Gazze’deki İsrail güçleri: Tecavüz, yalanlar ve videolar

Tacizle başlayıp tecavüzle biten ihlaller.

İsrailli kadın askerler, Gazze Şeridi’ndeki yıkımın önünde selfie çekiyor, 19 Şubat 2024 (AP)
İsrailli kadın askerler, Gazze Şeridi’ndeki yıkımın önünde selfie çekiyor, 19 Şubat 2024 (AP)
TT

Gazze’deki İsrail güçleri: Tecavüz, yalanlar ve videolar

İsrailli kadın askerler, Gazze Şeridi’ndeki yıkımın önünde selfie çekiyor, 19 Şubat 2024 (AP)
İsrailli kadın askerler, Gazze Şeridi’ndeki yıkımın önünde selfie çekiyor, 19 Şubat 2024 (AP)

Samer Ebu Havaş

19 Şubat’ta Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi uzmanları 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail işgal güçlerinin Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki Filistinli kadın ve kızlara yönelik ağır ihlallerine ilişkin bir açıklama yayınladı. Uzmanlar, özellikle Gazze’de kadınlara karşı işlenen yargısız infazlara ilişkin dehşet verici ifadeler aktardı. Açıklamada, Gazze’deki kadınlara veya Batı Şeria’da tutuklanan ve dayak dahil son derece sert muameleye maruz kalan Filistinli kadınlara yönelik cinsel taciz, saldırı ve aşağılama vakalarına da değiniliyor.

Açıklamada Filistinli kadınlara yönelik tecavüzlerden bahsediliyor ve bu türden en az iki saldırının gerçekleştiği belirtiliyor. Bu durum, özellikle bir buçuk milyondan fazla Gazzelinin maruz kaldığı cinayet, keyfi tutuklama, işkence ve aç bırakma suçlarının yanı sıra bir savaş suçuna da işaret ediyor. Öyle ki tecavüz, doğrulanması halinde bir grup insanı hedef alan sistematik bir politika ise soykırım kategorisine girer. Açıklamada, İsrail askerlerinin kasıtlı olarak Filistinli kadınların aşağılayıcı fotoğraflarını çekip özellikle TikTok’ta olmak üzere sosyal medya hesaplarında yayınladığına dikkat çekiliyor. Örneğin bu platformlarda, yağmurda kafese kapatılan kadınların fotoğrafları ve videoları yayınlandı.

İhlaller

İsrail’in bu tür ihlallerine işgalci yetkililer, nadiren yanıt veriyor ve yorum yaptıklarında ise bu, yalnızca erkeklerle ilgili olaylar hakkında oluyor, kadınlarla ilgili değil. Aralarında çocukların da bulunduğu çıplak Filistinli tutukluların fotoğraflarının ortaya çıkmasıyla çıkan kargaşaya, onların ‘Hamas üyesi’ olduğu bahanesiyle yanıt verilmişti. Bu uygulamaya ise askerlerin ‘bu adamların silah veya patlayıcı kemer taşımamalarını sağlamaya çalışılması’ gerekçe olarak sunuluyor. Bu adamlardan bazılarının silah taşırken ki fotoğrafları çekilerek, bunların sivil değil, Hamas üyesi olduğu iddia edilmeye çalışıldı, ancak bu girişim başarısızla sonuçlandı. İkinci olay ise bir grup askerin bir caminin içinde nefret dolu ırkçı ifadeler kullanan insanların fotoğraf ve videolarını çekmesiydi. Üçüncüsü ise işgalciler yetkililerin, gözaltına alınan Filistinli bir sivile işkence yapan bir asker hakkında disiplin tedbirleri aldığının açıklanmasıydı.

Bu sahne, askerlerin anormal ve izole uygulamalarının bir ürünü gibi görünmemekle birlikte, ‘savaş çabası’ içerisinde hakaret ve taciz olarak kullanılması amaçlanan sistematik bir eylemdir.

Her zaman Batı’nın İsrail’e ve İsrail’in Gazze’deki sivillere karşı savaşına yönelik eleştirilerinin ardından gelen bu itiraf ve resmi açıklamalar, ordunun bu tür olayların yaşanmaması için gerekli tedbirleri aldığını ve ‘dünyanın en ahlaklı ordusu’ olduğunu teyit etme amacı taşıyor. Bu açıklamalar, bizzat askerlerin aktardığı ve yayınladığı açıklamaların hacmiyle karşılaştırıldığında, daha büyük sahneyi örtbas etmenin bir yolu olma eğilimindedir. Ayrıca artık askerlerin anormal ve izole uygulamalarının bir ürünü gibi görünmemekle birlikte, ‘savaş çabası’ içerisinde hakaret ve taciz olarak kullanılması amaçlanan sistematik bir eylemdir. Tıpkı bir taraftan Gazze halkına karşı intikam, diğer taraftan da onların iradesini kırma ve Hamas’a baskı yapma aracı olarak, açlığın aynı amaçlara ulaşmak için bir silah olarak kullanılması gibi…

Tarihsel emsaller

Gazze savaşı, bu tür ihlallerin kaydedildiği ilk savaş değil. İnsan hakları ve uluslararası raporlar, Sudan ordu güçleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki mevcut savaşta çok sayıda Sudanlı kadının tecavüze maruz kaldığını gösteriyor. Hala hafızalarda taze olan bir örnek ise çoğu esaretleri sırasında Sırp askerler tarafından olmak üzere 20 bin ila 50 bin arasında Bosnalı kadın ve kız çocuğunun tecavüze uğradığı Bosna savaşıdır. Aynı şekilde Ruanda’daki (1994) soykırım sırasında 100 gün boyunca yaklaşık yarım milyon kadın ve kız çocuğuna tecavüz edildi. Bu durum, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin o dönemde gerçekleştirilen sözde ‘soykırımsal tecavüz’ operasyonlarının kullanılan savaş silahları arasında yer aldığına ilişkin tarihteki ilk kararı vermesine yol açtı.

