ABD'nin Ortadoğu'da denizdeki varlığı neden önemli?

ABD'nin Ortadoğu'daki ikinci kalıcı ulusal çıkarı

Nathalie Lees
Nathalie Lees
TT

ABD'nin Ortadoğu'da denizdeki varlığı neden önemli?

Nathalie Lees
Nathalie Lees

Kevin Donegan

Husilerin Kızıldeniz'deki ticari gemilere yönelik son saldırıları, ABD'nin Ortadoğu'daki deniz varlığının kritik önemini ortaya çıkardı. ABD kara kuvvetlerinin Afganistan'daki on yıllık varlığı 2021'de feci bir geri çekilmeyle sonuçlandığında, ABD Donanması'nın Bahreyn'de bulunan Beşinci Filo karargâhı bir kez daha ABD'nin bölgesel varlığının dayanağı ve bölgedeki ulusal çıkarların birincil koruyucusu haline geldi.

Ancak Ortadoğu'da görevlendirilen ABD Donanması savaşçılarının sayısındaki keskin düşüş, Arap dünyasındaki müttefiklere sert bir mesaj gönderdi. Bu, İran, Çin ve Rusya'nın yanı sıra ABD'nin dikkatinin Ortadoğu'dan Asya ve Pasifik'e doğru kaydığını gösteriyor.

Tarih doğrudan tekerrür etmeyebilir ama sıklıkla benzer temaları yansıtır. Bunun en önemli örneği, 14 Şubat 1945'te ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz bin Suud'un Süveyş Kanalı'nda USS Quincy gemisinde buluşmasıdır. O gün aralarında Filistin'in geleceğine dair bir tartışma yaşandı. Bu konuda fikir birliğine varamasalar da görüşmeleri, enerji karşılığında ABD'nin Suudi Arabistan’a verdiği güvenlik garantilerine dayanan kalıcı bir ittifakın temellerini attı.

ABD, İran'ın istikrarsızlaştırıcı çabalarını caydırmak ve etkisiz hale getirmek için müttefikleri ve ortaklarıyla iş birliği yapma sözü veriyor.

İngilizlerin çekilmesinden sonra ABD varlığı

Birleşik Krallık'ın bölgeden çekilmesinin ardından ABD, Beşinci Filo karargahını Bahreyn'de kurdu.

Şu anda Beşinci Filo'dan sorumlu amiral aynı zamanda 44 ülkeden oluşan dünyanın en büyük deniz ittifakı olan Birleşik Deniz Kuvvetleri’ni de komuta ediyor. Bu koalisyon, ticari gemileri Husi füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarından korumak, korsanlıkla mücadele çalışmaları ve Basra Körfezi'nden Kızıldeniz'e sürekli ticaret akışının sağlanması gibi görevlere adanmış altı çokuluslu denizcilik görev gücünden yararlanıyor.

Gazze'deki mevcut savaş, DEAŞ'ın Suriye ve Irak'ta oluşturduğu tehdit, İranlı milislerin ABD kuvvetlerine tekrarlanan saldırıları ve Husilerin ticari gemilere yönelik saldırıları… Bütün bunlar günümüzün senaryosunu, Roosevelt ve Abdulaziz bin Suud’un USS Quincy'de müzakere ettiği basit ‘güvenlik ve petrol’ anlaşmasının ötesinde daha da karmaşık hale getiriyor.

Ancak bu, küresel pazara sürekli enerji akışının sağlanmasının yaklaşık 50 yıldır Ortadoğu'daki ABD dış politikasının temel taşı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. ABD Donanması, barış ve savaş zamanlarında bu politikanın ana aracı olarak hizmet veriyor.

ABD Başkanı Joe Biden'ın 2022 Ulusal Güvenlik Stratejisi ABD'nin bu temel çıkarını açıkça tanımlıyor:

“ABD, yabancı veya bölgesel güçlerin, Ortadoğu'daki Hürmüz Boğazı ve Babu’l Mendeb Boğazı gibi kilit deniz yollarından güvenli geçişten taviz vermemesini sağlamaya kararlıdır. ABD, herhangi bir ülkenin askeri gerginlik, toprak tecavüzleri veya gözdağı taktikleri yoluyla diğer ülkeler veya bölgenin kendisi üzerinde hegemonya kurma girişimlerine tolerans göstermeyecektir. ABD, İran'ın istikrarsızlaştırıcı çabalarını caydırmak ve etkisiz hale getirmek için müttefikleri ve ortaklarıyla iş birliği yapma sözü veriyor.”

ABD'nin Afganistan'dan çekilmesinin etkisi

ABD’nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından deniz varlığının da azalması, birçok kişinin ABD'nin bölgeden çekilmesi olarak yorumladığı bir sinyaldi. Bu dönemde, ABD uçak gemisi saldırı grupları ve amfibi hazırlık grupları tarafından rutin konuşlandırmaların olmaması da dahil olmak üzere Beşinci Filo'nun deniz muharebe yeteneklerinde önemli bir düşüş görüldü.

