Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?

İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?
TT

İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?

İsrail'in Suriye'nin güneyinde kurduğu Sufa 53 hattı nedir?

“Sufa 53”, İsrail'in Kuneytra şehrinin kuzeyinden güneyine, Golan Tepeleri boyunca uzanan bir askeri ve mühendislik projesinin genel adıdır; bu bölgenin büyük bir kısmı İsrail tarafından Haziran 1967’deki savaş sırasında işgal edilen Suriye topraklarıdır.

Proje yeni bir sınır veya Suriye ile İsrail arasında siyasi olarak tanınmış bir hat değil, toprak setler, siperler, mevziler ve gözlem noktalarıyla birlikte güçlendirilmiş bir askeri yoldur. Önemi, bazı bölümlerinin 1974’te imzalanan Suriye-İsrail Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile tanımlanan tampon bölge içinde inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor.

- Neden Sufa 53 olarak adlandırılıyor?

İbranicede Sufa kelimesi “fırtına” anlamına gelirken, 53 sayısı İsrail ordusunun 188. “Barak” Tugayı'na bağlı 53. Sufa Zırhlı Taburu’na atıfta bulunmaktadır.

İsrail ordusu daha önce 53. Taburun, 210. Tümenin mühendislik birimleriyle iş birliği içinde Suriye cephesinde yol ve eksenlerin inşasına katıldığını bildirmişti. Bu nedenle, yaygın olarak kullanılan “Sufa 53” adının, bu eksenin kurulmasına katılan askeri birlikle ilişkili olması muhtemel.

Ancak, İsrail ordusunun Sufa 53 adını tüm proje için resmi bir isim olarak benimsediğini doğrulayan hiçbir resmi İsrail belgesi bulunmuyor. Bu nedenle, bunu hattın yaygın olarak kullanılan adı olarak tanımlamak daha doğru olur.

- Proje ne zaman başladı?

Projenin kökenleri, Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te devrilmesinden önce, 2022 yılına dayanıyor. Bölgedeki yol yapımı ve tahkimat çalışmaları o zaman başladı ve sonraki yıllarda kademeli olarak genişletildi.

Suriye rejiminin devrilmesinden sonra askeri durum önemli ölçüde değişti. İsrail ordusu tampon bölge içindeki varlığını genişletti ve Hermon Dağı'nın Suriye tarafı da dahil olmak üzere yeni mevzilere konuşlandı. Yollar ve tahkimatlar, güney Suriye'deki daha geniş bir İsrail askeri konuşlandırmasının parçası haline geldi.

- Sufa 53 ne kadar uzun?

En yaygın tahminlere göre proje yaklaşık 70 kilometre uzunluğundadır.

Bazı tahminler, toplam uzunluğu bu rakamı aşan daha geniş bir İsrail yol, mevzi ve tahkimat ağından bahsediyor, ancak Sufa 53’e atıfta bulunurken kullanılan rakam yaklaşık 70 kilometredir.

Proje, kuzeydeki Hermon Dağı bölgesinden İsrail ile Suriye cephesinin en güney noktasına kadar uzanan bir askeri eksen oluşturuyor

- Nerede başlıyor ve nerede sonlanıyor?

Proje, Kuneytra şehrinin kuzeyindeki Hadar kasabası yakınlarında, Hermon Dağı'nın eteklerinde başlıyor ve daha sonra işgal altındaki Golan Tepeleri boyunca güneye doğru uzanıyor.

Cabata el-Haşab, el-Hamidiye, el-Kahtaniye, Ruvayhina, Bir Acem, Barika ve el-Aşa'tan veya yakınlarından geçiyor, ardından Kuneytra'nın en güney noktasına ve Suriye, Ürdün ve işgal altındaki Golan Tepeleri arasındaki sınır üçgenine doğru uzanıyor.