Yaklaşık iki milyon Alman kadınına tecavüz suçlaması, başta Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler olmak üzere Müttefiklerin geri kalanının katılımı tamamen göz ardı edilerek, yalnızca Sovyet güçlerine yöneltildi.

Ancak bu suçların en büyük payı, Müttefiklerin Berlin’e girmesinden sonra yaklaşık iki milyon Alman kadın ve kız çocuğunun tecavüze uğradığı II. Dünya Savaşı sırasında kaydedildi. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ilk yıllarında ve hatta bu suçların işlendiği dönemde yok sayma ve inkâr, en belirgin özellik olmaya devam ederken, Soğuk Savaş sırasında gün yüzüne çıktı. Batı, bu kadar büyük çapta suçların meydana geldiğini kabul etti, ancak bunu yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı siyasi propagandanın bir parçası olarak yaptı. Bu suçlama, yalnızca başta Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler olmak üzere Müttefiklerin geri kalanının katılımı tamamen göz ardı edilerek, yalnızca Sovyet güçlerine yöneltildi, ta ki savaş sırasında ve hemen sonrasında kadınlara yönelik zulmü ortaya çıkaran son araştırmalara kadar. Ancak üzerinden neredeyse 80 yıl geçmesine rağmen hak ettiği ilgiyi göremiyor.

Propaganda

Bu bağlamda en belirgin ciddi tarihsel girişim bizzat Almanya’dan geldi. Öyle ki Tarihçi Miriam Gebhardt, çığır açan kitabı ‘Askerler Geldiğinde’ (2015) veya İngilizce tercümesi olan ‘Konuşulmayan Suçlar: II. Dünya Savaşı’nın Sonunda Alman Kadınlara Tecavüz’ü yayınladı. Bu kitap, Müttefikler tarafından işlenen tecavüz suçlarının niteliği ve büyüklüğünün kapsamı hakkında kapsamlı bir soruşturmayı içeriyordu. Tarihçi sayı oyunundan kaçınırken, sayı ister iki milyon, ister az, ister daha fazla olsun, dikkatini binlerce ihlalin meydana geldiği tartışılmaz gerçeğe odaklıyor. Doğru istatistiksel verilerin yokluğunda tarihçi, 1945 ile 1955 yılları arasında Alman kadınlar arasında Müttefik kuvvetlere mensup erkeklerden olan doğum kayıtlarına dikkati çekiyor. Bu oran, yaklaşık 68 bin çocuğa tekabül ediyor. Her 10 tecavüz vakasından birinin hamilelikle sonuçlandığını, dolayısıyla tecavüz vakalarının sayısının yüzbinlere ulaştığını belirten tarihçi, bu eylemleri gerçekleştiren askerlerin yüzde 55’inin Amerikalı, yüzde 15’inin Fransız, yüzde 13’ünün İngiliz, yüzde 5’inin Sovyet ve yüzde 3’ünün Belçikalı olduğunu ifade etti.

ynmy
Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Beyt Lahya’da İsrail güçleri tarafından yakalanıp yarı çıplak hale getirilen Filistinliler (Reuters)

Belki de Gebhardt’ın kitabında dikkat çekici olan, bunca zamandır bu gerçekleri saklamaya yol açan ve kurbanları bunu itiraf etmemeye iten sebeptir. Zira bunu açığa çıkarmanın, Nazi suçlarının, özellikle de Yahudilere karşı işlenen soykırımın (Holokost) etkisini azaltacağı korkusu hâkim. Bugün İsrail’in Gazze ve Filistin topraklarında işlediği suçlarla karşılaştırıldığında bizi ilgilendiren şey tam da bu kısımdır. İsrail propaganda makinesi (ve büyük ölçüde Amerikalı ve Avrupalılar), İsrail’in tüm ihlallerini sistematik olarak gizlemeye çalıştı. Bunların başında, sivillerin kasıtlı olarak öldürülmesi geliyor. Böylece cinsel ihlallere karşı sessizlik, bir başarı gibi görünüyor. Çünkü İsraillilerin 7 Ekim’de maruz kaldığı dehşete dair yalanları ortaya çıkmış olmasına ve bu iddialara dair herhangi bir delil olmamasına rağmen, sadece bu saldırıların ihtimalini kabul etmek bile tekrarlanmaya devam eden iddiaların etkisini hafifletebilir. O gün, asılsız olduğu ortaya çıkan İsrailli kadın ve kızlara yönelik tecavüz iddiaları, hamile kadınların karnını deşen, bebekleri öldüren acımasız ‘düşman’ Filistin imajını güçlendirme amacına hizmet etmek için kullanıldı. Bu durum, yaşam kültürüne ve insan haklarına saygıyı temel alan Batı değerlerine tamamen aykırıdır.

İntikam ve evcilleştirme

Ancak İsrail’in bu söylemi yoğun propaganda kampanyalarıyla sadece Hamas’ın değil tüm Filistinlilerin şeytanlaştırılmasına zemin hazırladığı için bundan sonra gelen her şey bu zihniyete göre doğal bir tepkidir, başka bir şey değil. İsrailliler, üst düzey yetkililerinin defalarca belirttiği gibi, her türlü insanlık dışı ve iğrenç eylemi yapmaktan çekinmeyen ‘hayvanlarla’ uğraşıyorlar. Dolayısıyla onları taciz etmek hiçbir insani değeri ihlal etmiyor, aksine bu değerleri onaylıyor. İsrail’in Gazze’deki tepkisini belirleyen ve yönetmeye devam eden mantık, ilk andan itibaren tüm yasaklara izin veren bu genel çerçeve tarafından belirlendi. Bu, ister İsrail’in ölümlerinden ister İsrail’in üstünlüğü imajından ötürü duyulan yoğun intikam arzusuyla paralel bir duygudur. Önceki tüm savaşlardan farkı, bu sefer intikamın gizlenmemesi ve siyasi bahaneler ve saiklerle (Hamas'ı ortadan kaldırmak ve rehineleri serbest bırakmak) geçiştirilmemesidir. Daha ziyade bu, Filistinli düşmana azami derecede acı çektirmeyi amaçlayan saf bir aleni intikamdır. O, bu düşmanı sadece disipline etmekle kalmayıp, (hayvanlar için kullanılan kelimenin tam anlamıyla) ‘evcilleştirmeye’ çalışıyor.