Bunun yerine, bağımsız ABD yüzey savaşçılarının (Surface combatant: kendi silahları ve silahlı kuvvetleriyle su yüzeyinde savaşmak için tasarlanmış deniz savaş gemilerinin bir alt kümesi) sınırlı konuşlandırmaları vardı. Bu, Beşinci Filo'nun Bahreyn'de konuşlanmış mütevazı bir kuvvet birliğinin yanı sıra yalnızca bir veya bazen iki muhriple kalmasına neden oluyordu. Söz konusu kuvvetler, yüzen bir üs, dört mayın eylem gemisi ve birkaç küçük donanma kıyı devriyesi ile sahil güvenlik gemisinden oluşuyordu.

İran'ın Yemen'deki Husilere silahlı insansız hava araçları ve gelişmiş gemisavar füzeleri sağlayarak verdiği destek, onun yıkıcı taktiklerini yansıtıyor.

ABD Beşinci Filo Komutanı Amiral Brad Cooper, yeniliğe doğru bir hamleyle, 2021'de, yüzey savaşçılarının ve uçakların konuşlandırılmamasının yarattığı istihbarat ve uyarı boşluğunu azaltmak için otonom yüzey gemilerini yaratıcı bir şekilde kullanan Görev Gücü 59’u (TF 59) kurdu. Ancak söz konusu gemiler silahsızdır ve geniş deniz yollarını yeterince izlemek için gerekli menzile sahip değildir.

Sonuçta Çin'in Cibuti'deki stratejik askeri konumu, birçok durumda Ortadoğu'da ABD Beşinci Filosu’ndan daha büyük bir deniz varlığını sürdürmesine olanak tanıdı.

Sonuç olarak bu dengesizlik, İran'ın, beklendiği gibi Yemen'deki Husilere yönelik askeri desteğini kademeli olarak artırmasına ve zamanla onlara Kızıldeniz üzerinden ticari nakliyenin serbest dolaşımını önemli ölçüde kesintiye uğratacak araçlar sağlamasına olanak tanıdı.

ABD çıkarları

Bugün ABD'nin Ortadoğu'daki temel ulusal çıkarları risk altında. Kırk yıldır ilk kez, ABD'nin birbirini izleyen başkanlarının üzerine inşa ettiği, seyrüsefer özgürlüğünün ve ticaretin düzgün akışının güvence altına alınmasına dayanan Ortadoğu'daki temel ulusal çıkarları, giderek daha ciddi tehditlerle karşı karşıya kalıyor.

İran'ın Yemen'deki Husilere silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve gelişmiş gemisavar füzeler sağlayarak verdiği destek, 1980'lerin sonlarından bu yana Aden Körfezi'ndeki yıkıcı taktiklerini yansıtıyor. Bu destek, küresel ticaret için hayati öneme sahip olan, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ni etkileyen ticari nakliye yollarına ciddi şekilde zarar verdi. Sonraki Husi saldırıları küresel ticaret modellerini bozdu ve gemilerin, özellikle de normalde Mısır'ın Süveyş Kanalı'ndan geçen konteyner gemilerinin en az yüzde doksanını, Ümit Burnu üzerinden Afrika çevresinden dolaşmaya zorladı.

Stratejik bir karşı önlem olarak ABD, İran'ı gerilimi daha da artırmaktan caydırmak ve Husi tehdidine doğrudan müdahale etmek amacıyla iki nükleer silah taşıyıcı saldırı grubunu konuşlandırarak Ortadoğu'daki deniz varlığını artırdı.

İran'ın zararlı, kötü etkisine en iyi denizde ve denizden karşılık verilir.

Bu saldırı gruplarının her birinde nükleer uçak gemisi ve güçlü Aegis silah sistemiyle donatılmış üç ila beş kruvazör ve muhrip tarafından desteklenen, avcı ve saldırı uçaklarından oluşan güçlü bir hava kanadı bulunuyor. Ayrıca bu gemiler, saldırı denizaltıları tarafından destekleniyor. Söz konusu gruplardan biri Doğu Akdeniz'e, ikincisi ise Kızıldeniz'e yerleştirildi.

Buna ilave olarak ABD, ticari gemileri Husi saldırılarından korumak için Kızıldeniz'de konuşlandırılan ABD Deniz Piyadeleri ile birlikte bir Wasp sınıfı uçak gemisi ve diğer iki amfibi savaş uçağından oluşan bir amfibi hazırlık grubu gönderdi. Böylece Afganistan'dan çekildikten sonra ABD Beşinci Filosu ilk kez savaşabilecek ve caydırabilecek bir deniz kuvvetine sahip oldu.

