Suriye’deki İran ajanlarına düzenlenen suikastlar tartışmalar soru işaretlerine yol açtı

Gözlemciler, askeri danışmanlar ve silahlı gruplar da dahil olmak üzere Tahran’la bağlantılı kişiler hakkındaki bilgilerin sızdırılmasının arkasında Şam’daki güvenlik birimlerinin olduğu görüşündeler.

İsrail, el-Mazzeh mahallesindeki Devrim Muhafızları’na ait bir binaya saldırı düzenledi. (AFP)
İsrail, el-Mazzeh mahallesindeki Devrim Muhafızları’na ait bir binaya saldırı düzenledi. (AFP)
TT

Suriye’deki İran ajanlarına düzenlenen suikastlar tartışmalar soru işaretlerine yol açtı

İsrail, el-Mazzeh mahallesindeki Devrim Muhafızları’na ait bir binaya saldırı düzenledi. (AFP)
İsrail, el-Mazzeh mahallesindeki Devrim Muhafızları’na ait bir binaya saldırı düzenledi. (AFP)

İsrail tarafından Suriye’nin başkenti Şam’da gerçekleştirilen ve İran Devrim Muhafızları’nın ön saflarındaki liderleri ve Hizbullah’a mensup bazı isimleri ‘dakik füzelerle’ hedef alan suikast dalgası soru işaretlerine neden oldu. Hedeflenenlerin yerine dair bilgilerin sızdırılmasına ilişkin spekülasyonlara kapı açtı.

Şam’ın el-Mazzeh mahallesinde geçen ocak ayında gerçekleştirilen hava saldırısında, Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü istihbarat komutanı, Hac Sadık ve Omid Zadeh lakaplı Hüccetullah Amedvar ve takma adı Hac Golam olan yardımcısının yanı sıra diğer iki askeri danışman hedef alınmıştı. Reuters’ın haberine göre İran devlet televizyonu, o dönemde yerle bir edilen çok katlı binanın danışmanların ikametgahı olduğunu aktarmıştı.

Söz konusu operasyondan kısa bir süre önce, özellikle 25 Aralık’ta Şam kırsalındaki Seyyide Zeyneb bölgesinde benzer bir saldırı gerçekleşti. Saldırıda, İran’ın Suriye’deki vekil güçlerini koordine etmekten ve İran silahlarının Suriye üzerinden Lübnan’a nakledilmesinden sorumlu Kudüs Gücü’nün üst düzey askeri danışmanı Razi Musavi’nin ikamet ettiği bina hedef alınmış ve Musavi yaşamını yitirmişti.

El-Mazzeh bölgesi

Şam’ın batısındaki el-Mazzeh bölgesi, önde gelen Filistinli liderlerin karargahları ve konutlarının yanı sıra güvenlik ve askeri karargahlarını içeriyor. AFP’nin haberine göre burada çok sayıda büyükelçilik ve uluslararası kuruluş bir araya toplanmış durumda.

Jusoor Araştırma Merkezi’ndeki Suriyeli araştırmacı Vail Alvan’ın belirttiğine göre Seyyide Zeyneb bölgesi, İran’ın güvenliğinin ve Suriye’deki askeri nüfuzunun başkenti olarak görülüyor ve bu nedenle en önemli kale olarak sayılıyor.

Alvan, kasabadan Şam havaalanına kadar uzanan bölgede, İran’ın geniş ve özel güvenlik meydanları ile komuta ve eğitim kampları kurmayı başardığını belirtirken, İran’ın İsrail’i sık sık suikast operasyonlarıyla suçladığını söyledi. İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, ocak ayında gerçekleştirilen operasyonun ardından İsrail’in Suriye’de Devrim Muhafızları Ordusu’nun beş üyesinin öldürülmesine yol açan saldırısının cevapsız kalmayacağını dile getirdi. Ayrıca “Suriye’deki danışmanlarımızı hedef alan İsrail saldırısı ABD’nin desteğiyle gerçekleştirildi” dedi.

Diğer yandan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Naser Kenani, “Siyonist oluşum, içine düştüğü bataklıkta ABD’yi bölgedeki direniş taraflarıyla doğrudan savaşa sokmak istiyor” şeklinde konuştu.

Bilgilerin sızdırılması

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye rejiminin güvenliğine bağlı askeri istihbaratın, geçen ocak ayında el-Mazzeh’deki binanın hedef alınmasını takip eden saatlerde, Batı Mazzeh Villaları bölgesinde geniş bir güvenlik kampanyası yürüttüğünü bildirdi.

