Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına yönelik anlaşmazlıklar, zorla göç endişelerini yeniden gündeme getirdi

Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
TT

Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına yönelik anlaşmazlıklar, zorla göç endişelerini yeniden gündeme getirdi

Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafı (Reuters)

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın yakında açılacağına dair açıklamalara rağmen, Kahire ile Tel Aviv arasında yapılan son istişareler, giriş-çıkış sayıları konusunda ciddi görüş ayrılıklarını ortaya koydu. Mısır’ın, Filistinlilerin zorla göç ettirilmesine yönelik olası planların önüne geçmek amacıyla giriş ve çıkış sayılarının eşit olması gerektiği konusunda ısrarcı olduğu bildirildi.

İsrail Kamu Yayın Kurumu, perşembe günü söz konusu anlaşmazlıklara dikkat çekerken, Filistin Yönetimi’ne yakın bir Filistinli kaynak da bu bilgileri Şarku’l Avsat’a doğruladı. Kaynak, çarşamba günü yapılan toplantıda Kahire’nin, “çıkış yapanların sayısının giriş yapanlardan fazla olmaması” konusunda net ve kararlı bir tutum sergilediğini, bunun da zorla göçe kapı aralayabilecek her ihtimali ortadan kaldırmayı amaçladığını söyledi.

Aynı kaynak, en büyük sorunun İsrail’in, Refah Kapısı yakınında geri dönenleri denetlemek amacıyla yeni bir kontrol noktası kurma girişimi olduğunu belirtti. Bu planın Mısır, Filistin ve Arap tarafları tarafından reddedildiğini vurgulayan kaynak, konunun hâlen müzakere edildiğini, ancak bunun kapının açılış tarihini etkilemeyeceğini; kapının cuma günü, olası gecikmeler durumunda ise pazar günü açılabileceğini ifade etti.

İsrail Kamu Yayın Kurumu’na göre pazar günü her iki yönde açılması beklenen Refah Kapısı’nda giriş-çıkış sayıları konusunda Kahire ile Tel Aviv arasında anlaşmazlık bulunuyor. İsrail, çıkış yapanların sayısının daha fazla olmasını isterken, Mısır eşit oran konusunda ısrar ediyor ve Gazze’den “sessiz bir göçü teşvik etme” girişiminden endişe ediyor. Tarafların bu anlaşmazlıkları çözmeye çalıştığı belirtiliyor.

Çarşamba günkü toplantıya ilişkin bilgilere sahip olan Filistinli kaynak, kapının haftada beş gün, sabah 09.00 ile akşam 17.00 saatleri arasında açılmasının planlandığını, ilk aşamada yalnızca hastalar ve refakatçilerinin çıkışına izin verileceğini aktardı. Buna göre, Filistin Yönetimi’ne bağlı ve Eyad Nasr başkanlığındaki sınır kapısı idaresine sunulacak listeler Mısır tarafına iletilecek; Avrupa Birliği misyonu ise İsrail’e isimleri bildirecek.

Kaynak, zorla göç endişelerinin tamamen ortadan kalkmadığını, ancak ilk aşamada çıkışların yalnızca sayıları 20 bini aşan hastalar ve refakatçileriyle sınırlı olması nedeniyle bu riskin daha düşük olduğunu söyledi. İlerleyen aşamalarda ise, sınır kapısı idaresine ve Mısır makamlarına önceden başvuru yapılmadan kimsenin seyahat etmesine izin verilmeyeceğini, her aşamanın kendine özgü düzenlemeleri olacağını kaydetti. Öte yandan Mısır’ın, daha önce kendi topraklarında tedavi gören kişilerin Gazze’ye dönüşü için de listeler hazırladığı belirtildi.

Kaynak ayrıca, İsrail’in geri dönenleri denetlemek üzere kapı yakınında yeni bir kontrol noktası kurma isteğinin şu an zorla göçten daha büyük bir sorun teşkil ettiğini ve bu konuda Mısır, Filistin ve Arap taraflarının itirazlarının sürdüğünü söyledi.

ft6u7
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafında insani yardım yüklü kamyonlar (AFP)

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde İsrail işleri uzmanı siyaset analisti Said Akkaşe’ye göre zorla göç meselesi İsrail’in vazgeçmeyeceği ve anlaşma sürecini oyalamak ya da aksatmak için kullandığı araçlardan biri. Akkaşe, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bu yaklaşımın silahsızlandırma, yeniden imar ve İsrail’in çekilmesi gibi diğer dosyalarda da tekrar edileceğini belirtti. Mısır’ın tutumunun giriş-çıkışta denge ve sayısal eşitlik ilkesine dayandığını vurgulayan Akkaşe, İsrail’in zaman çizelgelerini bilinçli olarak uzattığını, örneğin 10 gün sürmesi öngörülen bir maddenin iki aya yayılabildiğini ifade etti.

