Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Hürmüz Boğazı çatışması, Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendiriyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
TT

Hürmüz Boğazı çatışması, Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendiriyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ABD’nin Houston kentindeki şirket merkezinde Exxon Mobil CEO’su Darren Woods ve yönetim kurulu üyeleriyle görüşmelerde bulundu. (Reuters)

Ortadoğu’da jeopolitik dengeler bir kez daha sert yüzünü gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasına ve Arap Körfezi’nde deniz trafiğinin durmasına yol açan çatışmalar sürerken, OPEC’in ikinci büyük petrol üreticisi olan Irak, ekonomisinin neredeyse tek can damarı niteliğindeki ihracat hattını güvence altına almak için kritik bir sınavla karşı karşıya bulunuyor.

Irak normal şartlarda günlük yaklaşık 3,4 milyon varil petrol ihraç ediyor. Ancak Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, ülkenin ihracat altyapısının neredeyse tamamen bu stratejik deniz yoluna bağımlı olması nedeniyle petrol ihracatının yaklaşık yüzde 95’i durma noktasına geldi. Bu durum, Irak bütçesinde aylık milyarlarca dolarlık gelir kaybına yol açtı.

Bu gelişmeler üzerine, yıllarca fizibilite aşamasında kalan alternatif ihracat güzergâhı projeleri Bağdat yönetimi açısından stratejik öncelik haline geldi. Irak, petrol ihracatını kara koridorları ve Kızıldeniz ile Akdeniz’e uzanacak boru hatları üzerinden gerçekleştirecek yeni rotalar oluşturmak için çalışmalarını hızlandırırken, Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’nin dün sona eren Washington ziyareti sırasında da ivme kazandı. Ziyarette, ABD’li yetkililerle yapılan görüşmelerin gündeminde ‘enerji güvenliği ve ihracat güzergâhlarının çeşitlendirilmesi’ başlığı öne çıktı.

En hızlı alternatifler

Dev boru hatlarının inşasının yıllar alması nedeniyle Bağdat yönetimi, sahada kısa sürede uygulanabilecek en hızlı çözüme yöneldi: Kara yolu üzerinden petrol taşıyan tanker ve kamyon konvoyları. Irak, Nisan 2026’nın sonlarından itibaren karmaşık ve yüksek maliyetli kara lojistik hatlarını devreye alarak, petrol tankerlerini el-Velid ile Rabia-Yarubiye sınır kapıları üzerinden doğrudan Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Baniyas Limanı’na sevk etmeye başladı. Buradan gemilere yüklenen petrol, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimden etkilenmeyen deniz güzergâhları üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılıyor.

xcsdfvgthy
Irak’ın Kerkük vilayetindeki ed-Dibs bölgesinde bulunan bir petrol sahası (Reuters)

Irak Devlet Petrol Pazarlama Şirketi (SOMO), Nisan-Haziran 2026 döneminde bu acil güzergâh üzerinden aylık 650 bin ton akaryakıt taşınması için sözleşme yaptı. Son saha verilerine göre, Baniyas Limanı’ndan ihraç edilen Irak menşeli akaryakıt miktarı mayıs ayında günlük 122 bin varile ulaştı. Haziran ayının başında ise bu rakam, her gün yüzlerce tankerin milyonlarca varil petrol taşımasıyla günlük 140 bin varile yükseldi.

Bu güzergâhın sağladığı başarı, Irak hükümetini kullanım alanını genişletmeye teşvik etti. Bağdat yönetimi, Suriye üzerinden günlük 50 bin varil ham petrol ile nafta ihracatını başlatmayı planlarken, Şam yönetimi de artan sevkiyatı karşılayabilmek amacıyla Baniyas Limanı’nın kapasitesini günlük yaklaşık 900 tankere çıkaracak çalışmalar yürütüyor.

İhracat haritasının yeniden çizilmesi

Geçici çözümler önem taşısa da bunlar, Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını kalıcı olarak azaltmayı hedefleyen daha kapsamlı bir stratejinin yalnızca geçiş aşamasını oluşturuyor. Bu stratejinin temelini ise Bağdat’a farklı ihracat çıkış noktaları sağlayacak ve Hürmüz Boğazı krizinin ortaya çıkardığı jeopolitik riskleri azaltacak sınır aşan petrol boru hatları ağı oluşturuyor.

Bu kapsamda, Zeydi’nin Washington'da Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi ile ABD’nin himayesinde gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından Basra-Akabe Petrol Boru Hattı Projesi yeniden güçlü bir ivme kazandı. Taraflar, projenin uygulama sürecinin hızlandırılması konusunda anlaşmaya vardı.

