Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Mısır’ın Rus yapımı S-300 hava savunma sistemine sahip olması neden İsrail’de endişe uyandırıyor?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Octagon’un açılışında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Octagon’un açılışında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Mısır’ın Rus yapımı S-300 hava savunma sistemine sahip olması neden İsrail’de endişe uyandırıyor?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Octagon’un açılışında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Octagon’un açılışında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

İsrail medyasının, Mısır’ın Sina Yarımadası’nda Rus yapımı S-300 hava savunma sistemine sahip olduğunu duyurarak Tel Aviv’in hava üstünlüğünü kaybetme riskine yönelik endişeleri gündeme taşıdığı dönemde, Mısırlı eski askeri yetkililerden yalanlama geldi. Askeri kaynaklar, söz konusu sistemin yıllardır Mısır ordusunun envanterinde bulunduğunu belirterek, Tel Aviv yönetiminin kendi özel hedeflerine ulaşmak amacıyla bu tür konuları periyodik olarak gündeme getirdiğini vurguladı.

Stratejik komuta merkezi Octagon’un 4 Temmuz’daki açılış töreni kapsamında düzenlenen askeri geçit töreninde, Mısır Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki S-300 hava savunma sistemi kamuoyuna gösterildi. İsrail basını ise bu gelişmeye geniş yer ayırarak, sistemin ilk kez görüntülendiğini iddia etti.

dfvfvbf
Mısır ordusunun tatbikatlarından bir kare (Mısır Askeri Sözcüsü)

İsrail merkezli Nziv.net platformu, birkaç gün önce yayımladığı raporda şu ifadelere yer verdi: “Antey-2500 olarak da bilinen S-300VM sistemi; uçakları, seyir füzelerini ve balistik füzeleri imha etmek üzere tasarlanmış, S-300 ailesinin oldukça gelişmiş bir versiyonu olan mobil, uzun menzilli bir hava ve füze savunma sistemidir. Mısır ordusunun Octagon karargahındaki resmi tanıtımı, sistemin tamamen aktif hale geldiğini doğrulamıştır.”

İbranice yayın yapan platformun raporuna göre, “Sabit hava savunması için tasarlanan standart modellerin aksine, orijinal olarak Rus kara kuvvetleri için geliştirilen bu sistem, yüksek zırhlı hareket kabiliyetine sahip. Tüm bileşenlerinin ağır paletli araçlar üzerine monte edilmiş olması, karmaşık arazi koşullarını aşmasına, yaklaşık 6 dakika içinde hızla konuşlanmasına ve olası saldırılardan kaçınmak için sık sık yer değiştirebilmesine olanak tanıyor.”

Yeni değil

Mısır Eski Hava Savunma Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Tarık el-Mehdi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada şunları kaydetti: “S-300 hava savunma sisteminin görüntülere yansıması resmi olarak bir ilktir, ancak sistem yıllardır Mısır ordusunun envanterinde bulunmaktadır. İsrail, Rusya ile yapılan satın alma sözleşmesinden bu yana bu sistemin varlığından haberdardır. Ancak Tel Aviv, tehditlerle karşı karşıya olduğu yönündeki iddialarını tekrarlamak için bu sistemin kamuoyuna gösterilmesini fırsat bilmektedir.”

El-Mehdi, söz konusu sistemin S-300 ailesinin en gelişmiş modeli ve temel olarak füze savunma odaklı olduğunu belirterek, “S-400 sisteminden biraz daha eski bir modeldir. Mısır, bu sistemi tatbikatlarda test ederek etkinliğini kesin olarak doğrulamıştır. Hava savunma menzilinin oldukça geniş olması, İsrail’in endişelenmesinin temel nedenidir” ifadelerini kullandı.

