Dünya ve Araplar Gazze savaşından ne öğrendi?

İsrail'le her türlü ilişki, Filistinlilerin isteklerine cevap verecek adil bir çözümle başlamalıdır.

İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
TT

Dünya ve Araplar Gazze savaşından ne öğrendi?

İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)
İsrail'in güneyinden, Gazze Şeridi'ndeki yıkımı gösteren bir fotoğraf, 19 Şubat 2024. (AFP)

Hişam el-Ganem

Bu satırları yazarken, İsrail’in Gazze'ye yönelik saldırısının kurbanlarının sayısı 28 binden fazla ölüye, 68 binden fazla yaralıya ve yaklaşık üçte ikisi çocuk ve kadın olmak üzere 7 bin kayba ulaştı. Bu oran Gazze nüfusunun yüzde 5'inden fazlasına tekabül ediyor. ABD gibi bir ülkede bu oran 16 milyondan fazla insan anlamına geliyor. İşte bu kadar insan, İsrail'in Gazze'de yürüttüğü imha savaşı sırasında beş aydan kısa bir süre içinde öldürüldü, yaralandı ya da kayboldu.

Devam eden avaş, Gazze'yi yaşanmaz bir bölgeye dönüştürmeyi amaçlayan sistematik bir savaş gibi görünüyor. Çeşitli araştırma merkezlerinin tahminlerine göre İsrail geçen ayın başına kadar Gazze Şeridi’ne 65 bin ton patlayıcı attı. Bu, Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan nükleer bombaların dördünden fazlasına eşdeğer (her bir bombanın gücü yaklaşık 15 bin ton). Hiroşima'nın alanı 900 kilometrekare iken Gazze'nin alanı üç katından biraz daha az.

İsrail saldırganlığı, toprak sahiplerinin topraklarında hayatta kalmalarını artırabilecek her şeyi hedef aldı. Tel Aviv, hastaneler, tıbbi kompleksler ve ambulanslar da dahil olmak üzere sağlık sektörünün çoğunu yok etti. 340'tan fazla doktor ve sağlık çalışanını öldürdü, yüzlercesini yaraladı ve tutukladı. Bugün 10 bin kanser hastası, 8 bin hepatitli sağlık sektörünün yıkımı nedeniyle ölüm riskiyle karşı karşıya. 60 bin hamile ise sağlık hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle risk altında. Diğer yandan çoğu okul, üniversite ve su, elektrik, kanalizasyon ağları da dahil olmak üzere altyapı tahrip edildi. Devam eden bu saldırıda İsrail, özellikle gazetecileri hedef aldı. Gerçekleri dünyadan gizlemek amacıyla 120'den fazla gazeteciyi öldürdü. Halen Gazze'deki 2 milyon 200 bin Filistinliye yiyecek, su, yakıt ve ilaç sağlanması engelleniyor. İsrail, şu anda 60 kilometrekareden küçük bir alanda bir buçuk milyondan fazla Filistinliyi barındıran Refah kentine saldırı düzenlemekle tehdit ediyor. Bu da on binlerce Filistinlinin öldürülmesi veya yaralanması anlamına geliyor.

“Gazze'deki imha savaşının sürdürülmesinde sorumluluğu üstlenen yalnızca İsrail değil, özellikle Batı ve ABD'dir.”

Birden fazla İsrailli yetkili, ordularının Gazze'deki saldırılarının, tüm Araplara, İsrail'e saldırmaya cesaret etmeleri halinde başlarına bunun geleceğini anlamaları gerektiği yönünde bir mesaj olduğunu söyledi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsraillilerin Gazze'de kazanamaması halinde Ortadoğu'da yaşayamayacaklarını ifade etti. Bu basitçe, eğer askerî açıdan üstün değillerse, Araplarla birlikte yaşayamayacakları anlamına geliyor.

