Bağdadi'nin eşleri ve kızıyla yapılan röportajlar Ezidi kadınların çektiği acıları gün yüzüne çıkardı

‘DEAŞ’ın prensesi’ tarafından açıklanan sırlar, örgütün ve lideri Bağdadi’nin işlediği ihlalleri ortaya koydu.

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)
Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)
TT

Bağdadi'nin eşleri ve kızıyla yapılan röportajlar Ezidi kadınların çektiği acıları gün yüzüne çıkardı

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)
Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed (Sosyal medya siteleri)

Al-Arabiya televizyon kanalının, DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin üç eşi ve kızıyla yaptığı röportajlar, Bağdadi'nin hayatındaki sırları ortaya serdi. Kadınlara yönelik ihlallere ilişkin dokunaklı hikayelerden Bağdadi’nin Roma'ya kadar yayılma hayallerine birçok sırrın gün yüzüne çıktığı röportajlar, Arap ve uluslararası medya kuruluşlarının ilgisini çekecek bilgiler içerirken birincil kaynak haline geldi.

DEAŞ’ın eski lideri Bağdadi'nin eşleri ve kızının açıklamaları, eşlerinden biri olan Esma Muhammed el-Kubeysi ve kızı Umeyme’nin verdiği ve şiddet eylemleri, terör örgütleri tarafından daha önce görülmemiş şekillerde yeni öldürme yöntemleri ve muhaliflerin cansız bedenlerinin parçalanması gibi eylemlerle dünyayı ayağa kaldıran Bağdadi’nin hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyor gibi göründükleri görüntü öfkeli yankılar uyandırdı.

Bağdadi'nin eşleri ve kızının üzgün görüntüsü ve bazılarının siyah peçe takması, terör örgütü liderinin eşi ve kızının kimliğini öğrenmek için uzun süredir bekleyen kamuoyuna, yaşadıkları acıyı pazarlamak istediklerini, çok dikkatli bir şekilde gerçek rollerine aykırı bir tablo çizdikleri şeklinde yorumlandı.

“DEAŞ’ın prensesi”

Ezidi ‘esirlerden’ biri olan Esma Muhammed’i tanıyanlar, onun örgütün yayılma sürecinde ‘DEAŞ’ın prensesi’ olarak anıldığını, örgüt içindeki hayatının her aşamasında onun yanında olduğunu itiraf ettiği Bağdadi’nin eşi olduğunu iddia ettiğini, ondan hiç ayrılmadığını, Bağdadi’nin ve DEAŞ’ın yaptıklarına itiraz etmediğini ve kınamadığını söylediler.

Bağdadi’nin kızı Umeyme ile yapılan röportaj ise bir şekilde DEAŞ’taki esaretten kaçan binlerce Ezidi kadının öfkesini yeniden alevlendirirken erkeklerinin öldürülmesi, kızlarının kaçırılması ve örgüt tarafından esaret altında tutulması gibi büyük acılar çeken Ezidiler arasında büyük yankı uyandırdı. Örgüt tarafından Musul ve Sincar'da tutulan bin 208'i kadın olmak üzere 3 bin 576 Ezidi serbest bırakılırken örgütün kaçırdığı 2 bin 600 kadının akıbeti ise halen bilinmiyor.

Ezidi Milletvekili Vian Dakhil, Bağdadi'nin eşinin ve kızının ekranda görünmesi karşısında şoke olduğunu söyledi. Masum ve olanlarla hiçbir ilgileri yokmuş gibi görünmeye çalıştıklarını vurgulayan Dakhil, bu şekilde röportajı izleyenleri, mağdurları ve ailelerini, hatta güvenlik güçlerini dahi kandıramayacaklarının altını çizdi.

FOTO: Ebubekir el-Bağdadi’nin kızı Umeyme (Sosyal medya siteleri)
Ebubekir el-Bağdadi’nin kızı Umeyme (Sosyal medya siteleri)

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı habere göre Ezidi vekil, “(Bağdadi'nin eşinin) ne söyleyeceğini ve bu röportaj sayesinde iletmeye çalıştığı mesajı net bir şekilde bildiği çok açıktı. Bağdadi'nin eşi gibi bir terörist ve suçlunun gelip olan bitenlerden haberi olmayan bir ev hanımı ve bir eş olduğunu söylemesi onu gülünç duruma düşürüyor” ifadelerini kullandı.

Üstü kapalı mesajlar

Röportajlarla üstü kapalı olarak iki tarafa mesajların verildiğine inanan Dakhil, bunlardan birinin halen tekfirci düşünceyi benimseyen terör örgütleri, hücreleri ve DEAŞ’lılar olduklarını, ancak şu an bulundukları bölgelerin hükümetin kontrolünde olmasından ve haklarında güvenlik ya da hukuki soruşturma yapıldığından sessiz kalmayı tercih ettiklerini ve onlara ‘Ben hala buradayım’ mesajı verilerek onları rahatlatmanın amaçlandığını, belki de farklı isimler altında başka bir terör örgütü olarak yola devam ettiklerine şahit olacağımızı söyledi.