Böylece proje, kuzeydeki Hermon Dağı bölgesinden İsrail ile Suriye cephesinin en güney noktasına kadar uzanan bir askeri eksen oluşturuyor.

- Hattın genişliği ne kadar?

Askeri yolun kendisi bazı bölümlerde yaklaşık sekiz metre genişliğinde, ancak sadece askeri araçların kullandığı bir yol değil.

cfgth
İsrail'in ilhak ettiği ve Lübnan ile Suriye sınırında bulunan Golan Tepeleri'ndeki Hermon Dağı'nda devriye gezen bir İsrail askeri, 15 Ocak 2026 (AFP)

Yol boyunca toprak setler, hendekler, gözlem noktaları, tahkimatlar ve askeri mevziler bulunuyor. Bazı setlerin yüksekliği yaklaşık beş metreye ulaşırken, sahadan gelen haberlerde bazı yerlerde derin hendeklerin kazılı olduğundan bahsediliyor.

Bu nedenle, yaklaşık sekiz metre olan yolun genişliği ile, bir bölgeden diğerine değişen çevredeki askeri ve mühendislik kuşağının genişliği arasında bir ayrım yapılmalıdır.

- 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile ilişkisi nedir?

1973 Ekim Savaşı'ndan sonra Suriye ve İsrail, 31 Mayıs 1974'te Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması imzaladı. Anlaşma bir barış antlaşması veya sınırın nihai olarak belirlenmesi değil, iki orduyu ayırmak ve savaşın tekrarını önlemek için hazırlanmış askeri düzenlemelerdi.

Şam projeyi reddediyor ve İsrail'in tampon bölge içindeki eylemlerini Suriye egemenliğinin ve Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması'nın ihlali olarak değerlendiriyor

Anlaşmaya göre, Suriye ve İsrail güçleri arasında bir tampon bölge kuruldu ve Birleşmiş Milletler Ayrılma Gözlem Gücü (UNDOF) bu bölgeye konuşlandırıldı.

Haritayı basitçe anlamak için iki ana hattın bulunduğunu söylemeliyiz: İsrail tarafındaki “Alfa Hattı” ile Suriye tarafındaki “Bravo Hattı”. Bu iki hat arasında, BM tarafından denetlenen ve özel askeri düzenlemelere tabi olan bir tampon bölge bulunuyor.

Sufa 53’ün hassasiyeti, projenin bazı bölümlerinin sadece İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri'nde değil, bu bölge içinde de inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Sahadan gelen haberler ve insan hakları raporları, İsrail'in bazı yerlerdeki eylemlerinin Bravo Hattı'nı da aşarak Suriye topraklarına uzandığını gösteriyor.

cvgthyju
Suriye'nin güneyinde, İsrail tarafından ilhak edilen Golan Tepeleri sınırına yakın Kuneytra'daki gözlem noktasında bir UNDOF askeri nöbet tutuyor, 21 Eylül 2025 (AFP)

Bu nedenle, proje üzerindeki anlaşmazlık sadece bir askeri yol ile ilgili değil, aynı zamanda 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile belirlenen hatlara göre konumuyla da ilgilidir.

-Şam'ın pozisyonu nedir?

Şam projeyi reddediyor ve tampon bölge içindeki İsrail eylemlerini Suriye egemenliğinin ve  Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşmasının ihlali olarak görüyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre 4 Ekim'de Suriye Dışişleri Bakanlığı, İsrail'in Sufa 53 hattındaki çalışmalarını tamamlamasını kınayarak, bunu 1974 Anlaşmasının “açık bir ihlali” ve Suriye egemenliğine bir tecavüz olarak değerlendirdi.