Kuzey Sina Valisi Halid Mecavir ise çarşamba akşamı yaptığı açıklamada, Refah Kapısı’nın Mısır tarafının bağlı olduğu vilayetin tüm olası senaryolara hazır olduğunu söyledi. Kriz yönetim odasının, kapının açılması da dâhil olmak üzere, gelişmelere göre yardım girişini kapsayan tüm senaryolar üzerinde çalıştığını belirtti.

Mecavir, “Büyük bir hareketlilik var ve işler arzu ettiğimiz yönde ilerliyor” diyerek, Kuzey Sina’nın uzun süredir kapının açılmasına hazır olduğunu, Kahire’deki ve farklı devlet kurumlarını kapsayan kriz yönetim odasıyla koordinasyon içinde çalıştıklarını ifade etti. Gazze’den yaralıların kabulü ve insani yardımların girişine yüzde 100 hazır olduklarını da sözlerine ekledi.

Öte yandan, aralarında dokuz Avrupa ülkesi ile Kanada ve Japonya’nın da bulunduğu ülkeler, çarşamba günü yayımladıkları ortak bildiride İsrail hükümetine Gazze ile tüm sınır kapılarını açma ve uluslararası hukuka uygun şekilde insani yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırma çağrısında bulundu.

Akkaşe, Refah Sınır Kapısı’nın İsrail kaynaklı olası engellemelerden korunabilmesi için Mısır ve Avrupa’nın ortak gözetimi altında faaliyet göstermesinin beklendiğini vurguladı. Avrupa tarafının sahada yer alması durumunda kapının açılma ihtimalinin güçleneceğini belirten Akkaşe, mevcut anlaşmazlıkların ise daha sonraki müzakere süreçlerine bırakılabileceğini ifade etti.


Kaynaklar Şarku’l Avsat’a konuştu: Hamas, silah meselesini önümüzdeki günlerde arabulucularla ele alacak

Perşembe günü Gazze Şeridi’nin orta kesiminde, Deyr el-Belah’ın kuzeyindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda, yıkılmış binaların yakınındaki bir tarladan çiçek toplayan Filistinli bir çocuk (AFP)
Perşembe günü Gazze Şeridi’nin orta kesiminde, Deyr el-Belah’ın kuzeyindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda, yıkılmış binaların yakınındaki bir tarladan çiçek toplayan Filistinli bir çocuk (AFP)
TT

Kaynaklar Şarku’l Avsat’a konuştu: Hamas, silah meselesini önümüzdeki günlerde arabulucularla ele alacak

Perşembe günü Gazze Şeridi’nin orta kesiminde, Deyr el-Belah’ın kuzeyindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda, yıkılmış binaların yakınındaki bir tarladan çiçek toplayan Filistinli bir çocuk (AFP)
Perşembe günü Gazze Şeridi’nin orta kesiminde, Deyr el-Belah’ın kuzeyindeki Nusayrat Mülteci Kampı’nda, yıkılmış binaların yakınındaki bir tarladan çiçek toplayan Filistinli bir çocuk (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, Hamas ve diğer grupların silah bırakmasını ateşkesin ikinci aşamasının hayata geçirilmesinin ön koşulu olarak nitelendirmesine karşın, Hamas silah dosyasının geleceğini Filistinli taraflar arasında sağlanacak ulusal mutabakata bağlıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Gazze’deki fraksiyon kaynakları silah konusu başta olmak üzere bazı temel dosyalar hakkında Hamas’la genel istişareler yürütüldüğünü söyledi. Kaynaklardan biri, özellikle Gazze Yönetim Komitesi’nin sektördeki idari yetkileri devralma süreciyle eş zamanlı olarak, önümüzdeki günlerde arabulucularla silah meselesine ilişkin daha ciddi görüşmelerin başlamasının beklendiğini ifade etti.

dt6yu7ı8
Gazze Şeridi’nin Han Yunus kentinde, İslami Cihad Hareketi ile Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’na mensup iki militan (Arşiv – DPA)

Netanyahu, salı günü düzenlediği basın toplantısında, “Silahsızlandırma ya kolay yoldan ya da zorla gerçekleşecek, ancak sonunda mutlaka olacak” dedi. ABD Başkanı Donald Trump da Hamas’ın silahlarını bırakması gerektiğini söyledi. ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdindeki temsilcisi Mike Waltz ise Barış Konseyi’nin Hamas üzerinde silahsızlanma yönünde baskı kuracağını dile getirdi.

