Irak’ta açıklamaların ve siyasi şantajların yarattığı kaos

Devletin itibarını geri kazandırmakla ilgili siyasi sorumluluklardan kaçış

Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
TT

Irak’ta açıklamaların ve siyasi şantajların yarattığı kaos

Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)

İyad el-Anber

Kaosun hiçbir zaman düzen getirmeyeceğini, aksine biriken kaosların, kamusal alanlarda, etkilerinin üstesinden gelinmesi zor yıkımlara yol açtığını herkes bilir. Buradan yola çıkarak siyasetteki kaosun ve iktidardaki sınıfın son yirmi yılda ürettiği kaosların büyüklüğünü hayal edebiliriz.

Irak’taki mevcut kaos ortamından bağımsız olarak her gözlemci, yaklaşık yarım asır boyunca diktatorya çilesi çeken, totaliter bir rejime tabi olan, ötekileştirme ve dışlamaların ayyuka çıktığı, demir yumrukla yönetilen bir ülkede siyasi anlaşmazlıkları ve bunların gelişimini normal bir olay olarak değerlendirebilir. Devlet, devlet olma özelliklerini yitirirken bu özellikle önce iktidar partisine, ardından devlet başkanın ailesine ve çevresine indirgendi. Ancak vatandaşın devletle ve iktidardaki egemen sınıfla ilişkilerindeki bozulma ve gerileme karşısında tüm bu gerekçeler inandırıcılığını kaybediyor.

Irak’taki egemen ve nüfuz sahibi siyasi sınıf beyhudeliğe ve kaosa kendisini kaptırmış halde. Belki de devletin itibarını geri kazanmayla ilgili siyasi sorumluluklardan kaçmak için bunları sürdürmeye onun görevidir. Bundan dolayı her krizde devlet kurumları baltalanırken devlet, kaynaklarını ve kurumlarını ele geçirmek için yarışan siyasi partiler arasında bir çatışma arenasına dönüştürülmüş durumda.

Bir zamanlar siyasi sürecin önde gelen isimlerinden bazıları şimdi Federal Yüksek Mahkemeye en çok itiraz edenler haline geldi

İronik olansa her krizde iktidardaki elitlerin siyasi sisteme ve onun kurumlarına açıkça hakaret etmeleri ise işin ironik yanı. Hükümet, güvenlik ve yargı kurumlarının siyasi şantaj ve hakaretlerle mücadele ettiğini tahmin edebilirsiniz. Öyle ki söz konusu kurumların mücadele ettiği bu olgu, artık emniyet kurumlarını da etkilemeye başladı. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Sözcüsü Yahya Resul, sosyal medya platformlarını takma adlarla orduya şantaj yapmak, ordunun sembol isimlerine hakaret etmek, subaylara ve rütbeli askerlere şantaj ve onlarla pazarlık yapmak için kullanan bir şebekenin üyelerinin kimliklerinin tespit edildiğini açıkladı. Bu tür olaylar, birçok ülkede yaşanan normal bir sorun olabilir, ancak Irak hükümeti, siyasi şantaja karşı bir kampanya başlattığında ve bu suçlamayı medyatik isimlere ve sosyal medya fenomenlerine yöneltmeye çalıştığında işin ucu, kendi güvenlik kurumlarına ve üst düzey yetkililerine yayılarak Savunma Bakanlığı'ndaki bir numaralı ekibe ve İçişleri Bakanlığı'ndaki aralarında tümgeneral ve diğer rütbelerden 14 subay ve ordu mensubuna kadar ulaştı ve mesele, devlet kurumlarının yaşadığı, vatandaşın günlük hayatıyla doğrudan ilgili olan çöküşün boyutunun tespiti için hükümetin ara vermesini gerektiren bir skandala dönüştü. Olay, daha detayları açıklığa kavuşturulmadan unutulup gitti. Belki de kamuoyunu bu olaydan uzaklaştırmak amacıyla bir skandal yaratılması ve ordu ve emniyet kurumlarının siyasi şantaja karışması meselesinin örtbas edilmesi istenmişti.

