Irak’ta açıklamaların ve siyasi şantajların yarattığı kaos

Devletin itibarını geri kazandırmakla ilgili siyasi sorumluluklardan kaçış

Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
TT

Irak’ta açıklamaların ve siyasi şantajların yarattığı kaos

Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)
Başkent Bağdat'ın merkezindeki Tahrir Meydanı'nda düzenlenen bir protesto gösterisinde Irak bayrağı sallayan göstericiler, 1 Ekim 2023 (EPA)

İyad el-Anber

Kaosun hiçbir zaman düzen getirmeyeceğini, aksine biriken kaosların, kamusal alanlarda, etkilerinin üstesinden gelinmesi zor yıkımlara yol açtığını herkes bilir. Buradan yola çıkarak siyasetteki kaosun ve iktidardaki sınıfın son yirmi yılda ürettiği kaosların büyüklüğünü hayal edebiliriz.

Irak’taki mevcut kaos ortamından bağımsız olarak her gözlemci, yaklaşık yarım asır boyunca diktatorya çilesi çeken, totaliter bir rejime tabi olan, ötekileştirme ve dışlamaların ayyuka çıktığı, demir yumrukla yönetilen bir ülkede siyasi anlaşmazlıkları ve bunların gelişimini normal bir olay olarak değerlendirebilir. Devlet, devlet olma özelliklerini yitirirken bu özellikle önce iktidar partisine, ardından devlet başkanın ailesine ve çevresine indirgendi. Ancak vatandaşın devletle ve iktidardaki egemen sınıfla ilişkilerindeki bozulma ve gerileme karşısında tüm bu gerekçeler inandırıcılığını kaybediyor.

Irak’taki egemen ve nüfuz sahibi siyasi sınıf beyhudeliğe ve kaosa kendisini kaptırmış halde. Belki de devletin itibarını geri kazanmayla ilgili siyasi sorumluluklardan kaçmak için bunları sürdürmeye onun görevidir. Bundan dolayı her krizde devlet kurumları baltalanırken devlet, kaynaklarını ve kurumlarını ele geçirmek için yarışan siyasi partiler arasında bir çatışma arenasına dönüştürülmüş durumda.

Bir zamanlar siyasi sürecin önde gelen isimlerinden bazıları şimdi Federal Yüksek Mahkemeye en çok itiraz edenler haline geldi

İronik olansa her krizde iktidardaki elitlerin siyasi sisteme ve onun kurumlarına açıkça hakaret etmeleri ise işin ironik yanı. Hükümet, güvenlik ve yargı kurumlarının siyasi şantaj ve hakaretlerle mücadele ettiğini tahmin edebilirsiniz. Öyle ki söz konusu kurumların mücadele ettiği bu olgu, artık emniyet kurumlarını da etkilemeye başladı. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı Sözcüsü Yahya Resul, sosyal medya platformlarını takma adlarla orduya şantaj yapmak, ordunun sembol isimlerine hakaret etmek, subaylara ve rütbeli askerlere şantaj ve onlarla pazarlık yapmak için kullanan bir şebekenin üyelerinin kimliklerinin tespit edildiğini açıkladı. Bu tür olaylar, birçok ülkede yaşanan normal bir sorun olabilir, ancak Irak hükümeti, siyasi şantaja karşı bir kampanya başlattığında ve bu suçlamayı medyatik isimlere ve sosyal medya fenomenlerine yöneltmeye çalıştığında işin ucu, kendi güvenlik kurumlarına ve üst düzey yetkililerine yayılarak Savunma Bakanlığı'ndaki bir numaralı ekibe ve İçişleri Bakanlığı'ndaki aralarında tümgeneral ve diğer rütbelerden 14 subay ve ordu mensubuna kadar ulaştı ve mesele, devlet kurumlarının yaşadığı, vatandaşın günlük hayatıyla doğrudan ilgili olan çöküşün boyutunun tespiti için hükümetin ara vermesini gerektiren bir skandala dönüştü. Olay, daha detayları açıklığa kavuşturulmadan unutulup gitti. Belki de kamuoyunu bu olaydan uzaklaştırmak amacıyla bir skandal yaratılması ve ordu ve emniyet kurumlarının siyasi şantaja karışması meselesinin örtbas edilmesi istenmişti.