SOHR Direktörü Rami Abdurrahman, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, tutuklanan güvenlik görevlilerinin hedef alınan yerin yakınında bulunan bir binbaşı, asistanı, bir astsubay ve bir sivilden oluşan bir güvenlik müfrezesine ait olduğunu söyledi. Ayrıca Şam’ın batısındaki Mazzeh Villaları bölgesinin, askeri personel, politikacılar ve büyükelçilikler de dahil olmak üzere üst düzey isimlerin konutları ve karargahlarının varlığı nedeniyle neredeyse tamamen güvenlik bölgesi olarak değerlendirildiğine dikkat çekti. Mahallede Devrim Muhafızları, İslami Cihad Hareketi ve Hizbullah liderleri de yaşıyor.

Aynı şekilde Reuters’ın üç kaynaktan aktardığına göre Devrim Muhafızları, Suriye rejimine Suriye güvenlik güçleri içinden bilgi sızıntısının son ölümcül saldırılarda rol oynadığı yönündeki endişelerini dile getirdi. Kaynaklar, Devrim Muhafızları’nın bir dizi İsrail saldırısı nedeniyle Suriye’de konuşlu üst düzey subayların sayısını azalttığını belirtirken, “Orada nüfuzunu sürdürmek için Tahran’la müttefik olan Şii gruplara daha fazla güvenecek” ifadelerini kullandı.

Diğer yandan İran merkezli ‘Jomhouri-e Eslami’ gazetesi, Rus ve Suriyeli tarafları İranlı yetkilileri hedef almaya yardımcı olacak bilgileri sızdırmakla suçladı. Irak Rawabet Araştırma ve Stratejik Çalışmalar Merkezi’ne göre İran’daki ılımlı köktendinci harekete bağlı gazete, Suriye’de İranlı liderlere yönelik suikastta Rusya’nın parmağı olabileceği ihtimalini gündeme getirdi. Ayrıca İsrail operasyonlarını ve hava saldırılarını başlatırken S-300 füze sisteminin neden etkisiz kaldığını sorguladı.

Merkeze göre İran’da bir başka görüş de Rusya’nın, Gazze’deki olayların patlak vermesinin ardından bölgedeki bölgesel manzaranın karmaşıklığı nedeniyle Tahran’dan uzak şekilde ‘Suriye arenasında kontrol sahibi olmak, Moskova’nın çıkarlarını gerçekleştirmek, İran’ın hedefleri hakkında doğru bilgiye ulaşmak ve hedeflerin sayısını ve toplanma alanlarını öğrenmek’ amacıyla İran güvenlik teşkilatlarının çalışmalarına sızdığına inanıyor.

Suriye rejimi yanlısı Al-Watan gazetesinin haberine göre İran’ın Şam Büyükelçisi Hüseyin Ekberi, İran Devrimi’nin 45’inci yıl dönümü dolayısıyla Şam’daki İran Büyükelçiliği’nde basın toplantısı düzenledi. Ekberi, yaptığı açıklamada rejimin güvenlik servislerinin istihbarat bilgilerini İsrail’e sızdırması nedeniyle İran’ın üst düzey subaylarını Suriye’den çektiğine dair basında çıkan haberleri yalanladı.

“Çok gelişen bilgi teknolojisine dayalı olarak, bilgiyi almak için insan unsuruna ihtiyaç kalmamıştır” diyen Ekberi, İran’ın Suriye rejim yetkilileri hakkında olumlu görüşe sahip olduğunu ve bu tür konuşmaları doğru olmadığı için tamamen reddettiğini dile getirdi. Hüseyin Ekberi açıklamasında ayrıca, “İran güçleri, yasal ve uluslararası düzenlemelere uygun olarak hükümetle tam koordinasyon halinde Suriye’de bulunuyor” ifadesini kullandı.

Suriye merkezli birkaç muhalif internet sitesinin belirttiğine göre İran büyükelçisi, İran güçlerinin Suriye rejiminin talep ettiği her yerde hazır bulunacağını söylerken, “Suriye’de eşit olarak varız ve asla geri çekilmeyeceğiz” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ise Suriye’de askeri danışmanlarının çalışmalarının devam edeceğini belirtti.

Gerçekleri incelemek

Lübnanlı gazeteci Jean Aziz, geçen cumartesi günü yayınlanan bir makalede diplomatlardan alıntı yaparak şunları söyledi:

“Birçok tehlikeli şey oluyor ve gelişiyor. Diplomatlar burada analize gerek olmadığını teyit etmekte hızlılar. Kaydedilen ve belgelenen gerçekleri incelemek yeterlidir. Suriye rejiminin M.H. isimli İranlı milis liderini ve 56 üyeyi tutuklaması bir sürprizdi.”