Bu, geçici bir olay olabilir. Bu tür olaylar, birçok gelişmiş ve az gelişmiş ülkede yaşanıyor. Ancak bir siyasetçinin bir televizyon kanalına çıkıp Federal Yüksek Mahkeme Başkanı’nı, kendisini ‘üçlü ittifaktan çekilmezse milletvekilliğini düşürmekle’ tehdit ettiğini söyleyip bununla suçlayacak kadar değil. Sadr Hareketi liderliğindeki üçlü koalisyon, çoğunluk hükümeti kurma sürecini tamamlayamadı ve Sadr Hareketi’nin parlamento bloğundaki milletvekili Temsilciler Meclisi’nden çekildiler.

Suçlamayı yapan eski milletvekili Mişan el-Cuburi’nin bu açıklaması, yalnızca Irak Anayasasının en yüksek yetkiyi verdiği ülkedeki en yüksek yargı kurumuna yönelik bir suçlama olmakla kalmıyor, en tepedeki devlet kurumlarını siyasi tartışmaların ve çatışmaların tarafı haline getiren siyasi söylem ve tutumlarda bir kaos olgusu oluşturuyor. Federal Yüksek Mahkemeden şimdiye kadar bu suçlamaya, ‘bu tür açıklamaların Federal Yüksek Mahkemenin itibarını zedelemeyi ve meşruiyetini hedef almayı amaçlayan siyasallaştırılmış bir iç ve dış medya saldırısı’ olarak değerlendiren bir kamuoyu açıklaması dışında yanıt gelmedi.

Siyasi açıklamaların yarattığı kaos

Aslında devleti ve kurumları rahatsız eden siyasi açıklamaların yarattığı kaos çerçevesinde Sayın Mişan el-Cuburi’nin sözleri öyle kaşları kaldıracak bir açıklama değil. Daha önce de Fetih Koalisyonu lideri Hadi el-Amiri, ‘yargı tehdit altında olduğunu ve yargıya baskı yapıldığı’ açıklamasında bulunmuştu. Amiri, bunun yolsuzluğun, muhaliflere saldırının ve geçmişteki hatalardan siyasi dengelerin sorumlu olduğunun bir kanıtı olduğunu öne sürmüştü.

İlginç olan ise Federal Yüksek Mahkeme Başkanı Yargıç Casim el-Amiri'nin, Federal Yüksek Mahkemenin siyasi sürecin önde gelen isimlerinin üzerinde mutabakata vardıklarına bağlı olduğunu açıklamasıydı. Bir zamanlar siyasi sürecin önde gelen isimlerinden bazıları şimdi Federal Yüksek Mahkemeye en çok itiraz edenler haline geldi. Örneğin Sayın Mesud Barzani, Federal Yüksek Mahkemeyi, eski diktatörlük rejimindeki ‘Devrim Mahkemesine’ benzetmişti.

İttifak oluşturmada öncelik anayasadaki hükümleri güçlendirmek değil, iktidarın kazanımlarını paylaşmaktı.

Federal Yüksek Mahkeme kararlarının nihai ve tüm otoriteler açısından bağlayıcı olması nedeniyle değerlendirilmesi önemli değilse de bağımsızlığını ve devlet kurumları nezdindeki yüksek statüsünü kabul etmek yerine, siyasi suçlamalarla kendisini tartışmalarda taraf haline getirmesi oldukça önemli bir konu. Ancak kararlarına itiraz edilmesinin ya da reddedilmesinin desteklenmesi, hatta tartışmanın tarafları arasındaki siyasi kutuplaşma çemberine girmekle itham edilmesi, Irak'taki siyasi kaosun en tehlikeli aşamasını oluşturuyor.

Geçtiğimiz dönemde siyasi partiler arasında yaşanan siyasi tartışmalar, bazen Temsilciler Meclisi’ne bazen de Bakanlar Kurulu'na yansıdı. Ancak 2021 sonrası seçimlerde çatışan taraflar Federal Yüksek Mahkemeyi aralarındaki tartışmalara dahil ettiler. Federal Yüksek Mahkemenin ister küçük ister büyük her siyasi anlaşmazlığa müdahil olması, siyasi sürecin kırılganlığının tehlikeli bir göstergesi haline geldi. Çünkü Federal Yüksek Mahkemenin kararları doğası gereği bir tarafın lehine diğer tarafın aleyhinedir. Yani bir taraf bu karardan zarar görürken diğer taraf kazanım elde eder. Sonuç olarak Federal Yüksek Mahkeme ne kadar çok davaya müdahale ederse, siyasi uzlaşı için alan o kadar daralır.