Böyle bir intikam her zaman yeterli miktarda yalanlarla körüklenmelidir: Cinsel ihlaller, İsrail’in benzer ihlallerle ilgili anlatısının ardından geliyor.

Böyle bir intikam her zaman yeterli miktarda yalanlarla körüklenmelidir: Cinsel ihlaller, İsrail’in benzer ihlallerle ilgili anlatısının ardından gelirken, hastanelerin basılması ve yıkılmasına, bunların altında tüneller ve bu tünellerde rehinelerin tutulduğuna dair haberler eşlik ediyor. UNRWA’nın Hamas ile gizli anlaşma yaptığı ve herhangi bir sivilin (kadın, çocuk veya yaşlı bile olsa) tutuklandığı ve hatta Hamas’a mensup olduğu şüphesiyle gün içinde açıkça öldürüldüğü yönündeki haberlerin ardından açlık geliyor. Her suç kendine uygun bir bahane bulur, ama İsrailliler bu bahanelerin ciddiyetini, hatta tutarlılığını umursamıyor gibi görünüyor. Daha ziyade, iddia edilen soruşturmaları takip etme veya sonuçlarını sunma zahmetine girmeden, bazen gelişigüzel veya askeri kurum içindeki idari bürokratik prosedürler çerçevesinde, örneğin bu iddiaların soruşturulduğunu söylemek yeterlidir.

Değerleri ihlal

Ahlaki, kültürel ve insani üstünlük iddiaları da dahil olmak üzere bu döşeli iddia ve ithamlar zemini üzerine işgalci askerlerin fotoğraf ve videolarla belgelenen uygulamaları geliyor. Bu görüntüler, işgalci askerlerin (erkek ve kadın) Gazze’deki Filistinlilerin evlerine saldırıp onları yağmaladığını veya (varsa) halkını aşağıladığını veya onlarla ve acılarıyla alay ettiğini gösteriyor. İsrailli kadın askerlerin, Gazze’deki Filistinlilerin evlerinde çıplaklık sahneleri sergilediğini, askeri teçhizat, özellikle de tüfekler taşıdığını görüyorsunuz. Ya da askerlerin zorla girdikleri evlerde kadın iç çamaşırlarıyla ve çevresinde, sanki o ev sahiplerine hakaret ediyormuşçasına, toplumun benimsediği değerlerle çelişen pornografik bir fiziksel ve cinsel sembolizm empoze ederek seks sahneleri sergilediklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu erkek ve kadın askerler için iç çamaşırlarını sergilemek bir teşhir, yani sadece o evlerin kutsallığını ihlal etmek değil, aynı zamanda insanların mahremiyetini ve (dini) değerlerini de ihlal etmek ve bunlara saygısızlık etmek olduğu söylenebilir.

dsvdsf
İsrail askerleri, 27 Aralık 2023’te Gazze Şeridi’ndeki askeri operasyonlar sırasında bir plastik iskeletle fotoğraf çekiniyor (AFP)

Genel olarak İsrailliler açısından Filistinlilerin bir insan olmadığı yeni bir şey değil. Onlarca yıl süren ihlaller ve suçlar, bu algılardan başka bir şeye yol açmadı zaten. En kötüsü de Filistinlinin, karşı tarafın varlığıyla çatışmak dışında ve varlıklarına rağmen var olmamasıdır. İsrail’in kuruluşunun en başta özü budur. Nekbe ve sonrasının da temeli budur. Buradan İsrail’in işgal gerçeğini inkâr etme konusundaki ısrarını anlıyoruz. Gazze savaşının korkutucu bir açıklıkla ortaya çıkardığı şey ise işgalcilerin, kendilerini işgalci bir güç olarak görmemesi, aksine doğal var olma haklarını kullandığı gerçeğidir. Bu gerçeğin başından beri var olduğu ve tüm İsrail- Filistin ilişkilerine yön verdiği doğru. Ancak ilk kez bu kadar açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. İşgalin Gazze’de sürdürdüğü öldürme, yıkım, işkence ve aşağılamanın etkileri onlarca yıl silinmeyecek. Bu durum, bir gün yan yana yaşaması gereken iki halk olduğu fikrine yer bırakmıyor, aksine tek bir halk var, İsrail halkı var ve bu halk, karşı tarafın varlığını inkâr etmeden var edilemiyor.

Kabile baskınları

The New York Times’ın (6 Şubat 2024) İsrail askerlerinin Filistinli sivillerin evlerini ve özel mülklerini tahrip ettiği videoların yayılmasına ilişkin sorularına İsrail ordusu tarafından verilen yanıt bağlamında ordu, bu uygulamaları ‘askeri ihtiyaçlara’ bağladı. Ki bu, en azından herhangi bir hesap verebilirliği veya disiplin tedbirini engelleyen çok geniş bir gerekçedir. Bu durum, bu tür suçların örtbas edildiğini gösteriyor. Öte yandan söz konusu videolar, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı açtığı davada delil olarak kullanıldı. Özellikle TikTok’ta yayılan yüzlerce videonun içeriği yorum gerektirmemesine rağmen askerler, ister Filistinlilere misilleme olsun, ister savaşta öldürülen belirli askerlere veya 7 Ekim kurbanlarına (bazı bombardımanlar belirli kişilere atfediliyor) misilleme olsun, yıkım ve yağma eylemlerinin nedenlerini belirtiyor. Bu uygulamaların ve fotoğraflarının sayısındaki büyük artışın arkasında, bu resmi haber ve İsrailli askerler arasında hesap vermeme bilgisi nedeniyle cezasızlık duygusunun güçlenmesi yatıyor.