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed’in bir zamanlar DEAŞ’ı yöneten kişi olduğuna işaret eden Dakhil, “Kocası teoriler geliştirmek ve konuşmalar yapmakla meşgulken o örgütün bir numarasıydı. Diğer milletlerden gelen teröristlerin beyniydi. Onlarla iletişim kuruyordu ve iş birliği yapıyordu. Onun katıldığı toplantılar yapılıyordu” şeklinde konuştu.

Ezidi Milletvekili, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mesaj verilen ikinci taraf ise kendisini kocasının eylemlerinden habersiz, hiçbir şeyi olmayan, sadece kocasının emirlerini yerine getiren ve ona itaat eden, çocukları ABD güçleri tarafından öldürüldüğü için payına düşeni alan bir mağdur olarak gösterip sempatisini kazanmaya çalıştığı toplum ve güvenlik kurumlarıydı.”

Dakhil, bazı insanların Bağdadi’nin eşine duyduğu sempatiyi ‘bir terörist ve suçlunun gerçek yüzünü göremedikleri için gerçek bir felaket’ olarak nitelendirdi.

Gizlenen sırlar

Esma Muhammed'in kimliğiyle ilgili sırları açıklayan Ezidi Milletvekili, Esma Muhammed’in Bağdadi ile 1999 yılında evlendiğini ve öldürülene kadar eşi olarak kalmaya devam ettiğini söyledi. Esma Muhammed'in Arapça, İngilizce ve Türkçeyi akıcı bir şekilde konuştuğunu ifade eden Dakhil, (Bağdadi) daha önce El Kaide örgütünde olduğu için örgütün fikirlerine inandığını belirterek, “Bir gün Ebu Musab El-Zerkavi'nin yardımcısıydı, bir gün El Kaide'nin Irak'ta gerçekleştirdiği terör eylemlerinin sorumlusuydu. O dönemde adı Ebu Dua es-Samarrai’ydi” dedi.

Bağdadi'nin 2004 yılında ABD güçleri tarafından tutuklanıp bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakıldığında bile eşinin onun El Kaide üyesi olduğundan kesinlikle emin olduğunu vurgulayan Dakhil, “Bunu biliyordu. O dönemde terör örgütü El Kaide'nin liderleriyle ilişkisi vardı. Esma Muhammed de Samarralıydı. Bağdadi, rahatça terör eylemleri düzenlemek için Termiyey’ye taşınana kadar Samarra'da bir camide imamlık yaptı” şeklinde konuştu.

Esma Muhammed’in Irak dışındaki diğer milletlerden DEAŞ üyeleriyle görüşmelerden sorumlu olduğu için Arapça dışında diller öğrendiğini söyleyen Dakhil, “Bağdadi, diğer milletlerden DEAŞ üyeleriyle yapılan toplantıların bazılarında vardı, bazılarında ise yoktu. Hatta Esma Muhammed, Bağdadi, terör eylemleri düzenlemeye gittiğinde örgütün liderleriyle toplantılar yapıyor, emirler ve talimatlar veriyordu. El-Adnani ile çok yakındı. Terör eylemlerinin çoğu ve yaşanan her şey el-Adnani ile paylaştığı odada planlandı” ifadelerini kullandı.

Esma Muhammed’in aynı zamanda DEAŞ’ın şehirlerde peçesiz gezen kadınları izleyen ve peçesiz olduklarını gördüklerinde demirden yapılmış ve dişleri olan bir aletle darp eden Hisbe biriminin sorumlusu olduğunu söyleyen Ezidi Milletvekili, “Bu barbarca eylem sonucunda Musul'da ve başka yerlerde çok sayıda genç kız hayatını kaybetti” dedi.

Kadın esirlerin denetimi

Bağdadi'nin eşi Esma Muhammed'in Ezidi esirlerle ilgili rolüne de değinen Vian Dakhil, “Erkekler Sincar'da öldürüldüğü için her hafta Ezidi ailelerin, kadınların ve çocukların tutulduğu cezaevlerine gidiyordu. Buradan 10 yaş ve üzeri olan erkek çocukları alınıp eğitim kamplarında ‘hilafetin yavruları’ olarak adlandırılan gruplara katılmak üzere gönderiliyorlardı. Bu çocukların sayıları bin 600'ün üzerinde. Genç kızları ise evine götürüyordu. Bağdadi, her gün daha 10 yaşında olan onlardan birine yatak odasında tecavüz ediyordu. O mağdur genç kızların çığlıklarını o duydu. Daha sonra bu kızları diğer DEAŞ üyelerine satıyorlardı” diye anlattı.

FOTO: DEAŞ’ın eski lideri Ebubekir el-Bağdadi (AFP)
 DEAŞ’ın eski lideri Ebubekir el-Bağdadi (AFP)

Ezidi Milletvekili Dakhil, sözlerine şöyle devam etti:

“Sadece bir Ezidi kadını olduğunu ve diğerlerine kendi kızı gibi davrandığını söylediğinde yalanları ve uydurmaları karşısında dehşete düştüm. Ama diğer suçlunun, yani kızı evde dokuz kadın esir bulunduğunu ve bu kadın esirlerin saldırıya uğradığını, sonra satılıp yerlerine başkalarının getirildiğini söyledi. Genç kızlar, Ebubekir el-Bağdadi'nin evinden geldikleri ve onlara ilk tecavüz eden o olduğu için böyle korkunç şekilde daha yüksek fiyata satıyorlardı. Bu şekilde kadın esir ticareti yapıyorlardı. Kim en çok parayı öderse tecavüze uğrayan kız ona veriliyordu ve bu alışveriş her gün tekrarlanıyordu.”

