Irak’ta açıklamaların ve siyasi şantajların yarattığı kaos

Devletin itibarını geri kazandırmakla ilgili siyasi sorumluluklardan kaçış

Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
TT

Irak’ta açıklamaların ve siyasi şantajların yarattığı kaos

Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)

İyad el-Anber

Kaosun hiçbir zaman düzen getirmeyeceğini, aksine biriken kaosların, kamusal alanlarda, etkilerinin üstesinden gelinmesi zor yıkımlara yol açtığını herkes bilir. Buradan yola çıkarak siyasetteki kaosun ve iktidardaki sınıfın son yirmi yılda ürettiği kaosların büyüklüğünü hayal edebiliriz.

Irak’taki mevcut kaos ortamından bağımsız olarak her gözlemci, yaklaşık yarım asır boyunca diktatorya çilesi çeken, totaliter bir rejime tabi olan, ötekileştirme ve dışlamaların ayyuka çıktığı, demir yumrukla yönetilen bir ülkede siyasi anlaşmazlıkları ve bunların gelişimini normal bir olay olarak değerlendirebilir. Devlet, devlet olma özelliklerini yitirirken bu özellikle önce iktidar partisine, ardından devlet başkanın ailesine ve çevresine indirgendi. Ancak vatandaşın devletle ve iktidardaki egemen sınıfla ilişkilerindeki bozulma ve gerileme karşısında tüm bu gerekçeler inandırıcılığını kaybediyor.

Irak’taki egemen ve nüfuz sahibi siyasi sınıf beyhudeliğe ve kaosa kendisini kaptırmış halde. Belki de devletin itibarını geri kazanmayla ilgili siyasi sorumluluklardan kaçmak için bunları sürdürmeye onun görevidir. Bundan dolayı her krizde devlet kurumları baltalanırken devlet, kaynaklarını ve kurumlarını ele geçirmek için yarışan siyasi partiler arasında bir çatışma arenasına dönüştürülmüş durumda.

Bir zamanlar siyasi sürecin önde gelen isimlerinden bazıları şimdi Federal Yüksek Mahkemeye en çok itiraz edenler haline geldi

İronik olansa her krizde iktidardaki elitlerin siyasi sisteme ve onun kurumlarına açıkça hakaret etmeleri ise işin ironik yanı. Hükümet, güvenlik ve yargı kurumlarının siyasi şantaj ve hakaretlerle mücadele ettiğini tahmin edebilirsiniz. Öyle ki söz konusu kurumların mücadele ettiği bu olgu, artık emniyet kurumlarını da etkilemeye başladı. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Sözcüsü Yahya Resul, sosyal medya platformlarını takma adlarla orduya şantaj yapmak, ordunun sembol isimlerine hakaret etmek, subaylara ve rütbeli askerlere şantaj ve onlarla pazarlık yapmak için kullanan bir şebekenin üyelerinin kimliklerinin tespit edildiğini açıkladı. Bu tür olaylar, birçok ülkede yaşanan normal bir sorun olabilir, ancak Irak hükümeti, siyasi şantaja karşı bir kampanya başlattığında ve bu suçlamayı medyatik isimlere ve sosyal medya fenomenlerine yöneltmeye çalıştığında işin ucu, kendi güvenlik kurumlarına ve üst düzey yetkililerine yayılarak Savunma Bakanlığı'ndaki bir numaralı ekibe ve İçişleri Bakanlığı'ndaki aralarında tümgeneral ve diğer rütbelerden 14 subay ve ordu mensubuna kadar ulaştı ve mesele, devlet kurumlarının yaşadığı, vatandaşın günlük hayatıyla doğrudan ilgili olan çöküşün boyutunun tespiti için hükümetin ara vermesini gerektiren bir skandala dönüştü. Olay, daha detayları açıklığa kavuşturulmadan unutulup gitti. Belki de kamuoyunu bu olaydan uzaklaştırmak amacıyla bir skandal yaratılması ve ordu ve emniyet kurumlarının siyasi şantaja karışması meselesinin örtbas edilmesi istenmişti.

Bu, geçici bir olay olabilir. Bu tür olaylar, birçok gelişmiş ve az gelişmiş ülkede yaşanıyor. Ancak bir siyasetçinin bir televizyon kanalına çıkıp Federal Yüksek Mahkeme Başkanı’nı, kendisini ‘üçlü ittifaktan çekilmezse milletvekilliğini düşürmekle’ tehdit ettiğini söyleyip bununla suçlayacak kadar değil. Sadr Hareketi liderliğindeki üçlü koalisyon, çoğunluk hükümeti kurma sürecini tamamlayamadı ve Sadr Hareketi’nin parlamento bloğundaki milletvekili Temsilciler Meclisi’nden çekildiler.