Yol, İsrail ordusunun Kuneytra cephesi boyunca kuzeye ve güneye hareket etmesine ve farklı mevziler arasında asker ve teçhizat taşımasına olanak tanıyor. Bu arada, toprak setler, siperler ve gözlem noktaları, onlarca kilometre boyunca uzanan sürekli bir savunma yapısı sağlıyor

Şam, tüm toprakları üzerindeki egemenliğine olan bağlılığını vurguladı ve BM ile uluslararası toplumu İsrail’in eylemlerini durdurmaya ve anlaşmanın düzenlemelerine geri dönmeye çalışmaya çağırdı.

- Esed rejiminin devrilmesinden sonra ne değişti?

Aralık 2024'te Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden sonra, İsrail ordusu tampon bölgeye girdi ve Hermon Dağı'nın Suriye tarafındaki stratejik konumlar da dahil olmak üzere ek mevziler ele geçirdi.

cdvfbhj
İsrail güçleri, İsrail'in 23 Temmuz 2025'te ilhak ettiği Golan Tepeleri'ndeki Dürzi köyü Mecdel Şems yakınlarındaki Suriye sınırında devriye geziyor (AFP)

İsrail, Suriye'deki değişen güvenlik ve askeri durum ışığında Golan Tepeleri yakınlarında tehditlerin ortaya çıkmasını önleme ihtiyacını gerekçe göstererek bu hamlesini haklı gösterdi.

Şam ise, 1974 anlaşmasının bu cephedeki durumu düzenleyen çerçeve olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor ve İsrail güçlerinin ilerledikleri mevzilerden çekilmesini talep ediyor.

-Peki Sufa 53 neden önemli?

Projenin önemi, yolun kendisinden ziyade, konumu ve etrafında inşa edilen askeri altyapıda yatıyor.

Yol, İsrail ordusunun Kuneytra cephesi boyunca kuzeye ve güneye hareket etmesine ve farklı mevziler arasında asker ve teçhizat taşımasına olanak tanıyor. Bu arada, toprak setler, siperler ve gözlem noktaları, onlarca kilometre boyunca uzanan sürekli bir savunma yapısı sağlıyor.

Siyasi önemi ise bu tesislerin geçici mi yoksa Güney Suriye'deki uzun vadeli bir İsrail konuşlandırmasının parçası mı olacağında yatıyor.

Eğer yollar, toprak setler, siperler ve askeri mevziler kalıcı hale gelirse, o zaman mesele sadece bir askeri yol inşa etmekten öteye geçerek, 1974'ten beri Suriye-İsrail cephesini yöneten düzenlemelerden farklı, yeni bir güvenlik gerçekliği tesis etmeye dönüşecektir.


Husilerin gerilimi artırma tuzağı… Yemen hükümeti nasıl destek topladı?

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (Al Majalla)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (Al Majalla)
TT

Husilerin gerilimi artırma tuzağı… Yemen hükümeti nasıl destek topladı?

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (Al Majalla)
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi (Al Majalla)

İbrahim Celal

Hürmüz Boğazı’ndan Babu’l Mendeb’e uzanan ve çok katmanlı bir baskı oluşturan bu hat, küresel enerji ihtiyaçlarının yanı sıra Suudi Arabistan’ın stratejik alternatiflerini de hedef alıyor. Bu baskı, Riyad’ın çok katmanlı baskıları göğüslemesini sağlayan boğazlar, boru hatları, müttefikler, havalimanları, enerji tesisleri ve güvenlik ortaklıklarını kapsıyor.

Temmuz ayından bu yana güneyde Yemen’deki Husilerin öncülük ettiği, kuzeyde ise başta Ketaib Hizbullah olmak üzere Iraklı milislere dayanan bu kampanya, Riyad’ın sahip olduğu her yedek seçeneği daraltmayı amaçlıyor. Ancak bu ölçekte bir zorlama, karşı bir güç oluşmasına da yol açabilir. İran, Husiler ve İran destekli Iraklı milisler Hürmüz ve Babu’l Mendeb’i, Suudi Arabistan’ın enerji altyapısını, boğazları aşmaya yönelik alternatifleri ve deniz ulaşım özgürlüğünü tek bir savaş alanında birleştirdikçe, küresel güçlerin her krizi ayrı ayrı değerlendirmesi veya bunun kendilerini etkilemediğini ileri sürmesi daha da zorlaşıyor. Tam da bu nedenle, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) desteğiyle Husilerin Kızıldeniz kıyısı ile Babu’l Mendeb Boğazı üzerindeki son hakimiyet hamlesi, iki boğaz ve aşılması uluslararası müdahaleyi gerektirecek eşikler üzerinden bir zorlama tuzağı oluşturuyor.