Soykırım

Acımasız terör örgütü DEAŞ’ın gerçekleştirdiği soykırım sonucunda Ezidilerin büyük bir felakete uğradığını vurgulayan Dakhil, “(Örgüt) yetişkin ve genç erkekleri öldürüp, kadınları ve kızları kaçırıp esir olarak sattı. Musul ve Rakka'da Ezidi kızların satıldığı bir esir pazarı kuruluyordu. Her birinin bir fiyatı vardı. Bir DEAŞ üyesi bu rakamı ödemeye zorlanırsa satıcı gönülsüzce indirim yapıyordu” dedi.

Dakhil, şunları söyledi:

“Bağdadi'nin eşinin ve kızının mazlum ve uysal kuzular gibi dışarıda serbestçe dolaşması çok acı verici. (Esma Muhammed’e hitaben) sen kızın için ağlayıp babasının onu 12 yaşındayken terörist Mansur'la evlendirmesini kınıyorsun. Peki sana soruyorum: 10 yaşındaki Ezidi kızları getirip, terörist kocanın onlara tecavüz etmesine izin verirken ve yan odada onların çığlıklarını duyarken ne yapıyordun? Olanlar umurunda değildi, tek düşündüğün kızların satış fiyatlarını artırmaktı. Onlar terörist kocanın rızasıyla kadın esirler olarak o evden çıkıyorlardı ama sen 12 yaşında normal, yasal olarak evlendirilen kızın için ağlıyorsun.”

Dikkat çekici röportajlarla ilgili detaylara değinen Iraklı Milletvekili, son olarak şunları söyledi:

“Bir ay önce Türkiye tarafından Iraklı yetkililere teslim edilen bu suçlunun ve çocuklarının Irak'ta adil bir şekilde yargılanacakları düşüncesiyle iade edilmiş olmaları, Irak güvenlik ve istihbarat güçlerinin gayretlerinin bir sonucu. Bu aynı zamanda güvenlik güçleri tarafından, DEAŞ’lı suçluları nerede olurlarsa olsunlar aramaya devam ettikleri yönünde topluma verilen bir güven mesajıdır. Yıllardır Bağdadi'ye yakın olan ve saklanan isimleri arıyoruz. Ancak güvenlik güçleri bunları getirip ekrana çıkararak, ‘Nerede olurlarsa olsunlar DEAŞ’lı suçluların peşindeyiz. Saklanarak bizden kaçamazlar. Onları içeri alırız, yargılarız ve adalete teslim ederiz’ dediler.”



Lübnan, patlayıcı sevkiyatı dosyasında Hizbullah yetkililerinin peşinde

Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)
Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)
TT

Lübnan, patlayıcı sevkiyatı dosyasında Hizbullah yetkililerinin peşinde

Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)
Hizbullah destekçileri, 27 Eylül’de Beyrut’un güney banliyölerinde düzenlenen etkinlikte örgütün bayraklarını sallarken (AFP)

Lübnan’da yaklaşık iki hafta önce Bekaa Vadisi ile Cebel Lübnan arasındaki Dahr el-Baydar yolunda ele geçirilen ve Hizbullah’ın kendisine ait olduğunu kabul ettiği patlayıcı yüklü kamyonla ilgili soruşturmada yeni bir aşamaya geçildi. Kamyonla birlikte gözaltına alınan iki kişinin sorgulanmasından, örgütte sorumlu oldukları belirtilen iki kişinin yakalanmasına yönelik işlemlere geçildi.

Askerî Mahkeme savcısı Klod Ganem, “Sacid” ve “Zülfikar” kod adlarıyla bilinen iki kişi hakkında celp kararı çıkardı. Güvenlik birimlerinden bu kişilerin yerlerinin tespit edilerek en kısa sürede ifadeye götürülmeleri istendi. Karar, soruşturmanın kapsamının genişletilmesinin önünü açtı.

“Sacid” ve “Zülfikar”

Bu adım, gözaltındaki iki kişinin ifadelerine dayanıyor. Şüpheliler, “Sacid” adlı bir kişinin patlayıcıları Bekaa bölgesindeki Baalbek’te kendilerine teslim ettiğini ve bunları Beyrut’un güney banliyölerine götürerek “Zülfikar” adıyla tanınan bir kişiye teslim etmelerini istediğini anlattı. Her iki kişinin de Hizbullah yetkilisi olduğu belirtiliyor.

Adli bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada ön soruşturmanın sürdüğünü belirterek olayın aydınlatılmasına ve sorumlulukların belirlenmesine yardımcı olabilecek bilgilerin toplanmaya devam edildiğini söyledi.

Kaynak, yargı makamlarının attığı adımların sorgulamalardan elde edilen bulgular ve dosyayı takip eden güvenlik birimlerinin elindeki veriler doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

Soruşturmanın mevcut aşamasında, gözaltındaki iki kişinin cep telefonlarının yanı sıra şüphelilerden birinin eşine ait telefonun da incelenmesine öncelik veriliyor. Adli kaynak, telefonların soruşturmanın diğer bağlantılarını ortaya çıkarabilecek ek bilgiler içerip içermediğinin belirlenmeye çalışıldığını söyledi.

