Filistin milliyetçiliğinin ve sarsılan bağımsızlığın kurucusu el-Fetih

Onun yolu kolay ya da açık değildi

Lina Jaradat
Lina Jaradat
TT

Filistin milliyetçiliğinin ve sarsılan bağımsızlığın kurucusu el-Fetih

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Macid Kiyali

Oslo Anlaşmaları (1993) kapsamında Batı Şeria ve Gazze'de Filistin varlığının ortaya çıkmasından önce, Filistinlilerin tarihlerinde herhangi bir siyasi-varlık deneyimi yoktu. ‘Filistin Kurtuluş Örgütü’ (FKÖ) Filistinliler için bir siyasi varlık olarak kabul edilebilir, ancak belirli bir bölgede hiçbir egemenlik yetkisi kullanmadan ve hem içerde hem de dışarıda Filistin topluluklarını yöneten kurumlar olmadan.

Dolayısıyla çağdaş Filistin ulusal hareketinin sorunu sadece bir varlık eksikliğinden gelmiyor. Aynı zamanda bağımsız bir coğrafi alanın eksikliği ve toplumsal birliğin ve bağımsız varlığın eksikliği de var; Filistinliler, bir halk olarak bölünmüş durumdalar ve çeşitli siyasi ve yasal rejimlerin egemenliği altındalar. Nehirden denize kadar uzanan tarihi Filistin'de, tek devlet olan İsrail'in egemenliği altında, 1948'in Filistinlileri ile Batı'nın Filistinlileri arasında, Filistinlilere ilişkin, onların gerçekliklerini ve önceliklerini kontrol eden çeşitli siyasi ve hukuki standartlar vardır. Aynı şey mülteci Filistinliler için de geçerlidir, çünkü mülteci konumundaki Filistinlilerin durumları ve öncelikleri sığınma ülkelerine göre farklılık gösterir. Örneğin, Ürdün'deki Filistinliler vatandaş olarak kabul edilirken, Lübnan, Suriye veya Mısır'daki Filistinliler farklı koşullara sahiptir ve her toplumun şartları birbirinden farklıdır.

Nitekim Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde Filistin otoritesinin kurulması, devlete dönüşememesi ve işgal otoritesinin egemenliği altında olması nedeniyle bu sorunu hafifletmedi. Ayrıca, Filistin ulusal kimliğinin, çağrışımlarının ve sınırları konusundaki krizin derinleşmesi nedeniyle, Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinliler üzerinde, yurtiçi ve yurtdışındaki diğer Filistinlileri dışlayan bir otorite olarak ortaya çıktı.

Filistin Ulusal Hareketi'nin (1967 işgalinden önce) Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde daha önce kurulmuş olmasına rağmen, herhangi bir egemenlik kurmasının engellendiğini belirtmekte fayda var. Gazze Şeridi'nin egemenliği Mısır'ın, Batı Şeria'nın egemenliği ise Ürdün'ün elindeydi, buna daha sonra değineceğiz.

“Fetih Hareketi, Filistin halkının gerçeklerindeki bölünmüşlüğü onaracak, diasporasını bir araya getirecek, siyasi ve daha sonra coğrafi haritada varlığının kabul ettirilmesinin önünü açacak bir siyasi varlık kurmayı hedefliyordu.”

Kuruluş döneminin sorunları

Kuruluşundan itibaren (1965) Fetih kendisini; halkını harekete geçirmek, onu felaketin (Nekbe) gerçekliğinden ve Arap vesayetinden kurtarmak, siyasi bir varlık olarak örgütlemeyi amaçlayan ulusal bir hareket olarak tanımladı. Filistin'in (geri dönüş hakkını da içeren) özgürleştirme mücadelesine öncülük etmek, tüm bunlarla Filistinlilerin siyasi ve sosyal gerçekliğini temsil etmek. Ulusal kurtuluş dönemi, sınıfsal ya da ideolojik partilerden farklı olarak, çabalarında tüm Filistin halkının bir hareketi olacaktır. Bu anlamda Filistin milliyetçiliği, varlığı ve bağımsızlığı kavramları, uzun ve zorlu yolculuğuyla bu hareketin siyasi düşüncesinde ve pratiğinde silahlı mücadele kadar merkezi bir yer işgal etmiştir.

Fetih'in Filistin'in bağımsız ulusal kimliğini kurma yolunun kolay veya açık olmaması da dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Çünkü o dönemde Arap dünyası genellikle Cemal Abdunnasır liderliğindeki Arap milliyetçiliği akımı, Suriye ve Irak'taki Baas Partisi ve Arap milliyetçiler hareketi gibi unsurların etkisi altındaydı. Ayrıca, Sovyet destekli sol ve komünist ideolojik akımlarla doluydu. İslami hareketlerin de geniş bir etkisi vardı. Ancak, Fetih gibi öne çıkan bu karşı akım hareketi, yaygın eğilimlere karşı yüzerek varlığını kabul ettirmeyi başardı.

Fetih Hareketi, seçimini yaparken, belki de bu eksikliği telafi etmek için ulusal kimliklerini kurmak ve bağımsız bir bölge eksikliğini politik bir varlıkla telafi etmek için tercih etti. Bu, Filistin halkının gerçekliğindeki bölünmeyi onarmaya ve parçalanmışlığını bir araya getirmeye yönelik bir adım olabilir, bu da onu siyasi haritaya ve daha sonra coğrafi olarak yerleştirmeye hazırlayabilir. Bu şekilde, Fetih, Filistinlilerin ulusal ve politik kimlik kavramlarını oluşturmakta öncü olduğu gibi, o dönemde hüküm süren Arap siyasi iklimine karşı cesaret gösterme tarihine de kaydedilir.

