Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Hizbullah, 1701’in uygulanmasına yönelik ‘tam anlaşmaya’ itiraz etmedi’

Lübnan Dışişleri Bakanı, Lübnan’ın Hizbullah’ı ‘bir iç savaşı önlemek için’ savaşçılarını geri çekmeye zorlamayı reddettiğini vurguladı.

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
TT

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, Şarku’l Avsat’a konuştu: ‘Hizbullah, 1701’in uygulanmasına yönelik ‘tam anlaşmaya’ itiraz etmedi’

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)

Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, işgal edilen tüm Lübnan topraklarından çekilme konusunda İsrail ile tam bir anlaşmaya varılması halinde Lübnan’ın 1701 sayılı kararı uygulamak istediğini açıkladı. Bu, Hizbullah da dahil Lübnan’da kimsenin itiraz etmediği bir karar. Buhabib, Lübnan’ın askerlerin orduya alınması için uluslararası yardım sağlanması halinde yedi bin ek ordu askerini konuşlandırmaya hazır olduğunu vurgularken, “Lübnan, başkanın yokluğunda gerçekleştirilemeyecek olan, kara sınırlarının belirlenmesine yönelik müzakerelere zemin hazırlıyor” dedi.

Buhabib, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, güneydeki savaş krizini çözmeye yönelik dış önerilerin çoğunun, ‘İsrailliler kuzeydeki köylerine dönünceye kadar Hizbullah militanlarının 10 kilometrelik bir mesafe boyunca kuzeye doğru çekilmesi şeklinde özetlendiğini’ söyledi. Bakan ayrıca, Lübnan’ın tutumunun ise ‘işgal altındaki toprakların tamamının geri alınması, İsrail ile Lübnan arasındaki sınırların 1949 Ateşkes Anlaşması’nda belirlenen sınırlara göre belirlenmesi, Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri’nin geri alınması ve kara, deniz ve hava ihlallerinin durdurulması’ şeklinde olduğunu dile getirdi. İki taraf arasındaki sınır anlaşmazlığının, 1967’de İsrail tarafından işgal edilen Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri’ne ek olarak B1 noktası ve Gacar kasabasının kuzeyinde İsrail tarafından işgal edilen topraklar dahil olmak üzere 13 sınır noktasıyla temsil edildiği biliniyor. Bu bağlamda Buhabib, “Bu konuyu sonlandırdığımızda sabit sınırlarımız olacak” dedi.

Fotoğraf Altı: Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
 Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)

Lübnan’a gelen uluslararası heyetler, Hizbullah savaşçılarının 10 kilometre geri çekilmemesi halinde İsrail’in Lübnan’a saldıracağı yönündeki görüşlerini aktardı. İsrail’in bu tepkisine yanıt olarak ise Buhabib, “Lübnan’ın cevabı açıktı: Biz savaş istemiyoruz, istikrar ve sükûnet arıyoruz. Dolayısıyla sınır anlaşmasını sağlamlaştırmak istiyoruz” dedi. Uluslararası tepkiler ise “Bu konuları daha sonra hayata geçireceğiz” şeklinde oldu. Ancak Lübnan’ın tutumu, Lübnanlıların taleplerinin şimdi uygulanması ve bunların belirli bir zamanda gerçekleşmesini sağlayacak bir tür zaman çizelgesinin olması konusunda ısrar ediyor.

Uluslararası öneriler

Buhabib, çözüm vizyonuna ilişkin ABD önerilerinin Beyrut’a ulaştığını yalanladığı açıklamasında “Halen üzerinde çalıştıkları için Amerikalıların henüz sunabileceği hiçbir şey yok” dedi. İngilizlerin, kameralar takılı gözetleme kuleleri yükseltme önerisiyle ilgili olarak ise “Bu öneri, kameraların hangi yöne, güneye, kuzeye veya başka bir yöne yönlendirileceğini açıklığa kavuşturmuyor” ifadelerini kullandı. Buhabib ayrıca, “Lübnan topraklarına yönlendirilen kameralar konusunun henüz gündeme gelmediğini düşünüyoruz” şeklinde konuştu.