Kaynak, elde edilmesi beklenen sonuçların teknik incelemelerin tamamlanmasına, çıkarılan verilerin değerlendirilmesine ve bunların soruşturma konusu olaylarla bağlantısının belirlenmesine bağlı olduğunu ifade etti.

“Tamamen güvenlik meselesi”

İki celp kararının çıkarılması, patlayıcı sevkiyatını gerçekleştiren kişilerin gözaltına alınmasıyla soruşturmayı sınırlı tutmaya ve takibatı durdurmaya yönelik tüm girişimlerin sonuçsuz kaldığına işaret ediyor.

Adli kaynak, yargı ve güvenlik birimlerinin dosyayı siyasi değerlendirmelerden bağımsız olarak tamamen bir güvenlik meselesi şeklinde ele aldığını vurguladı.

cdfv
Hizbullah destekçileri, Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen konvoyda (El-Merkeziyye)

Güvenlik güçleri, bu ayın 8’inde ülkenin doğusundan Beyrut’a doğru ilerleyen ve 500 kilogram yüksek patlayıcı madde taşıyan bir kamyonu durdurmuştu. Kamyonun sürücüsü ile yanındaki kişi gözaltına alınmıştı. Hizbullah ise daha sonra patlayıcıların kendisine ait olduğunu kabul etmişti.

Soruşturmanın sürdürülmesi, Lübnan devletinin adli süreci sonuna kadar götürme kararlılığını yansıtıyor. Bununla birlikte kişilerin sorumluluğunun belirlenmesi, soruşturma sonucunda elde edilecek bulgulara bağlı bulunuyor.

Adli kaynak, iki celp kararının çıkarılmasının suçlamaların kesinleştiği veya doğrulandığı anlamına gelmediğini belirterek bunun devam eden bir soruşturma kapsamında atılan olağan bir adım olduğunu söyledi.

Kaynak ayrıca güvenlik birimlerine, gerçek kimlikleri belirlenen “Sacid” ve “Zülfikar”ın adreslerini tespit etme ve haklarındaki adli kararları uygulama görevi verildiğini kaydetti.

Bu gelişmenin Hizbullah’ın tepkisine yol açması bekleniyor. Örgütün, kamyon ve içindeki patlayıcılarla birlikte gözaltına alınan iki kişinin serbest bırakılmasıyla dosyanın bir uzlaşmayla kapatılmasını sağlamaya yönelik girişimleri sonuç vermedi. Gözler şimdi Hizbullah’ın tutumuna ve yeni adli işlemlere nasıl karşılık vereceğine çevrildi.


İsrail güçleri Han Yunus’tan Kassam Tugayları mensubu bir aktivisti kaçırdı

Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)
TT

İsrail güçleri Han Yunus’tan Kassam Tugayları mensubu bir aktivisti kaçırdı

Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir dairede hayatını kaybeden Hamas’ın güvenlik teşkilatı yetkilisi Ekrem Yasin ve eşinin yakınları. (EPA)

İsrail’e ait özel bir birlik, silahlı çetelerin desteğiyle Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları mensubu bir aktivisti kaçırdı. Operasyonun, dikkati başka yöne çekmek amacıyla yerinden edilmiş Filistinlilerin çadırlarını hedef alan bir güvenlik operasyonundan kısa süre sonra gerçekleştirildiği bildirildi.

Şarku’l Avsat’a konuşan iki saha kaynağı, operasyonun pazartesi sabaha karşı Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus kentinde, el-Mahatta bölgesi ile elektrik şirketinin merkezi çevresinde düzenlendiğini aktardı. İsrail’e ait özel birlik, silahlı çete mensuplarının eşliğinde bölgeye sızarak (N. Ş.) baş harfleriyle tanımlanan aktivisti uyuduğu çadırdan kaçırdı ve kentin doğusuna götürdü.

Kaynaklardan biri, operasyonun sabaha karşı saat 03.00’te gerçekleştirildiğini belirterek baskının “sessizce, ateş açılmadan ve dikkat çeken büyük bir hareketlilik yaşanmadan” yapıldığını söyledi. Operasyon sırasında bölgede quadcopter tipi insansız hava araçlarının uçtuğunu aktaran kaynak, kaçırılan kişinin Kassam Tugayları mensubu olduğunu kaydetti.

Kaynağa göre aktivistin ailesi, kaçırılma sırasında İsrail güçlerinden kaçmaya çalışırken yaralandığını bildirdi.

Diğer saha kaynağı ise operasyondan önce aynı bölgedeki yerinden edilmiş Filistinlilere ait çadırların quadcopter tipi İHA’larla ateşe verildiğini söyledi. Çadırların yanması üzerine bazı aileler bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Kaynak, yangının ardından gerçekleştirilen kaçırma operasyonuyla bölge sakinlerinin dikkatinin dağıtılmasının amaçlandığını değerlendirdi.

Kaçırılan aktivistin, Han Yunus’un doğusunda İsrail güçleri ile silahlı çetelerin konuşlandığı bölgelere götürüldüğü belirtildi.

