Irak neden devletini inşa edemedi?

Irak’ta yönetenler ile yönetilenler arasında büyük bir uçurum var.

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
TT

Irak neden devletini inşa edemedi?

ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)
ABD saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah üyesinin cenaze töreninden. Bağdat, 26 Aralık 2023. (AP)

İyad el-Anber

Irak'taki siyasi oluşum Mary Shelley'nin ‘Frankenstein’ romanındaki canavarı andırıyor. Irak hiçbir zaman toplumsal bir sözleşmenin ürünü olmadı. Aksine varlığını dayatan bir dış iradenin ürünü olan Irak, halkın tamamının değil, bazı mezhepsel ve etnik unsurların bir araya gelmesinden ibaret kaldı. Bu nedenle bugün Irak devletinin kuruluşu sorununu tartışmak istediğimizde Kral I. Faysal'ın muhtırasına geri dönüyoruz. Bu muhtıra Abdulkerim el-Azri’nin ‘Irak'ta Yönetim Sorunu’ adlı kitabında aktarılıyor. El-Azri kitabında Kral’ın şu ifadelerini okuyucuya aktarıyor: “Benim inancıma göre Irak'ta henüz bir Irak halkı yoktur. Mamafih, herhangi bir ulusal fikirden yoksun, dini gelenekler ve yalanlarla dolmuş, birleştirici bir grubu olmayan, kötülüğe kulak veren, kaosa eğilimli ve her zaman herhangi bir hükümete karşı ayaklanmaya hazır hayali insan blokları var. Böyle bir durumda, bu bloktan eğittiğimiz, çalıştırdığımız ve yetiştirdiğimiz bir halk oluşturduğumuzu görüyoruz. Bu tür koşullarda bir halkı şekillendirmenin ve oluşturmanın zorluğunu bilen herkes, bu oluşumu ve dönüşümü tamamlamak için harcanması gereken büyük çabaları da bilmelidir.”

İşin ironik yanı, Irak'ta siyasi varlığın kurulmasının üzerinden yüz yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Irak devletinin kuruluş sorunlarının henüz sona ermemiş olmasıdır. Merhum düşünür Falih Abdulcebbar'ın tanımladığı gibi, Irak devleti 1920'lere dayanan taze bir olgudur. Yani sömürge yönetiminin bir ürünüdür. Irak devleti tarihsel derinlikten ve köklü kurumlardan yoksundur. Teritoryal bir devlettir, yani devletin varlığını arayan bir halkı (ulusu) içermeyen coğrafi bir birimdir. Bundan da ziyade ulus varlığı arayan bir devlettir. Abdulcebbar, ‘Devlet Kitabı: Yeni Leviathan’ adlı eserinin girişinde şöyle diyor: “Ulusal kimliği olmayan, kimlikler temelinde parçalanmış bir toplum, devlet üretemez. Kendisiyle savaş halinde olan bir toplumdan devlet çıkmaz. Defalarca söylediğim gibi, Irak'ın önce kendisiyle barışması gerekiyor. Aksi takdirde ülke var olamaz.”

1920'lerde Irak’ta devletin kuruluşundan bu yana ulus fikri, ana sloganları lehine eritmek isteyen ideolojik önermeler karşısında çekingen kaldı. Marksist sloganların yaptığı da buydu. Marksist sloganlar hem enternasyonalizm çağrısında bulunmuş hem de öncelik fikrini vatanlarla sınırlayanlara ihanet etmiştir. Ancak eski Sovyetler Birliği gibi büyük bir ülke öncelik fikrini yönetimdeki partinin ilkeleriyle sınırladığında ona ihanet etmemiştir.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidara gelen siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme projesini üstlenmemeleridir.

İdeolojiler ve vatanseverlik fikri arasındaki kesişme, milliyetçi teori tarafından benimsenen slogan birikimlerinin doğal bir sonucudur. Milliyetçi teori, 1960'lardan bu yana Irak'taki yönetici seçkinler tarafından desteklenmektedir. Bu teorinin ikilemi, Arap ulusunun kültürel bir teorisi olmasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Muhammed Cemal Barut'un da belirttiği gibi, milliyetçilik fikri bir ulus-devlet teorisi olmaktan çok, ulus ile devleti tamamen birbirinden ayıran bir teoridir.

Bugün bizi yöneten siyasi seçkinler, ideolojileri kimliklerine ve ulusal çıkarlarına önceledikleri için Iraklıların içinde bulunduğu kötü durumun üstesinden gelemediler. Yönetimin ve iktidarın kontrolünü elinde bulunduran İslamcılar bu sıkıntıyı daha da derinleştirdi. İslamcıların projeleri ulusal bir kimlik inşa etmek, savunmak ve pekiştirmek olmalıyken, ilk etaptaki projeleri bu kimliğin tamamen yok edilmesi oldu. Ayrıca İslamcılar, bölge ülkelerinin kaderini sadece savaş ve yoksunluk üreten çatışmalara bağlamak isteyen mezhepçi projeleriyle bölgesel eksenlerin çıkarlarına öncelik verdiler.