Suçlamayı yapan eski milletvekili Mişan el-Cuburi’nin bu açıklaması, yalnızca Irak Anayasasının en yüksek yetkiyi verdiği ülkedeki en yüksek yargı kurumuna yönelik bir suçlama olmakla kalmıyor, en tepedeki devlet kurumlarını siyasi tartışmaların ve çatışmaların tarafı haline getiren siyasi söylem ve tutumlarda bir kaos olgusu oluşturuyor. Federal Yüksek Mahkemeden şimdiye kadar bu suçlamaya, ‘bu tür açıklamaların Federal Yüksek Mahkemenin itibarını zedelemeyi ve meşruiyetini hedef almayı amaçlayan siyasallaştırılmış bir iç ve dış medya saldırısı’ olarak değerlendiren bir kamuoyu açıklaması dışında yanıt gelmedi.

Siyasi açıklamaların yarattığı kaos

Aslında devleti ve kurumları rahatsız eden siyasi açıklamaların yarattığı kaos çerçevesinde Sayın Mişan el-Cuburi’nin sözleri öyle kaşları kaldıracak bir açıklama değil. Daha önce de Fetih Koalisyonu lideri Hadi el-Amiri, ‘yargı tehdit altında olduğunu ve yargıya baskı yapıldığı’ açıklamasında bulunmuştu. Amiri, bunun yolsuzluğun, muhaliflere saldırının ve geçmişteki hatalardan siyasi dengelerin sorumlu olduğunun bir kanıtı olduğunu öne sürmüştü.

İlginç olan ise Federal Yüksek Mahkeme Başkanı Yargıç Casim el-Amiri'nin, Federal Yüksek Mahkemenin siyasi sürecin önde gelen isimlerinin üzerinde mutabakata vardıklarına bağlı olduğunu açıklamasıydı. Bir zamanlar siyasi sürecin önde gelen isimlerinden bazıları şimdi Federal Yüksek Mahkemeye en çok itiraz edenler haline geldi. Örneğin Sayın Mesud Barzani, Federal Yüksek Mahkemeyi, eski diktatörlük rejimindeki ‘Devrim Mahkemesine’ benzetmişti.

İttifak oluşturmada öncelik anayasadaki hükümleri güçlendirmek değil, iktidarın kazanımlarını paylaşmaktı.

Federal Yüksek Mahkeme kararlarının nihai ve tüm otoriteler açısından bağlayıcı olması nedeniyle değerlendirilmesi önemli değilse de bağımsızlığını ve devlet kurumları nezdindeki yüksek statüsünü kabul etmek yerine, siyasi suçlamalarla kendisini tartışmalarda taraf haline getirmesi oldukça önemli bir konu. Ancak kararlarına itiraz edilmesinin ya da reddedilmesinin desteklenmesi, hatta tartışmanın tarafları arasındaki siyasi kutuplaşma çemberine girmekle itham edilmesi, Irak'taki siyasi kaosun en tehlikeli aşamasını oluşturuyor.

Geçtiğimiz dönemde siyasi partiler arasında yaşanan siyasi tartışmalar, bazen Temsilciler Meclisi’ne bazen de Bakanlar Kurulu'na yansıdı. Ancak 2021 sonrası seçimlerde çatışan taraflar Federal Yüksek Mahkemeyi aralarındaki tartışmalara dahil ettiler. Federal Yüksek Mahkemenin ister küçük ister büyük her siyasi anlaşmazlığa müdahil olması, siyasi sürecin kırılganlığının tehlikeli bir göstergesi haline geldi. Çünkü Federal Yüksek Mahkemenin kararları doğası gereği bir tarafın lehine diğer tarafın aleyhinedir. Yani bir taraf bu karardan zarar görürken diğer taraf kazanım elde eder. Sonuç olarak Federal Yüksek Mahkeme ne kadar çok davaya müdahale ederse, siyasi uzlaşı için alan o kadar daralır.

Ne siyasi anlaşma var ne de ilke

İktidardaki egemen sınıfı, hükümetlerin çoğu zaman temel alınarak oluşturulduğu siyasi anlaşmalarda  otoritesinin olduğuna dair eleştiriyorduk. Bu anlaşmalar Irak Anayasasından üstündü. Çünkü ittifak oluşturmada öncelik anayasadaki hükümleri güçlendirmek değil, iktidarın kazanımlarını paylaşmaktı.