Fransa’nın ordunun Litani’nin güneyinde konuşlandırılmasını güçlendirme önerisi hakkında ise Buhabib, “1701 sayılı karar, Lübnan’ın sınıra Lübnan ordusundan 15 bin askeri konuşlandırması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:

“Ancak orduya verilen muazzam iç görevler nedeniyle bu sayıyı yakalayamıyoruz. Mevcut durumda, halihazırda sınır bölgesinde konuşlanmış olan 4 binden fazla askeri bugün konuşlandıramıyoruz. Ama aynı zamanda yardım olursa 7-8 bin yeni askeri de orduya katmaya da hazırız. Çünkü bu yardım olmadan Lübnan onlara boyun eğdirecek yeterli parayı sağlayamaz.”

Bakan, henüz müzakere aşamasına geçilmediğini söylerken, kendisinin, Başbakan Necib Mikati’nin ve Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri’nin Hizbullah ile resmi olarak temas halinde olduklarını da inkâr etmedi. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib şu değerlendirmede bulundu:

“Biz, yani şu anda dış dünyayla iletişim kurmakla ilgilenen üç taraf da kendi konumumuz üzerinde hemfikiriz. Lübnan’daki çeşitli aktif siyasi güçlere danışıyorum. Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri de dahil olmak üzere 1701 sayılı kararın bütünüyle uygulanması konusunda tam bir anlaşma var.”

Fotoğraf Altı: Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib. (Şarku’l Avsat)

Hizbullah’ın tam anlaşmaya uygun olarak geri çekilmesi

Buhabib, İsrail’in Hizbullah savaşçılarının geri çekilmesi yönündeki talebini ilk kez ekim ayı sonlarında Brüksel’de Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’den dinledi. Ayrıca bunu Mikati’ye iletirken, Mikati ise ‘taleplerinin, 1701 sayılı kararın tam olarak uygulanması’ yönünde olduğunu vurguladı.

Tel Aviv’in Hizbullah savaşçılarının geri çekilmesi konusundaki ısrarı ve İsrail’in Şeba Çiftlikleri ve Kafr Şuba Tepeleri’nden çekilmeyi reddetmesi gölgesinde Buhabib şunları söyledi:

“Hizbullah’ın askeri varlığının gerekçesi, İsrail’in Şeba Çiftlikleri ve Kfar Şuba Tepeleri’ni 2000 yılından bu yana devam eden işgalidir. Mantık, eğer uluslararası toplum Hizbullah’ın sınır bölgesinden çekilmesini istiyorsa, İsrail’in işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmesi gerektiğini söylüyor. Bu yüzden tam bir anlaşma istiyoruz.”

Lübnan Dışişleri Bakanı, Hizbullah’ın daha sonra sınırlardan çekilmeyi öngören ‘tam bir anlaşmayı’ kabul edip etmediğine ilişkin olarak da şunları söyledi:

“Tahminimce tam bir anlaşma olursa Hizbullah geri çekilecektir. Çünkü sınır bölgesinde yayılmasının gerekçeleri ortadan kalkacaktır. Benim izlenimim onun razı olacağı yönünde. Bu, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın ‘savaşın artık işgal altındaki Lübnan topraklarının tamamen kurtarılması için bir fırsat olduğunu’ belirttiği konuşmasında kanıtlanmıştır. Bir Lübnan devleti olarak kamuoyundaki konumumuz, 1701 sayılı kararı tam olarak uygulamak istediğimizdir. Bu, işgal edilmiş Lübnan topraklarının olmadığı ve 1701 sayılı kararda belirtildiği üzere güneyde partinin veya diğerlerinin askeri varlığının bulunmadığı anlamına geliyor. Bu, Hizbullah’ın görüşüdür, benim değil. Ancak ülke olarak bu talebi dile getirdiğimizi ve herhangi bir partiden bu talebe yönelik bir iç muhalefetin olmadığını doğrulayabilirim.”