Belki de en büyük ikilem, 2003'teki rejim değişikliğinden sonra iktidarı devralan siyasi liderlerin devleti yeniden inşa etme ve toplumla ilişkisini yeniden kurma projesini üstlenmemeleri, hatta bu konu üzerine düşünmemeleridir. Siyasi liderler bunu yapmak yerine, iktidarı ele geçirme ve devlet kurumları ile ekonomisini siyasi liderlere bağlı derebeyliklere dönüştürme fikrini ortaya attılar.

İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)
İnsansız hava aracı saldırısında öldürülen Ketaib Hizbullah mensubunun cenaze töreninden. Bağdat, 21 Kasım 2023. (AFP)

Eski rejim günlerindeki muhalefet kanadının, yani Şii siyasal İslam güçlerinin konuşmaları ve sloganları, devlet konusuna odaklanan Kur’an-ı Kerim ayetlerini kullanmaktan geri kalmıyordu. Bu yüzden, Şii siyasal İslam güçlerinden biri yapacağı konuşmasının açılış duasında Şii rivayetlerindeki dualara başvururdu. Buna binaen şöyle dua ederlerdi: “Allah'ım, senden İslam'ı ve ehlini izzetlendireceğin, nifakı ve ehlini zelil edeceğin, bizi itaatine davet edenlerden kılacağın, yolunda bizi önder yapacağın, dünya ve ahiretin izzetini bize nasip edeceğin cömert bir devlet istiyoruz.” Totaliter diktatör devletlere ve baskıcı rejimlerin politikalarına karşı tarihsel şikayetlerini yineleyen Kürt siyasi liderler her zaman ulusal haklarını garanti altına alan demokratik devlet sloganını yükselttiler. Sünni siyasi güçler ise her zaman devletin varlığı ve yönetimiyle güçlü bir şekilde bağlantılı tarihsel bir mirasa sahip olduklarını öne sürdüler.

Ancak muhalefet günlerindeki bu devlet tahayyülü, iktidar günlerinde sahada gerçekleşmedi. Muhaliflerin düşüncesi, muhalefet zamanlarında hayalini kurdukları devleti inşa etmekten, hukukun üstünlüğü ve kurumlarla ilgili her şeyi yok etmek için çalışmaya dönüştü! Irak'ın kaynakları üzerindeki kontrollerini dayatmak için her gün savaştılar. Devlet tarafından baskı altında tutulma fikrinden vazgeçmek yerine, baskı fikrini bir komplo teorisiyle kapatarak sürdürmeye çalıştılar! Bu nedenle Faslı düşünür Abdullah el-Arvi’nin dediği gibi “Devlet onlardan saklı bir sır olarak kaldı. Devleti görmedikleri ya da ona dokunmadıkları halde onu nasıl anlasınlar, nasıl görsünler?”

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün oligarşinin egemenliği altında da olmayacak.

Egemen sınıf ile devlet arasındaki kriz ilişkisinin bulaşıcılığı toplum ile devlet arasındaki ilişkiye de yayıldı. Bu bulaşıcılık, otoriter ve totaliter siyasi rejimlerle ilişkimizdeki krizin tarihsel bir uzantısı olduğuna göre nasıl bulaşmasın? Otoriter ve totaliter siyasi sistemler devleti, yöneticinin ya da partinin şahsına indirgeyerek tüm kurumlardan ve yasalardan nefret etmemizi ve yabancılaşmamızı sağlıyor. Bunun egemen sınıfa ve onun hegemonyasına hizmet ettiğini düşünüyoruz. Bu yüzden şizofrenik hale geldik. Kamusal alanda rejimin dayattıklarına tabi oluyoruz. Ama gizliden gizliye, devletin çıkardığı emir ve yasaklarla ilgili her şeyi lanetliyoruz. Devletin çıkardığı yasa ve mevzuat paketinin gündelik hayatımızı düzenlemek gibi bir amacı olmadığına inanırdık, halen da inanıyoruz. Çünkü bunlar egemen sınıfın bizi boyunduruk altına almak ve baskı altında tutmak için yaptığı eylemlerdir.

Stres besleyiciler

İktidar güçleri bu krizi aşmak yerine onu pekiştirmeye çalıştılar ve toplumsal çelişkileri aşan devlet anlayışının yerine mezhepler ve milletler diye bir kural getirdiler. ‘Halk’, ‘millet’ ve ‘toplum’ kavramlarını oluşturmak yerine, toplumu mezhepsel ve etnik unsurlara ayıran bir anlayışı benimsediler. Bu nihilist boşlukta yalnızca devletten önce var olanlarla bağlantılar kaldı: kabileler, aileler, mezhepler ve eski etnik kökenler.

Irak'ta devletin kuruluşundan bu yana hiçbir zaman yurttaş devlet olmadı. Bugün sistemi kontrol eden, devlet kaynakları üzerinde asalak bir şekilde yaşayan oligarkların egemenliği altında da olmayacak. Irak'ı yöneten partilerin ve güçlerin en belirgin hataları, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu genişletmek ve yönetilenlerin, egemen sınıfa karşı nefret ve kızgınlıkları ile devlete karşı isyanları arasında ayrım yapamaz duruma gelmeleriydi ve bu halen de öyledir.