Ayrıca Fetih'in kurduğu Filistin ulusal projesinin, Arap ülkelerindeki devlet kurma süreçlerine nazaran gecikmiş bir projenin parçası olduğunu hatırlamak önemlidir. Bu durum, Filistin ulusal kimliğinin oluşturulmasını ve Filistin ulusunun kendi devletini kurma hedefini diğer Arap ülkelerinin egemenlik ve milliyetçilik projeleriyle çatışma veya rekabet içine soktu. Bu durum, Ürdün, Lübnan ve Suriye gibi ülkelerde ortaya çıktı ve zaman zaman çatışmalara yol açtı. Öte yandan, "Fetih"ın büyük bir kısmının popülerliği, Arap resmi müdahalelerine karşı direnişi ve İsrail'e karşı mücadelede ulusal boyutu canlandırmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu, Filistinlilerin rolünü ‘ulusal’ mücadele bahanesiyle göz ardı eden Arap devletlerine tepki olarak ortaya çıkan bir tepki gibi görünüyordu.

Sonuç olarak, Filistin ulusal hareketi, yurtdışında ortaya çıkan ve yükselen, ancak farklı ülkelerdeki ve politikalarındaki resmi Arap koşullarına uyum sağlamak zorunda kalan bir hareket olarak buldu kendisini. Bu zorlu koşullarda, Filistinlilerin tamamen bağımsız bir siyasi hareket yaratmaları mümkün olmadı. Ayrıca, Filistin ulusal hareketi, bağımsız bir ekonomik alanın olmaması nedeniyle kendi halkına dayanma imkânı olmadı ve dış yardımlara bağımlı kaldı. Bu durum, Filistin ulusal ve siyasi varlığının doğduğu andan bugüne kadar yaşadığı sorunlara ve krize ışık tutuyor. Gerçekte deneyim, Arap siyasi sisteminin onayını almayan bir Filistin ulusal hareketi kurmanın zorluğunu kanıtlamıştır. Filistin ulusal hareketinin varlığı, birçok açıdan bu sisteme bağlıdır ve birçok durumda, bazılarının sandığı gibi çelişkilere rağmen değil, çelişkileri sayesinde varlığını sürdürmüştür.

Genel olarak, Fetih Hareketi’nin Filistin meselesinde seçenekleri belirlemedeki odak noktası, ulusal kimlik ve bağımsızlık konularına odaklanmış olmasına rağmen, Arap boyutunu Filistin meselesinden dışlamadı. Fetih Hareketi, Filistin meselesinde ulusal ve milli boyutlar arasındaki ilişkiye dair teorisini ortaya koyarak, ‘Filistin'in Arap dünyasının bir parçası olduğunu, Filistin halkının Arap milletinin bir parçası olduğunu ve mücadelesinin Arap milletinin mücadelesinin bir parçası olduğunu’ belirtti. Ayrıca, ‘Filistin Devrimi'nin, Filistin'in kurtuluş mücadelesinde Arap milletinin öncüsü olduğunu’ vurgularken, ‘Filistin halkının öncü ve temel olarak kabul edilmesi ve Arap milletinin mücadeledeki ortak olarak kabul edilmesi gerektiğini’ ifade etti. "Fetih", o dönemde popüler olan ünlü sloganı tersine çevirerek, "Arap birliğinin Filistin'in kurtuluşu için bir yol olduğu" düşüncesini reddederek, kendi sloganını ortaya koydu: "Filistin'in kurtuluşu Arap birliği için bir yoldur."

“Fetih Hareketi, kuruluş belgesinde "Filistin'i Arap vatanının bir parçası olarak" ve halkının "kendi kaderini tayin etme ve tüm topraklar üzerinde egemenlik hakkına sahip" olduğunu vurguladı.”

Ulusal ve varlık fikrinin tezleri

Bu girişe göre, yaklaşık altmış yıldır Filistin mücadelesine öncülük eden Fetih’in temel fikirlerini, başlangıcı ve sonuçları, başarıları ve başarısızlıkları, yükseliş ve düşüş aşamalarıyla incelemekte fayda var.

Bu hareketin siyasi düşüncesinin temel belgesi olan ‘İlkeler, Hedefler ve Yöntem’ belgesinde, Fetih Hareketi, "Filistin'in Arap vatanının bir parçası olduğu" kabulünden yola çıkar. (Madde 1)  Halkının "kaderini belirleme ve tüm toprakları üzerinde egemenlik hakkına sahip olduğunu” belirtir. (Madde 2), ve "Birleşmiş Milletler veya grup kuruluş tarafından alınmış veya verilmekte olan kararlar” Filistin halkının vatanındaki hakkını ihlal eden hükümsüz ve reddedilmiş" kabul edilir (Madde 6), Çünkü "İsrail'in Filistin'deki varlığı, saldırgan Siyonist bir işgal ve genişlemeci, sömürgeci bir temele dayanır..." (Madde 8).

Fotoğraf Altı:  Lina Jaradat
Lina Jaradat

Fetih tarafından belirlenen hedefler ise "Filistin'in tamamen özgürleştirilmesi ve Siyonist varlığın ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel olarak ortadan kaldırılması" şeklinde ifade edilir (Madde 12). Bu normaldir, çünkü 1967 savaşından önce Filistin'in tanımı tamdı ve sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde işgal edilen topraklarla sınırlı değildi. Dönüş hakkı, doğal olarak, kurtuluş hedefinin bir parçasıydı.