Cumhurbaşkanının yokluğunda müzakereler

Abdullah Buhabib, Hizbullah’ın müzakerelerden bahsetmediğini, çünkü bunun devletin yetkisi dahilinde olduğunu bildiğini söyledi. Ancak Lübnan devletinin yürütmesi gereken müzakerelerin cumhurbaşkanı seçimleriyle bağlantılı olduğunu ifade eden Buhabib sözlerine şöyle devam etti:

“Cumhurbaşkanı dışında kimse imzalayamaz. Dolayısıyla cumhurbaşkanının seçildiği gün gerçekleşecek görüşmeler ve imzalar için zemin hazırlanıyor. Cumhurbaşkanın yokluğunda nihai bir anlaşmaya varılamaz. Bugün Beyrut, Nebatiye ve İklim el-Harrub’daki saldırıların coğrafi kapsamını genişleten taraf İsrail olurken, Hizbullah Gazze’deki esir takası gününde ateşkese sadık kaldı. Gazze’deki saldırılar durursa bu, Lübnan’ı da kapsayacak. Yemen’e, Irak’a ve Suriye’ye de yayılacağına inanıyorum.”

İsrail’in Lübnan’a geniş çaplı saldırı başlatması halinde savaşın bölgesel bir savaşa dönüşmesinden korktuğunu ifade eden Buhabib, “Büyük bir savaşı önlemek için sınırları istikrara kavuşturarak güvenlik sükuneti ve istikrar arıyoruz” dedi.

İç çatışma

Hizbullah’ın sınırlardan çekilmesi konusunda hükümetin karşılaştığı dış baskılara ilişkin olarak Buhabib, “Hizbullah’ın anlaşma olmadan sınırları boşaltmaya zorlanması durumunda iç savaşa yol açacak bir iç adım atmayacağız” dedi. Lübnan Dışişleri Bakanı sözlerine şöyle devam etti:

“Bin kere bölgesel savaş, asla iç savaş etmez. İkinci olarak, bugün bizi eleştirenlerin çoğu, ‘Halk direniş ordusu’ sloganını yükselten hükümetlerde yer almış, bir kısmı da bu sloganla ilgili çekincelerine rağmen hükümette temsil edilmeye devam etmiştir. Biz ise bu sloganı yükseltmedik. Hristiyan olsun olmasın tüm Lübnan güçleri, Hizbullah’ın güneydeki askeri varlığını oldu bitti olarak kabul etti. Ancak bazıları kabul etti ve diğerleri açıkça onay vermedi.”

Bu nedenle hükümete yönelik eleştirileri ‘iç siyasi tartışmalar’ bağlamına oturtan Buhabib, hükümetin Hizbullah ile uluslararası toplum arasında arabuluculuk yaptığı yönündeki iç suçlamalarını ise yalanladı. Abdullah Buhabib, “Arabuluculuk yok, çünkü görüşmeler Hizbullah tarafından değil Lübnan devleti tarafından yürütülüyor” dedi.

Suriyeli mülteciler meselesi

Savaş meselesi, Suriyeli mülteciler meselesine baskın gelirken Buhabib konuya dair şunları söyledi:

“Şu an Batı ülkeleri Lübnan’daki Suriyeli varlığının Lübnanlı varlığına yönelik bir tehdit oluşturduğuna ikna etmek arasında sıkışıp kalmış durumdayım. Lübnan topraklarında yaşayan dört milyon Lübnanlı, iki milyon Suriyeliyle kıyaslanamaz. Lübnan bunlara dayanamaz.”

Lübnan Dışişleri Bakanı ayrıca, uluslararası toplumun konuyu ele alırken Gazze’de yaşananlara bakmadan biraz konuştuğuna dikkat çekti. BAyrıca, “Genellikle uluslararası toplumun öncelikleri vardır” dedi.

Abdullah Buhabib, aralık ayı ortasında Lübnan’ın, geri dönüş planının beş veya 10 köyde uygulanmasını, Suriyelilerin Lübnan ve Ürdün’den bu köylere geri gönderilmesini ve burada ödenen tutarın Suriye’de kendilerine verilmesini esas alan bir model geri dönüş programı önerdiğini söyledi. “Dolayısıyla teklif başarılı olursa genişletilebilir. Henüz buna yanıt gelmedi” şeklinde konuştu.