Suudi Arabistan ve küresel enerji piyasaları üzerinde çok katmanlı maliyetler oluşturan, DMO’nun yönlendirdiği ve öncelikle Riyad’a, ardından da stratejik seçeneklerine baskı kurmak üzere tasarlanan yatay tırmanma stratejisi, önemli bir risk de barındırıyor. Bu risk, bölgedeki güvenliğin uluslararasılaştırılması yoluyla Suudi Arabistan’ın askeri hazırlıklarını ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmesini hızlandırmak ve İran ekseninin etkisizleştirmeyi umduğu dış desteği özellikle yeniden bölgeye çekmekten oluşuyor. Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin yaptığı ‘sıfır saati’ konuşmasının da gösterdiği üzere, bu gelişmeler Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetine verdiği desteği de artırıyor.

Husiler ön saflarda yer alıyor

İran tarafından desteklenen Husiler, hem denizde hem de havada bu tırmanma yapısının merkezinde yer alıyor. Temmuz ayında Abha ve Cizan çevresinde Suudi Arabistan-Husi cephesinin yeniden açılmasıyla birlikte, eylül ayında da 19 Eylül itibarıyla Taif, Mekke’ye giriş noktaları ve başkent Riyad’a yönelik saldırılar düzenlendi. Denizde ise Husiler, temmuz ortasından bu yana Suudi Arabistan’a karşı ‘deniz ablukası’ uygulamaya çalışırken 10 gemiyi hedef aldı, birini batırdı ve toplam 16 denizci ile kurtarma görevlisinin ölümüne veya yaralanmasına yol açtı.

9 Eylül’de Irak’tan düzenlenen ve Husi milislerinin Kızıldeniz’in güney kıyılarına ve Babu’l Mendeb Boğazı’na doğru ilerleyişiyle aynı zamana denk gelen saldırı, DMO’nun hedeflerine ilişkin iyi bir örnek.

Yenilenen saldırıların Kızıldeniz boyunca tehdit seviyesini yükseltmesi, sigorta ve navlun maliyetleri ile taşıma sürelerini artırması ve Babu’l Mendeb’e kıyasla Süveyş Kanalı’na daha fazla bağımlılık yaratması doğal bir sonuç oldu. Babu’l Mendeb’teki deniz trafiği, kriz öncesi seviyelere kıyasla yaklaşık yüzde 69 azalmış durumda.

Horizon Brief’e göre, 3 Temmuz ile 26 Eylül arasında Suudi Arabistan topraklarında meydana gelen saldırıların incelenmesi, en az 37 hedef bulunduğunu ortaya koyuyor. Bunların 33’ü açık şekilde Husilerle, dördü ise Irak merkezli unsurlarla bağlantılı. Özellikle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının toplam sayısı, temmuzdaki 6 ve ağustostaki 8 saldırıdan 26 Eylül itibarıyla hedef alınan bölgelere göre kaydedilen 26 saldırıya çıkarak yüzde 333 arttı.