Dikkat çekici olan, Fetih’ in erken dönemde "Filistin halkının haklarını koruyarak... adil ve eşitlik temelinde, ırk, din veya inanç ayrımı yapmaksızın tamamıyla Filistin topraklarında demokratik bir Filistin devleti kurulması" hedefini benimsemiş olmasıdır. (Madde 13). Bu, Siyonizm ile Yahudilik arasındaki ayrımı ve Yahudileri Siyonizm’den kurtarma fikrini içerir ve o dönem için cesur ve öncü bir fikirdir. O zamanlar, Filistin siyasi düşüncesi bu konuya ret ile yaklaşıyordu, çünkü bu yönde herhangi bir yaklaşım, şüpheleri artırabilir veya İsrail'e meşruiyet kazandırabilirdi. Dikkat çekici olan, bu prensiplerin aynı zamanda "Siyonist varlığın ortadan kaldırılması yerine sunulan siyasi çözümlere karşı direnme" maddesini de öngörmesi dikkat çekicidir (Madde 22).

“Eylül 1970 olaylarından sonra, özellikle Ürdün'ün "Birleşik Arap Krallığı" fikrini öne sürmesiyle Filistin liderliği kendisini vesayet ve ötekileştirme sorunuyla karşı karşıya buldu.”

Ayrıca bu aşamada "Fetih", Arap vesayetine karşı varlık fikrini daha cesur bir şekilde ortaya koymaya başladı, ancak bu yaklaşımın sorunu teklifin çok geç gelmesiydi. Yani İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'yi işgal etmesinden sonra (1967) öncesinde değil. Bu, "Filistin Ulusal Antlaşması" (1968) ile değiştirilen 24. madde'nin çıkarılmasıyla temsil edilmektedir. Önceki metin şunları içeriyordu: "Örgüt, Arap Krallığı'nın Haşimi İç Suriye bölgesine yönelik iddiasını onaylamayacaktır: Ne Kudüs bölgesi ne de Golan. Faaliyetleri, ulusal halk seviyesinde olacaktır ve finansal, organizasyonel ve askeri alanlarda gerçekleşecektir."

Bu madde, "Filistin Siyasi Düşüncesi"nde büyük bir açık olarak kabul edildi, çünkü Filistinlilerin kendi topraklarına ilişkin haklarını ve sorumluluklarını Arap rejimlerine devrettiğini ifade ediyordu. Bu nedenle, durumu düzeltmek için "Ulusal Antlaşma" iki madde eklendi. Yeni "Ulusal Antlaşma"nın 28. maddesi, "her türlü dış müdahaleyi, vesayeti ve bağımlılığı reddetme"yi vurguladı. Metnin 29. Maddesinde, "Filistin Arap halkının, vatanlarını özgürleştirmek ve geri kazanmak için ilk ve asli hak sahibi olduğu, tüm ülkeler ve güçler karşısındaki pozisyonunu, bu ülkelerin kendi davasına ilişkin konumlarına ve hedeflerine ulaşması için devriminde ona verdikleri desteğin boyutuna göre belirliyor” olduğu belirtildi. Ancak daha önce de dediğimiz gibi, bu düzenleme zamanında yapılmadı.

Ayrıca, daha sonraları Filistin liderliği, Eylül 1970'teki olaylardan sonra, özellikle de Ürdün'ün "Birleşik Arap Krallığı" fikrini ortaya attığı zaman, vesayet ve marjinalleştirme meydan okumasıyla karşı karşıya kaldığında, "Fetih" hareketi eyleme geçti ve "Filistin Ulusal Konseyi"ne (Kahire 1972) acil bir toplantı (onuncu toplantı) çağrısı yaptı. Bu konferansın kararları şunları içeriyordu: "Birleşik Arap Krallığı'nı kurma projesinin tamamen reddedilmesi, Filistinlilerin, Filistin davasını tasfiye etmeyi ve Filistin topraklarının herhangi bir bölümünü terk etmeyi amaçlayan her projeyi sürekli ve kategorik olarak reddetmesinin bir uzantısıdır. Kurtuluş Örgütü... Filistin halkının tek meşru temsilcisidir... ve hiç kimsenin Filistin toprakları ve halkı hakkında karar verme hakkı yoktur."

Diğer yandan, İsrail'in örgüt liderliğine alternatif yerel liderlikler çıkarma çabalarına yanıt olarak, "Filistin Halkı Konferansı", "İşgal Altındaki Batı Şeria'da yerel belediye ve idari meclis seçimlerinin düzenlenmesinin, Filistin halkının birliğini parçalamayı ve onu ulusal kimliğini ve silahlı halk ayaklanmasını yok etmek için birbiriyle mücadeleye itmek" amacını taşıdığını açıkladı. "Yerel belediye ve idari meclis başkanlarının ve üyelerinin herhangi bir politik temsil yetkisi olmamasına rağmen, Siyonist işgal onlara yetki alanlarını aşan bir temsil yetkisi vermeye çalışıyor, hatta bu yetki Batı Şeria sınırlarını bile aşıyor. Bu, işbirlikçilerin korunmasını sağlamak ve Filistin halkının sahte bir temsili oluşturarak Filistin meselesinin çözülmesi ve Filistin halkının tarihi haklarının geçersiz kılınmasına yönelik projelerin geçirilmesi için Filistinlilerin alternatif bir versiyonunu oluşturmayı amaçlıyor."