Hamas ve İslami Cihad mensuplarına yönelik kaçırma girişimleri

Gazze Şeridi’nde son iki ayda ve ekim ayının başına kadar uzanan süreçte silahlı çetelerin Hamas ve İslami Cihad mensuplarını kaçırmaya yönelik çok sayıda girişimde bulunduğu bildirildi. Bu girişimlerin bazılarında kişiler kaçırılırken bazılarının öldürüldüğü, diğer girişimlerin ise başarısızlıkla sonuçlandığı kaydedildi.

İsrail özel birliklerinin bilinen operasyonları arasında, Hamas’ın üst düzey güvenlik yetkililerinden Muin el-Arabid’in geçen eylül ayının başında kaçırılması da bulunuyor.

Han Yunus’ta yakın zamanda silahlı çetelerin Nasır Tıp Kompleksi’nin bazı bölümlerini hedef alan bir saldırı planı hazırladığı da ortaya çıkarıldı. Hamas güvenlik birimleri, çetelerle ve İsrail iç istihbarat servisi Şin Bet ile bağlantılı oldukları belirtilen bazı kişileri gözaltına alarak planı açığa çıkardı.

Gözaltına alınan kişilerin sorgulanması sırasında elde edilen bilgilere göre Şin Bet, tıp kompleksine yönelik saldırının gerçekleştirilmesinde silahlı çetelerden yararlanmayı planlıyordu. Saha kaynaklarının Şarku’l Avsat’a aktardığı bilgilere göre İsrail istihbarat servisi, saldırıya doğrudan destek vermek amacıyla çetelere İHA’lar, silahlar, iletişim cihazları ve saldırının izlenmesinde kullanılacak kameralar sağlamıştı.

Kaynak, gözaltına alınanlardan birinin tıp kompleksi hakkında bilgi toplama planının arkasında bulunduğunu itiraf ettiğini belirtti. Söz konusu bilgilerin, sağlık tesislerini koruyan sivil polislerin konuşlandığı noktalar da dahil olmak üzere kompleksin içindeki ayrıntıları kapsadığı ifade edildi.

Yeni suikastlar

Bu gelişmeler, İsrail’in Hamas yöneticileri ve mensuplarına yönelik suikastlarını sürdürdüğü bir dönemde yaşandı.

Son olarak Hamas’ın güvenlik teşkilatında görevli Ekrem Yasin ile eşi, salı sabaha karşı Gazze kentinin batısında, Şifa Tıp Kompleksi çevresindeki bir dairenin hedef alınması sonucu hayatını kaybetti. İsrail’e ait intihar tipi bir İHA’nın dairenin içine girerek patladığı ve çiftin olay yerinde öldüğü bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Yasin, Hamas’ın genel güvenlik teşkilatında operasyonlardan sorumluydu.

Salı günü ayrıca Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Netzarim Kavşağı çevresinde, Vadi Gazze yönünde ve Gazze kentinin güneyindeki Zeytun Mahallesi’nde İsrail güçlerinin açtığı ateş ve topçu bombardımanı sonucu iki Filistinli hayatını kaybetti. Han Yunus’un güneyindeki Kizan Ebu Reşvan bölgesinde ise İsrail askeri araçlarından açılan ateş sonucu bir çocuk öldü.

cvfgh
Gazze kentinin batısında İsrail hava saldırısının ardından yıkılan bir evi inceleyen Filistinliler. Saldırıda Hamas mensubu Ekrem Yasin ve eşi hayatını kaybetti. (EPA)

Bir gün önce de Kizan Ebu Reşvan bölgesinde benzer bir olayda iki çocuk öldürülmüştü. İsrail’e ait bir İHA, Gazze kentinin kuzeyindeki Celâ Caddesi’nin sonunda yürüyen Tamer es-Sabbağ’ı da hedef alarak öldürdü. Şarku’l Avsat’a konuşan bir kaynağa göre Cebaliye Mülteci Kampı’ndan olan es-Sabbağ, Kassam Tugayları mensubuydu.

Bundan önce Şeyh Rıdvan Mahallesi’ndeki bir çadırın başka bir İHA tarafından hedef alınması sonucu Hamas’ın davet ve tebliğ teşkilatında görevli Muhammed Şaşaa hayatını kaybetti. Saldırıda, 2011 yılında Gilad Şalit takası kapsamında Batı Şeria’dan Gazze Şeridi’ne sürgün edilen eski bir Filistinli tutuklu da ağır yaralandı.

Gazze’nin doğusunda yoğun bombardıman

İsrail güçlerinin gece boyunca Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerinde gerçekleştirdiği geniş çaplı yıkım operasyonları nedeniyle şiddetli patlamalar meydana geldi. Özellikle Gazze kentinin doğusunda yoğunlaşan operasyonlarda, tonlarca patlayıcı taşıyan bomba yüklü araçların bölgeye yerleştirilip infilak ettirildiği bildirildi.

Patlamaların ardından Gazze kentinin doğusundaki sarı sınır işaretlerinin bulunduğu alanların yeniden genişletildiği kaydedildi.

Şucaiyye ve Tuffah mahallelerinin batı kesimlerine komşu bölgelerde beşinci gece üst üste yıkım operasyonları, ateş açılması ve topçu bombardımanı yaşandı. Yakın bölgelerdeki çadırlarda yaşayan Filistinliler ise tekrarlanan saldırılar nedeniyle yeniden yerlerinden ayrılmak zorunda kaldı.