Bu, geçici bir olay olabilir. Bu tür olaylar, birçok gelişmiş ve az gelişmiş ülkede yaşanıyor. Ancak bir siyasetçinin bir televizyon kanalına çıkıp Federal Yüksek Mahkeme Başkanı’nı, kendisini ‘üçlü ittifaktan çekilmezse milletvekilliğini düşürmekle’ tehdit ettiğini söyleyip bununla suçlayacak kadar değil. Sadr Hareketi liderliğindeki üçlü koalisyon, çoğunluk hükümeti kurma sürecini tamamlayamadı ve Sadr Hareketi’nin parlamento bloğundaki milletvekili Temsilciler Meclisi’nden çekildiler.

Suçlamayı yapan eski milletvekili Mişan el-Cuburi’nin bu açıklaması, yalnızca Irak Anayasasının en yüksek yetkiyi verdiği ülkedeki en yüksek yargı kurumuna yönelik bir suçlama olmakla kalmıyor, en tepedeki devlet kurumlarını siyasi tartışmaların ve çatışmaların tarafı haline getiren siyasi söylem ve tutumlarda bir kaos olgusu oluşturuyor. Federal Yüksek Mahkemeden şimdiye kadar bu suçlamaya, ‘bu tür açıklamaların Federal Yüksek Mahkemenin itibarını zedelemeyi ve meşruiyetini hedef almayı amaçlayan siyasallaştırılmış bir iç ve dış medya saldırısı’ olarak değerlendiren bir kamuoyu açıklaması dışında yanıt gelmedi.

Siyasi açıklamaların yarattığı kaos

Aslında devleti ve kurumları rahatsız eden siyasi açıklamaların yarattığı kaos çerçevesinde Sayın Mişan el-Cuburi’nin sözleri öyle kaşları kaldıracak bir açıklama değil. Daha önce de Fetih Koalisyonu lideri Hadi el-Amiri, ‘yargı tehdit altında olduğunu ve yargıya baskı yapıldığı’ açıklamasında bulunmuştu. Amiri, bunun yolsuzluğun, muhaliflere saldırının ve geçmişteki hatalardan siyasi dengelerin sorumlu olduğunun bir kanıtı olduğunu öne sürmüştü.

İlginç olan ise Federal Yüksek Mahkeme Başkanı Yargıç Casim el-Amiri'nin, Federal Yüksek Mahkemenin siyasi sürecin önde gelen isimlerinin üzerinde mutabakata vardıklarına bağlı olduğunu açıklamasıydı. Bir zamanlar siyasi sürecin önde gelen isimlerinden bazıları şimdi Federal Yüksek Mahkemeye en çok itiraz edenler haline geldi. Örneğin Sayın Mesud Barzani, Federal Yüksek Mahkemeyi, eski diktatörlük rejimindeki ‘Devrim Mahkemesine’ benzetmişti.

İttifak oluşturmada öncelik anayasadaki hükümleri güçlendirmek değil, iktidarın kazanımlarını paylaşmaktı.

Federal Yüksek Mahkeme kararlarının nihai ve tüm otoriteler açısından bağlayıcı olması nedeniyle değerlendirilmesi önemli değilse de bağımsızlığını ve devlet kurumları nezdindeki yüksek statüsünü kabul etmek yerine, siyasi suçlamalarla kendisini tartışmalarda taraf haline getirmesi oldukça önemli bir konu. Ancak kararlarına itiraz edilmesinin ya da reddedilmesinin desteklenmesi, hatta tartışmanın tarafları arasındaki siyasi kutuplaşma çemberine girmekle itham edilmesi, Irak'taki siyasi kaosun en tehlikeli aşamasını oluşturuyor.

Geçtiğimiz dönemde siyasi partiler arasında yaşanan siyasi tartışmalar, bazen Temsilciler Meclisi’ne bazen de Bakanlar Kurulu'na yansıdı. Ancak 2021 sonrası seçimlerde çatışan taraflar Federal Yüksek Mahkemeyi aralarındaki tartışmalara dahil ettiler. Federal Yüksek Mahkemenin ister küçük ister büyük her siyasi anlaşmazlığa müdahil olması, siyasi sürecin kırılganlığının tehlikeli bir göstergesi haline geldi. Çünkü Federal Yüksek Mahkemenin kararları doğası gereği bir tarafın lehine diğer tarafın aleyhinedir. Yani bir taraf bu karardan zarar görürken diğer taraf kazanım elde eder. Sonuç olarak Federal Yüksek Mahkeme ne kadar çok davaya müdahale ederse, siyasi uzlaşı için alan o kadar daralır.

