ABD'nin Ortadoğu'da denizdeki varlığı neden önemli?

ABD'nin Ortadoğu'daki ikinci kalıcı ulusal çıkarı

Nathalie Lees
Nathalie Lees
TT

ABD'nin Ortadoğu'da denizdeki varlığı neden önemli?

Nathalie Lees
Nathalie Lees

Kevin Donegan

Husilerin Kızıldeniz'deki ticari gemilere yönelik son saldırıları, ABD'nin Ortadoğu'daki deniz varlığının kritik önemini ortaya çıkardı. ABD kara kuvvetlerinin Afganistan'daki on yıllık varlığı 2021'de feci bir geri çekilmeyle sonuçlandığında, ABD Donanması'nın Bahreyn'de bulunan Beşinci Filo karargâhı bir kez daha ABD'nin bölgesel varlığının dayanağı ve bölgedeki ulusal çıkarların birincil koruyucusu haline geldi.

Ancak Ortadoğu'da görevlendirilen ABD Donanması savaşçılarının sayısındaki keskin düşüş, Arap dünyasındaki müttefiklere sert bir mesaj gönderdi. Bu, İran, Çin ve Rusya'nın yanı sıra ABD'nin dikkatinin Ortadoğu'dan Asya ve Pasifik'e doğru kaydığını gösteriyor.

Tarih doğrudan tekerrür etmeyebilir ama sıklıkla benzer temaları yansıtır. Bunun en önemli örneği, 14 Şubat 1945'te ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz bin Suud'un Süveyş Kanalı'nda USS Quincy gemisinde buluşmasıdır. O gün aralarında Filistin'in geleceğine dair bir tartışma yaşandı. Bu konuda fikir birliğine varamasalar da görüşmeleri, enerji karşılığında ABD'nin Suudi Arabistan’a verdiği güvenlik garantilerine dayanan kalıcı bir ittifakın temellerini attı.

ABD, İran'ın istikrarsızlaştırıcı çabalarını caydırmak ve etkisiz hale getirmek için müttefikleri ve ortaklarıyla iş birliği yapma sözü veriyor.

İngilizlerin çekilmesinden sonra ABD varlığı

Birleşik Krallık'ın bölgeden çekilmesinin ardından ABD, Beşinci Filo karargahını Bahreyn'de kurdu.

Şu anda Beşinci Filo'dan sorumlu amiral aynı zamanda 44 ülkeden oluşan dünyanın en büyük deniz ittifakı olan Birleşik Deniz Kuvvetleri’ni de komuta ediyor. Bu koalisyon, ticari gemileri Husi füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarından korumak, korsanlıkla mücadele çalışmaları ve Basra Körfezi'nden Kızıldeniz'e sürekli ticaret akışının sağlanması gibi görevlere adanmış altı çokuluslu denizcilik görev gücünden yararlanıyor.

Gazze'deki mevcut savaş, DEAŞ'ın Suriye ve Irak'ta oluşturduğu tehdit, İranlı milislerin ABD kuvvetlerine tekrarlanan saldırıları ve Husilerin ticari gemilere yönelik saldırıları… Bütün bunlar günümüzün senaryosunu, Roosevelt ve Abdulaziz bin Suud’un USS Quincy'de müzakere ettiği basit ‘güvenlik ve petrol’ anlaşmasının ötesinde daha da karmaşık hale getiriyor.

Ancak bu, küresel pazara sürekli enerji akışının sağlanmasının yaklaşık 50 yıldır Ortadoğu'daki ABD dış politikasının temel taşı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. ABD Donanması, barış ve savaş zamanlarında bu politikanın ana aracı olarak hizmet veriyor.

ABD Başkanı Joe Biden'ın 2022 Ulusal Güvenlik Stratejisi ABD'nin bu temel çıkarını açıkça tanımlıyor:

“ABD, yabancı veya bölgesel güçlerin, Ortadoğu'daki Hürmüz Boğazı ve Babu’l Mendeb Boğazı gibi kilit deniz yollarından güvenli geçişten taviz vermemesini sağlamaya kararlıdır. ABD, herhangi bir ülkenin askeri gerginlik, toprak tecavüzleri veya gözdağı taktikleri yoluyla diğer ülkeler veya bölgenin kendisi üzerinde hegemonya kurma girişimlerine tolerans göstermeyecektir. ABD, İran'ın istikrarsızlaştırıcı çabalarını caydırmak ve etkisiz hale getirmek için müttefikleri ve ortaklarıyla iş birliği yapma sözü veriyor.”

ABD'nin Afganistan'dan çekilmesinin etkisi

ABD’nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından deniz varlığının da azalması, birçok kişinin ABD'nin bölgeden çekilmesi olarak yorumladığı bir sinyaldi. Bu dönemde, ABD uçak gemisi saldırı grupları ve amfibi hazırlık grupları tarafından rutin konuşlandırmaların olmaması da dahil olmak üzere Beşinci Filo'nun deniz muharebe yeteneklerinde önemli bir düşüş görüldü.