(foto altı) Refah'ta yerinden edilmiş Filistinliler, 19 Şubat. (Reuters)
Refah'ta yerinden edilmiş Filistinliler, 19 Şubat. (Reuters)

Arapların Gazze'de Filistin halkına karşı yürütülen barbarlıktan ve imha savaşından neler öğrendiklerini anlatalım:

Birincisi: Arapların bu savaşta öğrendikleri en önemli ders, kendilerini savunmak için her türlü kuvvete sahip olmaları gerektiğidir. Çünkü İsrail'in gelecekte olası bir savaşta uluslararası hukuka ve insancıl hukuka uyacağını kabul etmek, sonuçları hesaplanmamış bir macera olacaktır. Güç dengesizliği nedeniyle İsrail'le bir arada yaşamak, Arapların kabul edemeyeceği varoluşsal bir tehlikedir.

İkincisi: Gazze'deki imha savaşının sürdürülmesinde sorumluluğu üstlenen yalnızca İsrail değil, özellikle Batı ve ABD'dir. Şayet ABD savaşı durdurmak isteseydi bunu birkaç saat içinde başarabilirdi. Zira savaşın durması için ABD Başkanı Joe Biden'ın İsrail'e silah ve mühimmat tedarikini durdurduğunu açıklaması yeterli.

Üçüncüsü: ABD defalarca İsrail'in Arap dünyasına entegrasyonunu, İran karşısında Arap ülkelerine bir güvenlik ilavesi olarak pazarlamaya çalıştı. Ancak gerçek şu ki Gazze savaşı, İsrail'in kendisine yaklaşan herkes için bir güvenlik yükü olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkardı. 7 Ekim'de kendini koruyamadı ve Gazze'ye karşı yürüttüğü imha savaşının üzerinden dört aydan fazla süre geçtikten sonra, yalnızca kendi üretimi ilkel silahlara sahip olan Filistinli örgütleri ortadan kaldırmayı başaramadı. İsrail'in, savaşın başka cephelere yayılması tehlikelerinden kendisini korumak için ABD'ye ve diğer Batılı ülkelere ihtiyaç duyduğunu da belirtmeden geçemeyiz. Ancak sahip olduğu tüm ateş gücüne rağmen başka bir silahlı örgütün güney Lübnan'dan kendisine saldırmasını engellemeyi başaramadı.

“İsrail'in mağlup edilebilecek bir ülke olduğu, dolayısıyla kendi şartlarını Araplara dayatacak durumda olmadığı ortaya çıktı.”

Dördüncüsü: Gazze'deki savunmasız sivilleri öldürerek Araplara Ortadoğu'nun ‘yıkıcı canavarı’ olduğu mesajını vermeye çalışmasına rağmen İsrail'in başarısızlığı ve güvenlik açığıdır. İsrail'in mağlup edilebilecek bir ülke olduğu, dolayısıyla kendi şartlarını Araplara dayatacak durumda olmadığı ortaya çıktı. Bu bizi bu makalenin amacına getiriyor.

Dünya, Filistin-İsrail anlaşmazlığı çözülmeden Ortadoğu'da barışın mümkün olmadığının farkına vardı. Bu, Suudi Arabistan'ın defalarca söylediği, İsrail'le her türlü ilişkinin Filistin halkının özgürlük ve bağımsızlık özlemlerine yanıt veren adil bir çözümle başlaması gerektiği yönündeki sözünün geçerliliğini kanıtlıyor. Bu nedenle Suudi Arabistan, Trump döneminde önceki İbrahim Anlaşmaları’nın bir parçası olmayı reddetmişti. Suudi Arabistan, İsrail ile ‘normalleşmenin’ ABD ile Suudi Arabistan arasındaki herhangi bir savunma anlaşmasının parçası olmasını isteyen Biden yönetimiyle yaptığı görüşmelerde bu çatışmaya adil bir çözüm bulunmasını şart koştu.