İran, Pekin Anlaşması ile Mekke İttifakı arasında… Uzlaşma mı yoksa manevra mı?

Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
TT

İran, Pekin Anlaşması ile Mekke İttifakı arasında… Uzlaşma mı yoksa manevra mı?

Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)
Husi krizinden etkilenenlerin sayısı giderek artarken, müttefiklerinin etrafındaki çember de daralıyor. (Independent Arabia)

Mustafa el-Ensari

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la birlikte öncülük ettiği Mekke İttifakı’na katılmaya hazır olduğunu açıkladı. Bu açıklama, Suudi Arabistan ve diğer bazı Körfez ülkelerinin İran’ın ya da Tahran’la bağlantılı silahlı grupların saldırılarına maruz kaldığı bir dönemde geldi.

Bu istek, diplomatik söylemin ötesine geçen bir soruyu gündeme getiriyor: İran, bölgesel politikalarının yol açtığı tehditler nedeniyle kurulan bir savunma sisteminin nasıl parçası olabilir? Cumhurbaşkanı’nın bu tutumu, Tahran’ın hesaplarında bir değişikliğe mi işaret ediyor, yoksa İran’ın bölgenin istikrarını bozmaya devam etmesi halinde kendisine karşı daha sağlam bir bölgesel cepheye dönüşebilecek ve giderek genişleyen bir ittifakı kontrol altına alma girişimi mi?

İlke olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kurucu ülkeleri, ittifakın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını vurguladı. Buna göre, ittifakın hedeflerini paylaşan bölge ülkeleri de bu yapıya katılabilir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da ittifakın kuruluş niteliğini açıklayan açıklamasında, “Anlaşma doğası gereği savunma amaçlıdır, saldırı amaçlı değildir. Ayrıca yeni ülkelerin katılımına da açıktır” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, ittifakın esnekliğini ve herhangi bir bölgesel tarafı hedef almadığını ortaya koyuyor.

Pezeşkiyan, ittifakı ‘İslam birliğine doğru atılmış ileri bir adım’ olarak nitelendirerek ülkesinin bu sürece katılmaya hazır olduğunu belirtti. Ancak Tahran’ın ittifakın kararlarına ilişkin ayrıntılardan henüz haberdar olmadığını da kabul etti. Bu açıklama, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşmasından yaklaşık iki ay sonra geldi. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılmasını öngörüyor. Bu düzenleme, NATO’da uygulanan kolektif savunma ilkesini hatırlatıyor.

Kurucu ülkeler ittifakın savunma amaçlı olduğunu ve İran da dahil olmak üzere herhangi bir ülkeyi hedef almadığını vurgulasa da ittifakın ortaya çıktığı koşullar, oluşumunu İran kaynaklı tehditlerden bağımsız değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Özellikle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ve Kızıldeniz’deki deniz trafiğine yönelik tehditlerinin artması, ayrıca milislerin sahada her gün kayıplar vermesi bu durumu daha belirgin hâle getiriyor.

Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Macid Abdullah en-Nezili, meşru hükümete bağlı güçlerin cephelerdeki askerî ivmesini korumayı sürdürdüğünü belirtti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Husilere karşı yürütülen çatışmaların seyrine ilişkin günlük açıklamasında Nezili, silahlı birliklerin Yemen Şafağı Operasyonu kapsamında son 24 saatte bin 417 hedef alma operasyonu gerçekleştirdi. Savaş uçakları, İHA’lar, toplar ve çok namlulu roketatarların kullanıldığı operasyonlarda milislerin toplanma noktaları, takviye birlikleri, tahkimatları ve ateş kaynakları hedef alındı. Nezili, operasyonlarda yaklaşık 800 Husi mensubunun öldürüldüğünü veya yaralandığını, 190’dan fazla zırhlı araç, muharebe aracı ve ikmal aracının imha edildiğini ya da kullanılamaz hâle getirildiğini açıkladı. Operasyonların, grubun hareketlerini aksattığını, cephelere takviye ulaştırmasını engellediğini ve sahada herhangi bir ilerleme kaydetmesinin önüne geçtiğini vurguladı.

Pakistan’ın hassasiyeti

Yemen’deki çatışmaların kapsamının genişlemesiyle birlikte zamanlama İran açısından daha da hassas bir hâl alıyor. Suudi Arabistan tarafından desteklenen hükümet güçleri Husilere karşı askerî operasyonlara başlarken Pakistan ve Türkiye de Suudi Arabistan’ın savunma çabalarına destek veriyor.

Pakistan, bu denklemde yalnızca nükleer ve askerî kapasitesi nedeniyle değil, İran’la sınır komşusu olması ve 2024’te Belucistan bölgesinde iki ülke arasında yaşanan karşılıklı sınır ötesi saldırılara ilişkin geçmiş deneyimi nedeniyle de özel bir önem taşıyor. İranlı aktivistlere göre yeni gelişmelerle eş zamanlı olarak Belucistan cephelerinde de çatışmalar yeniden alevlenmeye başladı.