Devleti kurma ya da yeniden inşa etme projesine dair konuşmalarıyla kafamızı çatlattıkları bir dönemde siyasetçiler, devletle ilişkilerdeki gerilimin kaynaklarını naif bir şekilde yeniden üretiyorlar! Ancak konuşmaları sadece seçim günlerinde yapılan konuşmalar ve televizyon röportajlarının ötesine geçiyor ve sonrasında mezhep unsuru konusuna geri dönüyorlar. Bu pozisyon, bu milliyetçi bileşenin hak ettiği bir duruştur ve siyasi geleneğin kutsal olduğu ve geçilemeyecek bir kırmızı çizgi olduğu konuşulmaktadır.

Egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikrine yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir.

Şu ana kadar iktidardaki siyasi sınıf devlet karşıtı düşüncesinden vazgeçmek istemiyor. Sanki devletle arasında eski bir kan davası varmışçasına resmi kalıntılarını yok etmek istiyor! Geriye kalan kurumları onarmaya ve onları devlete yeniden bağlamaya başlamak yerine, iki paralel çizgide çalıştı: Birincisi, devletin prestijini, varlığını ve toplumsal çatışmaların üstünlüğünü ifade eden devlet kurumlarının tüm sembollerinin yapısal olarak yok edilmesidir. Belki de askeri kurum bu kasıtlı sabotaja maruz kalan en önemli kurumlardan biridir. İkincisi ise devlete paralel oluşumların kurulması, anayasa ve kanunlarla yönetilmek yerine siyasi liderlerin mutabakatıyla yönetilmemizdir. Devletin silahları tekeline alması yerine, artık devletin kontrolü dışında silah taşıyan, devletin ve toplumun kendi kontrolsüz silahlarının kontrolüne teslim olmasını isteyen birçok siyasi ve askeri liderimiz var.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, 27 Ocak'ta Irak ordusu ve DEAŞ'la mücadeleye yönelik uluslararası koalisyonun liderlerinin katıldığı toplantıya başkanlık etti. (AFP)

Bu egemen sınıfın hayal gücünde devlet fikri ve anlayışına yer olduğunu düşünmek fazlasıyla romantiktir. Çünkü gücünün ve siyasi nüfuzunun sonunun devletin gücünde olduğuna inanır ve devlet projesine inanmayan kültürel ve toplumsal bir mirasın uzantısıdır. Dolayısıyla Irak'ta siyasi sistemin temel direklerini kuran, anayasayı yazanların olduğunu görmek artık şaşırtıcı değil. Her gün rejime isyan ilan ediyorlar ve artık hüküm sürmeyen, anlaşmazlıklarda siyasi protesto aracı haline gelen anayasaya saygı duymuyorlar.

Irak'ta egemen siyasi sınıf, ulusal ve mezhepsel bağlılığıyla çeliştiği için devlete düşmanlığını sürdürüyor. Kürtler, her ne kadar 2003'ten sonra Irak'ta siyasi sistemin kurulmasında ortak olsalar da Irak haritasında varlıklarını sürdürmelerinin anayurtta gerçek bir ortaklığı amaçlamadığını, kendi çıkarlarını güvence altına almak olduğuna inanıyorlar. En büyük projeleri Irak devletinden ayrı bir ulusal devlettir ve bu, Kürt siyasi düşüncesinin Irak'taki devlete ilişkin krizinin temel dayanağını oluşturmaktadır. Şii siyasal İslam'ın pek çok gücü, mezhepsel bağlılığın Irak devletinin sınırlarıyla sınırlandırılamayacak kadar büyük olduğuna inanıyor. Zira inanç, bu yapay sınırlardan daha büyük ve daha önemli. Bu güçler İran İslam Cumhuriyeti ile özdeşleşmekten çekinmiyor ve müdahalelerini Şii siyasi yönetim deneyiminin destekçisi olarak meşrulaştırıyor! Pek çok Sünni siyasi lider ve güç ise Arap coğrafi bağlılığının bölgesel müdahaleleri kabul etmelerine olanak sağladığına ve aralarındaki siyasi farklılıklar yoğunlaştığında Sünni grupların görüşlerini birbirine yakınlaştırma rollerine izin verdiğine inanıyor.

Bizi yönetenler siyasi davranışlarında devlete karşı nefretlerini dile getirdikleri, çağdaş anlamda devletten farklı bir devlet tefekkür ettikleri ve kendi egemenliklerinin ve nüfuzlarının devam edeceğini zannettikleri sürece, devlet altında yaşama hayalinden uzak kalacağız.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Hamas, Gazze anlaşmasını kurtarmak için Barış Kurulu’ndan olumlu yanıt bekliyor

Sisi ve Trump, Ekim 2025’te Şarm eş-Şeyh’te Gazze’ye ilişkin ateşkes anlaşmasını imzaladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Sisi ve Trump, Ekim 2025’te Şarm eş-Şeyh’te Gazze’ye ilişkin ateşkes anlaşmasını imzaladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Hamas, Gazze anlaşmasını kurtarmak için Barış Kurulu’ndan olumlu yanıt bekliyor

