Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Yemen güçleri Taiz’de ilerliyor... Koalisyondan deniz ulaşımının güvenliği için askeri operasyon

Yemen güçleri Taiz’de ilerliyor... Koalisyondan deniz ulaşımının güvenliği için askeri operasyon
TT

Yemen güçleri Taiz’de ilerliyor... Koalisyondan deniz ulaşımının güvenliği için askeri operasyon

Yemen güçleri Taiz’de ilerliyor... Koalisyondan deniz ulaşımının güvenliği için askeri operasyon

Yemen ordusu güçleri, bugün salı günü Taiz vilayetinin güneyindeki Hayfan ilçesinde yeni mevzilerin kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı. Vilayetin çeşitli cephelerinde çatışmalar devam ediyor.

Öte yandan Yemen’deki Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu, deniz kuvvetlerinin Babülmendep Boğazı’ndaki deniz ulaşımının güvenliğini sağlama hedefleri kapsamında Hudeyde vilayetinde askeri operasyon düzenlediğini açıkladı.

Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Türki el-Maliki, Kızıldeniz’in güneyindeki su yollarını hedef alan yakın saldırılara yönelik bir planın engellendiğini belirtti. Maliki, operasyon kapsamında silah depoları, bomba yüklü insansız deniz araçlarının bulunduğu depolar ve deniz mayınlarının imha edildiğini bildirdi.

Koalisyon daha sonra Sana’da balistik füze fırlatma platformunun ve Saada’da dağlık bir bölgede bulunan bir tesisteki 20 balistik füzenin imha edildiğini açıkladı.

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Mekke Paktı Savunma İttifakı’nın Siyasi ve Savunma Stratejisi Komitesi toplantısının, üye ülkelerin Suudi Arabistan ve kutsal mekanlara yönelik saldırılar karşısında dayanışma içinde olduğunu ve ittifak çerçevesinde Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara ve bunların arkasındaki tüm taraflara karşı ortak caydırıcılığın devreye sokulmasını teyit ettiğini söyledi.

Komite, ortak savunma yükümlülüklerinin fiilen uygulanmasına derhal geçilmesine karar verdi. Bu kapsamda üzerinde mutabakata varılan askeri birlik ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a hızlı şekilde konuşlandırılması için gerekli adımların atılması kararlaştırıldı.

Komitenin kararının, taraf ülkelerde yürürlükte bulunan düzenlemeler ve ulusal mevzuat çerçevesinde uygulanacağı belirtildi. Söz konusu adımların askeri hazırlık ve entegrasyonu güçlendirmesi, ortak tehditlerle mücadele ve bunlara karşı koyma kapasitesini artırması hedefleniyor.


7 Ekim, Abbas'ı Filistin Yönetimi'nin çehresini değiştirmeye nasıl itti?

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, 2019'da Batı Şeria'nın Ramallah kentinde Fetih Hareketi'nin kuruluşunun 55. yıl dönümü töreninde el sallarken (Reuters)
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, 2019'da Batı Şeria'nın Ramallah kentinde Fetih Hareketi'nin kuruluşunun 55. yıl dönümü töreninde el sallarken (Reuters)
TT

7 Ekim, Abbas'ı Filistin Yönetimi'nin çehresini değiştirmeye nasıl itti?

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, 2019'da Batı Şeria'nın Ramallah kentinde Fetih Hareketi'nin kuruluşunun 55. yıl dönümü töreninde el sallarken (Reuters)
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, 2019'da Batı Şeria'nın Ramallah kentinde Fetih Hareketi'nin kuruluşunun 55. yıl dönümü töreninde el sallarken (Reuters)

Filistin Yönetimi Başkanı olarak 2005'te göreve başlamasının hemen ardından Mahmud Abbas, Beytüllahim'de düzenlenen kısa bir toplantıda Fetih Hareketi kadrolarından, daha önce kendisine İsrail projelerini desteklemekle bağlantılı çok sayıda yolsuzluk suçlaması yöneltilen belirli bir yetkilinin yolsuzluğa karıştığını kanıtlayan herhangi bir belge getirmelerini istedi. Amacı, söz konusu yetkiliyi derhal hesap vermeye çağırmaktı. Abbas böylece, başbakanlığı döneminde kendisinin de yolsuzlukla suçladığı Filistin Yönetimi'ni reforme etmek için göreve geldiği ve bunu gerçekleştirmek için kendi yönteminin bulunduğu mesajını vermek istedi.