Yaklaşık 18 milyar dolar maliyetle hayata geçirilmesi planlanan proje, bölgenin en büyük petrol altyapı yatırımlarından biri olarak görülüyor. Yaklaşık bin 600 kilometre uzunluğundaki boru hattının, Irak’ın güneyindeki Basra petrol sahalarından başlayarak Suudi Arabistan’ın Hadise bölgesinden geçip Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki Akabe Limanı’na ulaşması ve günlük 2,25 milyon varil taşıma kapasitesine sahip olması öngörülüyor.

csdvfgbthyju
Chevron şirketinin Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Mark Nelson, ABD’nin Houston kentindeki şirket genel merkezinde Iraklı hükümet yetkilileriyle yaptığı toplantıda (Reuters)

Öte yandan, 1982’den bu yana faaliyette olmayan Kerkük-Baniyas Petrol Boru Hattı’nın yeniden işler hale getirilmesine yönelik proje de Zeydi’nin Washington ziyaretinin ardından yeni bir siyasi destek kazandı. ABD, Irak’ın petrol ihracatını Akdeniz’e yönlendirecek stratejik güzergâhlardan biri olarak gördüğü projeye destek verirken, bunu Bağdat ile ekonomik ortaklığı güçlendirmeyi ve Irak’ın risk altındaki deniz yollarına bağımlılığını azaltmayı amaçlayan daha geniş bir vizyonun parçası olarak değerlendiriyor.

Günlük yaklaşık 300 bin varil taşıma kapasitesiyle yeniden faaliyete geçirilmesi hedeflenen hat, Irak petrolü için Hürmüz Boğazı dışında ilave bir ihracat koridoru sağlayacak. ABD Dışişleri Bakanlığı da Irak ile Suriye arasında projeye ilişkin varılan mutabakatı memnuniyetle karşılarken, bunu bölgesel enerji güvenliğini güçlendirecek önemli bir adım olarak nitelendirdi. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise bu koridorların geliştirilmesinin, Hürmüz Boğazı’nı bölgedeki petrol akışı açısından ‘yalnızca ikincil önemde bir unsur’ haline getireceğini söyledi.

Hürmüz sonrası koridorları güçlendirmeye yönelik yatırımlar

Zeydi’nin Washington ziyareti, yalnızca siyasi temaslarla sınırlı kalmadı. Ziyaret kapsamında enerji, altyapı, telekomünikasyon ve sağlık sektörlerini kapsayan, toplam değeri yaklaşık 60 milyar dolara ulaşan kapsamlı anlaşmalar imzalandı. Anlaşmaların en büyük bölümünü ise Bağdat’ın petrol ihracat güzergâhlarını çeşitlendirme ve Arap Körfezi’ne bağımlılığı azaltma hedefi doğrultusunda enerji sektörü oluşturdu.

Bu çerçevede ABD’li enerji şirketi Chevron ile Irak hükümeti arasında üç anlaşma imzalandı. Bunlardan ikisi Irak’ın güneyindeki petrol sahalarının geliştirilmesini kapsarken, üçüncü anlaşma güneydeki petrol sahalarını Hadise bölgesine, oradan da Akdeniz kıyısına bağlayacak yeni bir boru hattı ağının fizibilite çalışmasını öngörüyor. Projenin, Hürmüz Boğazı’na alternatif bir petrol ihracat koridoru oluşturması hedefleniyor.

Zeydi, Houston’da Chevron yöneticileriyle yaptığı görüşmede, Irak’ın ‘yalnızca yükleniciler değil, uzun vadeli ortaklar ve yatırımcılar’ aradığını belirtti. Bu açıklama, yeni hükümetin Irak’ın petrol ihracat haritasını yeniden şekillendirecek stratejik altyapı yatırımlarına öncelik verme yaklaşımını yansıttı.

Karşılıklı çıkarlar

Bu projelerin kapsamı, Irak’ın petrol ihracatı ihtiyaçlarının ötesine geçerek komşu ülkelerin siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla da örtüşüyor. Suriye açısından Irak petrolünün yeniden akmaya başlaması, ülkeye transit geçiş ücretlerinden düzenli gelir sağlayacak. Aynı zamanda yerel rafinerilere ham petrol temin edilerek ağır yakıt sıkıntısının hafifletilmesine katkıda bulunulacak ve bu gelirlerin yeniden imar çalışmalarının finansmanında kullanılması hedeflenecek. ABD’nin bu ekonomik entegrasyona verdiği destek ise Şam’ın bölgesel ekonomik sisteme daha hızlı entegre olmasının önünü açıyor.

dfrgthy
Suriye’deki Baniyas Petrol İstasyonu’nda Irak’tan gelen tankerlerden petrol boşaltan bir işçi (Reuters)

Ürdün ise proje sayesinde Kızıldeniz’deki Akabe Limanı üzerinden uluslararası enerji hatları için güvenli ve istikrarlı bir lojistik merkez konumunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu sayede ülke hem istikrarlı enerji tedariki sağlayacak hem de transit gelirleriyle, çevresindeki bölgesel krizlerin gölgesinde ekonomik istikrarını destekleyecek ek kaynak elde edecek.