Toplam sayıları sınırlı olsa da 9 Eylül’de Irak'tan fırlatılan insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen ve üç pompalama istasyonunda hasara yol açarak Doğu-Batı Petrol Boru Hattı’nı geçici olarak devre dışı bırakan saldırılar, tehdit ekseninin coğrafi kapsamını genişletti ve kesintinin etkisini artırdı. Suudi Arabistan’ın doğusundaki sahalardan Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu’ya bin 200 kilometre boyunca uzanan bu hat, günde yaklaşık 4 ila 5 milyon varil petrol taşıyor. Bu miktar, küresel ham petrol arzının yüzde 4 ila 5’ine denk geliyor ve ihracatın Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek gerçekleştirilmesine imkân sağlıyor.

CDFRTH
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, 4 Ekim 2026 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’dan halka seslendiği bir televizyon konuşması yaptı. (Reuters)

Hedefler açıktı: Suudi Arabistan’ın stratejik derinliğine baskı uygulamak, hava savunma sistemlerini yormaya çalışmak ve Riyad’ın Yemen hükümetine verdiği desteğe ilişkin seçeneklerini daraltmak. El-Alimi’nin kapsamlı bir askeri operasyonun başlatılması için yaptığı ‘sıfır saati’ konuşması dikkate alındığında, Husi milisleri şu ana kadar Riyad’ın stratejik yönelimini değiştirmeyi başaramadı.

İki boğaz üzerinden enerji alanında kurulan zorlama tuzağı

9 Eylül’de Irak’tan düzenlenen ve Husi milislerinin Kızıldeniz’in güney kıyılarına ve Babu’l Mendeb Boğazı’na doğru ilerleyişiyle aynı zamana denk gelen saldırı, DMO’nun hedeflerine ilişkin iyi bir örnek. 11 Eylül itibarıyla Husiler, DMO ve Hizbullah unsurlarının desteğiyle Babu’l Mendeb’in kuzeyinde ve boğazın ortasında bulunan stratejik Zukar, Haniş ve Mayyun adalarının yanı sıra el-Muha, Huha ve Hays ile Zubab bölgelerini kontrol altına almıştı.

Riyad’a yönelik artan desteğin artık açıkça ortada olduğu görülüyor. G7, Husi saldırıları ile Babu’l Mendeb Boğazı, enerji güvenliği ve küresel tedarik zincirleri arasında açıkça bir bağlantı kurdu.

Kıyı şeridi ile gemilerin geçtiği uluslararası su yolundaki bu genişletilmiş kontrol, İran’ın Arap Yarımadası ve boğazları ile küresel enerji akışları üzerindeki nüfuzunu daha da pekiştirirken, bölgesel güvenlik sorununu da giderek ağırlaştırıyor. Babu’l Mendeb’e mümkün olduğunca yaklaşılması, Husiler ve DMO’nun gözetleme kapasitesini artırıyor, saldırı ve erken uyarı sürelerini kısaltıyor ve tanksavar güdümlü füzeler ile roketatarlar dahil doğrudan ateşli silahların konuşlandırılmasına imkân sağlıyor. Bu durum ayrıca İHA’lar, füzeler, roketler, patlayıcı yüklü tekneler ve deniz mayınları açısından gözetleme ile ateş açma arasındaki süreyi kısaltıyor. Söz konusu unsurlar, Kızıldeniz’deki deniz ulaşımını zaten uzak mesafelerden aksatıyordu.

Fiziksel varlığın ötesindeki stratejik önem ise boğaz çevresinde risk yaratma kapasitesinin artırılması ve Husilerin sınır ötesi İHA ve füze kabiliyetlerini sürdürmelerini sağlayacak yasa dışı silah akışının güvence altına alınmasında yatıyor.