El-Mehdi açıklamalarını şöyle sürdürdü: “Mısır, hava savunması için özel kuvvetler kuran ve bu yapıyı sürekli geliştiren ilk ülkelerden biri olduğu için İsrail, Mısır hava savunma yeteneklerinin son derece farkındadır.”

dsvbgtb
Mısır ordusundaki gelişmeler İsrail medyasında ilgi görüyor. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Hava Savunma Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Yasir et-Tudi’nin yerel medyaya yaptığı açıklamalara göre, hava savunma sistemlerinin karşı karşıya kaldığı en belirgin tehditleri; yüksek manevra, rota değiştirme, çoklu harp başlığı ve yapay zekâ teknolojilerine sahip uzun menzilli silahlar ile balistik ve hipersonik füzeler oluşturuyor. Et-Tudi, bağımsız veya sürü halinde keşif ve saldırı görevleri icra edebilen insansız hava araçlarının (İHA) yaygınlaşmasına ve modern çatışma alanlarının en önemli unsurlarından biri haline gelen siber savaş risklerinin artışına dikkat çekti.

Bu meydan okumalara karşı koymanın, uzay tabanlı sensör ağlarıyla desteklenen gelişmiş radar sistemlerine sahip olmayı gerektirdiğini vurgulayan et-Tudi; hızlı hareket ve reaksiyon kabiliyetine sahip çok katmanlı hava savunma sistemlerinin geliştirilmesi, yapay zeka uygulamalarının entegre edilmesi, yönlendirilmiş enerji silahları ile lazer teknolojilerinden yararlanılması, elektronik harp yöntemlerinin kullanılması, kuvvet komutanlıkları arası iş birliğinin artırılması ve siber güvenlik önlemlerinin tahkim edilmesi gerektiğini belirtti.

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid ise Mısır’ın S-300 sistemine uzun süredir sahip olmasına rağmen, İsrail’in son dönemde -özellikle de Gazze savaşının başlamasından bu yana- Mısır’ın başta Sina olmak üzere tüm askeri hareketlilikleri üzerinden kasıtlı olarak gündem yarattığını ifade etti. Abdulvahid, Tel Aviv’in bu hamlelerle İsrail kamuoyunun algısını yönetmeyi, ordunun bütçesini artırmayı ve ABD’den daha modern silahlar tedarik etmek için baskı unsuru oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Abdulvahid, “İsrail’i asıl endişelendiren husus, uzun menzilli bir savunma sistemi olan S-300’ün tam olarak Sina’da konuşlu olmasıdır” dedi. Bununla birlikte, barış antlaşmasıyla sınırları belirlenen Sina’daki stratejik bölgelerdeki her türlü askeri hareketliliğin Mısır, İsrail ve ABD arasında Müşterek Güvenlik Koordinasyon Komitesi aracılığıyla koordine edildiğini hatırlatan Abdulvahid, İsrail tarafının iddialarının temelsiz olduğunu vurguladı.

cdebyju
Mısır ve Çin arasında gerçekleştirilen askeri tatbikatlardan (Mısır ordusu)

Mısırlı askeri uzman Tümgeneral Semir Ferec ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “S-300 sistemi en az 10 yıldır Mısır’da bulunuyor. Resmi duyuru, İsrail’in tehdit altında olduğuna dair iddialarını yinelemesi için kaçırmayacağı bir fırsattı. Ayrıca Rusya’nın en iyi hava savunma sistemlerini ürettiği bilinmektedir. Mısır’ın elindeki bu sistem, balistik füzelerle ve çok uzak menzilli farklı hedeflerle mücadele edebilecek kapasitededir” dedi.

İbranice yayın yapan mecraların raporlarına göre, söz konusu sistemin Mısır’da, özellikle Süveyş Kanalı çevresi ve Kahire’de bulunması, İsrail savaş uçakları için bir ‘erişim engelleme bölgesi’ oluşturuyor. Yüksek irtifalarda hava sahasını kapatan bu durum; geniş radar izleri nedeniyle yoğun destek almadan sistemin yakınında operasyon yürütmekte zorlanacak olan F-15 ve F-16 gibi dördüncü nesil savaş uçaklarının hareket serbestisini kısıtlıyor. Sistem ayrıca; keşif, erken uyarı ve tanker uçakları gibi stratejik destek uçakları için de büyük bir risk teşkil ederek, bu unsurları Mısır sınırlarından oldukça uzaklaşmaya zorluyor.