ABD ise söz konusu projeleri, bölgesel ekonomik entegrasyonu güçlendirmeyi, enerji koridorlarını çeşitlendirmeyi ve Amerikan şirketlerinin Irak enerji sektöründeki varlığını genişletmeyi hedefleyen daha kapsamlı bir stratejinin parçası olarak değerlendiriyor.

Uygulamadaki zorluklar

Bu strateji güçlü bir siyasi destek görse de, önünde hâlâ önemli engeller bulunuyor. Önerilen kara koridorlarının, DEAŞ hücrelerinin halen faaliyet gösterdiği bölgelerden geçmesi, boru hatları ve diğer enerji altyapısının korunması için kapsamlı güvenlik tedbirlerini zorunlu kılıyor.

Öte yandan, petrolün Akdeniz üzerinden taşınması, Arap Körfezi güzergâhına kıyasla nakliye maliyetlerini artırıyor. Irak petrolünün başlıca pazarlarının Çin ve Hindistan’ın başını çektiği Asya ülkelerinde bulunması nedeniyle, Akdeniz rotası deniz taşımacılığı süresini Körfez güzergâhına göre yaklaşık 10 gün uzatıyor.

Buna rağmen Bağdat’taki karar alıcılar, ihracat güzergâhlarını çeşitlendirmenin maliyetinin, jeopolitik gelişmelerin herhangi bir anda tüm Irak ekonomisini tehdit eden bir darboğaza dönüşebileceğini gösterdiği tek bir geçiş noktasına bağımlı kalmanın doğuracağı bedelden çok daha düşük olduğu görüşünü savunuyor.


Mali'nin kuzeyinde ayrılıkçıların düzenlediği saldırıda 50 asker öldü

Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)
Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)
TT

Mali'nin kuzeyinde ayrılıkçıların düzenlediği saldırıda 50 asker öldü

Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)
Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde saldırının düzenlendiği bölgede yükselen duman (AP)

Tuareg ayrılıkçılarının bugün, Mali ordusuna ait ve kuzeydeki stratejik El Nefis kentinden ayrılmakta olan bir konvoya düzenlediği saldırıda 50 asker öldü.

Saldırı, Batı Afrika ülkesi Mali'de çatışmaların başlamasından 15 ay sonra, Mali ordusu saflarında en fazla can kaybına yol açan saldırılardan biri oldu.

xcdfvgthy
Mali'nin kuzeyindeki Gao kentinde ayrılıkçı militanların düzenlediği saldırının ardından geride kalanlar (AP)

Ülkenin kuzeyinde, iktidardaki askeri cuntaya yakın bir yerel yetkili, AFP'ye yaptığı açıklamada, "Saldırının ilk bilançosu çok ağır; 50'den fazla asker öldürüldü ve en az 24 asker esir alındı" dedi.


İsrail, Beytüllahim yakınlarındaki tarihi su havuzlarına el koymakla tehdit ediyor

Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)
Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)
TT

İsrail, Beytüllahim yakınlarındaki tarihi su havuzlarına el koymakla tehdit ediyor

Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)
Süleyman'ın antik havuzlarından birinin insansız hava aracıyla çekilmiş havadan fotoğrafı (Reuters)

İsrail, Beytüllahim yakınlarında bulunan tarihi su havuzlarına el koymakla tehdit ediyor. Bu adım, Batı Şeria topraklarının kontrolünü ele geçirmeye yönelik giderek büyüyen kampanyada tehlikeli bir tırmanış olarak değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın İngiliz The Guardian gazetesinden aktardığı habere göre İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in mayıs ayında, 30 yılı aşkın süre önce "Süleyman Havuzları" olarak bilinen havuzların Filistinlilere ait olduğunu teyit eden anlaşmaları "silme" tehdidinde bulunmasının ardından, İsrailli yerleşimciler ve İsrail güçleri tarihi alanın çevresindeki varlıklarını yoğunlaştırdı.

