aktarmıştı.

Bakanlık ve Filistin Kızılayı, AFP’ye yaptıkları açıklamada, merminin kaynağının kesin olarak belirlenemediğini, saldırı sırasında İsrail ordusunun yerleşimcilerle birlikte bölgede bulunduğunu ve her iki tarafın da Filistinlilere doğru ateş açtığını belirtti.

Filistin resmi haber ajansı WAFA ise yerleşimci saldırısının Ramallah’ın kuzeyindeki Sincil, Abvin ve Cilcilya köylerini hedef aldığını bildirdi.

WAFA, yerel kaynaklara dayandırdığı haberinde “çok sayıda silahlı yerleşimcinin söz konusu köylerdeki evlere saldırdığı, çobanları kovalayarak koyunlarını çaldığı ve bölge sakinlerinin saldırılara karşı koyduğu” bilgisini paylaştı.

dfbgrhty
Ramallah’ın kuzeydoğusundaki bir İsrail yerleşimi, 12 Mart 2026 (AFP)

Filistin Kızılayı daha sonra yayımladığı kısa bir açıklamada, ekiplerinin Sincil ve Cilcilya’ya yönelik yerleşimci saldırısı sırasında ‘4 yaralanmayla ilgilendiğini’ bildirdi. Açıklamada, yaralananlardan ikisinin plastik mermiyle, ikisinin ise darp sonucu yaralandığı ve hastaneye sevk işlemlerinin sürdüğü belirtildi.

İsrail ordusu ise olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı.

İsrail’in 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria’da günlük şiddet olayları yaşanıyor. AFP’nin Filistin Yönetimi verilerine dayandırdığı bilgilere göre, 2023’te Gazze savaşının başlamasından bu yana İsrail askerleri veya yerleşimciler tarafından en az bin 71 Filistinli öldürüldü; bunlar arasında çocuklar ve bazı silahlı kişiler de bulunuyor.

Öte yandan İsrail resmî verilerine göre, aynı dönemde Filistinli saldırılarında veya İsrail’in askeri operasyonları sırasında en az 46 İsrailli sivil ve asker hayatını kaybetti.


İsrail, İran ateşkesinden sonra Gazze’ye saldırılarını şiddetlendirdi

İsrail'in Gazze şehrine yönelik iki yıllık saldırısı sırasında yıkılan konut binalarının kalıntıları yakınında, yerinden edilmiş Filistinlilere barınak sağlayan çadırlar (Reuters)
İsrail'in Gazze şehrine yönelik iki yıllık saldırısı sırasında yıkılan konut binalarının kalıntıları yakınında, yerinden edilmiş Filistinlilere barınak sağlayan çadırlar (Reuters)
TT

İsrail, İran ateşkesinden sonra Gazze’ye saldırılarını şiddetlendirdi

İsrail'in Gazze şehrine yönelik iki yıllık saldırısı sırasında yıkılan konut binalarının kalıntıları yakınında, yerinden edilmiş Filistinlilere barınak sağlayan çadırlar (Reuters)
İsrail'in Gazze şehrine yönelik iki yıllık saldırısı sırasında yıkılan konut binalarının kalıntıları yakınında, yerinden edilmiş Filistinlilere barınak sağlayan çadırlar (Reuters)

İsrail’in ABD ile birlikte İran’a karşı yürüttüğü savaşta varılan ateşkesin üzerinden geçen beş haftalık süreçte, Gazze’ye yönelik saldırılarında ciddi bir artış yaşandı. İsrail ordusu, Filistinli direniş grubu Hamas’ın yıkıma uğramış bölgede gücünü pekiştirdiği gerekçesiyle saldırılarını yoğunlaştırırken, sivil kayıplar artmaya devam ediyor.

Gazze Sağlık Bakanlığı verilerine göre, İran savaşında ateşkesin başladığı 8 Nisan’dan bu yana Gazze’de 8’i kadın, 13’ü çocuk olmak üzere toplam 120 Filistinli hayatını kaybetti. Bu rakam, İsrail’in hava saldırılarını İran’a odakladığı önceki beş haftalık döneme göre %20’lik bir artışa tekabül ediyor. Çatışma izleme örgütü ACLED’in nisan ayı raporu da bu tabloyu doğrulayarak, İsrail’in Gazze’deki saldırılarının mart ayına oranla %35 arttığını ortaya koydu.