Fakat artık tek görevi hükümet kurmak, bakanlıkların ve devlet kurumlarının paylaşılmasıyla sınırlı olan siyasi anlaşmalar ya da uzlaşılarda bile siyasi taraflar, hükümetin üzerine kurulduğu ittifak kurallarına uymuyor. Sünni siyasi güçler içerisinde çoğunluğa sahip olan Tekaddum Partisi'nin lideri Muhammed el-Halbusi, Sünni siyasi güçlerle ittifak kurmaya eğilimli değildi. Başakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümetini kuran Devleti Yönetme İttifakı’nın önemli bir ortağı olmasına rağmen Halbusi’nin siyaset sahnedeki nüfuzunu ve Meclis Başkanı olarak yerine birini aday gösterme gücünü zayıflatmaya yönelik girişimler oldu.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani basın toplantısında konuşurken (DPA)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani basın toplantısında konuşurken (DPA)

Devleti Yönetme İttifakı’nın bir başka ortağı olan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) hükümeti ile Irak hükümeti arasındaki mevcut siyasi gerilimi hafifletebilecek siyasi anlaşmalar yapmakta zorluk çekiyor. Çünkü IKBY hükümeti, Federal Yüksek Mahkeme kararlarıyla kısıtlanmış durumda. Hatta milletvekillerinin itiraz etmesi halinde Federal Yüksek Mahkeme, IKBY hükümetinin imzaladığı anlaşmaları bile bozabiliyor. Burada özellikle Federal Yüksek Mahkemeye itirazda bulunmanın, KDP’nin de ittifaka katıldığı bazı Şii tarafların siyasi anlaşmalarından kaçma girişimi olduğu anlaşılıyor.

Siyasi ilkeler ve anayasadan ziyade siyasi ruh hallerinin atmosfere hakim olması, hiç şaşırtıcı değil.

Koordinasyon Çerçevesi adlı ittifakta yer alan Şii siyasi güçler arasındaki bölünmeler artık daha da netleşmiş durumda. Bunlardan bazıları hükümeti ele geçirmek isterken, bazıları da yaklaşan seçimlerde başbakanın ve onunla ittifak yapmayı düşünen partilerin siyasi nüfuzunu zayıflatacak bir seçim yasası çıkarmak ve böylece onları zayıflatmak istiyor. Sonuç olarak siyaset sahnesinde bu tür anlaşmazlıklar normal karşılansa da bu anlaşmazlıklar erken başlayıp siyasi süreci yönlendiren siyasi anlaşmalara yansıdığında işler değişiyor ve dikkatler vatandaşların hükümetten beklediği önceliklerden çok seçimlere odaklanıyor.

Bu siyasi kaos, Irak'taki yönetim sisteminin işleyişindeki büyük bir sorundan kaynaklanıyor. Anlaşmazlıkları ve tartışmaları yönetecek siyasi ilkeler ortaya koyulmadığında, siyasi çözümlerin alanı her türlü değerlendirmeye ve tepkiye açık kalır. Politikacıların övündükleri siyasi anlaşmalar, iktidar kazanımlarının paylaşımıyla sınırlı bir anlaşma türü olduğundan siyasi eylemi yönlendiren ve siyasi anlaşmazlıklarda başvurulan ilkelere sahip değildir. Anayasa artık rafa kaldırılmış, ihmal edilmiş ve devlet kurumları arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapma ve siyasi partiler arasındaki anlaşma ve anlaşmalarda üstünlük sağlamama şeklindeki temel işlevinden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla siyasi normlardan ve anayasadan ziyade siyasi ruh hallerinin atmosfere hakim olması, hiç şaşırtıcı olmadığı gibi kaos da kaçınılmazdır.

Sahnedeki yeni aktörlerin yarattığı kaos

Şu an Irak siyaset sahnesinde aktif ve etkili olan siyasi partilerin çoğunun, 2003 sonrası Irak'ta yönetim sistemini kuran ana aktörlerle hiçbir bağlantısı yok. Yükselen güçler artık iki temel güdüyle hareket ediyor. Bunlardan ilki, iktidardaki siyasi elitlerin 2003'ten sonra oluşturduğu tüm siyasi normlara saldırmak, ikincisi ise siyasi sürecin geleceğini kontrol edecek bir siyasi alan oluşturmak. Bundandır ki devletin kaynaklarını ve kurumlarını kontrol ederek devleti kontrol eden taraf olmayı hedefliyorlar. Ancak kendi bakış açısına göre yeni siyasi normlar oluşturma isteği ile çıkarları arasındaki çelişkiyi kontrol edememesi kendisi için sorun teşkil ediyor. Bu da eski siyasi güçlerin oluşturduğu hükümet sistemine katılarak elde ettiği güç ve nüfuz kazanımlarını kaybetme korkusunu tetikliyor. Çünkü halen devlet içinde yayılmaya, nüfuz etmeye, onu istismar etmeye uygun bir ortam mevcut.

Eski Maliye Bakanı’nın da dediği gibi ‘bir zombi devlette’ devlet öncesi bir kaos içinde yaşıyoruz.

Yaşadığımız kaosu, Irak’taki yönetim sistemindeki ve siyasi uygulamalardaki hatalar üretti. Seçimler artık kimin yöneteceğini ve yönetimin sorumluluğunu kimin taşıyacağını belirleyen bir kriter olmaktan çıkıp, seçimlere tamamen aykırı olan ‘herkes iktidarda, herkes muhalefette’ olgusunu ortaya çıkardı. Öyle ki devletin en yüksek makamları olan başbakanlık ve bakanlık koltuklarına gelen isimlerde artık deneyim, yeterlilik, hatta parti adaylığı bile aranmıyor. Aksine bu makamlara gelen kişilerin en önemli vasıfları siyasi blok liderlerinin ruh hallerini tatmin etmekten ibaret ve ülke siyasi liderlerin düşüncelerine göre yönetiliyor. Dolayısıyla siyasi sınıfın yarattığı ve sürdürdüğü kaosu yönetmek hükümetin başlıca görevi haline geldi.

