Kutsal metinlerin tercümeleri kültürler arası köprüler mi yoksa ayırma duvarları mı?

Lina Jaradat
Lina Jaradat
TT

Kutsal metinlerin tercümeleri kültürler arası köprüler mi yoksa ayırma duvarları mı?

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Samir Ebu Hevaş

Walter Benjamin, 1923 yılında kaleme aldığı ‘The Task of the Translator’ (Çevirmenin Görevi) başlıklı ünlü makalesinde, kötü bir çevirmeni, yalnızca orijinal dilden başka bir dile ‘bilgi aktaran’ kişi, kötü çeviriyi ise ‘temeli olmayan içeriğin yanlış aktarımı’ olarak tanımlar. Bununla orijinal dilin doğasında bulunan ve o dilin ötesine geçen küçük farklılıkları kasteden Benjamin'in Charles Baudelaire'in şiirinin Almancaya çevirisine giriş olarak yazdığı makalesinde bu konunun en çok şiir çevirisinde ortaya çıktığı açıkça görülüyor. Cahiz, Kitab’ul-Hayevan adlı kitabında Arap şiirindeki mucizenin ölçü ve kafiyeler olduğunu belirterek Arap şiirindeki bu mucizevi unsur kaybedilmeden Arapçadan Yunancaya aktarılmasının imkansız olduğunu söyler. Cahiz’e göre çevirmen, iki dil hakkında da eşit derece bilgi sahibi olmalı. Bu da çevirmenin her iki dilde de tam bir yeterliliğe sahip olması gerektiği anlamına geliyor. Cahiz ayrıca çevirmenin bir dilden diğerine çevirdiği konu hakkında da bilgi sahibi olmasının önemine işaret eder. Cahiz’e göre çevirdiği konuları ve temel esaslarını anlamayan, inceliklerini bilmeyen birinin tıp, astronomi, mühendislik ve aritmetik konularında tercüme yapması makul değil. Peki, ya dini ilimlerde tercüme yapan kişinin durumu nedir?

İhanet ve dürüstlük

Cahiz, kitabında şunları söylüyor:

Geometri, astroloji, aritmetik ve fonolojiyle ilgili kitaplar hakkında böyle söylüyoruz. Peki ya bu kitaplar, Allah'a dair, kendisine helal olan ve olmayanla ilgili bilgilerin olduğu, hatta tabiattaki anlamların düzeltilmesinden bahsetmek isteyen dini kitaplarsa ya da hangi bilginin doğru veya hangisinin yanlış  olduğunu yahut neye  doğru neye yanlış  deneceğini, doğruyla yanlışın ismini, hangi anlamlara geldiğini, eş anlamlarını, mana kaybolunca o ismin değişip değişmeyeceğini, mananın manasının bilinmesi, mananın manasının yorumlanması vb. gibi bilgilerden bahseden kitaplarsa?

Yalan (bu durumda geleneksel olarak ihanetle aynı manadadır) ve dürüstlük (doğruluk) sözcüklerinin manaları için Allah’ın kelamını aktarmaktan daha uygun bir yer olabilir mi? Örneğin, İngiliz dilbilimci William Tyndale'in 1536 yılında İncil'i Yunancadan İngilizceye çevirdiği için idam edilmesine hükmeden karar cümlesinde geçen ‘sapkınlık’ kelimesi bu duruma en uygun kelimedir. Uğruna binlerce kişinin çarmıha gerildiği ve söz konusu kararda çevirinin inançsızlıkla bir tutulduğu, onu tek bir eylem veya tek bir ‘suç’ haline getiren geniş kapsamlı bir kelime.

Yorum, metinlerin diller ve kültürler arasında aktarılmaya başlanmasından bu yana çeviri sürecinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Esasında Tyndale, Kutsal İncil'i (Eski Ahit, Eksik Ahit ve Yeni Ahit) tercüme ettiği için idam edilmedi. Sapkınlıkla suçlanmasının asıl nedeni, İncil’in çevirisini yapmak için kilise yetkililerinden izin almamasıydı. Çevirisinde o kadar hata vardı ki, ‘hatalarını aramak denizde su aramakla aynı’ görülüyordu. Çağdaşı filozof Thomas More'a göre kilise, önce 1526 yılında Tyndale’in kitabını yasakladı, sonra 1529 yılında onu sapkınlıkla suçladı. Tyndale’i idama götüren dolaylı neden ise Tyndale’in dönemin İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Aragonlu Catherine ile evliliğinin Anne Boylen ile evlenmesi için iptal edilmesini desteklemeyi reddetmesiydi. Bunu siyasi kötü niyetlilik olarak tanımlayabiliriz. Bu sebep, Tyndale’in suikasta uğraması için yeterliydi ama çarmıha gerilip yakılması için yeterli değildi. Bu yeterliliği de İncil çevirisi sağladı. İronik olansa More'un da Tyndale'den bir yıl önce aynı ‘siyasi’ nedenden dolayı idam edilmesidir.