Hamas’ın üst düzey yöneticileri ise silah dosyasının yalnızca Hamas’ı ilgilendirmediğini, bunun tamamen Filistinlilere ait bir mesele olduğunu ve bu konuda kararın ulusal mutabakat çerçevesinde alınması gerektiğini vurguluyor.

Henüz bir anlaşma yok

Şarku’l Avsat’a konuşan Hamas’a yakın bir kaynak, “direniş silahları” meselesinin gerek fraksiyonlar arasında gerekse arabulucularla hâlen “genel istişare” aşamasında olduğunu söyledi. Kaynak, Hamas’ın yeniden gündeme getirdiği bazı fikir ve yaklaşımların bulunduğunu, bunlar arasında silahların, üzerinde uzlaşılmış bir Filistinli merciin vesayetine verilmesi ya da arabulucuların garantisi altına alınması gibi seçeneklerin yer aldığını belirtti. Bu yaklaşımların, silahların ABD ya da İsrail yöntemleriyle alınması ya da bu taraflara teslim edilmesini engellemeyi amaçladığı ifade edildi.

Hamas kaynakları, bugüne kadar herhangi bir anlaşmaya varılmadığını ve konunun ciddi biçimde ele alınmadığını vurguladı.

u7ı8o9
Pazartesi günü Ankara’da, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Halil el-Hayye başkanlığındaki Hamas heyeti arasında gerçekleştirilen toplantıdan bir kare (Türkiye Dışişleri Bakanlığı)

Öte yandan İsrail’in Kanal 13 televizyonunun pazartesi günü yayımladığı habere göre ABD önümüzdeki günlerde İsrail ve Hamas’a, silahsızlandırma sürecinin başlatılması için belirli bir takvim içeren bir belge sunacak. Haberde, Hamas’ın bu belgeye uymaması halinde İsrail hükümetine süreci tek taraflı yürütme imkânı tanınacağı belirtildi.

İsrail Kamu Yayın Kurumu’nun aktardığına göre İsrailli askeri kaynaklar Hamas’ın silahsızlanmayı kabul edeceğinden şüphe ediyor. Kanal 14 ise Hamas’ı buna zorlamak için, Gazze Şeridi’nin tamamen yeniden işgal edilmesi seçeneği de dâhil olmak üzere bir dizi askeri planın onaylandığını bildirdi.

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff da birkaç gün önce, gerekirse Hamas’la yeni bir toplantı yapılabileceğini söylemiş, hareketin sonunda silahsızlanmayı kabul edebileceğini öne sürmüştü.

Kapsayıcı ulusal çerçeve

Hamas kaynakları, silah konusunda kararın kapsamlı ve kapsayıcı bir ulusal çerçevede alınmasını istediklerini, bazı Filistinli gruplarla istişareler yapıldığını ve arabuluculara sunulmak üzere bir öneri üzerinde çalışıldığını aktardı.

Kaynaklar, silah meselesinin son dönemde yapılan görüşmelerde bazı arabulucular tarafından gündeme getirildiğini, bunlar arasında Hamas liderliği ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan arasında İstanbul’da yapılan görüşmenin de yer aldığını söyledi. Bir Hamas yetkilisi, “Arabulucular ve bazı taraflar, işgal karşısında Filistinli grupların direnme hakkını vurgulayan bu yaklaşımlara olumlu bakıyor” dedi.

Hamas’a göre “ulusal mutabakat”, yalnızca hareketin kendi silahlarıyla sınırlı değil. Silahlı ve direnişte aktif rol almış başka Filistinli grupların da bulunduğuna işaret eden Hamas kaynakları, “Bu denli kritik bir konuda tek başımıza karar alamayız” görüşünü dile getirdi.

El Fetih’in rolü ne olacak?

El Fetih’in yeni fraksiyonlar arası istişarelere katılıp katılmayacağı sorusuna yanıt veren bir Hamas yetkilisi, “Elbette bunu istiyoruz. Ancak teknokratlar komitesi görüşmelerinde olduğu gibi reddedip etmeyeceklerini bilmiyoruz” dedi.

frgty6
Kahire’de Gazze Yönetim Komitesi toplantısı (Mısır Enformasyon Servisi)

Yetkili, Kahire’de yapılması planlanan istişarelerin amacının, direniş silahlarının geleceğine ilişkin net ve ortak bir çerçeve oluşturmak olduğunu, bu konuda hiçbir grubun tek başına karar vermesinin istenmediğini söyledi. Ayrıca Gazze’nin ve Filistin davasının geleceğine dair daha geniş bir ulusal diyalog hedeflendiğini kaydetti.