Sisi ve Trump, Ekim 2025’te Şarm eş-Şeyh’te Gazze’ye ilişkin ateşkes anlaşmasını imzaladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Sisi ve Trump, Ekim 2025’te Şarm eş-Şeyh’te Gazze’ye ilişkin ateşkes anlaşmasını imzaladı. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Gazze Barış Kurulu’nun önde gelen üyelerinden Tony Blair, Gazze Şeridi’ne ilişkin ateşkes anlaşmasını kurtarmak amacıyla İsrail’e baskı yaparak, anlaşmanın tamamen uygulanmasına kadar bazı maddelerin aşamalı olarak hayata geçirilmesini sağlamaya çalışıyor. Bu girişim, son günlerde İsrail’de yapılan Knesset seçimlerinin ardından gelirken, Hamas, güvenlik ve insani durumun kötüleşmeye devam ettiği bir dönemde anlaşmanın akıbetine ve geleceğine ilişkin olumlu bir yanıt bekliyor.

Blair, geçen perşembe sabahı İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile görüştü. Ardından öğleden sonra, yeni hükümet kurulana kadar geçici olarak görevini sürdürecek olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile bir araya geldi. Blair, cuma günü öğle saatlerinde ise muhtemel başbakan adayı Gadi Eisenkot ile görüşerek Gazze Şeridi dosyasını ele aldı.

 Binyamin Netanyahu, Kudüs’te gerçekleşen görüşme sırasında Tony Blair ile el sıkışırken (Arşiv – AFP)
Binyamin Netanyahu, Kudüs’te gerçekleşen görüşme sırasında Tony Blair ile el sıkışırken (Arşiv – AFP)

İsrail Yayın Kurumu’na göre Blair, ABD Başkanı Donald Trump’ın 20 maddelik planının uygulanmasını ilerletmek amacıyla son üç gün içinde İsrail’deki üst düzey yetkililerle görüştü. Söz konusu plan üzerinde Eylül 2025’in sonunda anlaşmaya varılmış, plan aynı yıl 10 Ekim’de ilan edilen ateşkesle birlikte yürürlüğe girmişti.

İsrail Yayın Kurumu ve İbranice yayın yapan Kanal 13’ün haberlerine göre Blair, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin bölgeye girişine ve görevlerini üstlenmesine izin verilmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca, çalışmaları devam eden Uluslararası İstikrar Gücü’nün belirlenen noktalarda kısa süre içinde konuşlanmaya başlamasına imkân tanınması gerektiğini belirtti. Bu adımların, Hamas ve Filistinli grupların silahlarının toplanması sürecine katkı sağlayacak ilk aşamalar olacağı ifade edildi.

Blair’in ziyareti, Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov’un ziyaretiyle aynı döneme denk geldi. Mladenov’un Blair ile görüşmelere katılıp katılmadığı ya da ayrı görüşmeler gerçekleştirip gerçekleştirmediği ise bilinmiyor.

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda oynayan Filistinli çocuklar (Arşiv – AP)
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda oynayan Filistinli çocuklar (Arşiv – AP)

Blair ve Mladenov, İsrail’in güneyindeki Kiryat Gat’ta bulunan ve ateşkes anlaşmasının uygulanmasını takip eden onlarca ülkeden üst düzey subayların görev yaptığı ABD Uluslararası Koordinasyon Merkezi’ni ziyaret etti.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre, Trump’ın savaşı sona erdirmeye yönelik planının uygulanmasını ilerletmek amacıyla ABD’nin yürüttüğü baskı, Hamas ile müzakerelerdeki tıkanıklığa ve İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde sürdürdüğü askerî faaliyetlere rağmen İsrail seçimlerinin ardından da devam etti. Gazete, sahadaki gelişmelerin ise bir sonraki aşamaya geçiş konusunda herhangi bir somut ilerlemeye işaret etmediğini belirtti.

Gazete, konuya vakıf kaynaklara dayandırdığı haberinde, görüşmelerin dondurulduğunu ve ABD planında kayda değer bir ilerleme sağlanamadığını aktardı. Tüm bunlar, Hamas’ın hâlâ silahlı olduğu ve saflarını yeniden tahkim etmeyi sürdürdüğü, İsrail ordusunun ise son dönemde yoğunluğu artan askerî faaliyetlerle Hamas'ın planlarını engellemeye devam ettiği bir dönemde yaşanıyor.

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kudüs’te düzenlenen bir görüşme sırasında Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov ile el sıkışırken (Arşiv – EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kudüs’te düzenlenen bir görüşme sırasında Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov ile el sıkışırken (Arşiv – EPA)

Gazete, Knesset seçimlerinin sonuçlarının ardından yaşanan siyasi çalkantıların güvenlik ve siyasi açıdan mevcut denklemi daha da karmaşık hale getireceğini değerlendirdi. İsrail siyasi sistemi, net bir çoğunluğun bulunmaması ve istikrarlı bir hükümet kurulup kurulamayacağının henüz açıklığa kavuşmaması nedeniyle belirsizlik içinde bulunuyor. Gazete, bu durumun İsrail’in Gazze Şeridi’ne ilişkin uzun vadeli bir politika oluşturma kapasitesini, özellikle de ABD planının nasıl ilerletileceği meselesini doğrudan etkilediğini belirtti. Bu gelişmeler, Washington’ın Trump planında ilerleme kaydedilmesini beklediği, ancak Tel Aviv’in önümüzdeki aylarda kendi siyasi geleceğinin nasıl şekilleneceğini henüz bilmediği bir dönemde yaşanıyor.