Araştırmacılar Kevin Wendell ve Anthony Pym, (Oxford Handbook of European Thinking on Secular Translation, 2011çerçevesinde) yaptıkları çalışmada Tyndale'in idamına benzer bir başka olaya, yani Platon’un diyaloglarını ‘yanlış tercüme etmekle’ de suçlanan Fransız çevirmen Etienne Doulet’nin 1545 yılındaki idamına dikkat çektiler. Metinleri kelimenin tam anlamıyla tercüme edenlerin ‘bilgi eksikliği’ olduğunu düşünen Doulet, Platon'un ‘öldükten sonra bir daha var olmayacaksın’ sözünü yorumlamış ve buna ‘kesinlikle hiçbir şey olmayacaksın’ ifadesini eklemiştir. Bu yorum, o dönemde kilise yetkilileri tarafından ahiret hayatının inkar edilmesi olarak değerlendirildi ve Doulet’nin kılıçtan geçirilmesi gerektiğine hükmedildi.

Değişim süreci

Tüm bu gerçekler ve daha birçokları yorumun, metinlerin diller ve kültürler arasında aktarılmaya başlanmasından bu yana çeviri sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu teyit ediyor. Kelimeler bir bağlamda kullanılmadığı ya da bir başka kelimeyle yan yana gelmediği zaman yalındır. Yani herhangi bir kelime barındırdığı her anlama gelebilir fakat bir dizi kelimenin bir veya daha fazla ifadede birleştiği durumlar, bu kelimelere başka bir hayat verir. Ancak bu hiçbir şekilde o kelimenin nihai anlamı ya da yapılabilecek en son yorumu demek değildir. 

Abdusselam Bin Abdulali, geçtiğimiz şubat ayında Al-Majalla’da yayınlanan ‘Yeniden çeviri neden yapılır?’ başlıklı makalesinde şu ifadelere yer verdi:

“Bazı metinler, yayınlandığında 'bozulmamış' kalsa ve çarpık bir el değmemiş olsa bile, anlayış, yorum ve onlara verilen değer bakımından büyük dönüşümlere uğrar. Hatta bazıları hala yeni okumalara konu olur. Bu yüzden çevirileri düzeltmenin temelde varsa önceki çevirilerdeki hataları gidermeyi amaçladığını söylemeliyiz. Bunu atlayamayız.Belki de çevirilerdeki değişimi anlamak için çevirinin kalitesi ya da kalitesizliğini belirleyen kriter olarak doğru ve yanlışı bir kenara bırakmak gerek. Çünkü hatalı ya da doğru çeviri yoktur. Belki bu konuda uyumsuz çevirilerin ve daha uygun çevirilerin olduğunu söylemekle yetinebiliriz.”

En nihayetinde çeviri, çevirmen ile alıcı arasında bir değişim sürecidir. Tıpkı çeşitli biçimleriyle yazmanın, yazar ile okuyucu arasında bir değişim süreci olması gibi. Metni hiç bitmeyen bir yorum süreci içerisinde bir eser haline getiren de bu özelliktir. Zira okuması, daha doğrusu okumaları bitmez ve değişim süreci olmadan hem orijinal metin hem de çevrilen metin eksik kalır. Metin, bir dilden diğerine, bir kültürden başka kültüre, bir dönemden öteki döneme yolculuğa başladığı andan itibaren, tıpkı orijinal metin gibi, ana dilinde okunabilir hale gelir. Alıcısına ve alınma koşullarına göre değişir. Belki bir çevirinin doğru ya da yanlış olduğunu söylerken dikkat edilmesi gereken de tam olarak budur. İncil'in İbranice, Yunanca ve Latince kaynaklara ya da Avrupa dillerine dayanan ilk tercümeleri hakkındaki kapsamlı tartışmalarda karşımıza çıkan da tam olarak budur. Tartışma, dilbilimsel olmaktan çıkıp teolojik ve bazen de politik boyuta taşınmıştır.