Çatışmaların Yemen sınırlarının ötesine yayıldığının bir göstergesi olarak, Meşru Hükümeti Destekleme Koalisyonu, Husilere teknik ve askerî destek sağladığını belirttiği ancak isimlerini açıklamadığı bölgesel aktörleri suçladı. Koalisyon Sözcüsü Tümgeneral Turki el-Maliki, dağlık bölgelerde 127 silah deposunun yanı sıra füze ve İHA fırlatma platformlarının imha edildiğini açıkladı. El-Maliki, ‘örgütün, bölgesel aktörlerin desteğiyle edindiği gelişmiş teknolojileri kullandığını’ belirtti. Bu suçlama, son dönemdeki tırmanışta Tahran’ın rolüne ilişkin şüpheleri daha da güçlendiriyor.

İran’ın tutumundaki çelişki, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Yemen’deki savaşı sona erdirmek için arabuluculuk yapmayı önermesiyle daha da belirginleşiyor. Tahran, Suudi Arabistan’la imzaladığı ve ülkelerin egemenliğine saygı gösterilmesini, iç işlerine müdahale edilmemesini açıkça öngören Pekin Anlaşması’na bağlılığını sürdürdüğünü vurguluyor. Anlaşmada, İran’la bağlantılı gruplara yönelik herhangi bir istisnaya da yer verilmiyor.

Arabulucu mu, yoksa taraf mı?

Yemen Dışişleri Bakanı Afrah ez-Zube, İran’ın arabuluculuk teklifini reddederek İran yönetiminin ‘Yemenlilere karşı yürütülen savaşta arabulucu değil, taraf’ olduğunu vurguladı. Tahran’ı Husileri silahlandırmak, finanse etmek ve eğitmek, ayrıca onlara füze, İHA ve uzman desteği sağlamak yoluyla çatışmayı uzatmakla suçladı. Yemen’in bu tutumu, Tahran’ın üstlenmek istediği arabulucu rolü ile Husilere sağladığı destek arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. İran ise Husilerin savaş ve barış kararlarında bağımsız hareket ettiğini savunuyor.

Siyasi analistler, Husilerin son dönemdeki tırmanışının, Hürmüz Boğazı üzerinden enerji sevkiyatını kontrol altına alma girişimlerinin sonuçsuz kalmasının ardından Riyad ve müttefikleri üzerindeki askerî ve ekonomik maliyeti artırmak amacıyla İran’ın yönlendirmesiyle gerçekleşmiş olabileceğini değerlendiriyor. Bu değerlendirmeye göre İran, Hürmüz Boğazı’nda iradesini dayatma kapasitesinin sınırlı kalmasını telafi etmek için Babu’l Mendeb Boğazı’nı devreye sokmaya çalışıyor. Tahran, desteklemekle suçlandığı örgütün saldırılarını durdurmak yerine, bu saldırıları sona erdirmek için Suudi Arabistan’a arabuluculuk teklif ediyor.

ABD basınında yer alan ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) Husilere istihbarat bilgileri ile askerî yönlendirme sağladığını öne süren haberler de bu suçlamaları güçlendiriyor. Bununla birlikte, her iki taraf da son saldırılar konusunda doğrudan koordinasyon bulunduğu iddialarını reddediyor.

Husi testi

Emekli Tümgeneral Ahmed el-Meymuni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, Tahran’ın direniş ekseninden vazgeçme konusunda henüz ikna olmadığını belirtti. El-Meymuni, İran’ın Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının etkisini artırmak amacıyla Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki nüfuzundan yararlanmayı hedeflediğini söyledi. El-Meymuni, İran’ın ‘Körfez ülkelerinin arabuluculuğunun sürmesine ihtiyaç duyduğunu ve Körfez ülkelerinin tutumlarının kendisine karşı uluslararası baskı unsuruna dönüşmesinden endişe ettiğini’ belirtti. Bu nedenle Tahran’ın zaman zaman ilişkileri iyileştirmeye yönelik mesajlar verdiğini kaydeden el-Meymuni, ancak Husilere verilen desteğin İran’ın niyetlerini değerlendirmede asıl ölçüt olmaya devam ettiğini vurguladı. El-Meymuni ayrıca Çin’in, İran’ın enerji güzergâhlarına yönelik müdahalelerini sınırlandırması için baskı yapıyor olabileceğini de göz ardı etmedi.

Pakistanlı akademisyen ve siyasi analist İştiyak Ahmed ise İran’ın ittifaka kabul edilmesi ihtimalinin, yalnızca katılma isteğini açıklamasına değil, bölgesel politikalarında köklü bir değişikliğe gitmesine bağlı olduğunu belirtti. Ahmed, Pezeşkiyan’a yönelik değerlendirmesinde İran Cumhurbaşkanı’nı, DMO’nun Körfez’e yönelik politikalarına karşı çıkmaya, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırıları durdurmaya, devrim ihracatına son vermeye ve silahlı gruplara verilen desteği kesmeye çağırdı. Ahmed, “İran’ın ittifaka katılabilmesi için ülkelerin egemenliğine, sınırlarına ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerine saygı göstermesi, ayrıca silahlı grupları dış ilişkilerinde bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Mısır’ın savaşa girmesi

Yemen’deki askerî hareketliliğin yanı sıra Mısır’ın dün yaptığı açıklama da Suudi Arabistan’a yönelik saldırılara karşı çıkan ve İran ile bağlantılı gruplar üzerindeki baskıyı artırmayı amaçlayan cepheye yeni bir Arap ülkesinin desteğini ekledi. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, talep edilmesi halinde Suudi Arabistan’ı savunmak için gerekli adımları atmaya hazır olduklarını açıkladı ve bu konuda kendisine yetki verilmesini görüşmek üzere parlamentoyu olağanüstü toplantıya çağırdı.