İsrail, Hamas’ın silahlarını bırakmayı ve silahsızlanmayı kabul etmemesi gibi nedenlerle yeni adımların başarıya ulaşabileceği veya süreçte ilerleme sağlanabileceği konusunda şüphe duyuyor. İbranice yayın yapan Walla internet sitesinin günler önce İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, Knesset seçimlerinin ardından ortaya çıkan siyasi tablonun da anlaşmada ilerleme sağlanmasını zorlaştırdığı belirtildi. Ayrıca İsrail ordusunun, Hamas’ı silahsızlanmaya zorlamak amacıyla Gazze kentinin işgal edilmesini öngören bir planı uygulama ihtimaline karşı hazırlık yaptığı aktarıldı.

Hamas teyakkuzda

Çok fazla seçeneği bulunmayan Hamas’ın, varılan anlaşmaların uygulanmasının görmezden gelinmesine yönelik sabrının tükenmeye başladığı görülüyor. Özellikle günlük öldürme ve bombardıman eylemlerinin sürmesi ve insani durumun kötüleşmesi, hareketin tepkisini artırıyor.

Hareket, İsrail’in günlük ihlallerine ilişkin yayımladığı değerlendirmede, “Barış yalnızca anlaşmaların imzalanmasıyla ölçülmez; öldürmelerin durdurulması ve Gazze’deki halkımızın hayatına yeniden kavuşmasıyla ölçülür” ifadelerini kullandı. Hamas, internet sitesinde yayımladığı mesajda ise “Gazze hiçbir zaman siyasi hesapların kenarında yer almadı. Halkının hayatı da ertelenebilecek bir madde olmamalıdır” açıklamasında bulundu.

 İsrail’in güneyindeki Kiryat Gat’ta bulunan sivil-askeri koordinasyon merkezinden bir görüntü (Arşiv – Reuters)
İsrail’in güneyindeki Kiryat Gat’ta bulunan sivil-askeri koordinasyon merkezinden bir görüntü (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’a Gazze Şeridi’ndeki Hamas yetkililerinden biri tarafından verilen bilgiye göre hareket, Blair’in öncülük ettiği girişim ve İsrailli yetkililerle gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından, Barış Kurulu yetkilileriyle doğrudan temas halinde olan arabuluculardan gelecek yanıtı bekliyor.

Yetkili, arabulucuların kendilerini, Barış Kurulu’nun Gazze anlaşmasının uygulanmasını ilerletmeye yönelik bazı girişimlerde bulunacağı konusunda bilgilendirdiğini ve hareketin bu girişimlerden elde edilecek sonuçları bekleyeceğini belirtti.

Hamas’ın, özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçimlerdeki yenilgisinin ardından İsrail politikasının değiştirilmesi yönündeki çağrılar üzerine ABD’nin daha güçlü bir baskı uygulayacağına güvenip güvenmediği sorusuna ise yetkili, bunun mümkün olduğunu ancak geçmiş deneyimlerin ABD’nin işgal güçleri üzerinde baskı kurma konusunda gerçek bir niyet taşıdığını göstermediğini söyledi. Yetkili, bu nedenle sürecin son derece yavaş ilerlediğini ifade etti.


Tahran'dan Beyrut'a... Hizbullah'ta savaş kararını kim veriyor?

Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile üst düzey isim Haşim Safiyuddin'in, geçen şubat ayında Beyrut'taki Spor Şehri Stadı'nda düzenlenen cenaze törenleri sırasında çekilmiş fotoğrafı. (Reuters)
Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile üst düzey isim Haşim Safiyuddin'in, geçen şubat ayında Beyrut'taki Spor Şehri Stadı'nda düzenlenen cenaze törenleri sırasında çekilmiş fotoğrafı. (Reuters)
TT

Tahran'dan Beyrut'a... Hizbullah'ta savaş kararını kim veriyor?

Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile üst düzey isim Haşim Safiyuddin'in, geçen şubat ayında Beyrut'taki Spor Şehri Stadı'nda düzenlenen cenaze törenleri sırasında çekilmiş fotoğrafı. (Reuters)
Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile üst düzey isim Haşim Safiyuddin'in, geçen şubat ayında Beyrut'taki Spor Şehri Stadı'nda düzenlenen cenaze törenleri sırasında çekilmiş fotoğrafı. (Reuters)

Lübnanlılar, ABD ve İsrail seçim sonuçlarının ülkelerindeki iç siyasi dengelere nasıl yansıyacağını, bu sonuçların Lübnan'ı da kapsayan bölgesel bir savaşa mı yoksa Lübnan'ı da içine alan kapsamlı bir siyasi anlaşmaya mı yol açacağını merakla beklerken, son dönemde bazı Lübnanlı yetkililere Hizbullah'ın İran'a destek amacıyla çıkabilecek herhangi bir savaşa katılmayı planlamadığı yönünde güvence verildiğine ilişkin haberler gündeme geldi.