Ne siyasi anlaşma var ne de ilke

İktidardaki egemen sınıfı, hükümetlerin çoğu zaman temel alınarak oluşturulduğu siyasi anlaşmalarda  otoritesinin olduğuna dair eleştiriyorduk. Bu anlaşmalar Irak Anayasasından üstündü. Çünkü ittifak oluşturmada öncelik anayasadaki hükümleri güçlendirmek değil, iktidarın kazanımlarını paylaşmaktı.

Fakat artık tek görevi hükümet kurmak, bakanlıkların ve devlet kurumlarının paylaşılmasıyla sınırlı olan siyasi anlaşmalar ya da uzlaşılarda bile siyasi taraflar, hükümetin üzerine kurulduğu ittifak kurallarına uymuyor. Sünni siyasi güçler içerisinde çoğunluğa sahip olan Tekaddum Partisi'nin lideri Muhammed el-Halbusi, Sünni siyasi güçlerle ittifak kurmaya eğilimli değildi. Başakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümetini kuran Devleti Yönetme İttifakı’nın önemli bir ortağı olmasına rağmen Halbusi’nin siyaset sahnedeki nüfuzunu ve Meclis Başkanı olarak yerine birini aday gösterme gücünü zayıflatmaya yönelik girişimler oldu.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani basın toplantısında konuşurken (DPA)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani basın toplantısında konuşurken (DPA)

Devleti Yönetme İttifakı’nın bir başka ortağı olan Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) hükümeti ile Irak hükümeti arasındaki mevcut siyasi gerilimi hafifletebilecek siyasi anlaşmalar yapmakta zorluk çekiyor. Çünkü IKBY hükümeti, Federal Yüksek Mahkeme kararlarıyla kısıtlanmış durumda. Hatta milletvekillerinin itiraz etmesi halinde Federal Yüksek Mahkeme, IKBY hükümetinin imzaladığı anlaşmaları bile bozabiliyor. Burada özellikle Federal Yüksek Mahkemeye itirazda bulunmanın, KDP’nin de ittifaka katıldığı bazı Şii tarafların siyasi anlaşmalarından kaçma girişimi olduğu anlaşılıyor.

Siyasi ilkeler ve anayasadan ziyade siyasi ruh hallerinin atmosfere hakim olması, hiç şaşırtıcı değil.

Koordinasyon Çerçevesi adlı ittifakta yer alan Şii siyasi güçler arasındaki bölünmeler artık daha da netleşmiş durumda. Bunlardan bazıları hükümeti ele geçirmek isterken, bazıları da yaklaşan seçimlerde başbakanın ve onunla ittifak yapmayı düşünen partilerin siyasi nüfuzunu zayıflatacak bir seçim yasası çıkarmak ve böylece onları zayıflatmak istiyor. Sonuç olarak siyaset sahnesinde bu tür anlaşmazlıklar normal karşılansa da bu anlaşmazlıklar erken başlayıp siyasi süreci yönlendiren siyasi anlaşmalara yansıdığında işler değişiyor ve dikkatler vatandaşların hükümetten beklediği önceliklerden çok seçimlere odaklanıyor.

Bu siyasi kaos, Irak'taki yönetim sisteminin işleyişindeki büyük bir sorundan kaynaklanıyor. Anlaşmazlıkları ve tartışmaları yönetecek siyasi ilkeler ortaya koyulmadığında, siyasi çözümlerin alanı her türlü değerlendirmeye ve tepkiye açık kalır. Politikacıların övündükleri siyasi anlaşmalar, iktidar kazanımlarının paylaşımıyla sınırlı bir anlaşma türü olduğundan siyasi eylemi yönlendiren ve siyasi anlaşmazlıklarda başvurulan ilkelere sahip değildir. Anayasa artık rafa kaldırılmış, ihmal edilmiş ve devlet kurumları arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapma ve siyasi partiler arasındaki anlaşma ve anlaşmalarda üstünlük sağlamama şeklindeki temel işlevinden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla siyasi normlardan ve anayasadan ziyade siyasi ruh hallerinin atmosfere hakim olması, hiç şaşırtıcı olmadığı gibi kaos da kaçınılmazdır.