Irak’ın siyaset sahnesindeki yeni aktörlerin yarattığı siyasi kaosun en tehlikeli özelliği, Temsilciler Meclisi gibi devletin en üst kurumlarından birinin yönetimine karşı kayıtsız kalmalarıdır. Iraklı siyasi güçler, Temsilciler Meclisi Başkanlığı makamının boş kalmaya devam etmesinin, Temsilciler Meclisi’nin denetim ve yasama performansını zayıflatması, hatta işlevsiz bir kurum haline gelmesi karşısında kayıtsızlıklarını sürdürürken sanki mevcut durumun olduğu gibi kalmasını istiyor gibiler.

Eski Maliye Bakanı Ali Abdul Amir Allavi, istifa ederken ‘zombi devlet’ tanımlaması yapmıştı. Biz de şu an bu zombi devlette devlet öncesi bir kaos içinde yaşıyoruz. Ama biz bu yapıya ‘devlet’ adını veriyoruz. Devlet ruhundan yoksun bir cesede dönüşen bu yapının, toplumla hiçbir etkileşimi ve bağı kalmamış durumda. İktidardaki sınıf kaos ve anlaşmazlıklarla yaşıyor. İktidarda kalabilmesi için kaosun devam etmesi gerektiğine inanıyor. Zira olan bitenden sorumlu tutulmamalarını sağlamanın tek yolu da bu.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla’ya dergisinden çevrilmiştir.



40 gün aradan sonra yeniden ibadete açılan Mescid-i Aksa’da binlerce kişi namaz kıldı

Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)
Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)
TT

40 gün aradan sonra yeniden ibadete açılan Mescid-i Aksa’da binlerce kişi namaz kıldı

Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)
Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)

Binlerce Filistinli, İran’a yönelik savaş nedeniyle 40 gündür kapalı olan Mescid-i Aksa’da bugün sabah namazını kıldı.

İsrail makamları, ABD ile birlikte İran’a yönelik başlatılan savaşın ardından 28 Şubat’tan itibaren dini mekânları kapatmıştı. Bu süreç, Ramazan ayına denk geldiği için Müslümanlar Mescid-i Aksa’da teravih namazı ve Ramazan Bayramı namazını kılamamıştı.

ds
Kudüs’teki Mescid-i Aksa külliyesi içinde bulunan Kubbetu’s Sahra önünde sabah namazını kılan Müslümanlar (AFP)

İsrail polisi dün akşam yaptığı açıklamada, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal kabul edilen mekânların, İran ile savaşta ateşkesin dün sabah yürürlüğe girmesinin ardından ‘ziyaretçilere ve ibadete’ yeniden açılacağını duyurdu.

Kudüs Valiliği ise bugün yaklaşık 3 bin kişinin sabah namazına katıldığını bildirdi.

rhb
Sabah namazını kıldıktan sonra Kudüs’teki Mescid-i Aksa külliyesi içinde bulunan Kubbetu’s Sahra önünde fotoğraf çekilen Filistinliler (AFP)

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, İsrail polisi Mescid-i Aksa girişlerinde yoğun şekilde konuşlandı. Polis ekipleri, Eski Şehir’deki Hıtta Kapısı’ndan avluya giren Müslümanların kimliklerini rastgele kontrol etti.

Avluda bulunanların duygusal anlar yaşadığı gözlendi; bazı kişiler gözyaşlarını tutamadı. Kıble Mescidi’nin girişinde bulunan bir kişi ise cemaate kâğıt mendil dağıttı.

sdvds
İran, İsrail ve ABD arasında ateşkes anlaşması imzalanmasının ardından Kudüs’ün Eski Şehir bölgesindeki Mescid-i Aksa külliyesi içinde bulunan Kıble Mescidi’nde temizlik yapan bir işçi (AP)

Kuzey Kudüs’teki Kafr Akab bölgesinden eşi ve kızıyla birlikte gelen Suzan Allam, uzun aranın ardından Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmenin ‘bayram sevinci’ yaşattığını söyledi.

Allam, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Kalplerimiz hüzünlüydü... Sabah saat dörtte uyandık, bugün bizim bayramımız, çok şükür” ifadelerini kullandı.

dcsd v
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlamasından bu yana Mescid-i Aksa 40 gündür kapalıydı. (AFP)

Kendisini ‘Mescid-i Aksa’nın komşusu’ olarak tanımlayan genç Hamza el-Afgani ise mescidin ‘ilk evi’ olduğunu ve çocukluğunu burada geçirdiğini belirterek, yaşadığı sevincin ‘tarif edilemez’ olduğunu dile getirdi.