D7UKJ
1 Ekim 2026 tarihinde, Yemen’in Taiz kentinde olduğu belirtilen bir bölgede, Yemen hükümet güçlerinin Husi milislerinin unsurlarını, teçhizatını ve hareketlerini hedef alan saldırılar olarak nitelendirdiği patlamaların ardından yükselen duman (Yemen Silahlı Kuvvetleri Medya Ofisi / Reuters)

2024 ve 2025 yıllarında karşılaştıkları uluslararası saldırı ve savunma tepkilerinin farkında olan Husiler, Babu’l Mendeb’e doğru ilerlemelerinin siyasi sonuçlarını sınırlamak amacıyla meseleyi ayrı bir dosya olarak ele almaya çalıştı. Eylül ayında elde ettikleri bölgesel kazanımların ardından söylemlerinde uluslararası deniz ulaşımının hâlâ güvenli olduğu konusunda ısrar ederken, Suudi Arabistan’la bağlantılı gemilere yönelik kısıtlamaları sürdürdüler. Temsilcileri ayrıca Maskat’ta ABD’li yetkililerle bir araya gelerek Washington’a Amerikan deniz taşımacılığının hedef alınmayacağı güvencesini verdi. Benzer mesajlar, şu anda Aspides Operasyonu’na katılan askeri gemilerin sayısını artırmayı değerlendiren Avrupa Birliği (AB) ülkelerine de iletildi. Husiler, iki boğazdaki krizin ve Hürmüz’e alternatif enerji taşıma güzergahına yönelik doğrudan saldırıların etkisine rağmen Batılı güçleri süreçten uzak tutmaya çalışarak ABD, İngiltere ve AB’nin destek sunma ihtimalini açıkça azaltmaya çalışıyor.

DMO’nun iki boğaz üzerinden çok sayıda cephede yürüttüğü kampanya ise bu hedefin sürdürülebilirliğini giderek azaltıyor. Bir başka kritik geçiş noktasının ele geçirilmesi ve krallığın Hürmüz risklerine karşı güvence olarak elinde tuttuğu stratejik alternatifin hedef alınması, Hürmüz’deki baskının sürmesiyle birleştiğinde, çok katmanlı saldırıların alternatifleri daha az güvenilir ve dayanıklı hale getirmeye çalıştığı bir dönemde boru hattının ve Kızıldeniz üzerinden gerçekleştirilen enerji akışlarının değerini artırıyor.

Tahran’ın Hürmüz’ü kapatmasına gerek olmadığı gibi Husilerin ve Iraklı milislerin de sırasıyla her gemiyi hedef alması veya her enerji boru hattını imha etmesi gerekmiyor. Yatay baskının asıl etkisi, her üç seçeneği aynı anda risk altında bırakmasından kaynaklanıyor. Bu durum, Suudi Arabistan’ın sahip olduğu alternatiflerin çokluğunu stratejik bir kırılganlığa ve savunmasızlığa dönüştürüyor. Bir Husi saldırısı ya da Iraklı milislerin düzenlediği bir saldırı Suudi Arabistan-Husi veya Riyad-Bağdat sorunu olarak, Hürmüz ise ABD-İran-İsrail çatışmasının bir parçası olarak sınıflandırılabilse de, üç hedefin aynı enerji sistemini tehdit etmesiyle Husilerin dosyaları birbirinden ayırma çabası başarısız oluyor.

Gerilimi artırma tuzağı

Savunma ve saldırı kapasitesini çeşitlendiren Yemen hükümeti ile Riyad’a yönelik artan desteğin etkisi şimdiden açıkça görülüyor. G7 ülkeleri, 22 Eylül’de yayımladıkları bildiride Husilerin saldırıları ile Babu’l Mendeb’i, enerji güvenliğini ve küresel tedarik zincirlerini açıkça birbirine bağladı. İngiltere ve Fransa ise operasyonel düzeyde daha ileri giderek Suudi Arabistan’a savunma taahhütlerinde bulundu ve bölgesel istikrarsızlığın kendi ekonomileri ile küresel sorumlulukları üzerindeki etkisine işaret etti.

iran’ın Arap Yarımadası’nın iki ana enerji arterini ve küresel enerji akışının yüzde 30’undan fazlasını kontrol etmesi, stratejik riskleri artırıyor. Bu durum, Yemen’in öncülüğünde, uluslararası destek ve bölgesel koordinasyonla yürütülecek bir süreci gerektiriyor.