Türkiye, Suriye'de yeni İran mı?

Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)
Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)
TT

Türkiye, Suriye'de yeni İran mı?

Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)
Suriyeli kalabalıklar, Esed rejiminin düşüşünü kutlamak için Şam'da bağımsızlık bayrağını taşıyorlar (AFP)

İbrahim Hamidi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Washington'un Ankara'ya F-35 savaş uçakları satması olasılığına itirazı, sadece gelişmiş bir silah anlaşması konusundaki bir anlaşmazlık değildi. Keza ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı övmesi de sadece bir nezaket gösterisi değildi. İki mesaj da daha büyük bir gerçeği ortaya koydu; Türkiye ve İsrail bölgede yeni bir rekabet aşamasına girdiler ve ikisi arasında uzanan Suriye, bunun başlıca arenası haline geldi.

Türkiye “yeni İran” mı oldu?

Bu karşılaştırma birçok kişiye kışkırtıcı gelebilir, ancak Tel Aviv'deki derin bir değişimi yansıtıyor. İran'a karşı savaştan, Esed rejiminin devrilmesinden, Hizbullah'ın ve onunla birlikte “direniş ekseninin” zayıflamasından sonra, Türkiye, bölgede ve özellikle de “yeni Suriye”de, İsrail'in “yeni düşmanı” olmaya aday.

“Esed Suriyesi”, Tel Aviv ve Tahran arasındaki çatışmanın arenasıydı ve Ankara, kuzey Suriye ve Kürt sorunuyla meşguldü. Ancak bugün harita değişti ve “yeni Suriye”, Türk-İsrail rekabetinin arenası haline geldi. Her iki taraf da savaş istemiyor ve her ikisi de doğrudan bir çatışmanın maliyetli olacağının farkında; Trump da iki dostu Netanyahu ve Erdoğan arasında bir çatışma istemiyor. Fakat sorun şu ki, iki taraf da birinin kuzeyinde, diğerinin güneyinde bulunan bu stratejik ülke için farklı vizyonlara sahip.

Ankara, Suriye'yi stratejik bir derinlik ve göz ardı edemeyeceği bir komşu olarak görüyor. Güvenliğinin, Suriye devletinin istikrarı ve topraklarının birliği, güney sınırında bir oluşumunun kurulmasının önlenmesiyle başladığına inanıyor. Ayrıca Suriye'yi ekonomik entegrasyona açılan bir kapı, enerji ve ticaret koridoru ve bölgesel nüfuzunu yeniden şekillendirmenin anahtarı olarak görüyor. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni yönetimi başından beri destekledi ve onunla uzun vadeli siyasi, güvenlik ve ekonomik ortaklık kurmayı hedefliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tel Aviv ise Suriye'ye farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. İlke olarak istikrarlı bir devletin kurulmasına karşı değil, ancak bu istikrarın hareket özgürlüğünü kısıtlayan bir askeri güce dönüşmesine izin vermeyi reddediyor. Bu nedenle, Esed'in devrilmesinin ardından, Suriye'nin stratejik askeri varlıklarını imha etti ve önleyici saldırılarını devam ettiriyor. Ayrıca güneydeki işgalini genişletti, Suveyda'daki Dürzilere destek sağladı ve Türk askeri üsleri, hava savunma sistemleri veya Suriye ordusunun sınırlarında güç dengesini değiştirebilecek şekilde yeniden inşası hakkındaki her türlü bahse aşırı hassasiyet gösterdi. Netanyahu, Şam'a gelişmiş hava savunma sistemleri ve silah satışını engellemek için Putin nezdinde de girişimlerde bulundu.