Sahnedeki yeni aktörlerin yarattığı kaos

Şu an Irak siyaset sahnesinde aktif ve etkili olan siyasi partilerin çoğunun, 2003 sonrası Irak'ta yönetim sistemini kuran ana aktörlerle hiçbir bağlantısı yok. Yükselen güçler artık iki temel güdüyle hareket ediyor. Bunlardan ilki, iktidardaki siyasi elitlerin 2003'ten sonra oluşturduğu tüm siyasi normlara saldırmak, ikincisi ise siyasi sürecin geleceğini kontrol edecek bir siyasi alan oluşturmak. Bundandır ki devletin kaynaklarını ve kurumlarını kontrol ederek devleti kontrol eden taraf olmayı hedefliyorlar. Ancak kendi bakış açısına göre yeni siyasi normlar oluşturma isteği ile çıkarları arasındaki çelişkiyi kontrol edememesi kendisi için sorun teşkil ediyor. Bu da eski siyasi güçlerin oluşturduğu hükümet sistemine katılarak elde ettiği güç ve nüfuz kazanımlarını kaybetme korkusunu tetikliyor. Çünkü halen devlet içinde yayılmaya, nüfuz etmeye, onu istismar etmeye uygun bir ortam mevcut.

Eski Maliye Bakanı’nın da dediği gibi ‘bir zombi devlette’ devlet öncesi bir kaos içinde yaşıyoruz.

Yaşadığımız kaosu, Irak’taki yönetim sistemindeki ve siyasi uygulamalardaki hatalar üretti. Seçimler artık kimin yöneteceğini ve yönetimin sorumluluğunu kimin taşıyacağını belirleyen bir kriter olmaktan çıkıp, seçimlere tamamen aykırı olan ‘herkes iktidarda, herkes muhalefette’ olgusunu ortaya çıkardı. Öyle ki devletin en yüksek makamları olan başbakanlık ve bakanlık koltuklarına gelen isimlerde artık deneyim, yeterlilik, hatta parti adaylığı bile aranmıyor. Aksine bu makamlara gelen kişilerin en önemli vasıfları siyasi blok liderlerinin ruh hallerini tatmin etmekten ibaret ve ülke siyasi liderlerin düşüncelerine göre yönetiliyor. Dolayısıyla siyasi sınıfın yarattığı ve sürdürdüğü kaosu yönetmek hükümetin başlıca görevi haline geldi.

Irak’ın siyaset sahnesindeki yeni aktörlerin yarattığı siyasi kaosun en tehlikeli özelliği, Temsilciler Meclisi gibi devletin en üst kurumlarından birinin yönetimine karşı kayıtsız kalmalarıdır. Iraklı siyasi güçler, Temsilciler Meclisi Başkanlığı makamının boş kalmaya devam etmesinin, Temsilciler Meclisi’nin denetim ve yasama performansını zayıflatması, hatta işlevsiz bir kurum haline gelmesi karşısında kayıtsızlıklarını sürdürürken sanki mevcut durumun olduğu gibi kalmasını istiyor gibiler.

Eski Maliye Bakanı Ali Abdul Amir Allavi, istifa ederken ‘zombi devlet’ tanımlaması yapmıştı. Biz de şu an bu zombi devlette devlet öncesi bir kaos içinde yaşıyoruz. Ama biz bu yapıya ‘devlet’ adını veriyoruz. Devlet ruhundan yoksun bir cesede dönüşen bu yapının, toplumla hiçbir etkileşimi ve bağı kalmamış durumda. İktidardaki sınıf kaos ve anlaşmazlıklarla yaşıyor. İktidarda kalabilmesi için kaosun devam etmesi gerektiğine inanıyor. Zira olan bitenden sorumlu tutulmamalarını sağlamanın tek yolu da bu.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla’ya dergisinden çevrilmiştir.



İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail’in Güney Lübnan’da bugün düzenlediği hava saldırılarında üç kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı’na göre, sabah saatlerinden itibaren İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) üç ayrı saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda Kefer Rumman-Carmak otoyolunda bir araç ve bir motosiklet, Cermak-Hardali yolu üzerinde başka bir araç hedef alındı.

Ajans, saldırılarda üç kişinin yaşamını hayatını kaybettiğini duyurdu.

Haberde ayrıca, İsrail savaş uçaklarının günün ilk saatlerinde Sur kazasına bağlı Arzun beldesinde iki evi hedef aldığı, saldırılarda evlerin tamamen yıkıldığı belirtildi. Sağlık ekiplerinin enkaz kaldırma ve yaralıları çıkarma çalışmalarını sürdürdüğü ifade edildi.