Fetih kimliğini şekillendiren ve popülerliğini artıran temel fikirler bunlardır genel olarak. Bu fikirler basitlik, özümsenme, açık bir vizyon ve ideolojik arka planlardan kaçınma ile karakterize edilmiştir. Diğer gruplarda, özellikle sol gruplarda, tanımlanan ideolojik arka planlara bakılmaksızın, Filistin meselesinin karmaşıklıklarına, sorunlarına ve müdahalelerine nasıl yaklaştıkları veya Filistin halkının gerçekleriyle ne kadar uyumlu oldukları önemli olmuştur. Bu ulusal hareketin koşulları, Filistin meselesinin zorlukları ve Filistin halkının gerçeklerine uyum sağlama gereksinimleri ile ilgili olarak, kimlik ve varlık sorunlarına sıkışmış "Fetih" hareketinin karmaşıklığıdır.

“Filistin ulusal hareketinin bir kurtuluş hareketinden ulusal bağımsızlık hareketine dönüşmesi, İsrail'in 1967 savaşında Filistin topraklarının geri kalanını işgal etmesine tarihlenebilir.”

Yerleşik fikirlerden yola çıkmak

Kesinlikle "Fetih" tarihî bir hareket gibi, yolculuğu boyunca değişim ve dönüşümlere uğramıştır. Arap ve uluslararası bağlamdaki değişikliklerle birlikte, zamanın ilerlemesiyle görüşleri ve stratejileri evrim geçirdi. Bazı orijinal fikirler ve hedefler değiştirilmiş veya tamamen kaldırılmış olabilir, ancak bu, silahlı direniş döneminin sona ermesinden ve Filistin ulusal çabasının içeriye doğru dönüşmesinden sonra gerçekleşti. İlk halk ayaklanması döneminde (1987-1993) ve özellikle Oslo Anlaşması'nın imzalanmasından sonra 1993'te ve Filistin Ulusal Otoritesi'nin kurulmasından sonra, "Fetih" büyük değişimler yaşadı. Liderleri Yaser Arafat'ın ayrılması da bu dönüşüme katkıda bulundu. Hareketin sürekliliği, yeni dönüşümler ve meydan okumalarla uyum sağlama yeteneğine bağlıdır, bu da siyasi ve toplumsal değişen durumla başa çıkma konusundaki olgunluk ve gerçekçiliği yansıtır.

Filistin ulusal hareketinin, kurtuluş hareketinden ulusal bağımsızlık hareketine dönüşümü, İsrail'in 1967 savaşı sırasında Filistin topraklarının geri kalanını işgal etmesiyle gerçekleşti, özellikle Arap dünyasının İsrail'in varlığını tanıması ve 1967 saldırısının sonuçlarını ortadan kaldırmaya dönüşmesiyle. Bu dönüşüm, Ekim 1973 Savaşı'ndan sonra tamamen yerleşti, bu savaşın sonuçlarına dayalı olarak Arap-İsrail çatışmasının çözümünün mümkün olduğu düşünceleri yayıldı. Ancak bu dönüşümün içsel faktörü, Filistin İntifadası'nın (1987-1993 yılları arasında) güçlü itici gücüyle geldi. Bu intifada, kendi koşullarını sunarak, özgürlük ve bağımsızlık hedeflerinin, geri dönüş hedefi ve kurtuluş hedefinin üzerinde önceliklendirilmesinin öznel koşullarını sağladı. Özgürlük hedefiyle, ayaklanmanın siyasi, coğrafi ve insani haritası nedeniyle, çünkü bu konunun nesnel ve politik belirleyicileri vardı.

Bilindiği gibi, "Fetih" kurulduğundan bu yana yedi genel konferans düzenledi. İlk konferans 1964 yılında gerçekleşti (başlangıç tarihini belirledi). İkincisi 1968'de gerçekleşti (1967 savaşından sonra). Üçüncüsü 1971'de gerçekleşti (Ürdün'den ayrıldıktan sonra). Dördüncüsü 1980'de Şam'da gerçekleşti. Beşincisi 1988'de Tunus'ta gerçekleşti (Beyrut'tan ayrıldıktan sonra). Altıncısı 2009'da Beytüllahim'de gerçekleşti (Batı Şeria ve Gazze'de yetmiş beş yıl sonra ve Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra). Yedincisi 2016'da Ramallah'ta gerçekleşti (Mahmud Abbas'ın, örgütün, otoritenin ve "Fetih" hareketinin önderliğinde).

“Filistin lideri Yaser Arafat, kendi mücadele rolü anlayışına göre Fetih Hareketini kendine göre şekillendiren ve söyleminin ikiliğini sürdüren kişiydi.”

Bu doğrultuda iki gözlem var. İlk olarak, "Fetih" ilk beş kongresinde belirtilen temel prensipleri korudu, bunlar arasında dördüncü (1980) ve beşinci (1988) kongreler bulunmaktadır. Ancak, bu fikirler, "Fetih" tarafından yönetilen ve Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü'nün resmî belgelerinde geri adım atılan fikirlerdir. Filistin Kurtuluş Örgütü, 12. Ulusal Filistin Konseyi ve 1974'teki "Geçiş Dönemi Programı" ile, 1967'de işgal edilen Batı Şeria ve Gazze'de Filistin Devleti veya otorite kurulması hedefini benimseyerek, kurtuluş hedefinden kuruluş hedefine bir dönüş yapmıştır. Bu daha sonra kaderin belirlenmesi, geri dönüş hakkı ve bağımsız bir Filistin devletinin Batı Şeria ve Gazze'de, başkenti Doğu Kudüs'te kurulması hakkıyla özetlendi, ancak pratikte vurgu, devletin Batı Şeria ve Gazze'de kurulması üzerinde yoğunlaştırıldı.