Ne siyasi anlaşma var ne de ilke

İktidardaki egemen sınıfı, hükümetlerin çoğu zaman temel alınarak oluşturulduğu siyasi anlaşmalarda  otoritesinin olduğuna dair eleştiriyorduk. Bu anlaşmalar Irak Anayasasından üstündü. Çünkü ittifak oluşturmada öncelik anayasadaki hükümleri güçlendirmek değil, iktidarın kazanımlarını paylaşmaktı.

Fakat artık tek görevi hükümet kurmak, bakanlıkların ve devlet kurumlarının paylaşılmasıyla sınırlı olan siyasi anlaşmalar ya da uzlaşılarda bile siyasi taraflar, hükümetin üzerine kurulduğu ittifak kurallarına uymuyor. Sünni siyasi güçler içerisinde çoğunluğa sahip olan Tekaddum Partisi'nin lideri Muhammed el-Halbusi, Sünni siyasi güçlerle ittifak kurmaya eğilimli değildi. Başakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümetini kuran Devleti Yönetme İttifakı’nın önemli bir ortağı olmasına rağmen Halbusi’nin siyaset sahnedeki nüfuzunu ve Meclis Başkanı olarak yerine birini aday gösterme gücünü zayıflatmaya yönelik girişimler oldu.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani basın toplantısında konuşurken (DPA)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani basın toplantısında konuşurken (DPA)

Devleti Yönetme İttifakı’nın bir başka ortağı olan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) hükümeti ile Irak hükümeti arasındaki mevcut siyasi gerilimi hafifletebilecek siyasi anlaşmalar yapmakta zorluk çekiyor. Çünkü IKBY hükümeti, Federal Yüksek Mahkeme kararlarıyla kısıtlanmış durumda. Hatta milletvekillerinin itiraz etmesi halinde Federal Yüksek Mahkeme, IKBY hükümetinin imzaladığı anlaşmaları bile bozabiliyor. Burada özellikle Federal Yüksek Mahkemeye itirazda bulunmanın, KDP’nin de ittifaka katıldığı bazı Şii tarafların siyasi anlaşmalarından kaçma girişimi olduğu anlaşılıyor.

Siyasi ilkeler ve anayasadan ziyade siyasi ruh hallerinin atmosfere hakim olması, hiç şaşırtıcı değil.

Koordinasyon Çerçevesi adlı ittifakta yer alan Şii siyasi güçler arasındaki bölünmeler artık daha da netleşmiş durumda. Bunlardan bazıları hükümeti ele geçirmek isterken, bazıları da yaklaşan seçimlerde başbakanın ve onunla ittifak yapmayı düşünen partilerin siyasi nüfuzunu zayıflatacak bir seçim yasası çıkarmak ve böylece onları zayıflatmak istiyor. Sonuç olarak siyaset sahnesinde bu tür anlaşmazlıklar normal karşılansa da bu anlaşmazlıklar erken başlayıp siyasi süreci yönlendiren siyasi anlaşmalara yansıdığında işler değişiyor ve dikkatler vatandaşların hükümetten beklediği önceliklerden çok seçimlere odaklanıyor.

Bu siyasi kaos, Irak'taki yönetim sisteminin işleyişindeki büyük bir sorundan kaynaklanıyor. Anlaşmazlıkları ve tartışmaları yönetecek siyasi ilkeler ortaya koyulmadığında, siyasi çözümlerin alanı her türlü değerlendirmeye ve tepkiye açık kalır. Politikacıların övündükleri siyasi anlaşmalar, iktidar kazanımlarının paylaşımıyla sınırlı bir anlaşma türü olduğundan siyasi eylemi yönlendiren ve siyasi anlaşmazlıklarda başvurulan ilkelere sahip değildir. Anayasa artık rafa kaldırılmış, ihmal edilmiş ve devlet kurumları arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapma ve siyasi partiler arasındaki anlaşma ve anlaşmalarda üstünlük sağlamama şeklindeki temel işlevinden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla siyasi normlardan ve anayasadan ziyade siyasi ruh hallerinin atmosfere hakim olması, hiç şaşırtıcı olmadığı gibi kaos da kaçınılmazdır.