Trump’ın planı sekteye mi uğruyor?

Saldırılardaki bu artış, ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşı durdurma ve yeniden imar sürecini başlatma planındaki ilerlemenin aksadığının yeni bir işareti olarak değerlendiriliyor.

Han Yunus’taki enkazların arasında ailesiyle birlikte yaşayan ve 28 Nisan’daki saldırıda bir oğlunu kaybeden görme engelli Lavi el-Neccar (36), durumu şu sözlerle özetliyor: “Savaş hâlâ devam ediyor. Sadece kâğıt üzerinde, ilanlarda durdu; ama sahada, gerçek hayatta savaş hiç bitmedi.”

Ordu: Hamas yeniden silahlanıyor

İsrail ordusu saldırıların yoğunlaşma sebebi hakkında resmi bir açıklama yapmasa da Şarku'l Avsat'ın Reuters’ten aktardığına göre dört savunma yetkilisi, ordunun son haftalarda Binyamin Netanyahu hükümetini uyardığını belirtti. Yetkililer, Hamas’ın bölgedeki hakimiyetini sıkılaştırdığını, güçlerini yeniden organize ettiğini ve silah üretimine başladığını ileri sürüyor.

İsmini vermeyen bir askeri yetkili ise Gazze’deki ateşkesin İsrail’e "yakın tehditlerle ilgilenme imkânı" sunduğunu belirterek, henüz resmi bir emir gelmese de ordunun Gazze’de yeniden kapsamlı bir çatışmaya dönmek için operasyonel planlarını hazır tuttuğunu ifade etti.

Ufukta çözüm gözükmüyor

Ekim ayında varılan anlaşma, yaklaşık iki yıl süren savaşın ardından büyük çaplı çatışmaları sınırlamayı hedefliyordu. Ancak İsrail birliklerinin çekilmesi, militanların silahsızlandırılması ve Gazze’nin yeniden inşasını öngören kalıcı bir barış formülüne henüz ulaşılamadı.

İsrail güçleri halen Gazze Şeridi’nin yarısından fazlasını işgal altında tutarken, binaların çoğunu yıktı ve bölge sakinlerine tahliye emirleri verdi. Şu an iki milyondan fazla insan, kıyı şeridindeki dar bir alanda, hasarlı binalarda veya Hamas’ın fiilen kontrolü elinde tuttuğu bölgelerdeki çadırlarda yaşam mücadelesi veriyor.

Ekim ayındaki ateşkesten bu yana düzenlenen saldırılarda toplamda yaklaşık 850 Filistinli hayatını kaybetti. Aynı dönemde 4 İsrail askeri silahlı gruplar tarafından öldürüldü. İsrail’in son dönemdeki hedefleri arasında, Hamas’a bağlı polis güçleri ve güvenlik noktaları da bulunuyor; 14 Nisan’dan bu yana en az 14 polisin öldüğü bildirildi.

İsrail, ABD ile koordineli olarak İran’ı bombalamaya başladığından bu yana askeri operasyonlarının hızını artırırken, Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü kara ve hava harekâtı da ABD arabuluculuğundaki ayrı bir ateşkese rağmen düşük yoğunluklu da olsa devam ediyor.


İsrail'in önümüzdeki aşamadaki silahı “Gazzeli milisler”

Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)
Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)
TT

İsrail'in önümüzdeki aşamadaki silahı “Gazzeli milisler”

Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)
Gazze şehrinde, İsrailli rehine cesetlerinin aranması operasyonu sırasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi'ne ait bir aracın yakınlarında bekleyen silahlı bir Hamas üyesi, 2 Kasım 2025 (AFP)

Salim er-Reyyis

Hamas'ın silahlarını teslim etmeyi kendi koşullarını dayatmaksızın kabul ettiği bir anlaşmaya varılamadığına dair haberler son birkaç haftada basında giderek daha fazla yer bulmaya başladı. Bu süreçte İsrail'in savaşa geri dönme ve Gazze ile halkına yönelik askeri saldırıları yeniden başlatma ihtimaline dair açıklamalar ve beklentiler de yoğunluk kazandı. Ancak İsrailli analistler, ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş göz önünde bulundurulduğunda İsrail'in şimdilik savaşa dönmek yerine alternatif adımlar atabileceğine dikkati çektiler. Bunun yanında geçici ateşkesin ilan edilmesinin ardından dahi İsrail'in Lübnan'ın güneyinde askeri faaliyetlerini sürdürdüğü de vurgulandı.