Batı ülkelerinin erken toparlanma planını uygulamaya başlama konusundaki isteksizliği ve Ukrayna dosyası ve Gazze savaşıyla ilgili mali meselelerin sürdüğü bir dönemde Buhabib şu açıklamada bulundu:

“Lübnan’da Arap Komitesi’nin yeniden canlandırılmasını önerdik. Çünkü erken toparlanmanın ağırlığının, Araplar olması tercih edilir. Suudi Arabistan Krallığının birincil rol oynayabileceğine inanıyoruz. Bu nedenle özellikle Krallık ile Suriye arasında karşılıklı diplomatik temsil sağlandıktan sonra, Krallığın komiteye başkanlık etmesini ve inisiyatif almasını önerdik.”

Lübnan Dışişleri Bakanı ayrıca Şam’ın mültecilerin dönüşünden memnuniyet duyduğunu ve bunun için kolaylıklar sağladığını da dile getirdi.



Irak Cumhurbaşkanı yeni hükümeti kurmakla Ali el-Zeydi'yi görevlendirdi

Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amedi, iş insanı Ali el-Zeydi’yi yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.
Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amedi, iş insanı Ali el-Zeydi’yi yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.
TT

Irak Cumhurbaşkanı yeni hükümeti kurmakla Ali el-Zeydi'yi görevlendirdi

Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amedi, iş insanı Ali el-Zeydi’yi yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.
Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amedi, iş insanı Ali el-Zeydi’yi yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Şii Koordinasyon Çerçevesi, dün akşamı üyelerinin çoğunluğunun oyuyla Zeydi’yi yeni hükümeti kurmak üzere aday olarak seçti.

Şeyh Kays el-Hazali önderliğindeki Asaib Ehl el-Hak hareketine bağlı El-Ahd TV, El-Zeydi'nin atanması töreni için hazırlıkların şu anda hükümet binası içinde, Cumhurbaşkanı Nizar Amedi, Irak Parlamento Başkanı Heybet el-Halbusi ve Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faık Zeydan'ın huzurunda sürdüğünü bildirdi.  

Görsel kaldırıldı.Avukat ve bankacı Ali el-Zeydi (Şarku’l Avsat)

Koordinasyon Çerçevesi tarafından yapılan açıklamada, “Aday isimlerin değerlendirilmesinin ardından, parlamentodaki en büyük blok olan Koordinasyon Çerçevesi’nin adayı olarak Ali el-Zeydi’nin başbakanlık görevini üstlenmek ve yeni hükümeti kurmak üzere seçilmesine karar verilmiştir” denildi.

Açıklamada ayrıca, Hukuk Devleti Koalisyonu lideri Nuri el-Maliki ile İmar ve Kalkınma Koalisyonu lideri Muhammed Şiya es-Sudani’nin adaylıktan çekilmesinin “ulusal çıkarların korunması, siyasi tıkanıklığın aşılması ve mevcut dönemin gerekliliklerine uygun bir aday üzerinde uzlaşının sağlanması açısından sorumlu ve tarihi bir tutum” olduğu vurgulandı.


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
TT

“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)

Yirmi sekiz yaşındaki genç kadın, siyah peçesinin ardından ‘Sıra sana geldi doktor’ diye şarkı söylerken neredeyse dans edecekti. Bu sözler, eski Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necip'in yargılandığı ilk duruşmanın yapıldığı mahkeme salonunun kapısı önünde toplanan kalabalığın arasında yükselen bir sevinç çığlığıydı.

2011 yılında Dera'daki protestolar patlak verdiğinde henüz 15 yaşında olan genç kadın, duygularını ifade etmekte güçlük çekti. Şarku’l Avsat’a konuşan genç kadın “Ben Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesindenim. Tüm kuzenlerim ve tüm Dera halkı tutuklandı, takibe alındı, öldürüldü. Katilin yargılanması büyük bir sevinç kaynağı. Bugün zafer kazandık. Suriye'de insan haklarını çiğneyen herkesin hesap vermesini diliyorum” ifadelerini kullandı.

vfrbf
Şam'daki ceza mahkemesi salonu, Dera'daki Siyasi Güvenlik Şubesi'nin eski başkanı Atef Necib'in yargılanmasına ilişkin ilk duruşma sırasında, çevik kuvvet polisi tarafından halka kapatıldı (AP)

Nusur Caddesi üzerinde bulunan Adalet Sarayı’ndaki mahkeme salonunun kapısı önünde ve koridorlarında güvenlik güçleri yoğun güvenlik önlemleri alırken basın mensuplarının salon alanının büyük bölümünü kaplaması, sabahın erken saatlerinde Dera’dan gelen davacıların tepkisine yol açtı. Bu kişiler, isimleri çağrılana kadar salon dışında beklemek zorunda kaldı.