Eski Şehir’de yaşayan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir başka kadın ise Mescid-i Aksa’nın kapatılmasının Müslümanlar için çok zor olduğunu, kendilerini ‘adeta bir hapishanede gibi hissettiklerini’ söyledi. Kızıyla birlikte olan kadın, Mescid-i Aksa’nın yeniden kapatılmamasını temenni ederek buranın ‘Kudüs’ün ruhunu’ temsil ettiğini ifade etti.


Savaş sonrası Körfez-Arap ülkeleri ekonomik ilişkileri ve kartların yeniden dağıtılması

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
TT

Savaş sonrası Körfez-Arap ülkeleri ekonomik ilişkileri ve kartların yeniden dağıtılması

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)

Amir Ziyab et-Temimi

Geçtiğimiz 1950'li yılların başlarından itibaren, petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte Körfez ülkeleri, çeşitli alanlarda Arap ülkelerine yardım ve uygun koşullu krediler sunmayı başardılar. Bu yardımlar arasında, Arap Devletleri Birliği kararları uyarınca savaş çabalarına verilen destek ile bu ülkelerdeki kalkınma projelerini ve altyapı geliştirme çalışmalarını finanse etmek için verilen uygun koşullu krediler yer alıyor. 1970’li yıllarının ortalarında petrol fiyatlarının yükselmesiyle birlikte Körfez ülkeleri büyük mali fazlalar elde etmiş ve ekonomik destek daha da güçlendi. Bu ülkeler, başta gayrimenkul ve turizm sektörleri olmak üzere bir dizi Arap ülkesinde doğrudan yatırım şirketleri kurmaya yöneldi. Ayrıca petrol, enerji, deniz taşımacılığı ve tarım sektörlerinde uzmanlaşmış özel şirketler de kuruldu. Ancak desteğin en belirgin şekli, Arap ülkelerinin döviz rezervlerini güçlendirmek ve ithalat finansmanı ya da borç servisi gibi dış yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak amacıyla merkez bankalarındaki mevduatlara odaklandı. Mevcut gelişmeler ışığında, savaşın sona ermesinden sonra Körfez ülkeleri diğer Arap ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini nasıl şekillendirebilir?

Mısır Merkez Bankası'na göre Mısırlılar Temmuz 2025 ile Ocak 2026 arasındaki dönemde yaklaşık 25,6 milyar dolarlık havale yaptılar. Bu rakam, bir önceki yılın aynı döneminde 20 milyar dolardı. Bu havaleler, savaşın patlak vermesinden önce, bu yılın başlarında Mısır'ın döviz rezervlerinin 50 milyar doların üzerine çıkmasına katkıda bulundu. Bu havalelerin uzun zamandır Mısır ekonomisini desteklemek için hayati öneme sahip olduğu şüphe götürmez. Çünkü bunlar devletin dış yükümlülüklerini karşılamasına yardımcı oluyor ve birçok ailenin geçim ihtiyaçlarını karşılamasını sağlıyor.

 Sayılarının 500 binin üzerinde olduğu tahmin edilen Lübnanlılar da Körfez ülkelerinde çalışıyor. Bunların arasında, yüzlerce kuruluşa sahip binlerce yatırımcı ve iş adamı bulunuyor. Yatırımlarının hacmi on milyarlarca dolar olarak tahmin ediliyor. Lübnanlılar Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Kuveyt'te yoğunlaşıyor. Suudi Arabistan'da 200 ila 300 bin, BAE’de yaklaşık 150 bin, Katar ve Kuveyt'te ise on binlerce Lübnanlı bulunuyor.

Körfez ülkelerinde çalışan Lübnanlıların yıllık para transferi yaklaşık 6 ila 7 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Yurtdışındaki Lübnanlıların para transferlerinin, özellikle ekonomik performansın gerilemesi ve imalat, turizm ve tarım gibi ana sektörlerin durması karşısında, Lübnan ekonomisinin en önemli gelir kaynaklarından biri olduğu bir sır değil.

Körfez ülkelerindeki Lübnanlılar, mesleki becerileri ve yüksek eğitim seviyeleri temelinde hayati öneme sahip sektörlerde çalışıyor. Lübnanlılar, Lübnan'daki siyasi ve güvenlik durumunun yansımaları da dahil olmak üzere, Körfez'de çalışan çok sayıda kişinin istikrarını etkileyen büyük zorluklarla karşı karşıya.

ABD/İsrail-İran Savaşı, Körfez ülkelerine ağır mali yükler getirdi. Petrol, elektrik ve su tesislerinin yanı sıra altyapıya da yayılan yıkım, onarım ve yeniden yapılandırma çalışmalarının yürütülmesi için büyük bütçe tahsisatlarına yol açıyor.