Allah’ın kelamı

Öte yandan dini metinler, Tevrat'ın önce Yunancaya, sonra da Latinceye çevrilmesiyle uzun bir süre boyunca çeviri çalışmalarının ana motivasyon kaynağı oldu. Ardından Yeni Ahit’in, Kur'an-ı Kerim'in ve diğer kutsal kitapların tercümeleri geldi. Burada söz konusu çevirilerin amacının kutsal metni alışılagelmiş dil sınırlarının dışına taşıyarak, başka dilleri konuşan halklara yaymak, böylece Allah'ın kelamını aktarmak, belki de tebliğde bulunmak olması dikkati çekiyor. Bu tür metinlerin çevirilerinde eylem olarak çeviri, bazen insanlar arasında kurulmak istenen köprülere paralel olarak, dinler arasında sınırlar çizme biçimi olarak da değerlendirilebilir. Konuyu sadece üç İbrahimi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dini kapsamında ele aldığımızda mesele daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bazı çevirilerin aynı mantık ve bağlamda olmasından ve dolayısıyla bu dinlerle aynı amaca hizmet etmesinden dolayı benzerlikler bulmak yerine, farklılıklar yarattığını ve var olan farklılıkları artırdıklarını görüyoruz.

Bazı çevirilerin, bu dinlerle aynı amaca hizmet etmesinden dolayı benzerlikler bulmak yerine, farklılıklar yarattığını ve var olan farklılıkları artırdıklarını görüyoruz.

Bu noktada örneğin Tevrat’ın tercümelerinin öncelikle diğer kültürlere yönelik olmaktan ziyade başta Avrupa ülkeleri  olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki ülkelere yayılmış Yahudilere yönelik olduğunu belirtmekte fayda var. Yani  Yahudi din adamlarının Tevrat’ı Latinceye çevirmelerindeki hedef kitle yine Yahudilerdi. Aynı durum, İslam  dini için de geçerli Kur’an-ı Kerim’in çevirileri (mealleri), özellikle resmi olanları, daha doğrusu yarı resmi olanları, çünkü resmi çevirileri yoktu, diğer milletlerden ve kültürlerden Arapça konuşmayan Müslümanlar için yapıldı. Kur’an-ı Kerim mealleri, Yahudiliğin aksine Hıristiyanlıkla paylaşılan aynı amaca yani, Müslüman olmayanlar ya da herhangi bir dine inanmayan halklar arasında İslam dinini yayma ve tebliğ etme amacına da hizmet ediyordu. Biraz da antik dünyadan ve Yunan dünyasından günümüze kadar uzanan Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin antropolojik, dilsel ve kültürel kökenlerine girmeden, yalnızca Arapçadan İngilizceye çeviri üzerinde duracağım. Bu konudaki en açık örneğin ‘celale’ kelimesinin tercümesi olduğunu söyleyebiliriz.

Kur’an-ı Kerim’in çevirileri (mealleri)

Kur'an-ı Kerim’in (Fransızca, İtalyanca, Almanca, Rusça ve İspanyolcaya yapılan önceki tercümelerden sonra) İngilizceye tarihi ilk tercümesi, İskoç Alexander Ross (1590 - 1654) tarafından yapıldı. Ancak bu çeviriyi doğrudan Arapçadan değil, İskenderiye konsolos vekili André Du Ryer’in Fransızcaya çevirisinden yapmıştı. Ross’un veya 12. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ondan önce ya da sonra Kur’an-ı Kerim’in çevirisini yapanların Kur’an-ı Kerim hakkındaki görüşleri ne olursa olsun bu çevirilerin büyük çoğunluğu ‘düşmanını tanı’ ilkesiyle yapılmıştı. Teolojik argümanlar açısından bakıldığında bunlar köprüler kurmaya yönelik kültürel bir çabadan daha fazlasıdır. Bunun dışında bizi ilgilendiren, Ross’un çevirisinde (Almanca kökenli) İngilizce God ifadesi kullanılan ‘celale’ (büyüklük, ululuk, yücelik) sözcüğünün çevirisidir. Daha sonraki birçok tercümede de gördüğümüz üzere (bir dilin başka bir dile fonetik aktarımı olan harf çevirisi yapılmış ve) Allah lafzı yerine kullanılmamıştır.

