Gazze’de 150 gündür devam eden savaş: İsrail oyalanırken amaçsızca hareket ediyor

Netanyahu hükümeti, geçtiğimiz ocak ayında Washington'la yapılan ve çatışmaları durdurmayı öngören anlaşmayı ihlal etti

Dün İsrail askerleri, Gazze Şeridi sınırında bir tepenin yakınlarında toplanırken bir İsrail askeri personel taşıyıcısı Gazze'den ayrıldı (AFP)
Dün İsrail askerleri, Gazze Şeridi sınırında bir tepenin yakınlarında toplanırken bir İsrail askeri personel taşıyıcısı Gazze'den ayrıldı (AFP)
TT

Gazze’de 150 gündür devam eden savaş: İsrail oyalanırken amaçsızca hareket ediyor

Dün İsrail askerleri, Gazze Şeridi sınırında bir tepenin yakınlarında toplanırken bir İsrail askeri personel taşıyıcısı Gazze'den ayrıldı (AFP)
Dün İsrail askerleri, Gazze Şeridi sınırında bir tepenin yakınlarında toplanırken bir İsrail askeri personel taşıyıcısı Gazze'den ayrıldı (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, çok geç kalmış olsa da sonunda ‘Gazze'de derhal ateşkes’ çağrısında bulundu. Tel Aviv'deki kaynaklar, ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin Gazze'ye yönelik savaşın hedeflerini geçtiğimiz aralık ayında (yani savaşın başlamasından iki aydan kısa bir süre sonra) tükettiği kanaatine vardığını, İsrail'i bu konuda bilgilendirdiğini ve hatta uzun görüşmeler ve müzakereler sonrasında İsrail'le hava saldırılarının ve büyük askeri operasyonların durdurulması ve yeni yılla birlikte nokta operasyonlarına geçilmesiyle başlayıp savaşın sonlandırılmasını öngören bir savaş takvimi üzerinde anlaştığını teyit ediyorlar. Söz konusu anlaşma, 18 Aralık 2023 tarihinde İsrail'i özel olarak bu amaçla ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ve Genelkurmay Başkanı Charles Brown tarafından İsrailli yetkililerle görüşülürken İsrail, daha sonra ‘hayati öneme sahip görevleri tamamlamayı başaramadığı’ gerekçesiyle sürenin biraz daha uzatılmasını istedi. Washington, savaşı sona erdirme, Filistinli siviller arasındaki can kaybının azaltma ve Gazzelilerin acılarının hafifletme çabalarının açıkça ortaya koyulması şartıyla Tel Aviv’in bu talebini kabul etti ve süreyi bir ay daha uzattı.

Savaşın şiddetinin dozu düşse de Gazzelilere yönelik toplu katliamlar ve Han Yunus'un işgali gibi başka şekillerde devam etti. Netanyahu hükümeti, Hamas Hareketi’nin Gazze lideri Yahya Sinvar'ın Han Yunus’un altındaki tünellerde çok sayıda İsrailli rehineyle birlikte olduğuna dair yeni istihbarat bilgileri edindiklerini ve Sinvar’ı yakalayıp rehineleri kurtarmak için ‘yeri doldurulamaz bir fırsat’ yakaladığını iddia etti. Washington da Netanyahu hükümetine yeşil ışık yaktı. Aradan ikinci hatta üçüncü ay geçti. İsrail, her seferinde başka bir bahaneyle Gazze’deki işgalini 150 gündür sürdürürken Biden yönetimi, yutkunmaya devam ediyor. Öte yandan açlık, Hamas liderlerine baskı yapmak için kullanılan bir başka silah olarak ortaya çıkmaya başladı. Dünya bu yaşananlara bir anlam veremezken, izliyor ve olan bitene inanmıyordu yahut inanmak istemiyordu. Fakat Gazze'den gelen görüntüler, kimsenin inkar politikasını sürdürmesine izin vermedi.

İsrail hükümetinden bazıları Washington’la kafa kafaya gelmekten çekinmiyor

Batılılar, onu alıp doğru yere götürmek için İsrail'i kucaklama politikasını sürdürürken Washington’da Binyamin Netanyahu ile çatışma politikasının işe yaramayacağını vurguladılar. Washington’da ‘İsrail hükümetindeki çok güçlü bir hareketin ABD yönetimiyle bile kafa kafaya gelmekten çekinmediğini’ söyleyenler oldu. Söz konusu hareket, bu tutumunu gizleme ihtiyacı duymadı. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, açıkça ‘Biden yönetiminin zayıf olduğunu ve Donald Trump yönetimini tercih ettiğini’ söyledi. Ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD yönetimiyle yaşanan anlaşmazlıklarla övünmeye başladı. Tarihte ABD ile karşı karşıya gelmekten çekinmeyen İsrailli iki liderin isimleri öne çıkardı. Bunlardan biri (nükleer reaktör konusunda Washington’la anlaşmazlık yaşayan) David Ben-Gurion, diğeri (1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail’in başbakanı olan) Levi Eşkol’du. Ancak Netanyahu, ABD’nin 1992 yılında Ürdün-Filistin ortak heyetiyle barış müzakerelerini engelleyen dönemin İsrail Başbakanı İzak Şamir’le yaşadığı diğer deneyimleri kasıtlı olarak görmezden geldi. Dönemin ABD Başkanı George H. W. Bush, ABD'nin İsrail'e verdiği 10 milyar dolarlık yardımları durdurdu, Şamir hükümeti düştü. İsrailliler, Şamir’in yerine İzak Rabin'i seçti. ABD’liler bugün Netanyahu'ya, kendisiyle temasa geçmeden ve koordinasyon kurmadan hükümetindeki bakanlardan Benny Gantz'ı Beyaz Saray’a davet ettikleri dönemi hatırlatıyorlar.