Bu stratejik konuşlandırmalar aynı zamanda ABD Donanması’nın, ortaya çıkan krizlere yanıt olarak dünya çapında entegre muharebe gücünü hızla bir araya getirme ve projelendirme konusundaki çevikliğini ve  yeteneğini de ortaya koydu.

Kısa ve uzun vadede deniz kuvvetlerinin varlığı

İran'ın zararlı, kötü etkisine en iyi denizde ve denizden karşılık verilir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Husilerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki serbest ticaret akışına saldırmasını engellemeyi amaçlayan bir girişime liderlik edecek şekilde görevlendirilmelidir. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre bu, doğal olarak Husilerin yeteneklerini etkili bir şekilde azaltacak, ABD'nin kararlılığını gösterecek ve Tahran'a, ABD'nin, İran tehdit ağındaki diğer unsurlarla mücadele edecek donanıma sahip olduğu yönünde güçlü bir mesaj iletecektir.

ABD, Arap ortakları ve Avrupalı ​​müttefiklerinin iş birliğiyle yalnızca Husilerin mevcut yeteneklerini değil, aynı zamanda lojistik destek hatlarını da önemli ölçüde azaltmak için kapsamlı bir deniz ambargosu uygulamalıdır. ABD ayrıca uzun vadede kararlılığını beyan etmeli ve caydırıcılığını yeniden ayarlamalıdır.

ABD, İran'ı bölgede önemli bir muharebe gücünün zamanlaması ve varlığı konusunda belirsizlik içinde tutarak, caydırıcı bir etki yaratabilir.

Ortadoğu'da ikinci ve kalıcı bir ABD ulusal çıkarı daha var ve bu çıkar aynı zamanda ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de iyi bir şekilde ifade ediliyor:

“İran'ın nükleer silah elde etmesini önlemek için diplomasi yapmaya kararlıyız. Aynı zamanda diplomatik çabaların başarısızlıkla sonuçlanması durumunda, alternatif stratejiler kullanmaya da hazır olacağız. İran'ın mevcut ve eski yetkililer de dahil olmak üzere ABD’li personele yönelik tehditlerine tolerans göstermeyeceğiz. Geçmişte de gösterdiğimiz gibi, halkımıza ve çıkarlarımıza yönelik her türlü saldırı karşısında kararlılıkla harekete geçeceğiz.”

Nathalie Lees
Nathalie Lees

Bu ulusal çıkarları desteklemek için Husilerin ticari denizciliğe yönelik tehdidini etkisiz hale getirdikten sonra ABD, Birleşik Deniz Kuvvetleri’nin seçilmiş birimleriyle koordineli olarak, deniz kuvvetlerinin esnek konuşlanma yeteneklerinden yararlanmalıdır.

Taşıyıcı saldırı gruplarını ve amfibi hazırlık gruplarını içerebilecek bu kuvvetler, Ortadoğu'da düzenli ve öngörülemeyen bir konuşlanma modelini benimsemelidir.

Bu yaklaşım, kaynakları ve hazırlığı tüketen uzun vadeli bir bölgesel mevcudiyet ihtiyacını ortadan kaldırır. ABD, İran'ı bölgede önemli bir muharebe gücünün zamanlaması ve varlığı konusunda belirsizlik içinde tutarak, caydırıcı bir etki yaratabilir. Ayrıca bu strateji, ABD'nin Arap ortaklarına olan bağlılığını yeniden teyit etmeyi amaçlıyor.

En büyük Arap sorumluluğu

Arap ülkelerinin Ortadoğu'nun hayati su yolları üzerinden ticaret akışını koruma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi önemli olacaktır. Zamanla bu, Arap ülkeleri tarafından Arap savunması hedefine doğru ilerlemede önemli bir adım oluşturacaktır.

Ayrıca TF 59'un öncü çabaları, bölge genelinde istihbarat ve uyarı yeteneklerinin geliştirilmesi için önemli ölçüde genişletilmelidir.

ABD deniz kuvvetlerinin varlığı ortaklıkların, caydırıcılığın ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi için bir mihenk taşıdır.

Söz konusu genişleme, geleneksel deniz kuvvetlerine kıyasla daha uygun maliyetli bu stratejinin benimsenmesine Arap ve diğer bölgesel ortakların aktif katılımını içermelidir. Sonuçta bu varlıkların silahlandırılması yalnızca savunma yeteneklerini geliştirmekle kalmayacak, aynı zamanda caydırıcı değerlerini de artıracak ve bölgenin daha istikrarlı ve güvenli olmasına katkıda bulunacaktır.

Ortadoğu'daki ABD deniz varlığı önemlidir. Zira bu, ABD'nin liderlik rolü ve kararlılığıyla birleştiğinde, temel Amerikan ulusal çıkarlarının korunmasını sağlayabilecek ve ortaklıkların, caydırıcılığın ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesinde bir mihenk taşı haline gelebilecek stratejik bir etkiye sahiptir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”