Londra, Suudi savaş uçaklarına havada yakıt ikmali yapmak üzere Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait Voyager uçağını göndermeye başlarken, Paris de Yanbu üzerinden gerçekleşen enerji akışlarını güvence altına almak ve Suudi Arabistan’ın kapasitesini güçlendirmek amacıyla radarlar, gözetleme ekipmanları ve savunma sistemleri konuşlandırma niyetini açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump, Husilere yönelik yeni bir saldırı dalgasını değerlendirirken el-Alimi ile de telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Washington ayrıca Suudi Arabistan ve Yemen hükümetlerine istihbarat ile hedef belirleme desteğini artırdı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın diğer iki müttefiki Türkiye ve Pakistan da Husi saldırılarını kınayarak Suudi Arabistan’a destek verme taahhüdünde bulundu; iki ülke sessiz bir şekilde askeri ve istihbarat desteğinin yanı sıra silah transferi de sağlıyor.

SCDFRGTH
3 Ekim 2026’da, şiddetli çatışmaların sürdüğü bir ortamda, Taiz şehrinin batısındaki Cebel Han cephesi yakınlarında Yemen hükümetine bağlı askerler bir kamyonetle ilerliyorlar. (AFP)

Bu durum, Husileri zayıflatmak amacıyla kapsamlı bir savaşa doğrudan dahil olunması seviyesine henüz ulaşmamış olsa da uzak durmak ve harekete geçmemek açıkça stratejik bir seçenek değil. DMO, Husiler ve Irak’taki Haşdi Şabi’nin küresel enerji güvenliği ve Kızıldeniz’deki ticaret açısından oluşturduğu artan tehditler, ortada bir pozisyonu sürdürmeyi giderek zorlaştırıyor. DMO’nun yönlendirdiği ve Suudi Arabistan’ın bağımlılığını derinleştirmeyi amaçlayan çok cepheli kampanya ise Riyad’ın bu bağımlılığı azaltma motivasyonunu güçlendiriyor. Bunun sonucunda Suudi Arabistan, Husiler ve DMO’nun Babu’l Mendeb’i ele geçirmesi etrafında uluslararası desteği harekete geçirerek stratejik seçeneklerini artırıyor. Başka bir ifadeyle, Tahran, Husiler ve Iraklı milisler Suudi Arabistan’ın seçeneklerini daraltmada ne kadar başarılı olursa, diğer ülkelerin meşru hükümet ve Riyad’la stratejik bir hizalanma oluşturması için de o kadar fazla gerekçe ortaya çıkıyor. Bu da Suudi Arabistan’ın stratejik seçeneklerini yeniden genişletiyor.

İlerlemek

Batı politikası açısından soru, Husilerin Yemen ve Kızıldeniz için uzun vadeli bir tehdit oluşturup oluşturmadığı değil; Washington’ın Yemen, Kızıldeniz, Hürmüz, Suudi Arabistan’ın enerji güvenliği ve bölgesel bağlantı projelerini birbirinden ayrı dosyalar olarak görmeye devam edip edemeyeceğidir.