İsrail ve ABD’den tehditler

İsrail ve ABD’nin Hamas’ın olası adımlarına nasıl karşılık vereceği belirsizliğini korurken, Tel Aviv yeniden askeri operasyon tehdidinde bulunuyor. Filistin tarafında ise Trump yönetiminin silah meselesine ilişkin farklı seçeneklere açık olabileceği görüşü dile getiriliyor.

Trump, yaklaşık iki hafta önce Hamas mensupları için “Silahla doğdular; bu nedenle silahı bırakmak kolay bir mesele değil” demişti. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Mike Waltz ise çarşamba günü, “Tüneller ve silah üretim tesisleri dâhil tüm askeri ve saldırı altyapıları yok edilecek ve yeniden inşa edilmeyecek” dedi. Waltz, Gazze’de silahsızlandırma sürecinin uluslararası bağımsız gözlemciler tarafından denetleneceğini, silahların kalıcı biçimde kullanım dışına çıkarılacağını ve bunun uluslararası finansmanlı bir geri alım ve yeniden entegrasyon programıyla destekleneceğini söyledi.

Hamas Siyasi Büro üyesi Musa Ebu Marzuk da yaptığı  açıklamada, “Gazze’ye ilişkin herhangi bir düzenleme, silah meselesi de dâhil olmak üzere Hamas’la mutabakat içinde olmalı. Hareket, silahlarını hiçbir biçimde teslim etmeyi hiçbir zaman kabul etmedi” ifadelerini kullandı.


İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
TT

İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)

Rüstem Mahmud

İran, istisnai bir şekilde içten içe kaynıyor, iktidardaki rejim davranışlarına ilişkin uluslararası baskılarla karşı karşıya ve bu durum nihayetinde yapısında radikal bir değişikliğe yol açabilir. Gelgelelim İran muhalefeti, gelecekteki siyasi sistem ve toplumun refahı ve esenliği için öngördüğü vizyon ve önerilerinde herhangi bir şekilde net ve dengeli görünmüyor. İdeolojik söylem, kendi deneyimlerinden kaynaklanan intikam arzusu ve yıllarca süren sürgün sonucunda içerideki durum hakkındaki ciddi bilgisizlik, geleceğe yönelik önerilerini gölgeliyor.

İranlı “muhalif elitin” vizyonu, özellikle merkezi yanılsama (rejimin kendisini sorun olarak görmek) konusunda, 1990'lar boyunca Irak'taki muadilinin vizyonu ile birçok ayrıntıda uyumludur. Bu vizyon, Irak'taki yönetim yapılarının defalarca çöktüğü ve “yeni galiplerin” modern bir devletin temellerini -ne anayasal çerçevesini, ne kurumlarını, ne aygıtını, ne de toplumla, ekonomiyle ve sembolleriyle olan müdahaleci ilişkilerini- yeniden inşa edemediği, yüzyılı aşkın bir siyasi tarihi hep görmezden gelmişti.

Genişlemeci bir ideolojik devlet ruhuyla dolu olan mevcut Mollalar rejimi, 20. yüzyılın başlarındaki Kaçar hanedanlığından bu yana İran'da birbirini izleyen yönetim sistemlerinin tam bir döngüsünü tamamladı. Zira Kaçar mutlak yönetimine karşı patlak veren Anayasa Devrimi, devlet kurumlarının yapısına nüfuz edemedi ve kentli elitlerin tartışmalarında esir kaldı. Baba Pehlevi dönemindeki yüzeysel modernleşme, geleneksel ihtişam görüntülerini aşamadı, İran toplumunun sınıfları arasında büyük uçurumlar yarattı ve marjinalleştirilmiş İranlıları, önemli nesnel temellere dayanan bir mağduriyet duygusu etrafında birleşmeye itti. Oğul Pehlevi dönemi ise İran'ın kendi içindeki çelişkileri, yani eğitim, halk sağlığı ve ülke kaynaklarının adil dağıtımındaki büyük gerilemeyi hiçe sayarak, güç ve Batı dünyasıyla siyasi ilişkilerle, kültürüyle yüzeysel ve sembolik bir uyum sergilemekle övünen saldırgan milliyetçiliğin çarpıcı bir örneğini sergiledi. Mollalar yönetimi, tüm bunları içeride baskıcı bir siyasi sistem ve dışarıda yayılmacı devlet politikalarıyla kendinde toplamayı başardı.