Öte yandan İsrail ordusu, bugün Güney Lübnan’daki 10 belde ve köyde yaşayanlara yönelik tahliye uyarıları yayımladı. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee Arapça yaptığı açıklamada, söz konusu bölgelerde Hizbullah’a ait noktaların hedef alınacağını belirterek ordunun “güç kullanmak zorunda kaldığını” belirtti. Adraee, gerekçe olarak “ateşkes anlaşmasının ihlal edilmesini” gösterdi.

İsrail ile Hizbullah arasında, ABD arabuluculuğunda sağlanan kırılgan ateşkese rağmen karşılıklı saldırılar neredeyse her gün devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre son çatışma dalgasında İsrail ile Hizbullah arasındaki can kaybı sayısı 3 bini aşarken, 17 Nisan’da yürürlüğe giren ve ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkes geçtiğimiz günlerde 45 gün daha uzatılmıştı.


HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
TT

HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Osman el-Asbat

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolündeki bölgelerde çok sayıda kız ve erkek çocuk, en temel insan haklarına en ufak bir riayet gösterilmeksizin yaygın ihlallere maruz kalıyor. 18 yaşın altındaki gençlerin zorla silah altına alınma oranları artarken Darfur ve Kordofan'da yüzlerce cinsel şiddet ve kaçırma vakası kaydedildi.

Bu koşullar nedeniyle hayatta kalanlar sağlık hizmetlerine erişim konusunda ciddi bir krizle yüzleşiyor; tedavi beklerken yaraları sessizce sarıyor, başlarına gelenlerin acısı ve sırrıyla baş başa yaşıyorlar.

Sudan Ulusal Çocuk Konseyi'ne göre HDK, 3 milyondan fazla çocuğu zorla askere alarak onları tehdit ve baskıyla savaşmaya ya da destek görevi yapmaya mecbur bıraktı.

Konsey Genel Sekreteri Abdulkadir Ebu, Nijer ve Kamerun'da ve Sudan-Çad sınır bölgelerinde kız çocuklarının kaçırılarak satıldığına dair vakaların belgelendiğini açıkladı; bu kız çocuklarının sayısının 350'ye ulaştığını da bildirdi.

Sömürü ve kaos

Çocuk hakları ve koruma uzmanı Macid Mesud, Darfur ve Kordofan illerindeki çocukların yerinden edilme ve okulların kapanması nedeniyle büyük bir boşlukla karşı karşıya kaldığını, bunun yanı sıra ağır ekonomik koşulların zorlu bir yaşam gerçekliği ve yoksulluk ortamı doğurduğunu, bunun ise tüm bir kuşağı eğitim hakkından yoksun bıraktığını söyledi. Mesud, savaşın aynı zamanda bu bölgelerdeki eğitim kurumlarının tahrip edilmesine ve yıkılmasına da katkıda bulunduğunu vurguladı.

HDK'nın yüzlerce çocuğun ailesinin içinde bulunduğu sıkıntıdan yararlanarak onları aşırı yoksulluktan kurtulmanın bir yolu olarak para karşılığı silah altına aldığını belirten Mesud, ayrıca başkalarını zorla askere alarak alevlenen cephelerdeki çatışmalara sürdüğünü ekledi.

xsfvergth
Silahlı hareket kamplarında tüfek taşıyan çocukların fotoğrafları gün yüzüne çıktı (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Bu olgunun yaygınlaşmasına katkıda bulunan nedenler arasında kaos, devletin çöküşü, denetim eksikliği ve ailelerin koruma kapasitesinin zayıflaması bulunduğuna dikkati çeken Mesud, tüm bunların gençleri savaş ve doğrudan sömürünün sarmalında en zayıf halka konumuna düşürdüğünü, onları her gün ve sürekli olarak yaşamlarını, güvenliklerini ve onurlarını tehdit eden etkenlerle kuşattığını vurguladı.

Zorluklar ve krizler

Öte yandan Tuvila bölgesindeki barınma kamplarında gönüllü olarak çalışan Mevahib Babekir, kamplardaki onlarca yerinden edilmiş kadının sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunu, bunun yanı sıra cinsel şiddet travmalarının üstesinden gelmek için bu vakaları ele almaya ehil nitelikli personel tarafından psikolojik destek sağlanması gerektiğini vurguladı. Damgalanmayı ortadan kaldırmak ve cinsel şiddete maruz kalan hayatta kalanları tedavi olmaya teşvik etmek amacıyla toplumsal çalışmaların yoğunlaştırılmasının önemine de dikkati çekti.