Bunların hiçbiri, Husilere karşı yeni ve koordinasyondan yoksun bir ABD hava harekâtı çağrısı anlamına gelmiyor. Kısa süreli ve bölgesel olarak koordine edilmeyen operasyonların, Husileri güvenilir biçimde zayıflatmak yerine cesaretlendirme ve onların direniş ve güç söylemlerini besleme riski taşıdığı dikkate alınmalı. Bunun yerine, Husilerin İran’ın ayakta kalan ve sınır ötesinde faaliyet gösterme kapasitesi en yüksek unsuru olduğu gerçeğinin kabul edilmesi gerekiyor. Husiler, Babu’l Mendeb’ten Hürmüz’e uzanan iki boğaz krizinin ortasında bir başka stratejik geçiş noktasını kontrol ediyor. İran ekseni de alternatifleri dört yönden hedef alarak küresel enerji piyasalarındaki aksaklıkları azami seviyeye çıkarmaya çalışıyor. İran’ın Arap Yarımadası’nın iki ana enerji damarındaki ve küresel enerji akışlarının yüzde 30’undan fazlasındaki nüfuzu, stratejik riskleri artırıyor. Bu durum, Husileri geri püskürtmek ve nihayetinde zayıflatmak, hatta mümkünse yenilgiye uğratmak amacıyla Yemen’in öncülük ettiği, uluslararası destek gören ve bölgesel olarak koordine edilen bir süreci gerekli kılıyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre İran’ın yarımadanın güney ucunda güç projeksiyonu için kullandığı araçların ortadan kaldırılması, İran’ın kendisini doğrudan hedef almaktan daha güvenilir bir şekilde zayıflatabilir. Aynı şekilde, uygun kaynaklar ve strateji birbiriyle uyumlu hale getirildiği takdirde Yemen’in Kızıldeniz kıyısının yeniden ele geçirilmesi bir ay içinde gerçekleştirilebilir. El-Alimi’nin bugün ülkenin geri kalanını kurtarmak ve devlet otoritesini ülke genelinde yeniden tesis etmek amacıyla kapsamlı bir askeri girişim başlatıldığını duyurması, uluslararası stratejik desteği hak eden, bölgesel olarak desteklenen bir Yemen girişiminin başlangıcını oluşturuyor.


Koalisyon, deniz güvenliğini korumak için Hudeyde’de operasyon düzenledi

Tümgeneral Türki el-Maliki, Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyonun sözcüsü (Şarku’l Avsat)
Tümgeneral Türki el-Maliki, Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyonun sözcüsü (Şarku’l Avsat)
TT

Koalisyon, deniz güvenliğini korumak için Hudeyde’de operasyon düzenledi

Tümgeneral Türki el-Maliki, Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyonun sözcüsü (Şarku’l Avsat)
Tümgeneral Türki el-Maliki, Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyonun sözcüsü (Şarku’l Avsat)

Yemen’de meşru hükümeti destekleyen koalisyon, deniz kuvvetlerinin deniz ulaşım güvenliğini koruma hedefi kapsamında Hudeyde vilayetinde askeri operasyon düzenlediğini açıkladı.

Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, pazartesi akşamı X platformunda yaptığı paylaşımlarda, operasyon kapsamında terörist Husi milislere ait meşru askeri hedeflerin imha edildiğini belirtti.

Sözcü Maliki, Güney Kızıldeniz’deki su yollarını hedef alması planlanan yakın saldırıların engellendiğini ifade ederek silah depoları, patlayıcı yüklü insansız botların bulunduğu depolar ve deniz mayınlarının imha edildiğini bildirdi.

Koalisyon daha sonra Sana’da bir balistik füze fırlatma platformunun ve Saada’da dağlık bir bölgede bulunan ve 20 balistik füzenin yer aldığı bir deponun imha edildiğini açıkladı.

Koalisyon, pazartesi günü daha önce yaptığı açıklamada, Yemen hükümetinin devlet kurumlarını ve Husilerin kontrolündeki toprakları geri almak amacıyla başlattığı Yemen’in Şafağı operasyonunun ilk saatlerinde 100 savaş uçağının operasyona katıldığını duyurmuştu.

El-Maliki, koalisyonun Yemen Silahlı Kuvvetlerine sahada 24 saat hava desteği sağladığını belirterek hava kuvvetlerinin BabulMendeb Boğazı’nın güvenliğini sağladığını kaydetti.

Koalisyon Sözcüsü ayrıca operasyonun başlamasından bu yana 324 önemli hedefin imha edildiğini belirterek hareketli hedeflere yönelik müdahalenin sürdüğünü vurguladı.