Buna karşın, yarım asrı aşkın bir süredir Lübnan’da yaşayan Körfez ülkeleri vatandaşları da var. Bunlar, bu ülkede konut ve gayrimenkuller edinmiş, birçok projeye yatırım yapmış ve Lübnan bankalarına para yatırmış kişiler.

Savaş sonrası mali ve savunma yükümlülükleri

Şüphesiz ki savaş, Körfez ülkelerine ağır mali yükümlülükler getirdi. Petrol, elektrik ve su tesislerinin yanı sıra altyapıya da uzanan yıkım, onarım ve yeniden yapılandırma çalışmalarının yürütülmesi için büyük bütçelerin ayrılmasını gerektirecek.

Örneğin, Katar'daki doğal gaz tesisleri, üretimi ve ihracatı durduran büyük hasarlara uğradı ve tahminlere göre bu tesislerin yeniden faaliyete geçmesi ve gelir elde etmesi üç ila beş yıl sürebilir. Kuveyt'teki petrol rafinerileri de İran saldırıları nedeniyle hasar gördü; buna havaalanı ve limanda meydana gelen hasarlar da eklenince hava ve deniz ulaşımı aksadı. Sivil kurumların uğradığı hasarlardan bahsetmeye bile gerek yok.

frvfr
İran'ın BAE’nin Fuceyra kentindeki bir tesisi hedef almasının ardından, bir işçi bisiklet sürerken arkasında yükselen dumanlar, 14 Mart 2026 (AP)

Aynı durum Suudi Arabistan ve BAE için de geçerli. Bu ülkelerin petrol ve sivil tesisleri ile altyapıları hasar görürken, Bahreyn ise insan ve ekonomik kayıpların boyutunu artıran şiddetli saldırılarla karşı karşıya kaldı. Böylece, İran ile sıkı bağları olan Umman dahil Körfez ülkeleri, hasarları telafi etmek ve zarar gören çeşitli tesislerde çalışmaları yeniden başlatmak için en az 200 milyar dolar olarak tahmin edilen devasa mali kaynaklar ayırmak zorunda.

Körfez ülkeleri, başta Mısır Merkez Bankası olmak üzere merkez bankalarına para yatırarak Arap ülkelerine mali yardım sağlamaya devam ediyordu.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve bunun sonucunda tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar nedeniyle, bu ülkelerin petrol ve gaz gelirlerinde düşüş ve mal ithalatı maliyetlerinde artış yaşayacağına şüphe yok.

Bunun yanında, askeri kapasitelerin geliştirilmesi, savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve silahların askeri teknoloji gelişmelerine uygun olarak modernize edilmesi için savunma harcamalarının artırılması da gerekecek.

Körfez-Arap ekonomik ilişkileri gerileme mi yaşıyor?

Savaşın etkilerinin, Körfez ülkelerinin, savaş nedeniyle ekonomileri zarar gören ve zaten karmaşık ekonomik koşullar, dış borçların hizmet maliyetindeki artış ve ulusal para birimlerinin değer kaybı ile boğuşan bir dizi Arap ülkesine destek sağlama kapasitesini etkilemesi bekleniyor.

wefre
Kahire'de düzenlenen Arap Birliği Dışişleri Bakanları Toplantısı, 10 Eylül 2024 (AFP)

Körfez ülkelerinden gelen petrol arzındaki kesinti birçok Arap ülkesini etkiledi. Mısır da bu durumdan nasibini aldı ve elektrik tüketimini kısıtlamak ve yakıt fiyatlarını artırmak zorunda kaldı. Ayrıca, savaşın etkisiyle ziyaretçi sayısının azalması nedeniyle Mısır turizm sektörü de ek baskılarla karşı karşıya. Bu veriler çerçevesinde Körfez ülkeleri, karşılaştıkları yeni mali baskılar ve bazı Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt'in İran'ın saldırılarına karşı bazı Arap ülkelerinin tutumlarından duyduğu hoşnutsuzluk nedeniyle, kısa vadede Mısır, Lübnan, Suriye ve Yemen'e mali destek sağlayamayacak gibi görünüyor.

Körfez ülkeleri, merkez bankalarına para yatırarak Arap ülkelerine mali yardım sağlamaya devam ediyordu. Bunların en önemlisi, Körfez ülkelerinden gelen mevduatlara sahip olan Mısır Merkez Bankası'ydı. Bu mevduatlar, Kuveyt'ten 4 milyar dolar, Suudi Arabistan'dan 5,3 milyar dolar, Katar'dan 4 milyar dolar ve BAE’den 12 milyar dolar olarak dağılıyordu.

Körfez ülkelerinin yatırımları sadece devlet mevduatlarıyla sınırlı kalmayıp, doğrudan yatırımları, finansal piyasalara yapılan yatırımları ve hazine tahvillerinin satın alınmasını da kapsıyor.