Bugün dünyanın bütün ülkeleri, Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümünün Gazze'deki mevcut savaşın sonuçlarından biri olması gerektiğini söylüyor. ABD, birden fazla Amerikalı yetkili aracılığıyla net bir takvime göre Filistin devleti kurma projesi üzerinde çalıştığını açıkça duyurdu. ABD, Filistin devletinin tanınması veya Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'nde bu devletin itiraz edilmeden tanınması yönünde bir karar alınmasına izin verilmesi meselesini inceliyor. Dışişleri Bakanlığı'na, İsrail'in güvenliğinden ödün vermeden Filistin devletinin kurulmasına yol açacak bir dizi seçenek hazırlama talimatı veren Biden, Filistin devletinin silahsızlandırılabileceğini söylüyor.

“Riyad, İsrail ile barış ilişkileri kurmadan önce bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını şart koşuyordu.”

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Münih Güvenlik Konferansı'nda, ülkesinin Filistin devleti kurma ve İsrail'i bölgeye entegre etme yönünde bir plan geliştirmeye çalıştığını, bu planın birkaç hafta içinde ortaya çıkabileceğini belirtti. Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise Gazze'deki Filistin halkının İsrail'le birlikte barış içinde yaşayacak bir Filistin devleti kurma konusunda Almanya'ya güvenebileceğini söyledi. İngiltere ise Filistin devletinin tanınması konusunu incelediğini bildirdi. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ortak bir bildiri yayınlayarak Gazze'de derhal ateşkes sağlanması ve Filistin devletinin kurulmasına yol açacak siyasi bir çözümün başlatılması çağrısında bulundu. Avrupa Birliği (AB), Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell aracılığıyla, AB’nin tam egemen Filistin devletine ulaşmayı amaçlayan bir barış planı hazırladığını söyledi.

Filistin-İsrail çatışmasını bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacak şekilde sonlandırmaya yönelik bir siyasi hareket var. Burada Biden yönetiminin Gazze'deki savaşı siyasi bir fırsata dönüştürmek istediğini belirtmeliyiz. Bu fırsatın özü, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması karşılığında Suudi Arabistan’la imzalanan savunma anlaşmasıyla İsrail'in Arap dünyasına entegrasyonunu birbirine bağlamak.

Şunu da belirtelim ki, başlangıçta bağımsız bir Filistin devletinden değil, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına giden siyasi yoldan bahsediliyordu. Ancak Riyad netti ve İsrail ile barış ilişkileri kurmanın koşulu olarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını şart koşuyordu. Gazze’ye yönelik saldırganlığın bitmesinin en büyük öncelikleri olduğunu ifade eden Suudi Arabistan, “İsrail 1967'de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilene ve bu topraklar üzerinde başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devleti kurulana kadar İsrail'le ilişkilerini normalleştirmeyeceğini” ABD yönetimine bildiren muhtırasını yayınladığında bu durum daha da açık bir hal aldı.

(foto altı) İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 17 Şubat'ta Münih'te ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile bir araya geldi. (AP)
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 17 Şubat'ta Münih'te ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile bir araya geldi. (AP)

Bana öyle geliyor ki bu açıklama, Riyad'ın İsrail ile normalleşme konusundaki tutumu sorulduğunda ABD yönetiminin desteklediği Riyad'ın tutumunun yanlış yorumlanmasını engellemek için geldi. Blinken Doha'da, “Bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yol açacak bir takvime göre açık bir siyasi yol olması halinde Riyad'ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye hazır olduğunu” duyurdu.

Filistin-İsrail çatışması daha az karmaşık olsaydı Riyad sessiz kalabilir ve yanıt vermeyebilirdi. Ancak bu çatışma devletin sınırlarına, Kudüs'e, işgal altındaki Filistin topraklarındaki yerleşimlerin geleceğine, Filistinli mültecilere ve İsrail ile Filistinlilerin güvenlik sorunlarına odaklanıyor.

“Gazze'deki savaşı durdurmadan ve İsrail güçlerini buradan çekmeden iki devletli çözümden bahsetmenin inandırıcılığı olamaz.”