Bu nedenle, bugün hem ülke içindeki hem de dışındaki İranlı siyasi elitlerin karşı karşıya olduğu acil soru şudur: Beşinci kez aynı tuzağa düşmemek için tüm bunların üstesinden nasıl gelebiliriz?

Eğer tüm bu modeller toplumsal barış, istikrarlı bir siyasi sistem ve sürdürülebilir kalkınma ortamı yaratmada başarısız olduysa ve İran'ı ve toplumunu bir yüzyıl boyunca sürekli aşırılık içinde tuttuysa, o zaman İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın özgün özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var? Nitekim geçtiğimiz yüzyılda ülkeyi yöneten dört rejimin her biri, İran gerçekleri ve özellikleriyle örtüşmek yerine, “dış güçlerin yönlendirmesiyle kurulan rejimler” oldu.

İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın kendine özgü özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var?

İran'ın çeşitliliği gerçekliğini hesaba katmadan herhangi bir siyasi sistem nasıl istikrarlı olabilir? İran tek bir devlet olsa da iç demografisi ve coğrafyası imparatorluk ve saltanat mirası ile gerçeklerine dayanmaktadır. Bu anlamda, İran'daki etnik, dini ve bölgesel çeşitlilik sadece kültürel çeşitlilik değil, aynı zamanda her biri devletin meşruiyetine dair kendi bilincine ve vizyonuna sahip siyasi irade ve eğilim blokları üzerine kurulu bir çeşitliliktir. Bu blokları bastırmak veya ortaya çıkmasını engellemek, ülkenin yapısal gerçeklerini silmek anlamına asla gelmemiştir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu çeşitlilik, dünyada azınlıkların bulunduğu çoğu ülkede olduğu gibi, ülke tablosunda asla sadece ikincil bir faktör olmamıştır. Keza Türkiye'deki Kürtler örneğinde olduğu gibi, ulusal bütünden ayrı tek bir gruba dayanmamıştır. Aksine bu, ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan bir çeşitlilikti, dolayısıyla zenginliğin, gücün ve sembollerin adil dağılımını garanti eden bir mekanizma aracılığıyla, ülkenin kimliğini ve yönetim sistemini tanımlamada tam bir ortaklık talep etmekteydi. Eski imparatorluklarda olduğu gibi önemli ölçüde bir adem-i merkeziyetçilik de istiyordu. Bu, İran siyasi elitlerinin uzun deneyimleri ​boyunca sürekli olarak reddettiği bir gerçek ve bu nedenle, bu etnik, mezhepsel ve bölgesel oluşumlar sürekli bir iç çatışma kaynağı oldular.

Buna ilave olarak, ülkedeki “kalkınma” mekanizması ve doğasıyla ilgili önemli bir soru işareti de bulunuyor. Zira İran, muazzam kaynakları, büyük çevresel ve ekonomik çeşitliliği, coğrafi konumu, genişliği ve nispeten küçük nüfusuna rağmen, her zaman yoksullukla boğuşan bir ülke oldu. Bu yoksulluk, zenginliğin, İran ekonomi literatüründe “taç üçgeni” olarak adlandırılan Tahran, İsfahan ve Meşhed şehirlerinin oluşturduğu merkezi üçgende yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. İran'ın zenginliğinin büyük stratejilere, silahlanmaya ve nükleer programlara yönlendirilmesinin, yaptırımlar nedeniyle küresel ekonomik sistemlerle entegrasyonun azalmasının ötesinde, bu ülkede her zaman tamamen ayrı iki İran toplumu var olmuştur; her şeyi kontrol eden ve “taç üçgeni”nde yoğunlaşan zengin elitler ile ülkenin geri kalanındaki yoksul kitleler. Bu ikinci gruptakiler, ülkedeki her ayaklanmanın yakıtı olmuştur.

İranlı muhalif elitlerin yukarıdaki iki soruya hiçbir cevabı yoktur; bunun yerine, onları itibarsızlaştırmaya ve kötü niyetli olarak göstermeye çalışırlar. Birincisinin ülkeyi parçalama girişimi, ikincisinin ise mevcut rejime hizmet ederek İran toplumunu bölme mekanizması olduğunu söylerler. Bu sorulara cevap bulmak yerine, yüzeysel bir vatanseverliğe ve sahte bir modernleşmeye başvururlar. İranlılar bunu modern tarihlerinde dört kez denediler ve birinde bile başarılı olmadılar.