Suriye üzerindeki rekabet, Doğu Akdeniz'deki daha geniş bölgesel çatışmanın küçük bir parçası ve enerji kaynaklarını, deniz rotalarını ve savunma sanayilerini kapsıyor

İki vizyon arasındaki çatışma işte burada yatıyor; Türkiye'nin desteklediği Suriye devletinin istikrarı, egemenliği ve birliği; İsrail ise bunları bir tehdit olarak görüyor. Tel Aviv'in “savunma önlemleri” olarak tanımladıkları, Şam ve Ankara tarafından egemenliğin ihlali ve yeni devletin istikrar şansının baltalanması olarak değerlendiriliyor.

Suriye üzerindeki rekabet, Doğu Akdeniz'deki daha geniş bölgesel çatışmanın küçük bir parçası ve enerji kaynaklarını, denizcilik rotalarını ve savunma sanayilerini kapsıyor. Türkiye yükselen bir bölgesel güç ve NATO ile G20 üyesi. İsrail, bölgesel hakimiyetini korumak ve eylemlerini kısıtlayabilecek veya İran ve müttefiklerinin yaşadığı gerilemelerden kaynaklanan potansiyel boşluğu doldurabilecek herhangi bir gücün yükselişini engellemek istiyor.

Amerikan faktörü, bu sahneyi şekillendirmede en etkili unsur olmaya devam ediyor. Ancak Ortadoğu'da sorun, savaşların her zaman siyasi bir kararla başlamayıp, genellikle bir yanlış hesapla başlamasıdır

Türkiye, Suriye'de “yeni İran” mı olacak? Belki de hayır, çünkü projesi, araçları ve ittifakları İran projesinden farklı. Önemli olan nokta, “yeni Suriye” ve bölgenin Türk ve İran projelerine karşı farklı tutumlarıdır. Dahası, Suriye halkı kuzey ve güneydeki iki komşusuna karşı önemli ölçüde farklı görüşlere sahiptir.

Ancak İsrail'in Türkiye'yi kuzey sınırındaki bir sonraki stratejik meydan okuma olarak görmeye başladığı açık. Amerikan faktörü bu sahneyi şekillendirmede en etkili faktör olmaya devam ediyor. Ancak Ortadoğu'da sorun, savaşların her zaman siyasi bir kararla başlamayıp, genellikle bir yanlış hesapla başlamasıdır. Bir hava saldırısı, askeri bir konuşlandırma veya sahadaki bir yanlış değerlendirme, kimsenin istemediği bir krizi alevlendirmek için yeterli olabilir.


90 günlük Sudan ateşkesi ve ardından yapılacak müzakerelere ilişkin bir ABD belgesi

(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)
(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)
TT

90 günlük Sudan ateşkesi ve ardından yapılacak müzakerelere ilişkin bir ABD belgesi

(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)
(foto altı) ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, el-Ubeyd kentindeki durumla ilgili endişelerini dile getirdi. (Arşiv – AFP)

ABD yönetimi ile Sudan hükümeti arasında karşılıklı olarak paylaşılan belgelerin sızdırılması, Sudanlılar arasında sivillerin yaşadığı insani krizin bir kısmını hafifletebilecek bir ateşkese ulaşılabileceğine dair umutları yeniden canlandırdı. Ancak söz konusu belgeler, ülkenin savaşı sona erdirmeye gerçekten yaklaşıp yaklaşmadığı ya da yeni girişimin önceki barış çabalarıyla aynı akıbete uğrayıp uğramayacağı konusunda geniş çaplı tartışmaları da beraberinde getirdi.