BAE, bu mevduatın 11 milyar dolarlık bir kısmını, Mısır'ın kuzeyinde toplam değeri 35 milyar dolar olarak tahmin edilen uzun vadeli bir gayrimenkul projesi olan Ras el-Hikme Projesi’ne doğrudan yatırım olarak aktardı. Körfez ülkeleri bu parayı geri almak konusunda birçok zorlukla karşı karşıya bulunurken, projenin kendisi de beklenen getiriyi sağlayamayabilir.

dfrbg
Beyrut’taki Lübnan Merkez Bankası binası, 4 Nisan 2025 (Reuters)

Ayrıca, Lübnan Merkez Bankası'nda Körfez ülkelerine ait mevduatlar bulunuyor. Suriye gibi diğer Arap ülkelerindeki bankalar ve finans kurumlarındaki fonlar da özellikle Körfez ülkelerinden gelen devlet fonlarını barındırıyor. Körfez ülkelerinin yatırımları sadece devlet mevduatlarıyla sınırlı kalmayıp, doğrudan yatırımları, finansal piyasalara yapılan yatırımları ve hazine tahvillerinin satın alınmasını da kapsıyor.  Aynı zamanda bu paranın tamamının veya bir kısmının geri alınmasının mümkün olup olmadığı ve bu yatırımların kayda değer bir getiri sağlayıp sağlamadığı sorusu halen cevap bekliyor.

Mali ve ekonomik zorluklar ve yeniden yapılanma

Körfez ülkeleri, Arap ülkeleriyle ekonomik iş birliği stratejilerini yeniden gözden geçirmek, yatırımları rasyonelleştirmek, yeni alternatifler değerlendirmek ve yatırılan fonların tamamını veya bir kısmını geri kazanmak için uygun yollar bulmak zorunda kalabilir.

Arap ülkelerinin ekonomileri, istenen ekonomik sonuçları elde etme kapasitelerini sınırlayan yapısal dengesizliklerle boğuşmaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Körfez ülkeleri, önümüzdeki yıllarda enerji ekonomileriyle ilgili zorluklarla karşılaşacaklarına şüphe yok. Özellikle de mevcut savaşın yakıt tedariki ve deniz taşımacılığının aksamasına ilişkin endişeleri göz önüne alındığında, bu durum tüketici ülkeleri alternatif enerji kaynakları geliştirmeye ve fosil yakıtlara olan bağımlılıklarını azaltmaya itebilir.

Tüm bu zorluklar, Körfez ülkelerini farklı ekonomik seçeneklere yönlendirmeli ve Arap ülkelerine yönelik cömert destek ve finansman politikalarının gözden geçirilmesine, hatta belki de ekonomik yapılarının yeniden değerlendirilmesine yol açmalı. Bu da Körfez ülkelerinin gelecekte yabancı işgücüne, özellikle de vasıfsız işgücüne olan ihtiyaçları konusunda soru işaretlerinin ortaya çıkmasına sebep oluyor.


Suriye hükümeti cumartesi günü SDG mensuplarından oluşan üçüncü grubu serbest bırakacak

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)
TT

Suriye hükümeti cumartesi günü SDG mensuplarından oluşan üçüncü grubu serbest bırakacak

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)

Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü, Haseke vilayetinde yeni bir tutuklu grubunun serbest bırakılması için hazırlıkların sürdüğünü ve bu adımın, tutuklular dosyasını çözmeye yönelik çabalar kapsamında önümüzdeki cumartesi günü hayata geçirilmesinin planlandığını açıkladı.

Kürt medya kaynakları, söz konusu grubun üçüncü aşamayı oluşturduğunu ve yaklaşık 300 tutukluyu kapsadığını bildirdi. Serbest bırakma sürecinin, Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın uygulanması çerçevesinde gerçekleştiği, tarafların anlaşma maddelerini hayata geçirmeyi sürdürdüğü ifade edildi.

rb
Haseke Valisi Nureddin Ahmed, 11 Mart’ta cezaevlerindeki mahkûm ve tutukluların aileleriyle bir araya geldi. (Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü)

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) Dış İlişkiler Komitesi Eşbaşkanı İlham Ahmed, Haseke’de Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat’ın da katıldığı bir toplantıda, tutuklular dosyasının hâlâ zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’ın Hawar Haber Ajansı’ndan (ANHA) aktardığına göre Ahmed, yaklaşık 300 tutuklunun serbest bırakılacağına dair sözler verildiğini ancak bu sözlerin henüz yerine getirilmediğini ifade ederek, dosyanın takibinin kolektif bir ahlaki sorumluluk olduğunu ve konunun önümüzdeki toplantılarda yeniden gündeme getirileceğini söyledi.