Ancak bu güvenceler, son savaş turunda yaşananlar dikkate alındığında birçok kişi için yeterli görünmüyor. Zira o dönemde Hizbullah'ın Meclis Başkanı Nebih Berri'ye savaşa katılmayacağını bildirdiği öne sürülmüş, ancak örgüt daha sonra bu tutumundan vazgeçerek 2 Mart'ta İsrail'e yönelik ateş açmıştı. O dönemde bazı değerlendirmelerde, siyasi ve askerî kanatlar arasında karar alma konusunda görüş ayrılıkları yaşandığı, sonuçta sahadaki gücü elinde bulunduran tarafın ve onun arkasındaki Tahran'ın kararının ağır bastığı belirtilmişti.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım. (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım. (Reuters)

Bu noktada, Hizbullah içindeki karar alma mekanizmasının hâlâ merkezi bir yapıya mı sahip olduğu, bütün kurumları bağlayan siyasi ve örgütsel liderliğin mi karar verdiği, yoksa son sözün artık sahaya ve askerî kanada mı ait olduğu sorusu gündeme geliyor. Daha da önemlisi, örgüt kararlarını bağımsız biçimde alma imkânını hâlâ koruyor mu, yoksa savaşla ilgili stratejik kararlar İran'ın çıkarları ve hesapları doğrultusunda Tahran'da mı alınıyor?

Bu konuda değerlendirmeler farklılaşıyor. Bazı uzmanlar, Hizbullah'ın hâlâ siyasi ve askerî kanatlar arasında çelişkili kararlar alınmasına izin vermeyen merkezi bir örgütsel yapıyla yönetildiğini savunuyor. Bazıları ise özellikle son çatışmaların ve örgütün liderlik yapısında meydana gelen kayıpların ardından askerî kararların İran'a daha fazla bağımlı hâle geldiğini, siyasi liderliğin hareket alanının ise önemli ölçüde daraldığını düşünüyor.

“Karar Şurası” nedir?

Bu çerçevede, Hizbullah'ın tutumunu yakından takip eden siyasi yazar Dr. Kasım Kasır Şarku’l Avsat’a, örgütün liderlik mekanizmasının “Karar Şurası”ndan oluştuğunu belirtti. Kasır'a göre bütün kararları alan ve siyasi konsey ile cihat konseyinin de aralarında bulunduğu tüm birimlere bu kararları uygulama yükümlülüğü getiren organ bu şura.

Hizbullah destekçisi kadınlar, Beyrut'un güney banliyösünde düzenlenen suikastların ikinci yıl dönümünde, örgütün eski genel sekreterleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin'in fotoğraflarını taşıyor (Arşiv – AP).
Hizbullah destekçisi kadınlar, Beyrut'un güney banliyösünde düzenlenen suikastların ikinci yıl dönümünde, örgütün eski genel sekreterleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin'in fotoğraflarını taşıyor (Arşiv – AP).

Kasır, siyasi konseyin ayrı, cihat konseyinin ise başka bir karar aldığı yönündeki iddiaları reddederek, “Karar Şurası tarafından alınan tek bir merkezi karar vardır ve herkes buna bağlıdır” diyor.

Kasır'ın Şarku’l Avsat’a verdiği bilgiye göre Karar Şurası; örgütün genel sekreteri, Yürütme Konseyi Başkanı, Hizbullah'ın meclis grubu başkanı, Siyasi Konsey Başkanı ve genel sekreterin siyasi yardımcısından oluşuyor.

Peki, Hizbullah'ın yaklaşan bir savaşa katılmayı planlamadığı yönünde Lübnanlı yetkililere iletildiği belirtilen güvenceler ne anlama geliyor?

Kasır, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, “Bu yönde ciddi ve kesin güvenceler ya da verilmiş nihai sözler bulunmuyor” diyor. Örgütün tutumunu sahadaki gelişmelere göre belirlediğini ve olayların niteliğinden bağımsız olarak önceden karar alamayacağını ifade ediyor.

Kasır ayrıca, ABD ve İsrail seçimlerinin ardından Washington ve Tel Aviv'in iç meselelerine yoğunlaşması nedeniyle savaş ihtimalinin azaldığını, ancak İsrail'in Lübnan'a yeni bir saldırı başlatmaya karar vermesi hâlinde durumun değişebileceğini değerlendiriyor.

Kararı Devrim Muhafızları veriyor

Buna karşılık siyasi yazar ve Cenubiye internet sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Ali el-Emin, farklı bir değerlendirme ortaya koyuyor. El-Emin'e göre Hizbullah'ta geçmişte de bugün de belirleyici olan saha ve sahayı kontrol eden askerî kanat. El-Emin, bu kanadın İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan ve fiilî uzantısı olduğunu savunuyor.

El-Emin, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, “Lübnan'da savaşın başlatılması kararı ister önceki savaş turunda ister gelecekteki herhangi bir çatışmada olsun, öncelikle İran'a aittir. Bu kararı İran'ın çıkarları belirler ve Hizbullah'ın bunu değiştirmek ya da karara karşı çıkmak için gerçek bir hareket alanı bulunmuyor” ifadelerini kullandı.