Bu noktada bu erkek ve kadın askerlerin paralel olarak cinsel içerikli videolar çekmelerinin, diğer ihlallere yönelik resmi hoşgörünün bir sonucu olduğu aşikâr. Bir askerin bir Filistinli kadına ait iç çamaşırlarıyla fotoğraf çekilmesinin ne zararı olabilir? Bir grup kadın askerin kendilerini ve savaş sırasındaki günlük yaşamlarını anlattıkları varsayımıyla yıkılmış bir Filistin mahallesinin önünde, o evlerin enkazı altında kalan insanları hiç düşünmeden ya da bu yıkım ve korkutma eylemleri sonucunda kaçmak zorunda kalan ve insanlık dışı koşullarda yaşayanları düşünmeden selfie çekmesi normal görünürken, o evlerde yaşayanların ve iç çamaşırları sergilenen kadınların akıbeti sorulmuyor. İşgalciler, tıpkı çocukların parkta eğlendiği gibi eğleniyorlar ya da savaşın stresini atıyorlar; ancak bu askerler çocuk değil ve ‘oynadıkları’ yerler öldürülen, yerinden edilen veya tutuklanan diğer insanlara ait. Onlar, aynı zamanda (teorik olarak) katı emirlere, direktiflere ve düzenlemelere göre hareket eden düzenli askerlerdir. Dolayısıyla onların yaptıklarını ait oldukları, ihlallerini örtbas eden veya aslında hiçbir şeyi değiştirmeyen basın açıklamalarıyla yetinen kuruluşlardan izole etmek ne hukuki ne de ahlaki anlamda mümkün değildir.

Dünyanın gözü önünde bir insanı hayatından mahrum ettiğinizde, sizi kameralar önünde, yani dünyanın önünde iç çamaşırlarıyla ‘oynamaktan’ ne alıkoyabilir ki?

İsrail askeri, bu noktada eski kabile fetihlerinin mantığına dönüyor. Bu İsrail işgalini yönlendiren herhangi bir ahlaki gerekçe olmadığı sürece her şey caizdir, toprak ve üzerindeki eşyalar, mülk ve insanlar hepsine izin verilir ve ihlal edilir. Yeter ki onun yaptığı ve askerlerin işleyebilecekleri, bu savaşı haber yapan ve ona siyasi meşruiyet kazandıran hükümetlerin ve devletlerin öfkesini veya protestosunu uyandırmasın. Örneğin, Beyaz Saray’ın ister eylemleri ister aşırılıkçı söylemleri nedeniyle olsun Batı Şeria’daki dört aşırılık yanlısı yerleşimciye karşı uyguladığı yaptırımlar, diğer tüm eylem ve konuşmalara, özellikle de Gazze Şeridi’nde işlenenlere izin verilmesi çerçevesinde nasıl yorumlanabilir? Bu kısmi kınama, sözlü kınamayı bile gerektirmeden, pratikte her şeyin normal ve kabul edilebilir görünmesine hizmet ediyor.

eder
İsrailli bir asker birimi, Gazze Şeridi’nden sınırdaki ana kampına dönüyor (EPA)

7 Ekim 2023’teki saldırının ilk anından itibaren bu çatışmadaki kötü adamın resmini çizmek için muazzam bir çaba sarf edildi. Bu kötü adam, çocuk ile yetişkin, erkek ile kadın ya da partizan ile partizan olmayan arasında ayrım gözetmeksizin Hamas olmaktan çıkıp tamamen Filistinli olmaya dönüştü. Tıpkı Alman kadınlarının sırf Alman oldukları için zaten suçlu olduğu gibi, tüm Filistinliler de en azından işgale direnmekten suçludur. Tüm siviller gibi onlara da ceza vermek ve acı çektirmek, Hamas’ı cezalandırmanın bir parçası. Kadın iç çamaşırlarıyla gösteriş yapan askerlerin ya da Filistinlilerin evlerinde çıplak dolaşan kadın askerlerin fotoğrafları, Gazze’de her dakika işlenen ve işlenmekte olan korkunç suç yığınlarının bariz bir sonucundan başka bir şey değil. Dünyanın gözü önünde ‘Hayat aşığı’ sloganıyla bir insanı hayattan mahrum ediyorsunuz. Kameraların, yani dünyanın gözü önünde onların iç çamaşırlarıyla ‘oynamaktan’ sizi ne alıkoyabilir ki?

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Mısır'ın Sudan'daki saldırıları bölgesel karşı saldırının habercisi

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)
TT

Mısır'ın Sudan'daki saldırıları bölgesel karşı saldırının habercisi

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)

Amr İmam

Mısır'ın Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) ait bir askeri ikmal konvoyuna 9 Ocak'ta düzenlediği hava saldırıları, aylar süren ihtiyatlı diplomasi ile uzun süredir ilan edilmiş kırmızı çizgilerin uygulanmasında kararlılığın başladığı yeni bir dönemin başlangıcı olarak bir dönüm noktası oluşturdu. Çeşitli medya haberlerine göre saldırılar Mısır, Sudan ve Libya'yı birbirine bağlayan uzak sınır üçgeninde konvoyu hedef aldı. Konvoyda, HDK’yı takviye etmek üzere Libya'dan yola çıkan zırhlı araçlar ve diğer malzemelerin bulunduğu belirtildi. Bu operasyon, Kahire'nin Sudan'da 2023 yılının nisan atında savaşın patlak vermesinden bu yana benimsediği hassas dengeleme politikasından daha kararlı bir tutuma geçtiğinin sinyaliydi.