Sahnedeki yeni aktörlerin yarattığı kaos

Şu an Irak siyaset sahnesinde aktif ve etkili olan siyasi partilerin çoğunun, 2003 sonrası Irak'ta yönetim sistemini kuran ana aktörlerle hiçbir bağlantısı yok. Yükselen güçler artık iki temel güdüyle hareket ediyor. Bunlardan ilki, iktidardaki siyasi elitlerin 2003'ten sonra oluşturduğu tüm siyasi normlara saldırmak, ikincisi ise siyasi sürecin geleceğini kontrol edecek bir siyasi alan oluşturmak. Bundandır ki devletin kaynaklarını ve kurumlarını kontrol ederek devleti kontrol eden taraf olmayı hedefliyorlar. Ancak kendi bakış açısına göre yeni siyasi normlar oluşturma isteği ile çıkarları arasındaki çelişkiyi kontrol edememesi kendisi için sorun teşkil ediyor. Bu da eski siyasi güçlerin oluşturduğu hükümet sistemine katılarak elde ettiği güç ve nüfuz kazanımlarını kaybetme korkusunu tetikliyor. Çünkü halen devlet içinde yayılmaya, nüfuz etmeye, onu istismar etmeye uygun bir ortam mevcut.

Eski Maliye Bakanı’nın da dediği gibi ‘bir zombi devlette’ devlet öncesi bir kaos içinde yaşıyoruz.

Yaşadığımız kaosu, Irak’taki yönetim sistemindeki ve siyasi uygulamalardaki hatalar üretti. Seçimler artık kimin yöneteceğini ve yönetimin sorumluluğunu kimin taşıyacağını belirleyen bir kriter olmaktan çıkıp, seçimlere tamamen aykırı olan ‘herkes iktidarda, herkes muhalefette’ olgusunu ortaya çıkardı. Öyle ki devletin en yüksek makamları olan başbakanlık ve bakanlık koltuklarına gelen isimlerde artık deneyim, yeterlilik, hatta parti adaylığı bile aranmıyor. Aksine bu makamlara gelen kişilerin en önemli vasıfları siyasi blok liderlerinin ruh hallerini tatmin etmekten ibaret ve ülke siyasi liderlerin düşüncelerine göre yönetiliyor. Dolayısıyla siyasi sınıfın yarattığı ve sürdürdüğü kaosu yönetmek hükümetin başlıca görevi haline geldi.

Irak’ın siyaset sahnesindeki yeni aktörlerin yarattığı siyasi kaosun en tehlikeli özelliği, Temsilciler Meclisi gibi devletin en üst kurumlarından birinin yönetimine karşı kayıtsız kalmalarıdır. Iraklı siyasi güçler, Temsilciler Meclisi Başkanlığı makamının boş kalmaya devam etmesinin, Temsilciler Meclisi’nin denetim ve yasama performansını zayıflatması, hatta işlevsiz bir kurum haline gelmesi karşısında kayıtsızlıklarını sürdürürken sanki mevcut durumun olduğu gibi kalmasını istiyor gibiler.

Eski Maliye Bakanı Ali Abdul Amir Allavi, istifa ederken ‘zombi devlet’ tanımlaması yapmıştı. Biz de şu an bu zombi devlette devlet öncesi bir kaos içinde yaşıyoruz. Ama biz bu yapıya ‘devlet’ adını veriyoruz. Devlet ruhundan yoksun bir cesede dönüşen bu yapının, toplumla hiçbir etkileşimi ve bağı kalmamış durumda. İktidardaki sınıf kaos ve anlaşmazlıklarla yaşıyor. İktidarda kalabilmesi için kaosun devam etmesi gerektiğine inanıyor. Zira olan bitenden sorumlu tutulmamalarını sağlamanın tek yolu da bu.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla’ya dergisinden çevrilmiştir.



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.