Bu, Filistin liderliğinin zekasını ve esneklik yeteneğini gösteren bir işaret olabilir. Liderlik, inşa projelerine odaklanmak yerine pratik politikalara odaklanmayı tercih etmiş ve slogandan seçeneğe kadar ayrım yapmıştır. Bu, Filistin liderliğinin çalışmasının ana özelliklerinden biridir (ki bu liderlik, örgüt, otorite ve "Fetih" liderliğini içerir). Bunun anlamı, "Fetih" liderliğinin ikili yönlendirme ve çift dilli konuşma stratejisini bugüne kadar sürdürmesidir. Aslında, 2009'da Beytüllahim'de gerçekleşen altıncı kongrenin kararları dahi, 1994'te otoritenin kurulmasından ve 2004'te Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra, "Fetih"in silahlı mücadele dahil olmak üzere tüm mücadele biçimlerine açık!” ifadesinin benimsenmesini içeriyordu. Bunun, özellikle "Oslo Anlaşmaları"na göre İsrail ile güvenlik koordinasyonu gerçeği göz önüne alındığında, hareketin tabanını ve taraftarlarını tatmin etmeyi amaçlayan yapıcı bir konuşma olduğu açıktır.

İkinci gözlem ise şudur: Eğer "Fetih"'in dördüncü genel kongresi (1980), "Fetih" tarafından hakimiyeti altındaki Filistin Kurtuluş Örgütü'nde (PLO) 1974'ten beri uygulanan "Geçiş Dönemi Programı"nı geçirmemişse ki, bu programın amacı Filistin'in özgürlüğünü sağlamak, Siyonist varlığı sona erdirmek ve tüm vatandaşların haklarını adalet ve eşitlik temelinde koruyan demokratik bir devlet kurmaktı, o zaman bu hareketin liderliği bu programı dikkate almamıştır. Bunun yerine, bu programın beşinci kongrede (1988) kabul edilmesi sağlanmıştır. Bu kongre Tunus'ta, Lübnan'dan ayrıldıktan ve dışarıdaki silahlı direniş hareketinin sona erdiği bir dönemde gerçekleşti ve birinci intifada dönemi ikliminde gerçekleşti. Ancak, bu kongre aslında hareketin temel ilkelerini ortadan kaldırmamıştır; konuşma dili çift anlamlı kalmış ve bu, yeni politik düşüncenin veya yabancı unsurun hareketin siyasi düşüncesini kesintiye uğratmadan ifade edilmesine olanak tanınmıştır.

Gerçekte, bu ilkelerin terk edilmesi veya geri adım atılması, ikinci intifada'nın başarısızlığı (2000-2005) ve Filistin lideri Yaser Arafat'ın ayrılmasından sonra altıncı ve yedinci konferanslarda gerçekleşti. Arafat, "Fetih"i kendi mücadele rolü, popüler statüsü ve tarihsel sembolizm anlayışına göre şekillendirmiş, çift anlamlı dilini sürdürmüştü. Ulusal ikilik, Mahmud Abbas'ın başkanlığı döneminde sona erdi. Bu geri adımı kolaylaştıran şey, Filistin liderliğinin otorite ve müzakereler seçeneğine bağlı kalması, diğer seçeneklere yönelmemesi ve "Fetih" liderliğine rakip olarak "Hamas"ın ortaya çıkmasıydı. Ayrıca, siyasi bir sınıfın ortaya çıkması, artık eskimiş ve tükenmiş durumda olan, mevcut durumun sürekli korunmasından yana olan, "Fetih" tarafından temsil edilen milli fikirden vazgeçme maliyeti bile olsa, sürekli bir şekilde mevcut durumu sürdürmeye odaklandı.

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Örneğin, Filistin Otoritesi'nin himayesinde gerçekleşen altıncı "Fetih" kongresi, işgal altındaki topraklarda (2009'da Beytüllahim'de) gerçekleşti. Bu kongre, belgelerde yer alan söz konusu ilkelerin, 13 yıl önce "Ulusal Konsey" tarafından değiştirilmesinden (1996'da Gazze'de alınan bir karar) ve "Oslo Anlaşması"nın imzalanmasından (1993) 16 yıl sonra gerçekleşti. Bu aynı zamanda "Özgürlük ve Bağımsızlık Programı"nın (1988'de Cezayir'de) benimsenmesinden ve "Aşamalı Program"ın kabul edilmesinden (1988) 35 yıl sonra gerçekleşti.

Şimdi, Fetih Hareketi liderliği ve örgütü, ilk kuruluş fikirlerini cesurca aşma eğilimindedir ve ulusal birleşik düşüncesini sarsma cesaretini göstermektedir. Bu düşünce; halkın, toprağın ve meselelerin örtüştüğü geniş bir ulusal ideayı daraltarak, bütün meseleyi halkın bir kısmının bir kısmı için bir toprak parçasında bir kısım haklarla birlikte devlet kurma hakkıyla sınırlamaktadır. Bütün meseleyi, halkın bir kısmı için, bir kısım toprakta, bir kısım haklarla birlikte devlet kurmaya indirgeyerek, dava birliği ve halkın birliği anlayışını bir nevi ortadan kaldırıyor. İsrail'in, Filistin topraklarının yüzde 22'sinde bir Filistin varlığının kurulmasını kabul edebileceği yanılsaması altında, hatta çatışmayı Filistin devletinin topraklarını işgal eden İsrail ile ilgili olarak değerlendirerek, konunun Filistin ile ilgili olduğunu öne sürüyor. Sorun, bu devletin bağımsızlığı ve Birleşmiş Milletler üyeliğinin gözlemci üyeden tam üyeliğe yükseltilmesiyle ilgilidir; bu paragraf, Filistin ulusal ve merkezi konseylerinin kararlarında nakarat olarak tekrarlanmıştır