İçlerinden biri "Medya mensupları davacılar önce mi geliyor?" diye bağırdı. Ancak Adalet Sarayı’nın gürültüsü içinde ona kimse yanıt vermedi. Bölümler ve mahkemeler olağan işleyişini sürdürürken güvenlik güçleri, sanığın mağdurlarıyla adaletin gölgesinde bir araya geldiği bu tarihi anı izlemek isteyenlerin giriş-çıkışlarını düzenlemek amacıyla koridorlarda ve salon kapısı önünde yoğun biçimde konuşlandırıldı.

cdscv
Ala Eba Zeyd, 2011 yılında Dera’da ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davada tutuklu çocuklar arasındaydı (Şarku’l Avsat)

Dava için Dera'dan 50'den fazla kişi geldi. Aralarında 2011 yılının şubat ayında Atıf Necip tarafından tutuklanarak o dönemde ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davanın failleri haline getirilen 6 genç de bulunuyordu. Bu gençler, bir okulun duvarına ‘Sıra sana geldi doktor’ yazmakla suçlanıyordu.

O dönemde 20'den fazla çocuk duvar yazısı yazdıkları gerekçesiyle tutuklandı. Ala Eba Zeyd, Şarku’l Avsat'a ‘Her türlü yazı, hatta kişisel bir isim ya da masum bir çocukluk anısının bile’ bu kapsamda değerlendirildiğini söyledi. Eba Zeyd, kardeşi Abdurrahman ile birlikte şikâyetçi taraf sıfatıyla duruşmaya katılmak için gelmişti. Kardeşi, Ahmed ve İbrahim Reşidat, Samir es-Sayasne ve İyad Halil dahil olmak üzere 5 diğer kişiyle birlikte sanık Atıf Necip'e karşı ilkokul çağındayken yaşadıkları tutukluluk ve işkenceye ilişkin delillerle yüzleşecek.

sdvfd
Dera'dan Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesine mensup genç bir kadın; kendisi ve küçük yaştaki akranları tutuklanma ve ölümle yüzleşmek zorunda kaldı (Şarku’l Avsat)

Ala, Necip'in çocukların tutuklanmasını ve işkenceye maruz kalmasını inkâr ettiğini belirtti. Oysa istisnasız Esed hapishanelerine giren herkesin türlü korkunç işkence biçimlerine maruz kaldığı biliniyor. Aralarında en büyüğü on dört yaşında olanların da bulunduğu bu çocukların bir kısmı sonradan şehit düştü, bir kısmı göç etti, bir kısmı ise kaldı ve tanıklık etmek için mahkemeye geldi.

Suriye makamlarından davacıların mahkeme salonuna erişimini kolaylaştırmaya daha fazla özen göstermelerini isteyen Ala, Necip'in ve çökmüş rejimin Suriyelilere karşı ihlaller işleyen tüm sembol isimlerinin adil bir cezaya çarptırılmasını ve ‘tutukluların, şehitlerin ve kayıpların ailelerinin yudumlamak zorunda kaldığı acıyı tatmalarını’ diledi.

dfsvdf
İyad Halil, 2011 yılında Dera'da Özgürlüğün Çocukları Davası’nda tutuklanan ilk kişiydi (Şarku’l Avsat)

Salona alınmak ve ifadesini vermek için çağrılmayı bekleyen İyad Halil şunları söyledi:

“Ben 8 Şubat 2011'de Suriye devriminin ilk tutuklusuyum; o zaman on dört yaşındaydım."