cvfbgn
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, 2019'da Batı Şeria'nın Ramallah kentinde Fetih Hareketi'nin kuruluşunun 55. yıl dönümü törenine katılırken (AP)

Abbas, görev süresi uzadıkça Filistin Yönetimi'nde reform yapma sözü verdi. Yakın ve uzak ülkelerin liderlerine, yönettiği Fetih Hareketi'ne, diğer Filistinli gruplara, uluslararası topluma ve yerel sivil toplum kuruluşlarına bu taahhüdünü defalarca yineledi. Bu amaçla Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu da kurdu ancak sahada belirgin sonuçlar elde edilemedi.

Şüphesiz bir süreç vardı ancak Filistin topraklarındaki her şey gibi uzun, yavaş, zorlu ve karmaşıktı. Abbas'ın iktidarının 18. yılında, 7 Ekim 2023 geldi ve her şeyi değiştirdi.

Ağır reform şartları

Abbas, yıllar boyunca reformdan binlerce kez söz etti ve bunu defalarca taahhüt etti. Ancak 7 Ekim'in ardından ilk kez farklı türden, ağır ve zor bir reform talebiyle karşı karşıya kaldı: Reform karşılığında siyasi varlığını sürdürme.

Filistinli üst düzey bir yetkili Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada şunları söyledi:

"Çok sayıda reform talep edildi. Gazze Şeridi'ndeki savaşın ardından bu başlık (reformlar) kullanıldı ve gerçek reformlarla ilgisi olmayan talepler bunun kapsamına alındı. Maaşların kesilmesi, müfredatın değiştirilmesi, ayrıca devlet başkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılması istendi. Bütün bunlar Filistin Yönetimi ile muhatap olunması ve desteklenmesi için şart koşuldu. Biz de kabul ettik."

Yetkili şöyle devam etti:

"ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze Şeridi planına yönelik bin itirazımız var ama evet dedik. Buna bağlı reform planına yönelik bin itirazımız var ama yine evet dedik. Bizim sanki reformlara ihtiyaç duyan tek ülke olduğumuz gibi davranıyorlar. Kabul ettik ve ilerledik. Çünkü savaşı durdurmak, bahaneleri ortadan kaldırmak ve siyasi bir süreç başlatmak istiyoruz. İçinde bulunduğumuz durum kendi tercihimiz değildi. Ancak kabul ettik ve ilerledik. Peki onlar da ilerleyip üzerlerine düşeni uygulayacak mı?"

Abbas'ın büyük bir baskıya ihtiyacı olmadı. 7 Ekim'in doğuracağı sonuçları iyi kavradı ve aslında fazla beklemeden Filistin Yönetimi'nin tamamının çehresini değiştirecek kapsamlı bir reform süreci başlattı.

Savaşın ardından herkes neredeyse her konuda farklı görüşteydi ancak tek bir konuda hemfikirdi: Filistin Yönetimi'nde reform yapılması.

Konuya yakın bir kaynak, Abbas'ın bölgedeki değişime paralel olarak Filistin Yönetimi'ni yeni bir yönetim ve güvenilir bir siyasi ortak olarak göstermek amacıyla erken dönemde kapsamlı değişiklikler başlattığını belirtti.

"Ertesi gün"ü kurtarmak

Savaş sonrası "ertesi gün" meselesi güçlü biçimde gündeme geldi. Kaynağa göre herkes Abbas'a, Filistin Yönetimi reforme edilip değiştirilmediği sürece herhangi bir konuda ortak ya da taraf olamayacağını söyledi. Bunun anlamı Filistin Yönetimi'nin, Gazze'nin ve gelecekte kurulması öngörülen devletin devre dışı kalmasıydı. Bu durum tam da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun istediği şeydi. Netanyahu, 7 Ekim'in ardından Abbas'tan, Filistin Yönetimi'nden ve Oslo Anlaşması'ndan kurtulmak istiyordu.