Bu açıklama ve beklentilerin gölgesinde İsrail'in bombardıman operasyonları da yoğunluk kazandı. Saldırılar, Hamas'ın yönetimindeki İçişleri Bakanlığı'na bağlı polis araçlarını hedef alırken ordu, harekete ve askeri kanadı İzzettin el-Kassam Tugayları'na yakın güvenlik güçlerinin toplandığı noktaları da vurdu. İsrail ordusu hava saldırılarını artırmakla yetinmedi, bununla eş zamanlı olarak işgal ordusunun desteklediği yerel Filistinli milisler de Hamas kontrolündeki bölgelere baskın operasyonlarını yoğunlaştırdı. Bu operasyonlar kapsamında Filistinliler öldürüldü ve kaçırıldı. Milisler ayrıca Filistinlilerin arasında sızdı ve onların aralarında dolaşarak Hamas'ın siyasi ve askeri liderlerini ölümle tehdit eden videolar çekti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Gazze'deki yerel milislerin çekirdeği, Ekim 2023'te patlak veren İsrail savaşının ilk aylarından itibaren oluşmaya başladı. Bu gruplar başlangıçta, yabancı ülkelerden Filistinlilere ulaştırılan insani yardım kamyonlarının geçtiği ana yolları tutan yağma, hırsızlık ve yol kesme çeteleriydi. Çeteler, İsrail askeri operasyonlarının yarattığı kaos ve güvenlik boşluğunun kaçınılmaz bir sonucu olarak günden güne büyüdü ve Gazze'nin güneyinde, ortasında ve kuzeyinde çeşitli bölgelere yayıldı. Bu güvenlik boşluğu, gerek Hamas liderliğindeki hükümet bünyesinde gerekse hareketin askeri kanadında görev yapan güvenlik personelini hedef alan İsrail operasyonlarından kaynaklanıyordu.

İsrail'in savaşı yeniden başlatıp kara kuvvetlerinin bölgeye yeniden sızmasıyla birlikte çeteler yardım malzemelerini daha büyük ölçekte yağmalamaya devam etti ve ardından ‘Terörle Mücadele Halk Ordusu’ adı altında kamuoyuna açıkça varlığını ilan etti.

Savaşın sürmesi ve İsrail ordusunun Gazze'nin geniş kesimlerini giderek daha fazla kontrolü altına almasıyla birlikte Yasir Ebu Şebab liderliğindeki bir grubun adı öne çıkmaya başladı. Refah'ın güneydoğusunda, binlerce aç insanın göç ve savaş koşullarında beklediği yardım kamyonları ile gıda maddelerinin can damarı olan Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı'nın yakınlarında konuşlanan bu grup, başta un yüklü olanlar olmak üzere onlarca kamyona el koydu. Bu durum kıtlığın artmasına önemli ölçüde katkıda bulundu. Hamas liderliğinin ve hatta bazı uluslararası kuruluşların o dönem yaptığı suçlamalara göre İsrail ordusu tüm bunları görmezden gelirken ne gruba saldırdı ne de faaliyetlerini engellemeye çalıştı.

fevfdv
İslami Cihad ve Hamas hareketlerinden silahlı kişiler, Gazze'nin kuzeyindeki Beyt Lahiye beldesinde İsrailli bir rehineye ait kalıntıları taşırken, 3 Aralık 2025 (AFP)

Gazze’de geçtiğimiz yıl ocak ayında varılan ateşkes anlaşmasının ardından, yalnızca yaklaşık bir buçuk ay süren ve ardından çöken bu süreçte Hamas ve diğer grupların üyeleri, mevzilerine yönelik saldırılar nedeniyle bu gruplarla defalarca silahlı çatışmaya girdi. İsrail ordusunun çekilip sınır bölgelerine gerilediği bu dönemde yaşanan çatışmalar bir kısım militanın ölümüyle sonuçlandı; ancak grupların varlığı ve faaliyetleri sona erdirilemedi.