"Süleyman Havuzları", Filistin'in en önemli arkeolojik yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Tarihi MÖ 2. yüzyıla kadar uzanan havuzlar, Roma ve Osmanlı dönemlerinde genişletildi. İngiliz Mandası yönetimi ise 1923-1948 yılları arasında bölgedeki su sistemini geliştirdi. Bazı bölümlerinde derinliği 10 metreyi aşan havuzlar artık Kudüs'e su sağlamıyor. Ancak Beytüllahim ve çevre köylerde yaşayanlar için önemli bir dinlenme alanı ve başlıca rekreasyon merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Cuma günleri ve bayramlarda aileler, havuzlarda vakit geçirmek, yüzmek ve piknik yapmak için 3,5 kilometre kuzeydoğuda bulunan Beytüllahim'den bölgeye geliyor.

Kentin dört bir yanından hızla yayılan yapılaşma nedeniyle çevresi giderek daralan havuzlar, Beytüllahim sakinleri için her geçen gün daha önemli bir sığınak haline geliyor.

Beytüllahim'in güneyindeki Artas köyünden yerel aktivist ve bahçıvan Mahmud Cabir, "Burası Beytüllahim'de insanların suyun, gölgenin ve yeşil alanların tadını çıkarabileceği geriye kalan tek yer. Şimdi onu çalmaya çalışıyorlar" dedi.

Mayıs ayında Smotrich ve İsrailli milletvekili Zvi Sukkot'un bölgeye yaptığı baskın sırasında Filistin polisi alandan uzaklaştırıldı. İkilinin havuzlardan birinde yüzerken görüntü vermesinin ardından Smotrich, "Burası bizim toprağımız" açıklamasında bulunurken, Sukkot da bölgenin İsrail kontrolü altına alınmasını talep etti.

O tarihten bu yana yerleşimcilerin bölgeye yönelik girişleri arttı. İsrail ordusu da 10 Temmuz'da bölgede bir operasyon düzenleyerek, çocukların havuzlarda yüzdüğü sırada göz yaşartıcı gaz bombaları kullandı.

İsrail'in hamlesi, Filistin tarafında öfkeye yol açıyor. Tepkinin nedeni yalnızca antik dünyadan günümüze kalan en büyük su depolama sistemlerinden biri olarak kabul edilen havuzların arkeolojik değeri değil. Aynı zamanda girişim, Filistin Yönetimi'nin yetkilerini de zayıflatmayı hedefliyor. Süleyman Havuzları, 1995 yılında imzalanan Oslo II Anlaşması uyarınca Filistin sivil ve güvenlik yönetimine bırakılan bölgede bulunuyor.

Gözlemcilere göre, bölgeye el konulması, İsrail'in Filistin yönetimi altında olması gereken alanlarda kontrolünü dayatmasına olanak sağlayacak yeni bir emsal oluşturabilir. Bu durum, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetinin yerleşimleri genişletme ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini zayıflatma politikası çerçevesinde değerlendiriliyor.

Smotrich, mayıs ayında bölgeyi ziyaret ettiği sırada, bu muhteşem tarihi su alanının Filistin yönetimine bırakılmasının Oslo Anlaşmaları'nın büyük hatalarından biri olduğunu söyledi. Smotrich, "Oslo Anlaşmaları felaketinin yol açtığı ağır hasarı düzeltmek için tüm gücümüzle çalışıyoruz" ifadelerini kullandı.

İsrailli arkeolog ve arkeolojik alanların korunması için faaliyet gösteren Emek Şaveh örgütünün genel müdürü Alon Arad ise, "Bu alan, Oslo Anlaşması'nı zayıflatmak ve fiilen ortadan kaldırmak için bir silah olarak kullanılıyor" dedi. Arad, Batı Şeria'daki arkeolojik alanların büyük bölümünün Yahudi mirasıyla bağlantılı olmadığını belirtti.

Buna karşılık Beytüllahim Turizm ve Eski Eserler Dairesi Müdürü İman et-Titi, "Arkeolojik alanlar hiçbir zaman siyasi çatışmanın araçlarına dönüştürülmemeli" dedi. Et-Titi, meselenin "sadece toprak üzerindeki kontrolle ilgili olmadığını", aynı zamanda "tarihi yeniden şekillendirme ve arkeolojik kanıtları ya da binlerce yıl boyunca Filistin'in kültürel mirasının oluşumuna katkıda bulunan birbirini izleyen medeniyetleri yansıtmayan tek bir anlatıyı dayatma girişimlerini" de kapsadığını söyledi.