Bunun yerine, bağımsız ABD yüzey savaşçılarının (Surface combatant: kendi silahları ve silahlı kuvvetleriyle su yüzeyinde savaşmak için tasarlanmış deniz savaş gemilerinin bir alt kümesi) sınırlı konuşlandırmaları vardı. Bu, Beşinci Filo'nun Bahreyn'de konuşlanmış mütevazı bir kuvvet birliğinin yanı sıra yalnızca bir veya bazen iki muhriple kalmasına neden oluyordu. Söz konusu kuvvetler, yüzen bir üs, dört mayın eylem gemisi ve birkaç küçük donanma kıyı devriyesi ile sahil güvenlik gemisinden oluşuyordu.

İran'ın Yemen'deki Husilere silahlı insansız hava araçları ve gelişmiş gemisavar füzeleri sağlayarak verdiği destek, onun yıkıcı taktiklerini yansıtıyor.

ABD Beşinci Filo Komutanı Amiral Brad Cooper, yeniliğe doğru bir hamleyle, 2021'de, yüzey savaşçılarının ve uçakların konuşlandırılmamasının yarattığı istihbarat ve uyarı boşluğunu azaltmak için otonom yüzey gemilerini yaratıcı bir şekilde kullanan Görev Gücü 59’u (TF 59) kurdu. Ancak söz konusu gemiler silahsızdır ve geniş deniz yollarını yeterince izlemek için gerekli menzile sahip değildir.

Sonuçta Çin'in Cibuti'deki stratejik askeri konumu, birçok durumda Ortadoğu'da ABD Beşinci Filosu’ndan daha büyük bir deniz varlığını sürdürmesine olanak tanıdı.

Sonuç olarak bu dengesizlik, İran'ın, beklendiği gibi Yemen'deki Husilere yönelik askeri desteğini kademeli olarak artırmasına ve zamanla onlara Kızıldeniz üzerinden ticari nakliyenin serbest dolaşımını önemli ölçüde kesintiye uğratacak araçlar sağlamasına olanak tanıdı.

ABD çıkarları

Bugün ABD'nin Ortadoğu'daki temel ulusal çıkarları risk altında. Kırk yıldır ilk kez, ABD'nin birbirini izleyen başkanlarının üzerine inşa ettiği, seyrüsefer özgürlüğünün ve ticaretin düzgün akışının güvence altına alınmasına dayanan Ortadoğu'daki temel ulusal çıkarları, giderek daha ciddi tehditlerle karşı karşıya kalıyor.

İran'ın Yemen'deki Husilere silahlı insansız hava araçları (SİHA) ve gelişmiş gemisavar füzeler sağlayarak verdiği destek, 1980'lerin sonlarından bu yana Aden Körfezi'ndeki yıkıcı taktiklerini yansıtıyor. Bu destek, küresel ticaret için hayati öneme sahip olan, özellikle Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ni etkileyen ticari nakliye yollarına ciddi şekilde zarar verdi. Sonraki Husi saldırıları küresel ticaret modellerini bozdu ve gemilerin, özellikle de normalde Mısır'ın Süveyş Kanalı'ndan geçen konteyner gemilerinin en az yüzde doksanını, Ümit Burnu üzerinden Afrika çevresinden dolaşmaya zorladı.

Stratejik bir karşı önlem olarak ABD, İran'ı gerilimi daha da artırmaktan caydırmak ve Husi tehdidine doğrudan müdahale etmek amacıyla iki nükleer silah taşıyıcı saldırı grubunu konuşlandırarak Ortadoğu'daki deniz varlığını artırdı.

İran'ın zararlı, kötü etkisine en iyi denizde ve denizden karşılık verilir.

Bu saldırı gruplarının her birinde nükleer uçak gemisi ve güçlü Aegis silah sistemiyle donatılmış üç ila beş kruvazör ve muhrip tarafından desteklenen, avcı ve saldırı uçaklarından oluşan güçlü bir hava kanadı bulunuyor. Ayrıca bu gemiler, saldırı denizaltıları tarafından destekleniyor. Söz konusu gruplardan biri Doğu Akdeniz'e, ikincisi ise Kızıldeniz'e yerleştirildi.

Buna ilave olarak ABD, ticari gemileri Husi saldırılarından korumak için Kızıldeniz'de konuşlandırılan ABD Deniz Piyadeleri ile birlikte bir Wasp sınıfı uçak gemisi ve diğer iki amfibi savaş uçağından oluşan bir amfibi hazırlık grubu gönderdi. Böylece Afganistan'dan çekildikten sonra ABD Beşinci Filosu ilk kez savaşabilecek ve caydırabilecek bir deniz kuvvetine sahip oldu.