Mısır, Sudan'ın birliğini, toprak bütünlüğünü ve devlet kurumlarını korumak için Sudan ordusunu diplomatik olarak sürekli destekledi ve HDK'nın bölgedeki başlıca destekçilerini kışkırtmamak için itidalli bir tutum sergiledi.

Kahire, Sudan’daki savaş boyunca, paramiliter bir güç olan HDK’nın ilerleyişini durdurmak ve yabancı müdahaleyi engellemek umuduyla, Sudan Dörtlüsü (Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri/BAE ve ABD) içindeki çok sayıda görüşme turu da dahil olmak üzere tüm diplomatik yolları denedi, ancak bu çabalar kalıcı bir başarı sağlamadı.

Müzakerelerin tıkanması ve sınırlarındaki tehditlerin artmasıyla Mısır, bölgeyi istikrarsızlaştırmaya devam eden çatışmada itidal politikasını uzatmak yerine, önceliklerini doğrudan dayatmaya yöneliyor.

İlmeğin daha da sıkılması

Sudan'da üçüncü yılına giren savaş güney sınırının çok ötesine yayılarak, Mısır'ın ulusal güvenliği ve hayati damarları için varoluşsal bir tehdit haline geldi. Diplomatik girişimler çatışmayı durdurmada veya yabancı müdahaleyi engellemede başarılı olamadı. Bu da şiddetin tırmanmasına ve Sudan'ın daha küçük, daha kırılgan varlıklara bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden oldu.

Çatışmanın etkileri ortada. Bir milyondan fazla Sudanlı mülteci Mısır'a geçti ve mevcut ekonomik baskılar altında kaynakları, ortak sınırları ve sosyal hizmetleri zorladı.

Ekonomik açıdan, daha önce yıllık yaklaşık 1,4 milyar dolar olarak tahmin edilen ikili ticaret keskin bir düşüş yaşadı ve mal, yakıt ve temel malzemelerin akışındaki aksaklıklar nedeniyle piyasalar yüz milyonlarca dolar kaybetti.

Jeostratejik düzeyde, Sudan'ın parçalanması, Mısır'ın tatlı su ihtiyacının yüzde 90'ından fazlasını karşılayan Nil sularındaki payını korumak için önemli bir müttefikini kaybetme potansiyeli taşıyor.

Sudan'daki savaş, Ortadoğu ve Afrika Boynuzu'nu saran yaygın kargaşadan ayrı düşünülemez.

Bu durum, Büyük Etiyopya Hedasi (Rönesans) Barajı konusunda Etiyopya ile devam eden gerginlikte Kahire'nin konumunu zayıflatıyor. Addis Ababa, kuraklık dönemlerinde su tahliyesini sınırlayan bağlayıcı bir anlaşmayı imzalamayı reddederken, baraj 2025 sonlarından bu yana tam kapasiteyle çalışıyor ve aşağı havza ülkelerine akan su miktarında önemli bir azalma tehdidi oluşturuyor.

Sudan'daki çatışma, Mısır'ın bir başka can damarı ve ulusal gelirin önemli bir kaynağı olan Süveyş Kanalı için de bir tehdit teşkil ediyor.

Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları küresel deniz taşımacılığının rotasını değiştirmeye zorlar ve Kızıldeniz'de karışıklıklar devam ederken, bazı uluslararası aktörler, Sudan'ın Kızıldeniz kıyılarında nüfuz elde etmek karşılığında Sudan ordusunu desteklemeye istekli görünüyorlar, bu da deniz güvenliğini tehlikeye atabilir.

Kahire'nin kuşatılma endişelerinin yanında, İsrail'in geçtiğimiz aralık ayı sonlarında Somaliland'ı tanıma kararı alması, İsrail, (Kızıldeniz'e erişim arayışında olan) Etiyopya ve diğerlerinden oluşan yeni bir eksenin ortaya çıkacağına dair korkuları artırdı. Bu eksen, Aden Körfezi'nde denizcilik alanında bir dayanak noktası oluşturabilir ve Mısır'ın denizcilik alanındaki etkisini daha da zorlayabilir.

Sudan'ın Darfur bölgesindeki Faşir sokaklarında silahlarıyla kutlama yapan HDK üyeleri, 26 Ekim 2025 (AFP)Sudan'ın Darfur bölgesindeki Faşir sokaklarında silahlarıyla kutlama yapan HDK üyeleri, 26 Ekim 2025 (AFP)

Dolayısıyla Sudan'ın parçalanması, Mısır'ın su, ekonomi ve stratejik açıdan hassas noktalarını doğrudan etkileyen bir çatışma olduğu için uzak bir kriz olarak değerlendirilmemeli.

Parçalama stratejisi

Sudan'daki savaş, Ortadoğu ve Afrika Boynuzu'nu saran yaygın kargaşadan ayrı düşünülemez.

Savaşın seyri ve aynı dış aktörlerin tekrar tekrar müdahil olması arasındaki bariz benzerlikler, Sudan'daki iç savaşın, zaten kırılgan olan devletleri zayıflatan, parçalanmalarını derinleştiren ve onları dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden arenalara dönüştüren, ortaya çıkan jeostratejik sistemin bir parçası olduğunu gösteriyor.

Bu model, bölgedeki paralel sıcak noktalar göz önüne alındığında netleşiyor. Suriye fiilen nüfuz alanlarına bölünmüş durumda, Yemen güneyde tekrarlanan ayrılıkçı çabalarla karşı karşıya, Somali Somaliland'ın bağımsızlık çabalarından şikayetçi ve Libya rakip gruplar arasındaki derin bölünmelerle boğuşuyor.