Babekir, ‘örf ve geleneklerin kadına ve çocuğa yönelik şiddet davalarında en büyük engeli oluşturduğunu’ ifade etti.

Hizmet sunacak uzman merkezlerin bulunmaması ve bu vakaları ele alacak eğitimli personelin yokluğunun, yerinden edilmiş kişilerin toplu yaşadığı bölgelerdeki cinsel şiddet mağdurlarının karşılaştığı en önemli sorunların başında geldiğini de vurguladı.

Güçlükler ve sorunlar

Bu süreçte Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı ajanslar ve yerel sivil toplum kuruluşları, Sudan'da tecavüz ve diğer cinsel şiddet türlerinin savaş silahı olarak geniş çapta kullanılmasının özellikle mağdurların ruh sağlığı üzerindeki tehlikeli sonuçları konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü geçtiğimiz ay yayımladığı raporda, Ocak 2024 ile Kasım 2025 arasında neredeyse tamamı kadın ve kız çocuklarından oluşan en az 3 bin 396 cinsel şiddet mağdurunun Kuzey ve Güney Darfur'daki MSF destekli sağlık tesislerine başvurduğunu açıkladı. MSF, Sudan'daki çatışmanın ‘ayırt edici bir özelliği’ haline gelen bu suçları kınadı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise mevcut rakamların kesinlikle yalnızca ‘buzdağının görünen kısmını’ olduğu konusunda uyardı. WHO Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Birimi yetkilisi Avni Emin, güvensizlik ortamı, mağdurlara yönelik ‘ağır damgalanma’ ve bakımlarını üstlenecek eğitimli sağlık personeli eksikliği nedeniyle mağdurların tecavüze uğradıktan sonra destek hizmetlerine erişiminin son derece güç olduğunu belirtti.

Emin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sesini yükseltebilen her bir kadının arkasında muhtemelen sekiz ya da dokuz kadın daha var. Onlar da tecavüze uğradı, ama sessizce acı çekiyorlar.”

Güvensizlik

Darfur Kadınlar Çalışma Grubu’ndan Nimet Ahmedi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, mağdurların çoğunlukla tehlikeli tıbbi komplikasyonlara yol açan vahşi toplu tecavüz suçlarından sonra bakım arayışındaki korkunç koşullarını anlattı.

Ahmedi, üzüntülü bir tonla şunları söyledi:

“Barış döneminde bile Darfur’da bu tür vakaları ele alabilecek yalnızca birkaç doktor vardı; bugün ise hiç yok.”

Bakım merkezlerine gitmek zorunda kalanların ‘hiçbir güvenceden yoksun olduğunu’ vurgulayan Ahmedi, mağdurların ayakta kalan hastanelerde tedavi arayışına girmekte isteksiz davrandığını; zira bu hastanelerin çoğunlukla çatışan tarafların denetiminde olduğunu belirtti.

Ahmedi, HDK üyelerinin Darfur’daki bir hastaneyi basarak sağlık çalışanlarından birine tecavüz edip öldürdüğünü de anlattı.

Ahmedi, bu durumun, uluslararası insani yardım kuruluşlarının güvenlik koşulları ve insani yardım finansmanındaki keskin düşüş nedeniyle bölgeden çekilmesiyle birlikte daha da ağırlaştığına dikkati çekti.


Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
TT

Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)

Arap dünyasının ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle İsrail arasındaki iş birliğinin tezahürlerine yönelik reddi, geçtiğimiz aralık ayında tanımanın başlamasından bu yana, bölgenin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açmayı tasarladığına ilişkin açıklamanın reddedilmesine rağmen devam ediyor.

Uzmanlar ve analistlere göre Arap dünyasından gelen bu ret, Somaliland ve İsrail'e yönelik, kınamaların ve diplomatik adımların ötesine geçerek İsrail'in bölgede herhangi bir genişlemesini önlemek amacıyla Mogadişu’ya kapsamlı yardım kararları alınmasına ve bölgenin boykot edilmesi ihtimaline uzanacak bir uyarı mesajı niteliği taşıyor.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki varlığını geçtiğimiz yılın sonlarında bölgeyi tanımasının, nisan ayında büyükelçi atamasının ve bu ay büyükelçilik açılışlarının karşılıklı gerçekleştirileceğinin duyurulmasıyla giderek derinleştirdi.

dvferb
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Davos Forumu'nun oturum aralarında Somaliland Cumhurbaşkanı ile yaptığı bir görüşme sırasında (Herzog'un X hesabı)

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman Sultanlığı, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland bölgesinin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açacağını birkaç gün önce ilan etmesini kınadı.