“Bu, bir karşılıklı casusluk savaşı mı yoksa sadece karşılıklı suçlamalar mı?” diye soran Lübnanlı gazeteci sözlerine şöyle devam etti:

“Gerçek ne olursa olsun bu haber, iki rejim ve aynı topraklara dayanan ordular arasında yaşanan derin olayların göstergesi olmaya devam ediyor. Bu, ‘İran’ın geri çekildiği alanlara ve Suriye ile Lübnan arasındaki sınır hattının tutulmasının önünü açan noktalara Dördüncü Tümen’den birliklerin konuşlandırılmasının yanı sıra geri çekilen güçlerin yerine Hizbullah unsurlarının getirilmesi’ yönündeki İran önerisinin Suriye tarafından reddedildiğine dair diplomatik bilgiler ışığında, İran’ın Suriye’deki bazı bölgelerden kısmen çekilmesiyle aynı zamana denk geliyor. Tüm bunlar, İran’ın Suriye büyükelçisinin bu sözlerini, bir gerçeğin tepkisi veya yalanlanması, kibir veya inkâr olarak, hatta daha da kötüleşebilecek veya kamuoyuna yansıyacak bir sorunun habercisi olarak açıklamaktadır.

 Aziz ayrıca, ülkesindeki rejimin Suriye’deki varlığıyla ilgili olarak “Burada varlığımız güçlü ve asla geri çekilmeyeceğiz” dedi.

SOHR, 6 Şubat’ta rejime bağlı askeri istihbaratın, İran milislerinden M.H. isimli bir lider ve onun yaklaşık 56 üyesinin yanı sıra İran milislerine bağlı 37 yerel militanın tutukladığını bildirdi.

SOHR kaynaklarına göre ABD’nin Deyrizor ve kırsalındaki İran milis mevzilerini hedef alan hava saldırıları ortasında uluslararası koalisyona bilgi ve koordinat sağlamak suçlamasıyla Deyrizor kentinde M.H’ye ait bir çiftlik ve otomobillerin yanı sıra E.F’ye ait otomobillere de el konuldu. Ancak bu gelişme ilk kez yaşanmadı. Öyle ki medya organlarının SOHR’dan alıntı yaptıkları haberlerine göre Eylül 2022’de de rejim istihbaratı, İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah’a bağlı milislerin 34 üyesini, uluslararası koalisyon ve dış taraflarla işbirliği yaptıkları suçlamasıyla Deyrizor’un çeşitli bölgelerinde tutukladı.

Yaklaşık aynı dönemde Hizbullah, kendi saflarında yer alan Suriye uyruklu 17 kişinin uluslararası koalisyon ile iş birliği yapmak suçlamasıyla tutuklanmasıyla sonuçlanan bir kampanya yürütmüştü.

İstihbarat nüfuzu

Diğer yandan uluslararası ilişkiler araştırmacısı Muhammed Abadi, Devrim Muhafızları subaylarının Suriye’den çekilmesinin çeşitli nedenlerden dolayı taktiksel bir adım olduğunu belirtti. Abadi açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Bunların başında, İran’ın Musavi ve Omid Zadeh’ye yönelik acı verici saldırının ardından liderlerinin kaybını telafi edemeyecek ve hedef alırsa durumun kötüleşeceği korkusuyla yanıt veremeyecek olması geliyor. İran’ı böyle bir adım atmaya iten sebepler, Suriye, Irak veya İran coğrafyası dışında İran’ın yoğunlaştığı herhangi bir bölgede subaylarının hedef alınması durumunda karşılık veremeyeceğinin farkında olmasıydı. Bu, Ürdün’de üç ABD askerinin öldürülmesine yönelik mevcut tepkinin sınırlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla Suriye’de subaylarının ya da komutanlarının öldürülmesi ve yanıt verememesinden dolayı utanç duymamak için onları şimdi geri çekmeyi tercih ediyor.”