Buna karşılık, İsrail, Filistin meselesi ve Filistin halkıyla ilgili olarak hiçbir zaman bütünlüklü bir birim olarak değil, her bir parçayla farklı politikalar izlemesine rağmen, Filistin ve Filistin halkı meselesiyle uğraşmayı hiçbir zaman bırakmamıştır.  Filistin halkının tamamını Gazze'ye yönelik yok etme savaşı gibi farklı yöntemlerle, Batı Şeria ve Kudüs'te başka türlü uygulanan politikalarla ve 1948 Filistinlilerine karşı, nehirden denize kadar tüm Filistin halkını boyun eğdirmek, yok etmek veya sürgün etmek amacıyla yürütülen politikalarla, bütünlüklü bir birim olarak görmektedir. İsrail, bu politikaların bir parçası olarak Filistin otoritesinin askeri, idari ve ekonomik olarak koordine ettiği yerin önemini azaltmaktadır.

“İsrail'in topraklarının her santimiyle onlarla savaştığı Filistinliler, bağımsız bir Filistin devleti kurma ihtimalinden her zamankinden daha uzak görünüyor.”

Fetih'in gerilemesi ve fikirleri hakkında bir sonuç

Şimdi, nesnellik gereği sonuç şudur: Fetih Hareketi, silahlı mücadeleyi başlatan ve sona erdiren harekettir, müzakere ve uzlaşma seçeneğini tercih etmiştir. Örgütü, Filistinlilerin tek yasal temsilcisi olarak Ulusal Kurtuluş Örgütü'nün konumunu güçlendiren bu hareket, İsrail'in işgali altında yetkilendirilmiş otoriteyi desteklemek adına onu geri plana itmekte ve unutturmaktadır. Ayrıca, Filistinlilere bir millet olarak hayat veren, siyasi kimliklerini ve varlıklarını şekillendiren bu hareket, Filistin mültecilerini denklemlerinden çıkartarak Filistinlilerin millet olma algılarını zayıflatmıştır. Bu hareket, 1948 Filistinlilerini Filistin siyasi denklemlerinden başlangıcından beri dışlamış ve onları İsrail vatandaşlığı ile tanımlayarak, Filistin halkının bir parçası olmalarını inkâr etmiştir.

Sorun şu ki, tüm bunlar doğal gelişim bağlamlarına tepki olarak veya bunların içinde ya da çevresinde meydana gelen dönüşümlere zorla uyum sağlama bağlamında gerçekleşmedi. Bu aynı zamanda bu hareketin dayandığı veya hareket ettiği belirli bir kültür, yapı ve ilişkilerden kaynaklanan dürtüsel bir güç nedeniyle kendiliğinden meydana geldi.

Şimdi, Filistinliler bağımsız bir Filistin devleti kurma olasılığından herhangi bir zamandan daha uzak görünüyor. Çünkü İsrail onlarla her yerde, nehirden denize kadar, her santimetrekare için savaşıyor. Aynı zamanda, tarihsel hikayelerinde ve siyasi varlıklarında kimlik oluşturma mücadelesinde onlarla mücadele ediyor. Ancak, Ulusal Kurtuluş Örgütü'nün kenara itilmesi ve İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'deki iki yönetimi parçalamasıyla birlikte Filistinliler şimdi çok taraflı bir boşlukta bulunuyorlar, liderlik ve kimlik konusunda bir boşluk var. Bu, Filistinlilerin bir halk olarak birlik anlayışının parçalanmasını, kapsamlı bir milli vizyondan ve olası ve sürdürülebilir bir mücadele stratejisinden yoksun olmalarını da içeriyor.

Gazze savaşının ardından söylenebilecek ya da yapılabilecek çok şey var; çünkü bu savaşın ardından gelenler Fetih Hareketiyle, Hamas'la, cephelerle ya da diğer siyasi oluşumlarla öncekiyle aynı değil.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Lübnan... Hizbullah’ın ülkeyi yeni bir savaşa sürüklemesi nedeniyle öfke giderek artıyor

İsrail’in Beyrut’a düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen duman (AP)
İsrail’in Beyrut’a düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen duman (AP)
TT

Lübnan... Hizbullah’ın ülkeyi yeni bir savaşa sürüklemesi nedeniyle öfke giderek artıyor

İsrail’in Beyrut’a düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen duman (AP)
İsrail’in Beyrut’a düzenlediği hava saldırısının ardından bir binadan yükselen duman (AP)

Beyrut’un yoğun nüfuslu Aişe Bekkar mahallesinde çarşamba günü düzenlenen İsrail saldırısının ardından hüzün ile artan öfke iç içe geçmiş durumda. Savaşın başlamasından bu yana birçok Lübnanlı, ülkeyi yeni bir savaşa sürüklediğini düşündükleri Hizbullah’a tepki gösteriyor.

Hedef alınan binaya birkaç metre uzaklıktaki küçük sebze dükkânında AFP’ye konuşan Rande Harb, öfkeyle “Hizbullah silahlarını devlete teslim etmeli. Silahlar yalnızca meşru güvenlik güçlerinin elinde olmalı. Nokta” dedi.