Bu ülkelerin dışişleri bakanları pazar günü yayımladıkları ortak açıklamada söz konusu adımı en sert ifadelerle kınadıklarını, yasadışı ve reddedilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirdiklerini vurguladı. Açıklamada bu adım, uluslararası hukukun ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarının açık bir ihlali ve işgal altındaki Kudüs şehrinin hukuki ve tarihi statüsüne doğrudan bir saldırı olarak değerlendirildi.

Bakanlar, işgal altındaki Kudüs'te yasadışı bir fiili durum pekiştirmeyi ya da uluslararası hukuk kurallarına aykırı herhangi bir yapı veya düzenlemeye meşruiyet kazandırmayı hedefleyen tek taraflı adımları tamamen reddettiklerini açıkladı.

Aynı zamanda Federal Somali Cumhuriyeti'nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam desteklerini ve Somali toprak bütünlüğünü zedeleyen ya da egemenliğini zayıflatan her türlü tek taraflı girişimi kesinlikle reddettiklerini de teyit ettiler.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Yusuf Ahmed eş-Şarkavi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ortak bildirinin ayrılıkçı bölgenin Somali'nin egemenliğine ve Filistin davasının haklarına yönelik saldırılarını durdurmak açısından olumlu bir adım olduğunu değerlendirdi. Bu bildirinin aynı zamanda Somaliland ve İsrail'e doğrudan bir mesaj niteliği taşıdığını ve ayrılıkçı bölgenin izlediği yolu tekrarlayabilecek başka taraflara yönelik de uyarıcı bir işlev gördüğünü vurguladı.

Öte yandan El-Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Muhtar Gabaşi’ye göre Arap ülkeleri bu diplomatik tutumlarını, İsrail’in Kızıldeniz bölgesindeki her türlü varlığı ya da üs oluşturmasını Arap ülkelerinin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek reddetmek amacıyla sürdürdü.

Somali de geçtiğimiz çarşamba günü bu açıklamayı kınayarak söz konusu adımı yasadışı ve tek taraflı bir girişim olarak nitelendirerek herhangi bir siyasi veya hukuki sonuç doğurmadığını ve uluslararası uzlaşıyla bağdaşmayan siyasi bir kışkırtma teşkil ettiğini vurguladı.

Arap Birliği (AB) de daha önce yaptığı açıklamada Somaliland'ın işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açması gerekçesiyle ‘Doğu Afrika'da gerilim odaklarının derinleşmesi’ konusunda uyarmıştı.

Arap ve Afrika ülkeleri de geçen Nisan ayında İsrail'in Somaliland'a diplomatik temsilci atayacağını açıklamasını en sert ifadelerle kınamıştı.

Bununla birlikte Şarkavi, reddin Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki çatışmayı destekleme boyutuna ulaşmasını beklemediğini belirtti. Bir sonraki aşamanın Somali hükümetine destek verilmesini, kendi toprakları üzerindeki denetiminin güçlendirilmesini ve ayrılıkçı bölgenin boykot edilmesini içeren daha kararlı kararları kapsaması gerektiğini vurguladı. Şarkavi, Doğu Afrika ve Kızıldeniz bölgesinde İsrail'in doğrudan ya da dolaylı herhangi bir varlık oluşturmasını önlemek için Arap ve İslam dünyasının rolünün büyütülmesinin hayati önem taşıdığını, aksi hâlde bölgenin istikrarı açısından ciddi zararlar doğurabileceğini de ifade etti.

Gabaşi ise ‘İsrail'in genişlemesini önlemek adına işin Somali ile ayrılıkçı bölge arasındaki doğrudan çatışmanın desteklenmesine kadar varması hâlinde dahi’ Mogadişu'nun egemenliğini ve Arap devletinin egemenliğini her türlü tehdide karşı korumak amacıyla her düzeyde kapsamlı destek verilmesi ihtimalini dışlamadığını söyledi.