Abbas bunu yalnızca başkalarıyla yaptığı görüşmelerden anlamadı. Netanyahu'nun Filistin Yönetimi'ne ve Batı Şeria'ya karşı yürüttüğü savaş ile daha sonra Oslo Anlaşması'nın "İsrail'in yaptığı en büyük hata" olduğunu söylemesi de bunu teyit etti. İsrail, 7 Ekim 2023'ten bu yana fiilen Filistin Yönetimi yokmuş gibi hareket ediyor.

cdvfgbh
İsrail askeri araçları, işgal altındaki Batı Şeria'nın Ramallah doğusundaki Filistin köyü Ramun'da ilerlerken (AFP)

İsrail, Batı Şeria'daki operasyonlarını yoğunlaştırdı. Ordu kentlere, mülteci kamplarına ve beldelere saldırdı; bazı bölgeleri kalıcı olarak işgal etti. Hava saldırılarıyla Filistinlileri öldürdü, çok sayıda kişiyi gözaltına aldı ve altyapıyı tahrip etti. Öte yandan yerleşimcilerin Filistinlileri öldürmesine, saldırmasına ve geniş bölgeleri zor kullanarak ele geçirmesine izin verildi.

Bunun yanı sıra Filistin Yönetimi'ne aktarılan fonlar kesildi ve Batı Şeria'nın merkezindeki çeşitli bölgelerde kontrol, yönetim ve yetkilere ilişkin yasalar değiştirilerek Filistin Yönetimi'nin rolünün ortadan kaldırılması ve Batı Şeria üzerindeki kontrolün yeniden şekillendirilmesi hedeflendi.

Filistin Yönetimi kendisini en zor döneminde, bir anlamda "olmak ya da olmamak" denkleminin içinde buldu. Tüm bunlar karşısında Abbas'ın önünde fazla seçenek yoktu: Ya İsrail'le savaşacak, ya Filistin Yönetimi'ni feshedecek ya da uluslararası toplumun ve dostlarının taleplerine yanıt verecekti.

Yönetimden devlete

Savaş seçeneği gündemde olmadığı ve Filistin Yönetimi kendisini feshetmeyi düşünmediği için Abbas, değiştirebildiği her şeyi değiştirme yoluna gitti.

Savaşın başlamasından yalnızca dört ay sonra, Şubat 2024'te Abbas, Muhammed Iştiyye hükümetinin istifasını kabul etti. Daha sonra Muhammed Mustafa başkanlığında yeni bir hükümet kurdu. Yeni hükümet kurumsal reform, yolsuzlukla mücadele, şeffaflık ve hesap verebilirliğin güçlendirilmesi, yargı, kamu maliyesi ve güvenlik alanlarında reform yapılması ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi'ndeki kurumların birleştirilmesi taahhüdünde bulundu.

Bu, Abbas'ın reform yönündeki ilk adımıydı. Süreç daha sonra Filistin Yönetimi'nin yapısını değiştirmeye doğru genişledi. Abbas, Merkez Seçim Komisyonu'nun yeniden yapılandırılması için kararname yayımladı. Ardından makamın boşalması halinde Filistin Yönetimi başkanlığının nasıl devredileceğini düzenleyen bir anayasal bildiri yayımladı.

Daha sonra sosyal yardım sistemini yeniden düzenleyen bir yasa kararı çıkardı. Bu kapsamda Filistinli mahkûm ve militanların ailelerine yapılan maaş ödemelerinin kesilmesi de yer aldı. Ardından Filistin Kurtuluş Örgütü Yürütme Komitesi Başkan Yardımcılığı ve Filistin Devleti Başkan Yardımcılığı makamlarını oluşturdu.

Bunun ardından yönetimden devlete geçiş sürecinde geçici anayasa hazırlamak üzere bir komite kurdu. Yeni bir anayasal bildiri yayımlayarak Filistin Yönetimi Başkanı'nın makamının boşalması halinde FKÖ Yürütme Komitesi Başkan Yardımcısı ve Filistin Devleti Başkan Yardımcısının geçici olarak başkanlık görevlerini üstlenmesini öngördü.

Abbas ayrıca Batı Şeria ve Gazze'de yerel seçimler başlattı, Ulusal Konsey seçimleri çağrısında bulundu ve yasama seçimlerinin 28 Kasım 2026'da yapılmasını kararlaştırdı. Devlet başkanlığı seçimlerinin ise 2027'nin ilk çeyreğinde yapılması planlandı.