Sudan'da ise HDK'nın özellikle Darfur gibi ülkenin batı illerinde elde ettiği geniş kazanımlar, ülkeyi batıda HDK'nın doğuda ise Sudan ordusunun hakimiyetinde olmak üzere iki düşman taraf arasında bölünmeye sürüklüyor gibi görünüyor. Ülkenin doğusu Sudan ordusunun aylardır fiili başkenti ve ana uluslararası kapısı olarak kabul ettiği Port Sudan çevresindeki hayati Kızıldeniz kıyılarını da kapsıyor.

Eğer çatışmalar ülkenin doğusuna yayılırsa veya kıyıların kontrolü için rekabet şiddetlenirse, daha fazla parçalanma meydana gelebilir ve bu da dış güçlerin Sudan'ın Kızıldeniz limanları üzerindeki etkilerini genişletmeleri için daha fazla fırsat yaratabilir.

Görüşmelerin ardından yapılan resmi açıklamada Kahire, 1976 tarihli karşılıklı savunma anlaşmasına açıkça atıfta bulundu. Kritik kırmızı çizgileri korumak için uluslararası hukuka uygun olarak gerekli tüm önlemleri alma ‘tam hakkını’ teyit etti.

Bu tehlike, Kızıldeniz'in güney girişinde, özellikle de Yemen'in Güney Geçiş Konseyi'nin son zamanlarda yaşadığı aksiliklere rağmen ayrılma hedefiyle daha da artmaktadır, zira bu durum bölgedeki güç dengesini değiştirebilir.

İsrail'in Somaliland'ı tanıması, ardından Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın bu ayın başlarında Somaliland'ın başkenti Hargeisa'ya yaptığı ziyaret ve muhtemelen güvenlik düzenlemelerini de içeren iş birliğinin genişletilmesi konusundaki görüşmeler, Kahire'nin endişelerini keskin bir şekilde artırdı.

Bu gelişmeler, Aden Körfezi yakınlarında İsrail'in varlığının artacağına dair korkuları güçlendiriyor. Bu durum, İsrail'e denizdeki varlığını sağlamlaştırma veya Mısır'ın denizcilik çıkarlarını kuşatabilecek bir ittifak ağı kurma imkanı sağlayabilir.

Sudan'ın Kuzey Darfur’un Faşir şehri yakınlarındaki Zemzem Mülteci Kampı, Ocak 2024 (Reuters)Sudan'ın Kuzey Darfur’un Faşir şehri yakınlarındaki Zemzem Mülteci Kampı, Ocak 2024 (Reuters)

Husilerin Kızıldeniz'deki seyir faaliyetlerini kesintiye uğratan saldırıları, Etiyopya'nın denize doğrudan erişim sağlamak için gösterdiği aralıksız çabalar ve kıyı devletleri dışındaki aktörlerin manevraları da eklendiğinde, Mısır'ı çevreleyen stratejik kıskaç daralmakta ve seyrüsefer özgürlüğünü, Süveyş Kanalı gibi ekonomik can damarlarını ve ülkenin ulusal güvenliğini tehdit etmektedir.

Sert bir yaklaşımın başlangıcı

Birçoğu, 2023 yılının nisan ayında çatışmanın patlak vermesinden bu yana Kahire'nin güney komşusuna yönelik sertleşen söylemleri ışığında Mısır'ın Sudan iç savaşındaki rolünün derinleşeceğini bekliyordu.

Bu yoğunlaşmanın en açık işareti, 2025 yılının Aralık ayı ortasında Kahire'de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile Sudan Ordu K         omutanı Abdulfettah el-Burhan arasında yapılan bir toplantıda ortaya çıktı.

Görüşmelerin ardından yapılan resmi açıklamada Kahire, 1976 tarihli karşılıklı savunma anlaşmasına açıkça atıfta bulunarak, Sudan'ın birliği, toprak bütünlüğü ve devlet kurumları da dahil olmak üzere kritik kırmızı çizgileri korumak için uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tüm önlemleri alma ‘hakkı olduğunu’ teyit etti ve bunlara yönelik herhangi bir tehdidi Mısır'ın ulusal güvenliğine doğrudan bir tehlike olarak değerlendirdi.

Bu sertleşen üslubun ardından, 9 Ocak'ta Kahire'ye atfedilen hava saldırıları şeklinde bir saha operasyonu gerçekleştirildi.

“Riyad, Yemen hükümet güçlerine askeri destek sağladı. Bu destek, güç dengesini değiştiren ve GGK’nın Hadramaut ve diğer bölgelerde elde ettiği kazanımları ortadan kaldıran hava saldırılarını da içeriyordu.

Saldırılar, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutan Yardımcısı Saddam Hafter'in, Mısır Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile acil görüşmeler yapması için Kahire'ye çağrılmasından sadece iki gün önce gerçekleşti.Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre görüşmelerin ana gündem maddeleri askeri iş birliği, sınır güvenliği ve Kahire ile doğu Libya liderliği arasında kronik bir gerginlik kaynağı olan güney Libya üzerinden silah akışının durdurulmasıydı.

HDK destekçilerine, özellikle Libya'dan gelen ikmal yolları konusunda aylarca tekrar tekrar uyarıda bulunan Mısır, ulusal güvenlik çıkarlarını önceliklendiren bir yaklaşıma kesin olarak geçmiş görünüyordu.

Bu tutum, 14 Ocak'ta Sisi'nin Kahire'de ABD Dışişleri Bakanlığı Afrika Kıdemli Danışmanı Massad Fares Boulos ile görüşmesi sırasında daha da güçlendi.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, ABD’li yetkili Boulos'a, Mısır'ın Sudan'ın güvenliğini ve istikrarını baltalamaya yönelik girişimlerin başarılı olmasına izin vermeyeceğini açıkça belirtti ve iki ülkenin ulusal güvenliği arasındaki varoluşsal bağı vurguladı.