Halil, bacağındaki fiziksel engele işaret ederek “Bu işkence yüzünden oldu. Bize okulun duvarına yazı yazmak için dış güçler tarafından yönlendirildiğimi itiraf ettirmek amacıyla her türlü işkenceyi yaptılar. Ama ben o yazıyı gördüğümüz zulüm yüzünden yazdım” ifadelerini kullandı.

dsvfe
Suriye savaşının başlarında Dera'daki protestoculara yönelik şiddetli baskı kampanyasıyla suçlanan Tuğgeneral Atıf Necip'in duruşmalarını takip etmek için gelen izleyiciler (EPA)

Adalet Sarayı’na gelen avukatlardan biri, ceza mahkemesi salonu önündeki kalabalığa katılarak duruşmadan yapılan canlı yayını cep telefonu ekranından takip etti. Atıf Necip'in Adalet Sarayı’na gelişi sırasında ağladığı sahneyi şaşkınlıkla yorumlayan avukat, yanındaki meslektaşına dönerek "Saygıyla mahkemeye sevk edildiği için sevinçten ağlaması gerekir” dedi. Orada bulunanlardan biri, "İdamdan daha ağır bir ceza olsaydı onu talep ederdik” diye karşılık verdi.

sd
Eski Suriye rejimi yetkililerinden Tuğgeneral Atıf Necip dün, Şam'daki duruşma salonuna girerken (EPA)

Ömeriye Camii’ne 2011 yılında düzenlenen baskınla ilgili davadaki davacılardan biri olan Abdulhakim es-Serhan, tüm mahalle sakinlerinin zarar gördüğü bu olaydan hareketle Atıf Necip'in kaderine Ömeriye Camii'nin önündeki meydanda karar verilmesini istedi. Serhan, “Necip, Dera Siyasi Güvenlik Şubesi'nin başkanıydı, yani Dera’daki en önde gelen devlet adamıydı. O dönemde Dera'da işlenen tüm ihlaller onun emirleriyle gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

Orada bulunanlardan biri ise Necip'in 2011 yılında Siyasi Güvenlik Şubesi'nin kapısı önünde 12 kişinin hayatını kaybettiği ve 32 kişinin yaralandığı bir katliamı gerçekleştirdiğini belirterek Necip'in ve Dera'daki tüm Güvenlik Şubesi yetkilileri ile şebbiha (Esed ailesine sadık olan devlet destekli paralı askerler) liderlerinin bunun hesabını vermesi gerektiğini söyledi.

fdvfd
İşgal altındaki Golan Tepeleri’nden Yasir Ata Abdulgani, Dera’da iki kardeşini kaybetti (Şarku’l Avsat)

2013 yılındaki Tünel Katliamı'nda yaralanan Basil Muric, kendisinin Esed rejiminin sembol isimlerine karşı açılan davada davacılardan biri olduğunu söyledi. Dera'dan 46'dan fazla kişiden oluşan bu ekip, duruşmayı izlemek için hep birlikte geldi. Basel, saldırı sonucu parmakları kesilmiş elini kaldırarak “Ailem, eşim ve iki çocuğum, Dera’daki Tünel Katliamı'nda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24'ten fazla sivilin yanı sıra hayatını kaybetti” dedi. Basel, bombalama, tahrip ve öldürme emirlerini verenlerin tamamının yargılanması gerektiğini de ısrarla vurguladı.

İşgal altındaki Golan Tepeleri’nin Kurdem eş-Şerbeti mahallesinde ikamet eden Yasir Ata Abdulgani ise Dayanışma Mahallesi Katliamı’nın baş sanığı Emced Yusuf'un tutuklanmasının ve düşen eski rejimin sembol isimlerinin yargılanma sürecinin başlamasının ‘şehitlerin, kayıpların ve yerinden edilen kişilerin aileleri için büyük bir sevinç kaynağı’ olduğunu söyledi. Abdulgani, Suriye'nin tahrip edilmesine neden olan herkesten hesap sorulması temennisinde bulundu.

2012 yılından bu yana iki kardeşinden haber alamayan ve onlar hakkında ölüm belgesi mi çıkarsın yoksa beklesin mi bilemediğini belirten Abdulgani, adalet sürecinin başlamasının ‘yaslı kalpleri yatıştırdığını’ vurgulayarak Suriye makamlarından kurban yakınlarına duyulan şefkatle geçiş dönemi adaleti sürecini hızlandırmalarını istedi.