Fetih seçimleri ve büyük değişim

Fetih seçimleri de büyük değişim kampanyasının bir parçası oldu. En önemli adımlardan biri, Abbas'ın geçen yıl Hüseyin eş-Şeyh'i Filistin Devleti Başkan Yardımcısı ve FKÖ Yürütme Komitesi Başkanı olarak görevlendirmesiydi. Abbas, bu yıl ise Fetih'in 8. kongresini gerçekleştirmesinin ve yeni bir Merkez Komitesi oluşturmasının ardından eş-Şeyh'i Fetih Hareketi Başkan Yardımcılığı görevine getirdi.

cvf
Abbas, 14 Mayıs 2026'da Ramallah'ta düzenlenen Fetih Hareketi'nin 8. Genel Kongresi sırasında (EPA)

Eş-Şeyh'in yalnızca iki yıl içinde bütün bu görevlere getirilmesi, onu Abbas'ın muhtemel halefi konumuna taşıdı. Eş-Şeyh, düzenli temas halinde olduğu Amerikalılar tarafından kabul gören, önde gelen Arap yetkililer ve liderlerle yakın ilişkileri bulunan ve İsrailli yetkililerle de iletişim kanallarına sahip bir isim.

Eş-Şeyh'in göreve getirilmesi, Filistin Yönetimi içerisinde gerçekleştirilen bir dizi kapsamlı değişikliğin ardından geldi. Bu değişiklikler arasında neredeyse tüm güvenlik birimlerinin başına yeni isimlerin atanması ve yüzlerce tuğgeneral rütbesindeki subayın cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle emekliye sevk edilmesi de bulunuyor.

Tüm bu kapsamlı değişikliklerin yanı sıra Filistin eğitim müfredatının değiştirilmesi yönünde de çalışmalar yürütülüyor.

Konuya yakın bir kaynak, "Abbas, reform taleplerine yanıt verirken içerideki düzeni sağlamak istedi. Filistin Yönetimi'nin durumunu düzene sokmak ve barışçıl ve sorunsuz bir geçişi güvence altına almak istedi. Bu herkesin yararına. Önce içeride, ardından diğerleri için" dedi.

Abbas süreci sonuna kadar götürür ve yasama ile devlet başkanlığı seçimlerini gerçekleştirirse, meşruiyetlerin yenilenmesi ve reform konusundaki vaatlerini yerine getirmiş olacak.

Ancak seçimlerin yapılıp yapılmayacağı veya ertelenip ertelenmeyeceği henüz bilinmiyor.

Kaynaklar, seçimlerin ertelenmesi halinde bunun Arap ülkeleri grubuyla yürütülecek istişareler kapsamında varılacak bir mutabakata dayanacağını belirtti.

Kaynaklar Şarku’l Avsat'a yaptıkları açıklamada, "Erteleme açık uçlu olmayacak, belirlenmiş başka bir tarihe bağlı olacak" dedi.

"Söz verdik ve yerine getirdik... Peki ya siz?"

Seçimlerin yapılıp yapılmayacağından bağımsız olarak Filistin Yönetimi, siyasi ve mali reform konusunda kendisinden istenen her adımı attığını savunuyor. Yönetimin el değiştirmesinden maaşlara ve müfredata kadar her alanda değişiklik yapılmışken daha ne istenebilir?

gbhj
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, New York'ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantılarına uzaktan gönderdiği kaydedilmiş konuşma sırasında (EPA)

Abbas, geçen ay ABD'nin ülkeye girişine izin vermemesi nedeniyle Birleşmiş Milletler'deki konuşmasını kayıtlı video aracılığıyla yaptı ve dünyaya şöyle seslendi:

"Bugün size tam bir güven ve sorumlulukla söylüyorum: Üstlendiğimiz taahhütleri yerine getirdik. Halkımız ve uluslararası toplum önünde taahhüt ettiğimiz ulusal reform programını tamamladık. Kurumların ve kamu maliyesinin yönetimini, şeffaflığı, hesap verebilirliği, yolsuzlukla mücadeleyi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirdik. İhtiyaca dayalı ulusal ve birleşik bir sosyal koruma ve yardım sistemi oluşturduk. Buna ilişkin önceki yasa ve düzenlemeleri sona erdirdik ve yaptıklarımızın doğruluğunu teyit eden bağımsız bir uluslararası denetimden geçtik."