Reuters’ın, üst düzey Sudanlı yetkililere dayandırdığı haberine göre, yetkililer sızdırılan belgelerin içeriğini doğruladı. Belgeler, tarafların girişimin genel ilkeleri üzerinde büyük ölçüde uzlaştığını, ancak şehirlerde konuşlu bulunan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) geleceği konusunda temel bir anlaşmazlık yaşandığını ortaya koydu. Belgelerin sızmasının ardından tarafların tutumları farklılık gösterdi. Sudan hükümeti ateşkes fikrine şartlı destek verirken, ABD’den gelen açıklamalar çelişkili bir görünüm sergiledi. Washington önce Hartum’un öneriyi reddettiğini belirtirken, daha sonra hükümetin teklifi kabul ettiğini açıkladı. Buna rağmen tarafların ateşkes konusunda nihai bir anlaşmaya varması halen uzak bir ihtimal olarak değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ABD, insani yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak, sivillerin korunmasını güçlendirecek ve kalıcı ateşkese yönelik müzakerelerin önünü açacak 90 günlük acil bir insani ateşkes ilan edilmesini önerdi. Plan, kalıcı ateşkesin ardından sivil otoritenin öncülüğünde bir siyasi geçiş süreci başlatılmasını ve bunun seçimlerle sonuçlanmasını öngörüyor.

dfvgthyju
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan (AFP)

Sudan hükümeti ise sızdırılan belgeye göre, öneriye onay vermesini, ABD planında öngörülen sınırlı çekilmeler yerine HDK’nin 11 Mayıs 2023’ten bu yana kontrol altına aldığı tüm kentlerden tamamen çekilmesi şartına bağladı.

25 Haziran tarihini taşıyan ve Sudan hükümetine atfedilen belgede, ABD girişiminin birçok temel ilkesiyle mutabakat sağlandığı görüldü. Bunlar arasında çatışmanın askerî yöntemlerle çözülemeyeceğinin kabul edilmesi, ülke genelinde ateşkes ilan edilmesi, ABD başkanlığında; Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB) ve Arap Birliği’nin üyeliğinde bir koordinasyon komitesi kurulması ile anlaşmanın uygulanmasını denetleyecek, insani yardımların ulaştırılmasını ve sivillerin korunmasını güvence altına alacak BM gözetim mekanizmasının oluşturulması yer alıyor.

Bununla birlikte Sudan’ın yanıtında temel şart olarak, HDK’nin kontrol altına aldığı tüm kentlerden çekilmesi öne çıktı. Belgeye göre sonraki güvenlik düzenlemeleri kapsamında bu güçlerin geri çekilmesi, terhis edilmesi, silahsızlandırılması ve unsurlarının BM gözetiminde yeniden topluma kazandırılması öngörülüyor. Aynı zamanda Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin tek ulusal ordusu olarak korunması ve diğer silahlı oluşumların bu yapı bünyesine entegre edilmesi talep ediliyor.

Sızdırılan belgeler, taraflar arasındaki anlaşmazlığın görünürde tek bir maddeyle sınırlı olmasına rağmen girişimin özünü ilgilendirdiğini ortaya koyuyor. ABD önerisi, derhal ateşkes ilan edilmesini, ardından özellikle Kuzey Darfur ve Kuzey Kordofan eyaletlerinde insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak sınırlı çekilmeler ve kuvvetlerin yeniden konuşlandırılmasını öngörüyor. Kalıcı ateşkes anlaşması çerçevesindeki askerî düzenlemelerin ise daha sonraki müzakerelerde ele alınması planlanıyor. Buna karşılık Sudan hükümeti, ateşkesin uygulanmasının ön koşulu olarak HDK’nin kentlerden tamamen çekilmesini ve sahadaki askerî kontrol haritasının değiştirilmesini şart koşuyor.

aWFEWGF
Beşli Mekanizma’nın Sudan üzerine yakın zamanda düzenlenen Berlin Konferansı’na katılan üyeleri (X)

Görüş ayrılığı yalnızca askerî çekilmelerle sınırlı değil. ABD’nin önerisi, bağımsız ve seçimle iş başına gelmiş sivil bir hükümete karşı hesap verebilir tek bir ulusal ordunun kurulmasını öngörürken, Sudan’ın yanıtında silahlı kuvvetlerin mevcut Sudan hükümetine bağlı kalması esas alınıyor.