Beyrut'un güney banliyösündeki Meyrice bölgesini hedef alan İsrail hava saldırılarının yol açtığı geniş çaplı yıkım. Fotoğrafta Hizbullah'ın eski komutanlarından Fuad Şükür'ün görüntüsü de yer alıyor. (Arşiv – AFP)
Beyrut'un güney banliyösündeki Meyrice bölgesini hedef alan İsrail hava saldırılarının yol açtığı geniş çaplı yıkım. Fotoğrafta Hizbullah'ın eski komutanlarından Fuad Şükür'ün görüntüsü de yer alıyor. (Arşiv – AFP)

El-Emin, İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in farklı cephelerde ve coğrafyalarda savaşın başlatılmasına ilişkin son açıklamalarını hatırlatarak, bu ifadelerin Tahran'ın kontrol ettiği tek bir stratejik çizginin varlığına işaret ettiğini ve diğer tarafların da bu çizgiye uymak zorunda olduğunu savunuyor.

El-Emin'e göre, Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve önde gelen yöneticilerinin liderliğinde siyasi kanadın geçmişte sahip olduğu hareket alanı, örgütün yapısında ve liderliğinde yaşanan değişimlerin ardından artık mevcut değil.


Taiz’i saran salgın riski ve ed-Dali’de askıda kalan BM yardımları

Yemen’in Taiz vilayetinde Husi saldırıları nedeniyle yerinden edilmiş bir anne (AFP)
Yemen’in Taiz vilayetinde Husi saldırıları nedeniyle yerinden edilmiş bir anne (AFP)
TT

Taiz’i saran salgın riski ve ed-Dali’de askıda kalan BM yardımları

Yemen’in Taiz vilayetinde Husi saldırıları nedeniyle yerinden edilmiş bir anne (AFP)
Yemen’in Taiz vilayetinde Husi saldırıları nedeniyle yerinden edilmiş bir anne (AFP)

Yemen’in Taiz vilayetinde Husilerin uyguladığı ablukanın sağlık alanındaki sonuçları giderek ağırlaşıyor. Kente yönelik saldırıların ikinci ayına girmesiyle birlikte temel hizmetlerde gerileme yaşanırken, salgın hastalıkların yayılma riskine ilişkin göstergeler de yükseliyor. Öte yandan Birleşmiş Milletler (BM), Husilere ait bir füzenin barınma bölgelerinin yakınına düşmesinin ardından, ed-Dali ilinin kuzeyindeki Kutaba ilçesine ve çevredeki yerinden edilmiş kişilerin kaldığı kamplara yardım ulaştırılmasını askıya aldı.

Gıda güvenliğindeki kötüleşmeye karşı Dünya Gıda Programı (WFP) ve ortakları, Taiz kentinde en fazla ihtiyaç sahibi ailelere acil gıda yardımı sağlamak amacıyla bir girişim başlattı. Yerel kaynaklardan temin edilen gıda ürünlerine dayanan girişimin ilk aşamasında, üç ilçede yaşayan 2 bin ailenin hedeflendiği belirtildi.

Girişim, Husilerin yeniden abluka altına aldığı kentte, özellikle su, sağlık ve temizlik hizmetleri başta olmak üzere temel hizmetlerdeki krizin derinleştiği ve halkın temel ihtiyaçlara erişiminin giderek zorlaştığı bir dönemde hayata geçirildi.

Taiz şehrindeki halk, Husi ablukasının başlamasından bu yana su kriziyle boğuşuyor. (Yerel medya)
Taiz şehrindeki halk, Husi ablukasının başlamasından bu yana su kriziyle boğuşuyor. (Yerel medya)

Şarku'l Avsat'ın Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nden (OCHA) aktardığı verilere göre, Yemen’de ağustos ayının başından bu yana 310 binden fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bunların yaklaşık 135 bini Taiz vilayeti sınırları içinde yerinden edilmiş durumda bulunuyor. Bu sayı, yakın dönemde yerinden edilenlerin toplamının yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor.

Acil ihtiyaçların karşılanmasına yönelik çalışmalar kapsamında insani yardım ortakları, ağustos ayından bu yana yerinden edilen 51 binden fazla ailenin yaklaşık 5 bin 600’üne barınma yardımı ulaştırmayı başardı. Ayrıca 4 bin 600 aileye daha barınma malzemeleri ve çadır dağıtılması planlanıyor.

Ed-Dali’de yardımlar askıya alındı

Ed-Dali ilinin kuzeyinde güvenlik endişeleri, Husilerin fırlattığı bir füzenin Kutaba’ya yaklaşık bir kilometre uzaklıkta, yerinden edilmiş kişilerin bulunduğu bölgelerin yakınına düşmesinin ardından insani yardım faaliyetlerine yönelik yeni kısıtlamalara yol açtı.

İlk raporlara göre olayda çok sayıda sivil yaralanırken, yardım çalışanlarının ve yardımlardan faydalanan kişilerin güvenliğini tehdit eden riskler nedeniyle tedbir amaçlı olarak ilçeye ve çevredeki yerinden edilmiş kişilerin kaldığı kamplara insani yardım ulaştırılması askıya alındı.