Mısır Ulusal Savunma Konseyi de daha sonra Kahire’nin ‘Suudi Arabistan’a güvenliğini ve istikrarını savunması için her türlü desteği sağlama’ kararını duyurdu.

Suudi Arabistanlı siyasi düşünür Abdurrahman Raşid, Şarku’l Avsat’ta yayımlanan ‘Mısır’ın savaşa katılımı’ başlıklı makalesinde, Mısır’ın sürece katılımının bölgesel güç dengelerinin korunması açısından gerekli görüldüğünü ve beklenen bir adım olduğunu belirtti. Raşid, “Kahire, katılmaya hazır olduğunu açıklamadan önce de savaşın olumsuz etkilerine maruz kalmıştı” ifadesini kullandı.

Raşid, Husilerin deniz trafiğine yönelik saldırıları nedeniyle Süveyş Kanalı’nın yılda yaklaşık 6 milyar dolar kayba uğramasına dikkat çekti. Ayrıca Körfez ülkelerinde çalışan 5 milyondan fazla Mısırlının işlerinin ve gelirlerinin karşı karşıya olduğu risklere işaret etti. İran’ın Körfez üzerinde hâkimiyet kuran bir güç olarak yükselmesinin Mısır’ın nüfuzunu azaltacağını ve ulusal güvenliğini tehdit edeceğini belirten Raşid, Kahire’nin harekete geçmesinin mali kaygıları aşarak stratejik çıkarlarını savunma amacı taşıdığı sonucuna vardı.

Yemen Başbakanı Şayi Muhsin ez-Zindani, Mısır’ın adımını memnuniyetle karşıladı. Zindani, bu adımın ‘Arap ülkelerinin ortak tutumunu yansıttığını ve Suudi Arabistan’ın, Yemen’in ve tüm bölgenin güvenliğinin korunmasını güçlendireceğini’ belirtti. Mısır’ın desteğinin Husilerin darbesinin sona erdirilmesine, devlet kurumlarının yeniden tesis edilmesine ve devlet otoritesinin ülkenin tamamında yeniden sağlanmasına yardımcı olacağını ifade eden Zindani, bunun ‘deniz ulaşım güzergâhlarının güvenliğini sağlamaya, ulusal egemenliği korumaya ve Yemen halkının çektiği acılara son vermeye’ katkıda bulunacağını kaydetti.

Paralel bir batı cephesi

Artan baskılar yalnızca bölgesel cepheyle sınırlı değil. İran, sınırları dışındaki faaliyetlerine yönelik uluslararası tutumun sertleştiğine işaret eden gelişmelerle de karşı karşıya. Birleşik Krallık’ta, İran bağlantılı olası bir saldırıya ilişkin istihbarat bilgilerinin ardından ABD, ekim ayının başında Fairford Hava Üssü’nden 12 adet B-1 bombardıman uçağını çekmek zorunda kaldı.

Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, söz konusu tehdidin arkasında büyük olasılıkla DMO’nun bulunduğunu öne sürerken Tahran sorumluluğu reddetti. Londra ise DMO’yla bağlantılı iki kişiye yeni yaptırımlar uyguladı. Bu gelişmeler, Batı’nın İran’ın faaliyetlerine ilişkin kaygılarının arttığını gösterse de şu ana kadar İran’a karşı yeni bir uluslararası askerî ittifakın oluşumuna dönüşmüş değil. Bununla birlikte, kıtanın iki önemli ülkesi Birleşik Krallık ve Fransa, İran’ın uzantılarına karşı Suudi Arabistan’a yakıt ikmal uçakları gibi savunma ve stratejik destek sağlayacaklarını açıkladı.

Öte yandan İran’ın ittifaka yönelik yakınlaşma girişimi, gerçekçi hesaplamalara da dayanıyor. Bu yakınlaşma, Tahran’ın yalnızlığını hafifletmesine ve Riyad, Ankara ve İslamabad’la iletişim kanallarını açık tutmasına imkân sağlayabilir. Böylece İran, hareket alanını daraltabilecek savunma düzenlemeleri karşısında bu ülkelerle ilişkilerini kaybetme riskini azaltabilir.

Ancak İran’ın bu olasılığa yönelik yaklaşımı ile mevcut politikaları arasındaki çelişki varlığını koruyor. Tahran, üyelerini saldırılara karşı korumayı taahhüt eden bir savunma sisteminde yer almak isterken Yemen’de savaş sürüyor ve Husilerin Suudi Arabistan’daki sivillere ve uluslararası deniz trafiğine yönelik saldırılarının maliyeti giderek artıyor. Üstelik İran, Yemen hükümetinin çatışmayı körüklemekle suçladığı bir krizin sona erdirilmesi için arabuluculuk teklif ediyor. Bu nedenle asıl soru, Mekke İttifakı’nın İran’ı bünyesine kabul etmeye hazır olup olmadığı değil, Tahran’ın bölge ülkelerini kendilerini İran kaynaklı tehditlere karşı koruyacak bir ittifak arayışına iten politikalarını değiştirmeye hazır olup olmadığıdır.