Reuters’ın aktardığına göre ABD önerisi, Müslüman Kardeşler ile ağır insan hakları ihlalleriyle suçlanan milis unsurlarının süreç dışında tutulmasını da içeriyor. Buna karşılık Sudan’ın sunduğu belgede, belirli grup ya da örgütlerin adı verilmeden daha genel bir ifadeyle ‘şiddet yanlısı aşırılıkçı gruplar’ tanımı kullanılıyor.

26 Haziran’da düzenlenen BM Güvenlik Konseyi oturumunda, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, Sudan Egemenlik Konseyi’nin ateşkes önerisinin son versiyonunu reddettiğini açıklamıştı. Ancak BM Sudan Özel Temsilcisi’nin, Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın çekilmelere ilişkin bir takvim ve barış planı içeren resmi yanıt gönderdiğini belirtmesinin ardından Boulos, Burhan’ın girişimi kabul etmesini memnuniyetle karşıladığını söyledi. Boulos, “Burhan’ın son barış önerisini reddetmek yerine kabul ettiğini duymaktan memnuniyet duyuyorum” ifadesini kullanırken, girişimin Sudan Dışişleri Bakanı ve Egemenlik Konseyi üyeleriyle istişare içinde, Mısır’la koordinasyon halinde hazırlandığını ve Suudi Arabistan tarafından da memnuniyetle karşılandığını belirtti.

Bu yaklaşım farklılığı, tarafların ‘kabul’ kavramını farklı yorumlamasından kaynaklanıyor. Hartum yönetimi, genel çerçeveyi benimseyip HDK’nin çekilmesini şart koşmasını önerinin şartlı kabulü olarak değerlendirirken, Washington bu şartın, ön koşulsuz ve derhal ateşkes öngören girişimin temelini değiştirdiği görüşünü savunuyor. Bu nedenle taraflar, ortak bir nihai metin üzerinde uzlaşmaktan halen uzak görünüyor.

Burhan da cuma günü Omdurman’da yaptığı son açıklamada, girişime ilişkin tutumunu netleştirmedi. Burhan, hükümetinin verdiği yanıtın içeriğine ilişkin ayrıntı paylaşmazken, Sudan Silahlı Kuvvetleri'nin kendisine dayatılan ya da Sudan halkının güvenlik ve barışını sağlamayan hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyeceğini söyledi. Burhan, ‘saldırganlar ve isyancılar’ olarak nitelediği unsurlar etkisiz hale getirilinceye kadar askerî operasyonların süreceğini vurguladı.

Belgelerin sızdırılması, Egemenlik Konseyi üyesi Şemseddin Kebaşi ile Boulos arasında Kahire’de yapıldığı öne sürülen ve kamuoyuna açıklanmayan görüşmeye ilişkin tartışmalarla aynı döneme denk geldi. Siyasi çevrelerde görüşmeye ilişkin iki farklı iddia öne çıktı. İlk iddiaya göre Kebaşi, Burhan’ın bilgisi dışında Boulos ile görüştü ve toplantının ayrıntılarını kendisiyle paylaşmadı. Buna karşılık Al Arabiya televizyonunun Kebaşi’ye yakın kaynaklara dayandırdığı haberde, görüşmenin Boulos’un talebi üzerine, Burhan’ın bilgisi dahilinde gerçekleştirildiği ve toplantının içeriği hakkında Burhan’a bilgi verildiği belirtildi. Sudan veya ABD tarafından söz konusu iddiaları doğrulayan ya da yalanlayan resmî bir açıklama yapılmadı.

Sumud İttifakı’nın önde gelen isimlerinden Halid Ömer Yusuf ise Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, Dörtlü Mekanizma tarafından sunulan yol haritasının ‘bugüne kadarki en önemli, en kapsamlı ve en sağlam girişim’ olduğunu söyledi. Yusuf, ateşkes sürecini engelleyen tarafa yönelik uluslararası baskı artmadığı sürece yakın dönemde kayda değer bir ilerleme sağlanmasının zor olduğunu ifade etti.