Abbas sözlerini şöyle sürdürdü:

"Eğitim sisteminde reform yapmaya ve müfredatı uluslararası standartlara uygun şekilde, UNESCO ile iş birliği içinde geliştirmeye devam ettik. Bunu barış, hoşgörü ve başkalarına saygı değerlerini güçlendirirken ulusal kimliğimizi ve halkımızın haklarını koruyacak şekilde yaptık. Demokratik yenilenme ve kadınlarla gençlerin güçlendirilmesi yolunda da ilerledik."

Abbas ayrıca şunları söyledi:

"Yerel meclis seçimlerini ve Filistin Öğrenci Genel Birliği seçimlerini gerçekleştirdik. Bu yıl 28 Kasım'da yapılacak yasama seçimlerine, ardından Filistin Ulusal Konseyi kurumlarının yenilenmesinin tamamlanmasına ve sonrasında devlet başkanlığı seçimlerine gidiyoruz."

Abbas'ın mesajı adeta şöyleydi: "Siz ne istediyseniz yaptım. Peki siz de benim istediklerimden birini vermeyecek misiniz?"


Yahya Sinvar... Yıkım manzaralarının gölgesinde kalan popüler imaj

Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar’ın resminin yer aldığı bir afiş, Tahran (EPA)
Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar’ın resminin yer aldığı bir afiş, Tahran (EPA)
TT

Yahya Sinvar... Yıkım manzaralarının gölgesinde kalan popüler imaj

Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar’ın resminin yer aldığı bir afiş, Tahran (EPA)
Merhum Hamas lideri Yahya Sinvar’ın resminin yer aldığı bir afiş, Tahran (EPA)

30 Nisan 2022’de, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki Siyasi Büro Başkanı Yahya Sinvar (1962-2024), İsrail’in Mescid-i Aksa ve Kudüs’e yönelik saldırılarının sürmesi halinde geniş çaplı bir ‘bölgesel savaş’ çıkabileceği uyarısında bulunarak, o sırada konuşmasını dinleyen Filistinli grupların temsilcileri ile askeri kanatlarından hazırlık ve teyakkuz halinde olmalarını istedi. Ancak hiç kimse bu hazırlığın, 18 ay sonra, 7 Ekim 2023’te yaşanacak gelişmelerle ilgili olduğunu öngörmüyordu.

7 Ekim fikrinin dünyaya yansıdığı şekliyle o dönemde Sinvar’ın zihninde tam anlamıyla şekillenmiş olduğunu kesin olarak söylemek güç. Ancak Sinvar aynı konuşmasında ‘tüm Filistinli esirlerin bulunduğu hapishaneleri boşaltma ve ablukanın tamamen kırılması’ sözü verdi. Aralık 2022’de ise İsraillilere hitaben, “Üzerinize şiddetli bir tufanla geleceğiz... Üzerinize sayısız füzeyle geleceğiz... Üzerinize sınırsız sayıda askerle geleceğiz... Üzerinize ümmetimizden milyonlarca kişiyle, dalga dalga geleceğiz” dedi.

xs
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus yakınlarında, bir İsrail tankının üzerinde kutlama yapan Filistinliler, 7 Ekim 2023 (AP)

İsrailli gazeteciler Şlomi Eldar ve Ruth Yuval’ın geçtiğimiz eylül ayında Haaretz gazetesinde yayımlanan ve yakın zamanda çıkan ‘Kaçırılanlar - 843 Günlük İsraf’ adlı kitaplarının bir bölümünü oluşturan araştırmalarında, Sinvar’ın saldırıdan kısa süre önce Fetih Hareketi’nden bir aracı üzerinden İsrail’e uyarı göndermeye çalıştığı belirtildi. Gazeteciler, saldırıdan birkaç hafta önce İsrail ile Hamas arasında imzalanmaya hazır bir anlaşma bulunduğunu, bunun bir esir takası ve uzun süreli güvenlik sükûnetini içerdiğini, ancak Netanyahu’nun anlaşmadan geri adım atarak onayını geciktirmeye başladığını aktardı. Bu tutum Sinvar’ı öfkelendirdi ve saldırı düzenlemeye karar verdi. Sinvar bundan önce İsrail hükümetine ‘deprem yaratacak bir karşılık’ verileceği uyarısında bulundu.

İki gazeteci, Eylül 2023’ün başında Sinvar’ın müzakereleri yürüten ekiple tüm iletişimi aniden kestiğini aktardı. Şin-Bet’ten üst düzey bir yetkili, “Radarımızdan tamamen kayboldu, buharlaştı” dedi.