ABD’liler İsrail'e açıkça savaşın tükendiğini ve artık işe yaramadığını söylüyorlar. Bunu da sadece siyasi nedenlerle değil, savaşın gidişatına ve ayrıntılı askeri operasyonlara ilişkin ellerindeki önemli bilgiler nedeniyle dile getiriyorlar.

Gerçekçi olmayan hedefler

Tel Aviv'deki savaş yönetim odasında her şeyi takip eden ABD’li askeri personellerden oluşan bir ekip var. Bu ekip, İsrail ordusunun, istihbaratının ve iç istihbarat servisi Şin Bet tarafından Gazze'deki durum ve savaşın Gazze’yi nasıl etkilediğine dair yayınlanan raporları takip ediyor. İsrailli onlarca general ve strateji uzmanı, savaş için koyulan hedeflerin gerçekçi olmadığını ve ‘Hamas'ı ortadan kaldırmak’ olan en büyük hedefe asla ulaşılamayacağını açıkça söylerken bu açıklamalar da ABD tarafından takip ediliyor. Hamas güçlü askeri saldırılara maruz kaldı. Silahlı güçleri Gazze Şeridi'nin büyük bir bölümüne dağıldı. Buna karşın askeri açıdan bakıldığında bir yandan İsrail ordusuna ciddi kayıplar verdirirken diğer yandan halen başarıyla direniyor. İsrail’in savaş için koyduğu ikinci hedefse rehinelerin güç kullanılarak kurtarılmasıydı. Ancak bu hedef feci bir şekilde başarısız oldu. İsrail, 5 ay içinde sadece 3 rehineyi kurtarabildi. Onlar da Hamas’ın alıkoyduğu rehineler değildi. Hamas’tan bağımsız olarak Filistinli bazı aileler tarafından alıkonulan ve pazarlık ya da takas sonucu serbest bırakılan rehinelerdi. Üçüncü hedef ise Hamas yönetimini düşürmek ve Gazze Şeridi'nin bir kez daha İsrail için askeri tehdit oluşturmasına izin vermemek olarak belirlendi. İsrailliler dahi bunu zorlu bir hedef olarak görüyorlar. Ancak özellikle Filistinliler Hamas yönetimine alternatif bir teknokrat hükümet kurma çalışmalarına başladıklarından uzun bir savaşa girmeye değmeyeceğini de vurguluyorlar.

İsrail Genelkurmay Başkanlığı Harekat Dairesi Başkanı İsrael Ziv, savaşın fiilen iki ay önce sona erdiğini söyledi. Radyo 103 FM'e verdiği röportajda, Refah’ın işgalini desteklediğini ve bunu hayati öneme sahip bir gereklilik olarak gördüğünü söyleyen Ziv, “Ama şu an Batı desteğini geri çekmişken bunu yapmak külfetli olacak ve bir felakete dönüşecek. Savaşı Refah'ı işgal ederek başlatmaları gerekirdi, ama artık geçti. ABD’liler İsrail'e savaşı sürdürmesinin ABD ve uluslararası desteği kaybetmesine yol açacağını ve ABD yönetimine hem içeriden hem dışarıdan zarar vereceğini açıkça ifade ettiler. Bu yüzden ABD’nin İsrail'e verdiği destek sona erdi, dolayısıyla savaşı sürdürmek aptallıktır” ifadelerini kullandı.

Kamuoyu ile yüzleşme cesareti

Daha da önemlisi, iki hafta önce Paris’te yapılan toplantıdan bu yana temel konular üzerinde anlaşmaya varıldığından rehine takası ve ateşkes anlaşmasına ilişkin şu an Kahire'de devam eden müzakereler de tıkanmış durumda. Müzakerelerde sadece bazı detaylar tartışılıyor. Netanyahu, yaşayan ve ölen İsrailli rehinelerin isimlerinin bir listesini istemesi gerektiğini, Hamas ise Gazze'de tutuklanan ve akıbetleri bilinmeyen yaklaşık bin 200 (ve Batı Şeria'da 7 bin) yeni Filistinli tutuklunun olduğunu daha şimdi fark etti. Diğer birtakım anlaşmazlıkların yanı sıra Gazzelilerin güneyden kuzeye geri dönmeyi istemeleri ve İsrail'in bu talebi reddetmesi çözülebilir bir mesele. Sorun, krizleri nasıl sonlandıracağını bilen liderlerin olmaması.

Yalnızca ağır bedeller ödeyen halkına karşı şefkatli bir kalbe sahip olan değil, aynı zamanda gerçeklerle ilgili samimi bir konuşma yaparak kamuoyunun karşısına çıkacak kadar cesur olan, başarı olarak savaşın ve akan kanın durdurulmasıyla ve İsrailli rehineler ile Filistinli tutukluların ve mahkumların serbest bırakılmasıyla yetinilmesinden başka yapılabilecek hiçbir şey olmadığını söyleyecek liderlere acil ihtiyaç var.



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”