Uluslararası ilişkiler araştırmacısı sözlerine şöyle devam etti:

“Mesele, Kudüs Gücü istihbarat yetkilisi Hac Sadık lakaplı Yusuf Omid Zadeh ve yardımcısının liderliğindeki danışmanlar hücresinin geçen ocak ayında gerçekleşen son saldırıda öldürülmesiyle ilgili. Öyle ki İran medyası, Suriye istihbaratına sızıldığına inanarak, Suriye güvenlik servislerini ve güçlerini, İran güçlerinin Suriye’deki konumlarını, hatta liderlerin ikametgahları veya çalışma alanları olsun, bulundukları yerleri Mossad’a sızdırmakla suçladı. Bu nedenle İran, İranlı askeri danışmanlar hakkındaki bilgilerin sızdırılmasının arkasında istihbarat ve güvenlik servislerinin olduğuna kesinlikle inanıyor. İster ABD’nin askerlerin öldürülmesine tepkisi açısından ister İran ile İsrail arasında yaşanan gri savaş açısından olsun, Suriye’deki varlıklarının büyük bir tehlike oluşturduğunun farkında. Konu taktiksel. Strateji açısından İran, hâlâ Beşşar Esed’e milyarlarca dolar gibi çok yüksek bedeller ödendiğine ve İran askeri varlığını Suriye topraklarında sağlamlaştırmak için yüzlerce asker ve liderin feda edildiğine inanıyor. Dolayısıyla Tahran bunu hiçbir şekilde göz ardı etmeyecektir.”

Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nde (SWP) misafir araştırmacı olan İranlı güvenlik araştırmacısı Reza Azizi de İran’ın Suriye’ye doğrudan müdahalesinin son yıllarda ‘liderler ve üst düzey yetkililer düzeyinde’ sınırlı olduğuna dikkat çekti. “Güçlerin koordinasyonu sorumluluğunu üstlendiler” dedi. Diğer taraftan nüfuz esas olarak İranlı olmayan vekillere ve onlarla müttefik olan milislere dayanıyordu. Öyle ki 2020’den bu yana Hizbullah’ın rolü önemli ölçüde arttı ve neredeyse Devrim Muhafızları’nın rolüne eşit hale geldi.

Azizi konuya dair şu değerlendirmede bulundu:

“Muhtemelen Tahran, liderlerin nerede olduklarına ilişkin sızıntının kaynağı belirleninceye kadar liderleri İsrail’in ulaşamayacağı bir yerde tutma niyetindedir.”

Al-Mayadeen kanalı da Devrim Muhafızları milislerinin varlığının azaldığı yönündeki haberleri yalanladı. Kanal, güvenilir kaynaklardan alıntı yaptığı haberinde İran Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki danışmanlarının konuşlandırılmasını azalttığına dair dolaşan söylentilerin doğru olmadığı belirtti. Ayrıca “İranlı danışmanlardan ailelerini yanlarına almadan Suriye’ye gitmeleri istendi” dedi.

Suriye pragmatizmi

Emekli General ve ulusal güvenlik ve savunma uzmanı Yarub Saher, Suriye rejiminin İsrail’e bilgi sızdırdığı iddialarını yalanladığı açıklamasında şu ifadeleri kulandı:

“Suriye varlığının kalıcılığını, istikrarını ve yaşamının devamını sağlamak amacıyla Suriye’de ulusal güvenliğin ve yüksek çıkarların temellerinin, tüm ülke ve çevresindeki bölgeye yönelik ulusal kaygılara ve genel politikalara dayanmadığının, daha ziyade iktidardaki rejimin hayatta kalmasına ve istikrarına hizmet etmeye dayandığının bilincinde olmalıyız. Bu bekaya hizmet edecek her şeye başvuruluyor ve ülkenin tüm ulusal güvenlik hedefleri bir kenara atılıyor. Tek bir hedef var, o da ülke düşse bile rejimin düşmesini engellemektir. Bunun için de rejimin pragmatizmi ve çıkarları en çirkin biçimleriyle takip ediliyor. Suriye’nin pozisyonlarını ve yansımalarını, ittifakların doğasının dışında olduğunu görüyoruz. Mesela rejimin İsrail düşmanlığı göstermesi ve masa altında tüm detaylarıyla anlaşmalar yapması bunun en güzel kanıtıdır. 1974’te savaş sonrasında İsrail- Kissinger- Esed anlaşması yapılmıştır. Bu, Suriye rejiminin korunması şartıyla İsrail ile cephenin 50 yıl sükunetini sağladı. Suriye rejimi, hayatta kalma içgüdüsüyle dikkatini başka yöne çekerek kendisine hizmet edecek olanı örmeye başladı ve pragmatizmini İran’dan masa altında İsrail’e ve ABD’ye çevirdi. İsrail ve ABD’nin İranlı liderleri, danışmanları, subayları, Hizbullahçıları (Hizbullah’ın takipçileri) ve etkili liderlik hedeflerini avlaması, Suriye, İsrail ve ABD uyumunun sadece ikinci dereceden kanıtıdır. Bunların tamamı, bu rejimi mümkün olduğu kadar hayatta tutmak adınadır.”

*Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.