Böylece İsrail ile yapılması planlanan kapsamlı bir anlaşmanın önü kesilirken, 2006’da başlayan Gazze ablukası ve bölge üzerindeki baskı devam etti. Sinvar da o dönemde ‘deprem’ olarak tasavvur ettiği seçeneğe başvurmaya ve Aksa Tufanı’nı başlatmaya karar verdi.

Popülerlik ve izlenecek yol üzerine iç görüşmeler

İsrail, saldırıya tüm gücüyle karşılık vererek Gazze Şeridi’nin dört bir yanında geniş çaplı ve ayrım gözetmeyen bir bombardıman kampanyası yürüttü ve benzeri görülmemiş suikastlar gerçekleştirdi. Bu operasyonların en dikkat çekeni, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’nin Temmuz 2025’te Tahran’da düzenlenen operasyonla öldürülmesi oldu. Hamas’tan bir kaynak, “Hareketin Sinvar’ı Heniyye’nin halefi olarak seçmesi, bu adam için bir yetkilendirme ve hareket ile liderliğinin onun halk nezdindeki popülaritesine ve izlediği çizgiye verdiği desteğin bir göstergesiydi” dedi. Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları da İsrail’e karşı mücadelesini sürdürürken, hava saldırıları ve füze bombardımanlarının ağırlığı bir kenara bırakıldığında, sahadaki çatışmalarla orantılı kayıplar verdirmeye devam etti.

sdfbth
Hamas liderleri İsmail Heniyye, Yahya Sinvar, Muhammed Dayf ve Muhammed Sinvar’ı gösteren bir fotoğraf (Kassam Tugayları tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsü)

Gazze’ye yönelik devam eden savaşın birinci yılı yaklaşırken Hamas, İsrail’in Ekim 2024’te planlamadığı bir çatışmada Sinvar’ın aniden öldürülmesiyle karşı karşıya kaldı. Ancak Sinvar’ın sonunu gösteren görüntü, hikâyenin sonu olmadı.

İsrail, Gazze’yi yok etmeye yönelik bir operasyon yürüttü. İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşında bölgedeki binaların yüzde 82’si tamamen veya kısmen, altyapının ise yüzde 90’ı yıkıldı. Savaşta 74 bin Gazzeli hayatını kaybederken, yeniden imar maliyetinin yaklaşık 71 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor.

İsrail savaşının ağır bedeli, Sinvar hayatta olmasa da onun Gazze’deki imajında iz bıraktı. Bu durum, Hamas’ın Ekim 2025’te ateşkes anlaşmasını imzalamasına rağmen değişmedi.

Gazze’de halk nezdinde Sinvar’ın imajı şüphesiz büyük ölçüde değişti. Hamas’ın örgüt dışındaki destekçileri arasında dahi son aylarda yayılan görüntüler, tanıklıklar ve yerel tartışmalar, Sinvar’ın kararına yönelik tepkileri ve çok sayıda suçlamanın yöneltildiği bu isme yönelik eleştirileri ortaya koydu.

Ancak Hamas’tan bir kaynak, “Sinvar’ın savaş boyunca maruz kaldığı hakaretler, sert eleştiriler ve diğer saldırılar haksızdı. Gazze’nin İsrail tarafından maruz bırakıldığı abluka ve her gün yaşanan ölümler konusunda herkesin ne yaşandığını hissetmesini sağlamak amacıyla önemli bir adım atmaya çalışan bir adamın yargılanması mümkün değil” dedi.

Anketler ve düşüşler

Filistinliler, 7 Ekim saldırısına verdikleri destekteki görece geri çekilme noktasına bir anda gelmedi. Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi tarafından yapılan iki anketin sonuçları da bunu gösteriyor. Mart 2024’te açıklanan ankete göre 7 Ekim’e yönelik toplam destek genel olarak hâlâ yüksek seviyede bulunurken, Batı Şeria’da 11 puan geriledi, Gazze’de ise yaklaşık 14 puan arttı.

Mart ayında yayımlanan rapor, destek oranındaki artışı başka bir gerekçeye bağladı. Rapora göre Filistinlilerin dörtte üçü, saldırının Filistin-İsrail meselesini yeniden gündemin merkezine taşıdığına ve yıllardır süren ihmale son verdiğine inanıyordu.