Sudan'ın Port Sudan kentinde, HDK’ya ait İHA’ların yakıt depolama tesislerini hedef alan saldırısının ardından yakıt deposundan yükselen alev ve dumanlar, 5 Mayıs 2025 (Reuters)Sudan'ın Port Sudan kentinde, HDK’ya ait İHA’ların yakıt depolama tesislerini hedef alan saldırısının ardından yakıt deposundan yükselen alev ve dumanlar, 5 Mayıs 2025 (Reuters)

Ancak Mısır'ın eylemleri Sudan'ın ötesine geçiyor. Çünkü bu eylemler, Yemen'in güneyinde Güney Geçiş Konseyi'nin (GGK) ayrılıkçı çabalarını durdurmak için kararlı bir şekilde müdahale eden Suudi Arabistan da dahil olmak üzere bölgesel güçler tarafından benimsenen daha geniş bir karşı stratejinin parçası.

Riyad, Yemen hükümet güçlerine askeri destek sağladı. Bu destek, güç dengesini değiştiren ve GGK’nın Hadramaut ve diğer bölgelerde elde ettiği kazanımları ortadan kaldıran hava saldırılarını da içeriyordu. Bu durum, Kahire'nin Sudan'da parçalanmayı önleme çabalarını yansıtıyor.

Bu adımlar bir arada değerlendirildiğinde, önemli Arap güçlerinin bölgesel dengeyi yeniden sağlamak, devleti korumak ve dış güçlerin çıkarlarına hizmet etmek için devletlerin kırılganlığını istismar eden parçalanma gündemini engellemek amacıyla koordineli bir çaba içinde olduklarını gösteriyor.

Hedeflerine ulaşmaya kararlı düşmanlarla yüzleşmenin önündeki zorluklara rağmen, Mısır'ın Sudan'a ve Suudi Arabistan'ın Yemen'e müdahalesi, bölgede daha fazla çöküşü önlemek için kararlı bir çabanın başlangıcını temsil ediyor.


SDG: El-Şeddadi cezaevi artık bizim kontrolümüz dışında ve Koalisyon müdahale taleplerimizi reddetti

Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)
Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)
TT

SDG: El-Şeddadi cezaevi artık bizim kontrolümüz dışında ve Koalisyon müdahale taleplerimizi reddetti

Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)
Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), dün varılan ateşkes anlaşmasına rağmen, Şam'daki merkezi hükümete bağlı silahlı grupların ülkenin kuzeydoğusundaki Ayn İsa ve Şeddadi kasabaları ile Rakka şehrinde Kürt liderliğindeki güçlere yönelik saldırılarını bugün sürdürdüğünü açıkladı.

SDG’nin yaptığı açıklamada, “Şu anda DEAŞ tutuklularının bulunduğu Rakka'daki El-Aktan hapishanesi çevresinde güçlerimiz ile bu gruplar arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor; bu çok tehlikeli bir gelişme” denildi. SDG daha sonra ayrı bir açıklamada, Şam'daki merkezi hükümete bağlı silahlı grupların tekrarlanan saldırıları sonrasında, binlerce DEAŞ mahkumunun bulunduğu El-Haseke vilayetindeki El-Şeddadi hapishanesinin artık kontrollerinden çıktığını belirtti. SDG, ABD liderliğindeki koalisyonun, defalarca yapılan çağrılara rağmen olaylara müdahale etmediğini kaydetti.

Suriye hükümet güçleri, 19 Ocak 2026'da Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'da konuşlandı (AFP)Suriye hükümet güçleri, 19 Ocak 2026'da Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'da konuşlandı (AFP)

SDG, "güvenlik felaketini önlemek" amacıyla El-Şeddadi hapishanesine düzenlenen saldırıları püskürtürken onlarca savaşçısının öldüğünü ve çok sayıda yaralı olduğunu açıkladı.

Suriye devlet televizyonunun haberine göre Savunma Bakanlığı medya departmanı direktörü Asım Galyun, Suriye ordu güçlerinin Rakka vilayetindeki El-Aktan hapishanesinin çevresine ulaşarak bölgeyi güven altına aldığını söyledi.

Suriye dün, uluslararası alanda geniş yankı uyandıran yeni bir anlaşma imzaladığını duyurdu. Anlaşmaya göre, geçen aydan beri devam eden kanlı çatışmaların ardından, tüm cephelerde ve temas noktalarında tam ve derhal ateşkes uygulanacak ve Deyrizor ile Rakka vilayetlerinin idari ve askeri yönetimi Suriye hükümetine devredilecek.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Suriye devlet kurumlarının, yıllardır Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) kontrolünde olan kuzeydoğu Suriye'deki Rakka, Deyrizor ve Haseke illerine gireceğini söyledi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre SDG ile yapılan anlaşma, DEAŞ mahkumları ve kamplarından sorumlu idarenin yanı sıra bu tesisleri korumakla görevli güçlerin de Suriye hükümetine entegre edilmesini içeriyor.


Rakka'nın yeni valisi... Eski İdlib yönetiminin önde gelen ekonomi figürlerinden biri

Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)
TT

Rakka'nın yeni valisi... Eski İdlib yönetiminin önde gelen ekonomi figürlerinden biri

Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)

Suriyeli hükümet kaynakları, Abdurrahman Selame’nin Rakka Valisi olarak atandığını açıkladı. Halep Valisi Azzam el-Garib de X platformunda yaptığı paylaşımda, Selame’yi Rakka Valiliği görevine getirilmesi dolayısıyla tebrik etti. Yerel Yönetimler ve Çevre Bakanı Muhammed Ancerani ise Haseke ve Rakka vilayetlerinin yakında valiler toplantısına katılacağını belirterek, bu toplantıda Suriye genelindeki hizmet durumunun ele alınacağını söyledi.

Söz konusu gelişmeler, Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ateşkes ve tam entegrasyonu öngören anlaşmanın imzalanmasının ertesi gününde yaşandı. Bu süreçte Suriye ordusuna bağlı birliklerin, el-Cezire bölgesindeki konuşlanma faaliyetlerini sürdürdüğü bildirildi.