İsrail'in savaşı yeniden başlatıp kara kuvvetlerini özellikle Refah ile Gazze'nin güneyindeki Han Yunus'un doğusuna yeniden sürmesiyle birlikte çeteler yardım malzemelerini çok daha büyük ölçekte yağmalamaya devam etti ve ardından ‘Terörle Mücadele Halk Ordusu’ adı altında kamuoyuna açıkça varlığını ilan etti.

Yedi ayı geride bırakan son ateşkesin ilanının ardından İsrail ordusu, tamamen kendi askeri kontrolü altında bulunan güneydeki Refah şehrinde Filistinli gruplara karşı operasyonlarını sürdürdü.

Geçtiğimiz yıl ekim ayında varılan ikinci ateşkesin ilanının ardından silahlı grupların, artık ‘milisler’ olarak anılan yapıların ortaya çıkış süreci hız kazandı. ‘Sarı hattın gerisindeki bölgeler’ olarak bilinen, yani İsrail ordusunun kontrolündeki alanlarda beş silahlı grup filizlendi. Bunlardan ilki, Yasir Ebu Şebab'ın liderliğinde Refah'ın doğusunda kuruldu; Ebu Şebab'ın öldürülmesinin ardından grubun başına Gassan ed-Duheyni geçti. İkinci grup Husam el-Ustal komutasında Han Yunus’un doğusu merkezli olarak faaliyet gösteriyor. Şevki Ebu Nasira liderliğindeki üçüncü grup ise Gazze'nin orta kesimlerinde Deyr el-Belah'ın doğusunda konuşlu durumda. Kuzeyde ise iki ayrı grup bulunuyor. Bunlardan biri Rami Hales önderliğinde Gazze şehrinin doğusunda, diğeri Eşref el-Mensi komutasında daha kuzeyde faaliyet gösteriyor.

İsrail ordusu, yedi ayı geride bırakan son ateşkesin ilanının ardından tamamen kendi askeri kontrolü altında bulunan güneydeki Refah şehrinde Filistinli gruplara yönelik operasyonlarını sürdürdü. Bu dönemde İsrail ordusu, Hamas’ın geride kalan komutanlarını ve üyelerini tasfiye etmeye yönelik faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Ebu Şebab grubu ise ‘terörle mücadele’ gerekçesiyle bu operasyonlarda İsrail ordusuyla birlikte Hamas'ın peşine düştüğünü ileri sürdü. Bu durum, grubun İsrail ordusundan doğrudan askeri ve lojistik destek aldığını açıkça ortaya koydu. Ancak İsrail, bu desteği kamuoyu önünde açık ve net bir biçimde hiçbir zaman kabul etmedi.

dffdv
Gazze'nin orta kesimlerindeki Deyr el-Belah'ta bulunan yerinden edilenlere ait bir kampın yakınlarında İsrail tarafından düzenlenen hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 25 Mart 2026 (AFP)

Ardından milislerin farklı bölgelerde gerçekleştirdiği operasyonlar birbirini izledi. Bu operasyonlar Gazze'nin orta kesimlerinde suikastlara odaklandı. Bunlar arasında Hamas güvenlik birimlerinin komutanlarından Ahmed Zemzem'in (Ebu el-Macid) Gazze'nin orta kesimlerindeki Mugazi Mülteci Kampı’nda Ebu Nasira grubundan iki ajan tarafından tabancayla öldürülmesi olayı öne çıktı. Gazze İçişleri Bakanlığı'nın 14 Aralık 2025 tarihinde gerçekleşen suikastın hemen ardından yakaladığı ajanlardan biriyle yürüttüğü soruşturma, bu bilgileri doğruladı.