Ancak aynı kuruluşun Eylül 2024’te yayımladığı bir başka ankette, saldırıya verilen destekte değişim gözlendi. Destek oranı Batı Şeria ve Gazze’de 13 puan gerilerken, düşüş Gazze Şeridi’nde daha belirgin oldu. Gazze’deki gerileme 18 puana ulaşırken, mart ayındaki ankette bu düşüş 14 puan olarak kaydedilmişti.

csdfgh
Hamas mensupları, takas operasyonu kapsamında Han Yunus’ta İsrail askeri Arbel Yehud’u teslim ederken (AP)

Filistin Politika ve Anket Araştırma Merkezi tarafından geçtiğimiz ağustos ayında gerçekleştirilen bir başka ankete göre Hamas’ın popülaritesi yüzde 24’e geriledi. Hamas, merkezin Ekim 2025’te yaptığı ankette yüzde 35 destek almıştı. Buna karşılık Fetih Hareketi’ne verilen destek her iki ankette de yüzde 24 seviyesinde sabit kaldı.

Filistin merkezinin anket sonuçları, Hamas’a verilen desteğin Ekim 2025 ile Ağustos 2026 arasında Batı Şeria’da yüzde 32’den yüzde 18’e, Gazze Şeridi’nde ise yüzde 41’den yüzde 33’e gerilediğini ortaya koydu.

Kudüs Medya ve İletişim Merkezi ile Friedrich Ebert Vakfı’nın iş birliğiyle gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ağustos ayında açıklanan bir başka ankette de Hamas’ın konumu ve halk nezdindeki popülaritesinde dikkat çekici bir gerileme görüldü. Ankete göre Hamas’a güvendiğini belirtenlerin oranı yüzde 6,7’ye düşerken, bu oran Haziran 2022’de yüzde 12 seviyesindeydi. Fetih Hareketi’ne güvendiğini belirtenlerin oranı da yüzde 28,8’den yüzde 22,3’e geriledi.

Hamas, Sinvar’ın kararını gözden geçirdi mi?

7 Ekim’in üzerinden üç yıl geçmesinin ardından, Gazze Şeridi’ndeki üç Hamas kaynağı ile Gazze dışında bulunan dördüncü bir kaynak, ‘yaşananlarla ilgili herhangi bir değerlendirme yapılmadığını ve liderlerden hiçbirinin olanları eleştirmediğini’ belirtti. Kaynaklar, çok sayıda kişinin saldırı hakkında ya hiçbir şey bilmediğini ya da sınırlı bilgiye sahip olduğunu, ancak buna rağmen tutumlarını değiştirmediklerini söyledi.

Ancak yurt dışında bulunan beşinci bir kaynak, “Hamas içindeki destek yalnızca resmi düzeyde mevcut. Bazı eleştiriler ise zaman zaman farklı kademelerdeki bazı liderler arasında özel toplantılarda dile getirildi. Ancak bunlar, müzakere dosyası gibi bazı konulara yönelik eleştirilerdi; saldırının özüne ilişkin değildi. Saldırının bu ölçekte gerçekleştirilmesini kabul edenler veya reddedenler olsa da İsrail’in vereceği tepki doğru şekilde hesaplanmadı” dedi.

Kaynak, “Yıkıma rağmen Filistinliler uluslararası alanda çok sayıda destek kazandı, İsrail’in gerçek yüzü ve işlediği suçlar ortaya çıktı. Bu durum Filistin’le dayanışmanın artmasına ve Filistin meselesinin dünyanın her yerinde yeniden gündeme gelmesine yol açtı” görüşünü dile getirdi.

Gazze’de yaşayan Filistinli siyasi analist Mustafa İbrahim ise “Sinvar’a yönelik halk eleştirileri ve onun yeterince düşünmeden aldığı karara duyulan öfke devam ediyor. Buna, Gazze Şeridi’nde halkın yaşadığı deneyimler, evlerini ve mülklerini kaybetmeleri de ekleniyor” dedi. İbrahim, “Gazze Şeridi dışındaki Filistinliler veya diğer kişiler Sinvar’ın yaptıklarını destekliyor olabilir. Çünkü onlar, yıkım, ölüm ve yerinden edilme gibi aynı koşulları yaşamadı” ifadelerini kullandı.