Eğer bu çatışmanın çözümü sadece bir Filistin devletinin kurulması olsaydı, bu çatışma 2000 yılında İsrail'in Batı Şeria'nın yüzde 90'ından çekilmeyi, yerleşimleri için toprak takası yapmayı, mahallelerin bir kısmı Filistinlilere, bir kısmı da İsraillilere ait olacak şekilde Doğu Kudüs'ü mahallelere bölmeyi ve Mescid-i Aksa üzerindeki egemenliğini sürdürmeyi teklif ettiği Camp David'de sona ererdi. Ya da çözüm, Filistinlilerin ve Arapların, Trump'ın Filistinlilere Batı Şeria'nın yüzde 70'inde, Ölü Deniz'den Akdeniz'e kadar uzanan İsrail devleti içinde bir devlet vereceğini söyleyen planını kabul etmesi olabilirdi.

Her halükârda, Gazze'deki savaşı durdurmadan, İsrail güçlerini buradan çekmeden, Doğu Kudüs’ü de kapsayacak şekilde Batı Şeria'daki yerleşimlerini durdurması için İsrail'i bağlayıcı uluslararası bir karar yayınlamadan iki devletli bir çözümden bahsetmenin inandırıcılığı olamaz.

Eğer Batı iki devletli çözüm konusunda ciddiyse, Doğu Kudüs dahil Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni İsrail'in çekilmesi gereken işgal edilmiş topraklar olarak kabul eden uluslararası hukuka uygun olarak, bu çözümün çerçevesini duyurmak gerekiyor. Bu, Filistin devletinin tanınmasına yönelik herhangi bir sürecin, 5 Haziran 1967'den önceki sınırların da tanınması anlamına geliyor.

Uluslararası hukuka uygun olan bu tanınma, İsrail ile müzakerelerde iki konuyu ortadan kaldıracak: ‘Filistin devletinin sınırları ve Doğu Kudüs.’ Bunlar İsrail'le yapılan tüm müzakerelerin en önemli iki meselesi. Çünkü 2000 yılında Camp David görüşmelerinde çatışmanın sona ermesini engelleyen bu iki konu oldu. Bu iki konunun müzakerelerden çıkarılmaması, uluslararası toplumun bu çatışmanın sona ermesini istemediği anlamına geliyor. Bu bağlamda özellikle de Filistinliler ve Araplar, tarihi Filistin topraklarının yüzde 78'inde İsrail’i kabul ederek önemli bir taviz vermişken yine de bu tarafa yaklaşmıyorlar.

Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria'daki İsrail yerleşimleri, Filistinli mülteciler meselesi ve İsraillilerin ve Filistinlilerin istediği güvenlik garantileri gibi geri kalan meseleler bir takvime ve açık tahkim mekanizmalarına göre müzakere edilebilir.

(foto altı) Gazze Şeridi'ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki yıkımın ortasında kalmış bir araba, 19 Şubat. (Al Majalla)
Gazze Şeridi'ndeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki yıkımın ortasında kalmış bir araba, 19 Şubat. (Al Majalla)

Bu sorunların çözümü yok. Burada kimse adına konuşmak istemiyorum. Ancak yerleşim meselesinde Filistinliler ile İsrailliler arasında aynı oran ve değerde toprak takası yapılabilir. Bu, iki taraf arasında daha önce yapılan müzakerelerde de dile getirilen bir konuydu. Hatta İsrailli yerleşimciler, İsrail'in aynı sayıda Filistinli mülteciyi kendi topraklarına geri göndermeyi kabul etmesi karşılığında İsrail vatandaşlığından vazgeçip Filistin vatandaşlığını ve yasalarını kabul etmeleri durumunda Filistin vatandaşı bile sayılabilirler.

“Ortadoğu'yla ilişkisi olan herkes için manevi bir yük haline gelen İsrail'in, Ortadoğu'nun bir parçası olması için zaman daralıyor.”