Söz konusu askıya alma kararı, özellikle çatışmalardan kaçan çok sayıda aileye ev sahipliği yapan bölgelerde, yerinden edilme dalgaları ve askeri gerilimin tırmanması nedeniyle ihtiyaçların giderek arttığı bir dönemde insani yardım çalışmalarının önüne yeni bir engel çıkardı.

Endişe verici salgın göstergeleri

Taiz Halk Sağlığı ve Nüfus Ofisi, ablukanın devam etmesi ve sağlık ile çevre hizmetlerinin gerilemesi nedeniyle sağlık riskleri ve salgın hastalıkların yayılma tehlikesinin arttığı uyarısında bulundu. Ofis, tıbbi muayene sayılarındaki düşüş ve bazı bulaşıcı hastalıklardaki artışı ortaya koyan verilere dikkat çekti.

Salgın Hastalıkları Gözetim Dairesi’nin raporuna göre, haftalık ortalama tıbbi muayene sayısı yüzde 27 azalarak 24 binden yaklaşık 17 bin 500’e geriledi. Bu durum, sağlık kuruluşlarının hizmet sunma ve hastalara ulaşma kapasitesindeki düşüşü ortaya koyuyor.

Taiz’de çöp yığınları, salgın hastalıkların yayılma riskini iki katına çıkarıyor. (Yerel medya)
Taiz’de çöp yığınları, salgın hastalıkların yayılma riskini iki katına çıkarıyor. (Yerel medya)

Buna karşılık, şüpheli dang humması vakaları il genelinde yüzde 26 artarken, Taiz kentinde her bin muayenede görülen vaka oranındaki artış yüzde 71’e ulaştı. Kabakulak vakalarında ise yüzde 94 artış kaydedildi.

Raporda, kızamık, boğmaca ve menenjit şüphesi bulunan vakalarda yüzde 50 düşüş tespit edildi. Bununla eş zamanlı olarak aşılama ve salgınları kontrol altına alma faaliyetlerinin yüzde 40 gerilemesi, koruyucu sağlık hizmetleri ve hastalıkların erken teşhisinde ciddi boşlukların oluşabileceğine ilişkin endişeleri artırdı.

Su yoluyla bulaşan hastalıklara ilişkin verilerde ise şüpheli kolera vakalarının yüzde 42 azaldığı, buna karşılık kentte sulu ishal vakalarının yüzde 22 arttığı görüldü. Yetkililer, su kaynaklarının kirlenmesi, atıkların birikmesi ve kanalizasyon hizmetlerindeki yetersizlik konusunda uyarıda bulundu.

Tepkide azalma

Sağlık raporunda salgın hastalıklarla mücadele faaliyetlerinde de gerileme yaşandığına dikkat çekildi. Buna göre uyarı bildirimleri yüzde 19, müdahale ekiplerinin ev ziyaretleri aynı oranda, laboratuvar numunelerinin sayısı ise yüzde 22 azaldı. Raporda, kaydedilen vaka sayılarındaki düşüşün salgın tablosunun iyileştiği anlamına gelmediği, bunun sağlık hizmetlerine erişimin daralmasından ve hastalıkları izleme faaliyetlerinin zayıflamasından kaynaklanabileceği uyarısında bulunuldu.

Yakıt ve tıbbi malzeme eksikliği ile kentte günlük 500 ila 600 ton arasında değişen çöpün toplanması işlemlerinin durması, söz konusu riskleri daha da artırıyor. Bu durum, bebek kuvözlerinin ve diyaliz cihazlarının çalıştırılması da dahil olmak üzere sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.

Husi milisleri, kuşatma altındaki Taiz vilayetinden çöplerin dışarı çıkarılmasını engelliyor; bu durum bir sağlık felaketine yol açma tehlikesi yaratıyor. (AP)
Husi milisleri, kuşatma altındaki Taiz vilayetinden çöplerin dışarı çıkarılmasını engelliyor; bu durum bir sağlık felaketine yol açma tehlikesi yaratıyor. (AP)

Hükümete bağlı raporda, Temizlik Fonu’na günlük bin 200 litre dizel yakıt sağlanması, sivrisinekle mücadele ve su dezenfeksiyonu kampanyalarının yoğunlaştırılması, sağlık kuruluşlarının yakıt ve tıbbi malzemelerle desteklenmesi, aşılama ve salgın hastalıkların takibine yönelik programların güçlendirilmesi ve kırsal bölgelere ulaşmak üzere gezici sağlık ekiplerinin görevlendirilmesi talep edildi.

Bu göstergeler, Taiz halkının karşı karşıya olduğu baskıların boyutunu ortaya koyuyor. Abluka ve hizmetlerdeki gerileme, yerinden edilme dalgaları ve temel ihtiyaç maddelerindeki eksikliklerle aynı döneme denk gelirken, sağlık ve çevre kaynaklı riskler insani krizin daha da derinleşmesi tehdidini oluşturuyor. Sağlık kuruluşları ise asgari düzeydeki hizmetleri sürdürebilmek için giderek artan zorluklarla karşı karşıya kalıyor.