İsrail’in binadaki bir daireyi hedef alan saldırısı çevredeki binalarda da hasara yol açtı. Sebze dükkânının karşısında bulunan, siyah başörtüsü ve abaya giyen bir kadın ise gözyaşları içinde, “Biz sadece barış içinde yaşamak istiyoruz” ifadesini kullandı.

Hizbullah, Kasım 2024’te İsrail ile arasında yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bu yana İsrail’in Lübnan’a yönelik aralıksız saldırılarına bir yıldan fazla süre boyunca karşılık vermemişti. Ancak örgüt, 2 Mart gecesi Tahran’da ABD-İsrail ortak saldırısında İran Dini Lideri Ali Hamaney’in öldürülmesine yanıt olarak İsrail’e doğru bir dizi füze ve insansız hava aracı (İHA) fırlattı.

Art arda yaşanan savaşlar ve süregelen ekonomik kriz nedeniyle yorgun düşen birçok Lübnanlı ise bu savaşın kendilerine ait olmadığını düşünüyor.

Lübnan hükümetinin son verilerine göre İsrail saldırılarında 13 gün içinde 634 kişi hayatını kaybetti, bin 500 kişi yaralandı. Ayrıca 800 binden fazla kişi de yerinden edildi.

Hedef kim?

Yaralıların tahliye edilmesinin hemen ardından, yoğun nüfuslu ve yerinden edilmiş kişilerin de bulunduğu mahallede hedef alınan dairedeki kişilerin kimliğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Yakındaki bir mağazada çalışan bir kişi hedef alınan kişinin Hizbullah mensubu olduğunu söylerken, elektrik işiyle uğraşan ve bir gıda dükkânı bulunan Muhammed ise “Onun Hamas mensubu olduğunu söylüyorlar” dedi. Muhammed, söz konusu kişinin yaklaşık üç haftadır bu binada yaşadığını belirtti.

efthyj

Muhammed, hedef alınan kişinin kimliğinin önemli olmadığını, asıl sorunun ‘Hizbullah ve Hamas’ın varlığının Lübnanlıları büyük bir tehlikeye sürüklemesi’ olduğunu ifade etti. Muhammed, “Onlar hedef alındıkları için buraya geldiler. Eğer şehit olmak istiyorlarsa kendi yerlerinde kalsınlar. Yalnız başlarına şehit olsunlar” diye konuştu.

Kucağında bir çocuk taşıyan Azize Ahmed ise 2024’teki savaş sırasında evinde sekiz yerinden edilmiş aileyi ağırladığını, ancak bu kez İsrail’in ağır yıkıma yol açan saldırılar düzenlediği Beyrut’un güney banliyölerinden yeni bir göç dalgası yaşanmasından endişe ettiğini söyledi.

Hristiyanların çoğunlukta olduğu Mar Mikhael bölgesinde ise genellikle restoran ziyaretçileriyle dolu olan sokakta bir bakkal işleten 68 yaşındaki Tony Saab, savaşın ‘hayatımızı ve geleceğimizi etkilediğini’ belirterek durumu eleştirdi. Saab, “Hizbullah ülkesini ya da kendi destekçilerini düşünmeden kararlar alıyor” dedi. Örgütün ‘anlamsız savaşlar yürüttüğünü’ savunan Saab, “Bir roket atarsanız size yüz roketle karşılık verirler... Bu savaş dengeli değil” ifadelerini kullandı.

“Kim intihar etmek ister?”

Uzun yıllar boyunca Hizbullah, İsrail’e karşı mücadele eden silahlı güç olarak hem Lübnan’da hem de Arap dünyasında geniş bir popülariteye sahipti. 2006 yılında 33 gün süren savaş sırasında Lübnanlılar, güneyden gelen yerinden edilmiş kişilere evlerinin kapılarını açmıştı. Ancak örgüt, Suriye’de Beşşar Esed güçlerinin yanında savaşması ve önceki yönetim döneminde Tahran ile Şam’ın desteğiyle Lübnan’daki siyasi hayatın önemli noktalarını kontrol etmesi nedeniyle zamanla popülaritesini kaybetmeye başladı.

Mevcut savaşın başlamasından bu yana dikkat çeken gelişmelerden biri de, üyelerinin büyük bölümü Hizbullah’a bağlılık duyan Şii toplumunun içinden eleştirel seslerin yükselmeye başlaması oldu. Sosyal medya platformlarında da bu kesimden çok sayıda video ve yorum paylaşılırken, savaş ve Hizbullah’ın performansı eleştiriliyor.

55 yaşındaki Sünni Lübnanlı Gade, “Biz hiçbir zaman onlardan ya da Seyyid’den (Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah) nefret etmedik. İsrail’i durduran ve geri püskürten oydu” dedi. Ancak Gade’ye göre ‘artık durum değişti’.

Gade, Hizbullah’ın popülaritesini ‘Şiiler arasında bile’ kaybetmeye başladığını belirterek, “İnsanlar yoruldu” ifadesini kullandı.

Şii bir aileden gelen avukat Lina Hamdan ise “Kimse bu savaşı istemiyor. Kim intihar etmek ister? İlk kurbanlar onlar (Şiiler) olur” diye konuştu.

Hizbullah’a muhalif olan Hamdan, mevcut savaşın örgütün siyasi ve askeri geleceği açısından ‘bir dönüm noktası’ olacağını düşünüyor.