Güvenlik garantilerine gelince, bunlara İsrail'den daha çok Filistin halkı ihtiyaç duyuyor. Bazıları silahsızlandırılmış bir Filistin devleti öneriyor. Filistinliler şu anda kendi üretimleri dışında kendilerini savunacak silahlara sahip değil. Bu nedenle Filistinliler, İsrail'in kendi topraklarına ya da karasularına girmesini veya egemenliklerini ihlal etmesini engelleyen uluslararası garantilerin olması koşuluyla, silahsızlandırılmış bir devleti kabul etmekten çekinmeyecektir.

Sonuç olarak ABD’liler ve Avrupalılar normalleşmeden, iki devletli çözümden, İsrail'in Ortadoğu'ya entegrasyonundan çokça söz ediyor. Ancak İsrail'le ilişkisini sürdüren herkes için manevi bir yüke dönüşen İsrail'in, onun bir parçası olması için zamanının daraldığını fark etmiyorlar. İsrail'in Gazze'de işlediği suçların boyutu göz önüne alındığında Araplar, İsrail'le barışın halen mümkün olmasına rağmen bunun artık arzu edilir olmadığı kanaatine varmaya yakınlar. Çünkü soykırım uygulayan, karşılaştığı siyasi zorlukları sürekli savaşla çözmeye çalışan, güvenliğini koruyamamasına daha fazla şiddetle karşılık veren irrasyonel bir devletle bir arada yaşamak onlar için büyük bir yük ve buna katlanmak onların çıkarına değil.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Tunuslu bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)
TT

Tunuslu bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said (Reuters)

Yerel medyaya göre Tunus'ta bir mahkeme dün Milletvekili Ahmed Seydani'yi, ülkenin son sel felaketinin ardından sosyal medyada Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırdı.

Seydani, bu ayın başlarında, Tunus'un çeşitli bölgelerinde altyapıya zarar veren sellere neden olan olağanüstü yağışların ardından Saïd'in iki bakanla yaptığı görüşmeyle ilgili Facebook'ta yaptığı, "Cumhurbaşkanı, yetki alanını resmi olarak yollara ve su borularına genişletmeye karar verdi. Görünüşe göre yeni unvanı Sanitasyon ve Yağmur Suyu Drenajı Başkomutanı olacak” yorumu nedeniyle tutuklandı.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Seydani'nin avukatı Husameddin Bin Atya ajansa yaptığı açıklamada, müvekkilinin Telekomünikasyon Kanunu'nun 86. maddesi uyarınca yargılandığını ve bu maddenin “Kamu iletişim ağları aracılığıyla kasıtlı olarak başkalarına zarar veren veya huzurunu bozan herkesi” bir ila iki yıl hapis ve 100 ila 1.000 dinar (yaklaşık 300 avro) para cezası öngördüğünü söyledi.

Tunus'ta geçen ay 70 yıldan fazla süredir görülen en şiddetli yağışların ardından en az beş kişi hayatını kaybetti, birçok kişi ise hala kayıp durumunda.


BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
TT

BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)

Sudan'daki bağımsız uluslararası araştırma misyonu dün, geçen ekim ayında "Hızlı Destek Kuvvetleri"nin (HDK) eline geçmesinden bu yana birçok vahşete tanık olan Sudan'ın el Faşir kentinde "soykırım eylemlerinin" meydana gelmesini kınadı.

Birleşmiş Milletler misyonu, Sudan'ın batı Darfur bölgesindeki bu şehirde HDK'nin sistematik eylemlerinden çıkarılabilecek tek makul sonucun soykırım niyeti olduğu sonucuna varan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ABD Hazine Bakanlığı, el Faşir'deki suistimalleri nedeniyle üç HDK komutanına yaptırım uyguladı. Bakanlık, bu kişilerin HDK'nin şehri ele geçirmesinden önce 18 ay süren el Faşir kuşatmasında yer aldığını belirtti.


Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.