Bu gelişmeler, Haseke kırsalındaki Til Birak beldesinden bazı ailelerin, Irak makamları nezdinde girişimde bulunulması için Suriye hükümetine acil çağrı yaptığı bir dönemde yaşandı. Aileler, Musul’daki çocuk cezaevinde terör suçlamasıyla tutulan oğullarının serbest bırakılmasını talep etti. Aileler, oğullarının iş bulmak amacıyla Irak’a gittiğini ve burada gözaltına alındığını belirtti. Öte yandan Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü daha önce, Til Birak beldesinde düzenlenen bir gösteride protestocuların, SDG cezaevlerinden Irak’taki cezaevlerine nakledilen yakınlarının geri getirilmesi için Suriye hükümetine çağrıda bulunduğunu bildirmişti.

rffrgbrf
Suriye hükümetinin, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Haseke’den çekilmesinin ardından kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndaki bir grup tutuklu (Reuters)

ABD güçleri, Suriye ordusunun ocak ve şubat aylarında ülkenin doğu bölgelerinde ilerleme kaydetmesiyle birlikte, Haseke’de SDG’nin kontrolündeki cezaevlerinden Irak’taki cezaevlerine 5 bin 700’den fazla DEAŞ mensubunu sevk etti.

Öte yandan, entegrasyon anlaşmasının uygulanmasının takibi kapsamında, Suriye Enerji Bakanlığı dün Haseke kırsalındaki Resulayn kentinde bulunan Allouk Su İstasyonu’nu resmen devraldı. Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü, bakanlık ekiplerinin anlaşmanın uygulanmasını izlemekle görevli başkanlık ekibinin gözetiminde tesise giriş yaptığını, değerlendirme çalışmalarının başlatıldığını ve kısa süre içinde rehabilitasyon ile işletme planlarının hazırlanacağını bildirdi.

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat da dün Haseke’yi ziyaret ederek bir dizi temasta bulundu. Kabavat, programına Haseke Valisi Nureddin Ahmed ile yaptığı görüşmeyle başladı. Toplantıya, Haseke Valiliği Siyasi İşler Dairesi Müdürü Abbas Hüseyin, Afrin seçim bölgesini temsilen Halk Meclisi üyesi Zenkin Abdo ve bakanlık heyeti de katıldı. Görüşmede vilayetin hizmet alanındaki durumu ele alındı.

Toplantılarda ayrıca mevcut kurumların etkinleştirilmesi ve Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı bünyesine entegre edilmesine yönelik adımlar değerlendirildi. Bu kapsamda hizmet seviyesinin artırılması ve ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra, ilgili kurumlar ile kuruluşlar arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesine yönelik mekanizmalar da ele alındı. Açıklamaya göre, bu adımların bölgede istikrar ve sürdürülebilir kalkınma çabalarına katkı sağlaması hedefleniyor.

Kabavat ile Kürt siyasetçi İlham Ahmed arasında, kadın örgütleri, insan hakları savunucuları ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda, entegrasyon süreci ve kadınların rolü ele alındı. Toplantıda söz alan Ahmed, ‘özgünlükleri koruyan entegrasyon ile erimeye yol açan entegrasyon arasında ayrım yapılması’ gerektiğini vurguladı. Kadınlara karar alma mekanizmalarında temel bir rol verilmesinin hayati önem taşıdığını belirten Ahmed, bunun göz ardı edilemeyecek bir adım olduğunu ifade etti. Ahmed, benimsenen mekanizmaya göre her kurumdan biri erkek, ikisi kadın olmak üzere üç adayın gösterildiğini ve bu adaylar arasından liyakat ve eğitim durumuna göre seçim yapıldığını belirterek, bu çerçevede sürdürülen entegrasyon sürecinin kadınların ve hak savunucularının adalet sürecindeki varlığını güçlendirdiğini ve kurumsal hayattaki rollerini pekiştirdiğini söyledi.

Kabavat, Haseke Kültür Merkezi’nde sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bir diğer toplantıda ise iş birliğinin geliştirilmesi ve bu kuruluşların sosyal hizmetlerin sunumuna katkısının artırılması konularını görüştü. Toplantıda, ihtiyaç sahibi kesimlere sağlanan desteğin iyileştirilmesine yönelik öneriler ele alındı.

dfvfv
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, salı günü Deyrizor vilayetine yaptığı ziyaret sırasında, yıkılan mahallelerin durumu hakkında bilgilendirildi ve ailelerin koşullarını inceledi. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)

Kabavat salı günü Deyrizor vilayetinde saha incelemelerinde bulunarak yıkıma uğramış mahalleleri ziyaret etti. Ziyaret kapsamında yerinden edilmiş ve zarar görmüş ailelerin durumunu yerinde inceleyen Kabavat, vatandaşların yaşam ve hizmet ihtiyaçlarını dinledi.

Kabavat ayrıca, görme engellilere hizmet veren Nur Merkezi’ni ziyaret ederek, merkezde sunulan hizmetlerin niteliğini inceledi ve yararlanıcıların ihtiyaçlarına ilişkin bilgi aldı. Bu ziyaretin, bakanlığın sosyal koruma ağını güçlendirme ve desteğe ihtiyaç duyan kesimlere yönelik hizmetleri geliştirme planı kapsamında gerçekleştirildiği belirtildi.