Beyrut’ta yerinden edilmiş kişiler için barınağa dönüştürülen bir okulda yaşayan 53 yaşındaki Hiyam ise “Bu savaşın amacı ne? Hiçbir şey mantıklı görünmüyor” dedi.

Genellikle geniş yardım kuruluşları, hastaneler ve okullardan oluşan bir ağ üzerinden yerinden edilmiş kişilere destek sağlayan Hizbullah’ın bu kez aynı desteği sunmadığını söyleyen Hiyam, “Bu defa kendi başımızın çaresine bakmaya bırakıldık” ifadesini kullandı.


Irak'ta Haşdi Şabi güçlerine yönelik ölümcül saldırılar

Irak'ın batısındaki Akaşat'ta Haşdi Şabi Güçlerine yönelik saldırının gerçekleştiği yeri gösteren ve geniş çapta yayılan bir videodan
Irak'ın batısındaki Akaşat'ta Haşdi Şabi Güçlerine yönelik saldırının gerçekleştiği yeri gösteren ve geniş çapta yayılan bir videodan
TT

Irak'ta Haşdi Şabi güçlerine yönelik ölümcül saldırılar

Irak'ın batısındaki Akaşat'ta Haşdi Şabi Güçlerine yönelik saldırının gerçekleştiği yeri gösteren ve geniş çapta yayılan bir videodan
Irak'ın batısındaki Akaşat'ta Haşdi Şabi Güçlerine yönelik saldırının gerçekleştiği yeri gösteren ve geniş çapta yayılan bir videodan

Irak, batı sınırlarından güneydeki karasularına kadar uzanan çok cepheli, benzeri görülmemiş bir askeri gerilim evresine girdi. Dün ülkenin batısındaki Akaşat bölgesinde ve Bağdat'ın güneyindeki Sakr kampında bulunan Haşdi Şabi Güçleri’nin mevzilerine düzenlenen hava saldırılarında can kayıpları çok sayıda yaralı olduğu belirtildi.

Irak Silahlı Kuvvetleri ve Ortak Operasyonlar Komutanlığı, saldırıları "belirli bir hedef gözetmeyen sistematik bir saldırganlık" olarak nitelendirerek, güvenlik kazanımlarını baltalamayı ve egemenliği ihlal etmeyi amaçladıklarını belirtti. Sorumlu uçakların belirlenmesi için de alarm durumu ilan edildi.

Daha sonraki bir gelişmede ise patlayıcı yüklü insansız hava araçları (İHA), Bağdat'ın kuzeyindeki Mahmur Kampı'nda bulunan Irak Ordusu'nun 14. Tümeni karargahını hedef aldı, ancak herhangi bir can kaybı yaşanmadı.

Buna paralel olarak, patlayıcı yüklü teknelerin iki yabancı petrol tankerini hedef aldığı bir saldırının ardından çatışma Basra'daki Faw kıyılarına da sıçradı. İran Devrim Muhafızları, tankerlerden birini hedef alma sorumluluğunu üstlendi.

Olay, büyük yangınlara ve Irak limanlarından ham petrol sevkiyatının geçici olarak durmasına neden olarak, ülkenin tam teşekküllü bir bölgesel savaşa sürüklenmesi korkusunu derinleştirdi.


İsrail ordusu Lübnan'daki Litani Nehri üzerindeki Zrariye köprüsünü vurdu

 İsrail'e ait bir F-15 savaş uçağı, 29 Haziran 2023'te İsrail'in güneyindeki Hatzerim Hava Üssü üzerinde uçarken görüntülendi (Reuters)
İsrail'e ait bir F-15 savaş uçağı, 29 Haziran 2023'te İsrail'in güneyindeki Hatzerim Hava Üssü üzerinde uçarken görüntülendi (Reuters)
TT

İsrail ordusu Lübnan'daki Litani Nehri üzerindeki Zrariye köprüsünü vurdu

 İsrail'e ait bir F-15 savaş uçağı, 29 Haziran 2023'te İsrail'in güneyindeki Hatzerim Hava Üssü üzerinde uçarken görüntülendi (Reuters)
İsrail'e ait bir F-15 savaş uçağı, 29 Haziran 2023'te İsrail'in güneyindeki Hatzerim Hava Üssü üzerinde uçarken görüntülendi (Reuters)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, Lübnan'daki Litani Nehri üzerindeki Zrariye Köprüsü'nü hedef aldığını ve burayı Hizbullah militanları için önemli bir geçiş noktası olarak tanımladığını belirtti.

Ordu, grubun son zamanlarda köprü yakınlarına roketatarlar yerleştirdiğini ve bunlardan İsrail'e roketler fırlattığını ifade etti.

Bu, İsrail ordusunun Hizbullah ile mevcut çatışmalarda Lübnan'daki bir köprüyü hedef aldığı ilk olay.

İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri liderleri, Ortadoğu'daki savaş bugün ikinci haftasına girerken, yüzlerce can kaybına, milyonlarca insanın hayatının alt üst olmasına ve finans piyasalarının sarsılmasına yol açan çatışmalara devam edeceklerini açıkladılar.

İran'ın yeni Yüksek Lideri Mücteba Hameney, dün televizyonda yayınlana ilk açıklamasında Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağına dair söz verdi. İslam Devrim Muhafızları Ordusu'na yakınlığıyla bilinen sertlik yanlısı lider, "Herkese temin ederim ki, şehitlerinizin kanının intikamını almayı unutmayacağız" dedi. Açıklamayı kendisinin yapmamasının nedeni ise belirsizliğini koruyor.