HDK için koşullar

Buna karşılık HDK, ABD’nin ateşkes girişimi ya da orduya atfedilen yanıt hakkında resmî bir açıklama yapmadı. Ancak kimliğinin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir HDK yetkilisi, Reuters’a yaptığı açıklamada, ABD’nin önerisinin kendilerine ulaştığını, girişimi memnuniyetle karşıladıklarını ve yazılı bir yanıt sunduklarını söyledi. Yetkili, yanıtın içeriği ile çekilme şartına ilişkin tutumlarına dair ayrıntı vermedi.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir başka üst düzey HDK kaynağı ise Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, kontrol ettikleri kentlerden çekilmelerinin ‘müzakere konusu olmadığını’ belirtti. Kaynak, herhangi bir ateşkesin tarafların mevcut mevzilerini koruması esasına dayanması gerektiğini, yeniden konuşlanma ve silahsızlanma gibi konuların ise kalıcı ateşkes müzakereleri kapsamında ele alınması gerektiğini ifade etti.

Siyasi analist Muhammed Latif’e göre, ABD ve bölge ülkelerinden gelen baskılar, giderek ağırlaşan insani kriz, tarafları destekleyen bölgesel aktörlerin askerî zafer elde etmenin güç olduğuna kanaat getirmesi, sivil güçlerin taleplerinin artması ile Sudan’ın bölünmesi ve devlet kurumlarının çökmesi yönündeki endişelerin büyümesi, ateşkese ulaşılması ihtimalini güçlendiren başlıca unsurlar arasında yer alıyor.

Bununla birlikte Latif, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, tarafların müzakere masasında avantaj sağlamak amacıyla stratejik öneme sahip bölgelerde çatışmaları sürdürmesinin ve ateşkesin yeniden silahlanma, yeni savaşçıların saflara katılması ya da askerî yeniden konuşlanma için kullanılmasını önleyecek denetim mekanizmaları üzerindeki anlaşmazlıkların girişimin başarısını sekteye uğratabileceği uyarısında bulundu.

Latif ayrıca, silahlı unsurların geniş bir coğrafyaya yayılmış olmasının, her iki tarafın liderliğinin tüm savaşçı gruplar üzerinde tam kontrol kurmasını zorlaştırdığını belirtti. Bu durumun, küçük bir grubun ateşkesi ihlal etmesi ya da sınırlı bir çatışmanın yaşanması halinde anlaşmanın tamamen çökmesine yol açabileceğini ifade eden Latif, savaşın sürmesinden çıkar sağlayan iç ve dış aktörlerin de çıkarlarına aykırı görmeleri durumunda herhangi bir ateşkesi başarısızlığa uğratabilecek kapasiteye sahip olduklarını söyledi.

FRGTHY
Sudan İslami Hareketi Genel Sekreteri Ali Ahmed Karti (Facebook)

Mevcut veriler, Sudan’ın artık yazılı öneriler, resmî yanıtlar, kesintisiz siyasi temaslar ve artan uluslararası baskılarla şekillenen bir müzakere sürecine girdiğini gösteriyor. Ancak bu durum, savaşın sona ermesinin yakın olduğu anlamına gelmiyor. Sudan ordusu, HDK’nin kentlerden çekilmesini ateşkesin temel ön koşulu olarak görmeyi sürdürürken, HDK bu şart konusunda henüz resmî bir tutum açıklamadı. Buna karşın, resmî olmayan açıklamalar grubun bu talebe sıcak bakmadığına işaret ediyor.

Bu çerçevede Sudan, nihai bir ateşkes anlaşmasına ulaşmaktan ziyade, önceki girişimlere kıyasla daha ciddi bir müzakere turuna yaklaşmış görünüyor. Sürecin başarısı ise arabulucuların çekilmelere ilişkin geçiş niteliğinde bir uzlaşı formülü geliştirebilmesine, uygulanabilir denetim ve güvence mekanizmaları oluşturmasına ve her iki tarafı da hiçbirine önceden askerî ya da siyasi avantaj sağlamayacak bir ateşkesi kabul etmeye ikna edebilmesine bağlı olacak.