Son dönemde Gazze'nin orta ve doğu kesimlerinde çok sayıda suikast ve kaçırma eylemi gerçekleştirildi. Bu eylemlerin arkasında milislerin askeri üstünlüğü değil, İsrail ordusunun doğrudan desteği yatıyor. İsrail ordusu, çete üyelerinin Gazze'nin güneyi, orta ve kuzey bölgelerindeki sivil alanlara baskın düzenlemesi sırasında hava desteği sağladı. Al-Majalla’nın görüştüğü gördü tanıklarının ifadelerine göre İsrail savaş uçakları, operasyonların yürütülmesi ve milislerin geri çekilmesine dek defalarca kez füzelerle ve ateş açarak sivillere saldırdı.

İnsani yardım alanında faaliyet gösteren kuruluşlar, özellikle de sahada çalışanlar, kendilerine dayatılan askeri güvenlik kaosunun hâkim olduğu bir ortamda çalışmaya yönelik işaretlere ve hazırladıkları planlara sahip.

Son baskın operasyonları sırasında yerel silahlı milislerle yakın temas kuran vatandaşların ifadelerine göre çeteler, bir kısmı yalnızca halk arasında dolaşarak görüntü almaya yönelik bu baskınlar sırasında büyük bir telaş yaşadı. Bu telaş, Gazze güvenlik güçlerinin olası bir saldırısına karşı duyulan kaygıdan kaynaklanıyordu. Ne var ki bu tür olaylar özellikle Han Yunus'ta defalarca kez tekrarlandı. Hamas'a bağlı güvenlik birlikleri, milislere ve araçlarına doğrudan ateş açtı. Al-Majalla’nın güvenlik kaynaklarından edindiği bilgilere göre bu çatışmalarda bir kısım milis hayatını kaybetti ya da yaralandı. İsrail ordusu ise çekilmelerini sağlamak için hava desteği sağladı.

zsdcds
Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye’de yıkılmış binaların moloz yığınlarının olduğu bir caddede yerinden edilmiş Filistinliler, 6 Mayıs 2026 (AFP)

Sahadan elde edilen verilere göre İsrail'in yerel milisleri oluşturmaktaki amacı, onları Hamas kontrolündeki bölgelerde özel görevler üstlenen bir vekil güç olarak kullanmak. Bu görevler arasında özellikle gençlerin kaçırılarak İsrail ordusuna teslim edilmesi ve ardından Filistinli grupların faaliyetleri, yeniden toparlanma kabiliyetleri ve olası bir İsrail saldırısı halinde savaşa hazırlık düzeyleri hakkında istihbarat elde etmek amacıyla sorgulama ve gözaltı merkezlerine götürülmesi öne çıkıyor. Bunun yanı sıra milisler, İsrail'in İran ve Lübnan'a karşı sürdürdüğü savaşın yarattığı mevcut siyasi ve askeri koşullar çerçevesinde alternatif bir plan olarak da değerlendiriliyor.

İsrail ordusunun bu alternatif planı, İsrail hükümetinin Hamas'ın silahsızlandırılmasını gönüllü ya da zorla kabul etmesini sağlayacak bir anlaşma konusundaki sert tutumundan taviz vermemesi bağlamında şekilleniyor. Öte yandan kimliğinin gizli tutulması şartıyla Al-Majalla’ya konuşan uluslararası bir kuruluştan bir kaynağa göre Hamas, Kahire'deki müzakerelerde İsrail ordusunun Gazze'nin tamamından çekilmesi şartından geri adım atmıyor. Bu çıkmazlığın ortasında İsrail, önümüzdeki dönemde yoğun hava saldırıları düzenleyerek Gazze'de kasıtlı bir kaos ve güvenlik boşluğu ortamı yaratabilir. Buna paralel olarak milislerin iç bölgelere sızarak suikastlar düzenlemesine ve güvenlik kontrolünü ele geçirmesine zemin hazırlayabilir.

Aynı kaynak, özellikle insani yardım alanında faaliyet gösteren kuruluşların, ateşkesin aşamalarının tamamlanmasına ve nihayetinde Gazze Barış Konseyi’nin oluşturduğu Filistin Ulusal Geçiş Komitesi yönetimi devralarak yeniden yapılanma sürecini başlatana kadar, İsrail ordusu ve milislerin yol açtığı güvenlik kaosunun hâkim olduğu bir ortamda çalışmaya ilişkin sinyaller aldığını ve plan hazırlığı içinde olduğunu belirtti.