Halep Valisi Azzam el-Garib, Abdurrahman Selame’nin Rakka Valiliği görevine atanması münasebetiyle X üzerinden tebrik mesajı yayınladı.Halep Valisi Azzam el-Garib, Abdurrahman Selame’nin Rakka Valiliği görevine atanması münasebetiyle X üzerinden tebrik mesajı yayınladı.

Atamanın resmen duyurulmasından önce Halep Valisi Azzam el-Garib yaptığı açıklamada, “Kıymetli ağabeyimiz Abdurrahman Selame’yi, mücadele yolunun ve özgürleşme sürecinin bir dostu olarak Rakka Valiliği görevini üstlenmesi dolayısıyla tebrik ediyoruz” ifadesini kullandı. El-Garib, Selame’nin Halep Valiliği döneminde ortaya koyduğu değerli çabaların, ‘koşulların iyileştirilmesi ve hizmetlerin geliştirilmesinde önemli katkılar sağladığını’ vurguladı.

Yerel Yönetimler ve Çevre Bakanı Muhammed Ancarani de X platformunda yaptığı paylaşımda, Haseke ve Rakka vilayetlerinin yakında valiler toplantısına katılacağını belirtti. Ancarani, toplantıda Suriye’nin tamamında hizmetlerin mevcut durumunun ele alınacağını, iki vilayetin de görev ve sorumluluklara dahil edileceğini ifade etti. Bakan, toplantının tarihi ve vali isimlerine ilişkin ayrıntı vermedi. Ancarani, “Tüm vilayetlerde halkımıza hizmet etmek değişmez bir haktır ve vazgeçilmez bir yükümlülüktür. Suriyeli vatandaşlar nerede olursa olsun bu anlayışı yerleştirmek için çalışacağız” dedi.

1971 yılında Halep’in kırsalındaki Andan’da doğan Selame’nin, 2011’de Suriye’de başlayan halk ayaklanmasının ardından Beşşar Esed yönetimine karşı savaşan Nusra Cephesi saflarına katıldığı belirtildi. Selame’nin, 2016 yılında ise Ahmed eş-Şera’nın (Ebu Muhammed el-Culani) öncülüğünde kurulan Heyetu Tahriru’ş Şam (HTŞ) bünyesinde İdlib’de bulunduğu aktarıldı. ‘Ebu İbrahim’ lakabıyla tanınan Selame’nin, HTŞ’nin ekonomi alanında önde gelen isimlerinden biri olarak değerlendirildiği, altyapı ve inşaat alanında faaliyet gösteren er-Raki inşaat şirketinin genel müdürlüğünü yürüttüğü kaydedildi. Şirketin yol yapımı ve genişletilmesi, yüksek gerilim hatları, okul ve hastane inşaatları gibi çok sayıda hizmet projesini hayata geçirdiği ifade edildi.

Medya raporlarına göre er-Raki şirketi, Beşşar Esed yönetiminin devrilmesinden önce HTŞ’nin kontrolü altındaki İdlib’in yeniden imarı sürecinde de rol üstlendi.

Daha sonra Saldırganlığı Caydırma Operasyonu’nun ardından Ahmed eş-Şera’nın geçiş sürecinde Suriye Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmesiyle birlikte, Selame’nin Şera’nın yurt içi ve yurt dışı ziyaretlerinde ve resmi temaslarında yanında yer alması dikkat çekti. Selame’nin bu süreçteki resmi sıfatı netlik kazanmazken, Nisan 2025’te Afrin, Azez, el-Bab, Cerablus ve Münbiç’i kapsayan Halep’in kuzey ve doğu kırsal bölgelerinde denetimden sorumlu baş gözetmen yardımcılığı görevini üstlendiği belirtildi. Selame ayrıca, ‘Halep Hepimizin’ bağış kampanyasında da öne çıkan isimlerden biri olarak yer aldı.

Öte yandan Şam ile SDG arasında varılan ateşkes anlaşması, örgüte bağlı tüm sivil kurumların Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesini öngörüyor. Bu kapsamda, idari yapıları yeniden Şam’a bağlanacak olan Rakka ve Haseke vilayetlerine vali atanması ve yürütme kademelerinde görevlendirmeler yapılması gerekiyor. Anlaşmaya göre, siyasi katılım ve yerel temsilin garantisi olarak, Haseke Valiliği pozisyonuna bir aday atamak üzere cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılacak.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Abdi ile tokalaşırken (SANA)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Abdi ile tokalaşırken (SANA)

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre, SDG lideri Mazlum Abdi’nin Haseke Valiliği için aday gösterildiği, SDG mensuplarının ise daha önce olduğu gibi bağımsız tabur ya da tugaylar halinde değil, bireysel statüyle Suriye Savunma Bakanlığı bünyesine entegre edilmesinin öngörüldüğü belirtiliyor.

Karara göre, Deyrizor (doğu) ve Rakka (kuzeydoğu) vilayetlerinin idari ve askeri kontrolü derhal Suriye hükümetine devredilecek. Ayrıca tüm sınır kapıları ile petrol ve gaz sahalarının kontrolünün Suriye hükümetine geçeceği, hükümetin Doğu Halep ve Deyrizor’daki devlet kurumlarını devralmaya başladığı kaydedildi.

Diğer yandan Suriye ordusuna bağlı birlikler bugün el-Cezire bölgesindeki konuşlanma faaliyetlerini sürdürerek, M4 uluslararası kara yolu ile Haseke’nin doğu ve kuzey kırsalına doğru yeni bölgelerin güvenliğini sağladı. Suriye Ordusu Operasyonlar Dairesi tarafından yapılan açıklamada, SDG’ye, konuşlanan askeri birliklere yönelik herhangi bir müdahalede bulunulmaması ve anlaşma hükümlerine uyulması çağrısı yapıldı.