Bu stratejik konuşlandırmalar aynı zamanda ABD Donanması’nın, ortaya çıkan krizlere yanıt olarak dünya çapında entegre muharebe gücünü hızla bir araya getirme ve projelendirme konusundaki çevikliğini ve  yeteneğini de ortaya koydu.

Kısa ve uzun vadede deniz kuvvetlerinin varlığı

İran'ın zararlı, kötü etkisine en iyi denizde ve denizden karşılık verilir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Husilerin Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki serbest ticaret akışına saldırmasını engellemeyi amaçlayan bir girişime liderlik edecek şekilde görevlendirilmelidir. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre bu, doğal olarak Husilerin yeteneklerini etkili bir şekilde azaltacak, ABD'nin kararlılığını gösterecek ve Tahran'a, ABD'nin, İran tehdit ağındaki diğer unsurlarla mücadele edecek donanıma sahip olduğu yönünde güçlü bir mesaj iletecektir.

ABD, Arap ortakları ve Avrupalı ​​müttefiklerinin iş birliğiyle yalnızca Husilerin mevcut yeteneklerini değil, aynı zamanda lojistik destek hatlarını da önemli ölçüde azaltmak için kapsamlı bir deniz ambargosu uygulamalıdır. ABD ayrıca uzun vadede kararlılığını beyan etmeli ve caydırıcılığını yeniden ayarlamalıdır.

ABD, İran'ı bölgede önemli bir muharebe gücünün zamanlaması ve varlığı konusunda belirsizlik içinde tutarak, caydırıcı bir etki yaratabilir.

Ortadoğu'da ikinci ve kalıcı bir ABD ulusal çıkarı daha var ve bu çıkar aynı zamanda ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de iyi bir şekilde ifade ediliyor:

“İran'ın nükleer silah elde etmesini önlemek için diplomasi yapmaya kararlıyız. Aynı zamanda diplomatik çabaların başarısızlıkla sonuçlanması durumunda, alternatif stratejiler kullanmaya da hazır olacağız. İran'ın mevcut ve eski yetkililer de dahil olmak üzere ABD’li personele yönelik tehditlerine tolerans göstermeyeceğiz. Geçmişte de gösterdiğimiz gibi, halkımıza ve çıkarlarımıza yönelik her türlü saldırı karşısında kararlılıkla harekete geçeceğiz.”

Nathalie Lees
Nathalie Lees

Bu ulusal çıkarları desteklemek için Husilerin ticari denizciliğe yönelik tehdidini etkisiz hale getirdikten sonra ABD, Birleşik Deniz Kuvvetleri’nin seçilmiş birimleriyle koordineli olarak, deniz kuvvetlerinin esnek konuşlanma yeteneklerinden yararlanmalıdır.

Taşıyıcı saldırı gruplarını ve amfibi hazırlık gruplarını içerebilecek bu kuvvetler, Ortadoğu'da düzenli ve öngörülemeyen bir konuşlanma modelini benimsemelidir.

Bu yaklaşım, kaynakları ve hazırlığı tüketen uzun vadeli bir bölgesel mevcudiyet ihtiyacını ortadan kaldırır. ABD, İran'ı bölgede önemli bir muharebe gücünün zamanlaması ve varlığı konusunda belirsizlik içinde tutarak, caydırıcı bir etki yaratabilir. Ayrıca bu strateji, ABD'nin Arap ortaklarına olan bağlılığını yeniden teyit etmeyi amaçlıyor.

En büyük Arap sorumluluğu

Arap ülkelerinin Ortadoğu'nun hayati su yolları üzerinden ticaret akışını koruma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi önemli olacaktır. Zamanla bu, Arap ülkeleri tarafından Arap savunması hedefine doğru ilerlemede önemli bir adım oluşturacaktır.

Ayrıca TF 59'un öncü çabaları, bölge genelinde istihbarat ve uyarı yeteneklerinin geliştirilmesi için önemli ölçüde genişletilmelidir.

ABD deniz kuvvetlerinin varlığı ortaklıkların, caydırıcılığın ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi için bir mihenk taşıdır.

Söz konusu genişleme, geleneksel deniz kuvvetlerine kıyasla daha uygun maliyetli bu stratejinin benimsenmesine Arap ve diğer bölgesel ortakların aktif katılımını içermelidir. Sonuçta bu varlıkların silahlandırılması yalnızca savunma yeteneklerini geliştirmekle kalmayacak, aynı zamanda caydırıcı değerlerini de artıracak ve bölgenin daha istikrarlı ve güvenli olmasına katkıda bulunacaktır.

Ortadoğu'daki ABD deniz varlığı önemlidir. Zira bu, ABD'nin liderlik rolü ve kararlılığıyla birleştiğinde, temel Amerikan ulusal çıkarlarının korunmasını sağlayabilecek ve ortaklıkların, caydırıcılığın ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesinde bir mihenk taşı haline gelebilecek stratejik bir etkiye sahiptir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.