Aynı durum, Kur'an-ı Kerim'in bir Müslüman tarafından Arapçadan İngilizceye yapılan tarihteki ilk tercümesi için de geçerli. İnternetteki Kur'an-ı Kerim tercümeleri sözlüğüne göre bu çeviri, Ahmed Abdulhakim Han adında Ahmedilik mezhebinden bir Hintli tarafından 1905 yılında yayınlandı. Bu çalışma, Kur'an-ı Kerim'in tamamının tercümesini içermediğinden gerek kapsamı gerekse boyutu bakımından, tercüme olarak güvenilir bulunmuyor.  Ancak Han’ın tercümesinde bizi üstü kapalı olarak diğer dinlere, özellikle de Hıristiyanlığa yanıt vermeyi amaçlaması ilgilendiriyor. Çevirmen, kısa tuttuğu giriş bölümünde, “Kur'an-ı Kerim’in dilinin yüceliğini ve derinliğini, her kelimesine vahiy rehberlik etmedikçe, hiçbir insanın onu hiçbir insan diliyle tam olarak ifade etmesi mümkün değildir” sözleriyle Kur'an-ı Kerim metnini fiilen tercüme etmenin ‘imkansız oluşuna’ anlamlı bir gönderme yaparak, dil ile kutsal arasındaki bağı ihmal etmiyor. Çevirmen, Fatiha suresinin tercümesinde (daha doğrusu yorumunda) Arapçada isimlerin başına gelen belirleme edatı ‘El’ (elif ve lam harflerinden oluşur/lam-ı tarif) takısı kısmına geçtiğinde bunun ‘God’ kelimesi yerine kullanılan Allah lafzının başında ‘elif ve lam’ harflerinin belirleme edatı El takısı bağlamında değil, daha ziyade birçok güncel argümanda da gördüğümüz gibi İngilizceye ‘All the Praises are for Allah’ olarak çevirdiği ‘Hamd alemlerin Rabbi Allah'adır/Allah’a mahsustur’ şeklindeki ikinci ayete ilişkin genel açıklama bağlamında olduğunu söylüyor. Allah lafzının elhamdülillah (Hamd Allah’adır) kelimesi gibi lam-ı tarife ihtiyacı olmadığını yineliyor. Han’ın açıklamasına göre hamd,  kapsamlılığı ima eder ve ilahlığa dair ve vasıf olarak yalnızca Allah'ın layık olduğu tüm yüce güçlere ve sıfatlara işaret eder. Daha sonra hamd kelimesine neden bu kadar kutsallık verdiğini açıklarken dini bir duruş sergileyen Han, “Yalnızca bozulmuş fıtratta, sapkın vicdanda ve batıl inançlı kültürlerde insana, güneşe, yıldıza, aya veya surete  herhangi bir varlığa daha yüksek güçler atfedilebilir” diyerek, Hıristiyanlığa ve diğer bu tür inançlara sahip dinlere üstü kapalı göndermede bulunuyor.

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Kur’an-ı Kerim’in İngilizceye çevirisini ikinci kez, bazı kaynaklara göre 1911 yılında, bazı kaynaklara göre ise 1912 yılında yapan kişi ise Mirza Ebu’l-Fazl isimli Bengalli (günümüzde Bangladeşli) bir din adamıydı. Arapça ve İngilizceyi akıcı olarak konuşabildiği açık olsa da çevirisi, kendisinden önce Kur'an-ı Kerim tercümesi yapanların çevirilerinde olduğu gibi, çeşitli hatalarla ve zayıflıklarla gölgelenmişti. Çevirmen de çevirisinde hatalar ve zayıflıklar olduğunu kabul ediyor. Fakat bunların bazılarının ‘Hint matbaasının şeytanına’, yani tipografik hatalardan kaynaklandığını söylese de mesele bunun çok ötesine geçiyor. Ancak ‘celale’ kelimesini İngilizceye çevirirken ‘God ’kelimesini kullanmaya karar vermesi burada büyük önem taşıyor. Ne ondan önce ne de ondan sonra gördüğümüz gibi, bugüne kadar God kelimesi Allah lafzı yerine kullanılmadı. Onu ve ondan öncekileri bu seçimi yapmaya neyin ittiğini bilmiyorum ama muhtemelen tek rasyonel ve mantıklı seçenek bu gibi görünüyordu.

Arap olmayan Müslümanlar

20. yüzyılın ilk yarısına kadar İngilizceye ondan fazla Kur'an-ı Kerim tercümesi yapıldı. Burada söz konusu tercümelerin özellikle Hindistan, Malezya veya Pakistan'dan gelen Arap olmayan Müslümanlar tarafından yapılması dikkati çekiyor. Biri sonradan Müslüman olan iki İngiliz vatandaşı tarafından tamamlanan iki Kur’an-ı Kerim tercümesi var. Bunlardan ilki 1956 yılında Irak asıllı bir Yahudi ve (kültürel ve coğrafi bakımdan) bir Arap olan Nesim Yusuf Davud (1927 - 2014) tarafından yapılan çeviridir. Halen en çok satan Kur'an-ı Kerim’in İngilizceye çevirisi budur ve bugüne kadar 70 baskı yapmıştır. Davud, 1945 yılında Irak hükümetinin verdiği bursla eğitimini tamamladıktan sonra Londra Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı okurken bu çeviri üzerinde çalıştı. Ardından Penguin Books kurucusu Allen Lane tarafından ‘Binbir Gece Masalları’ kitabını (1954) tercüme etmeye, sonra da Kur'an-ı Kerim çevirmeye davet edildi.

20. yüzyılın ilk yarısına kadar Kur'an-ı Kerim’in İngilizceye çevirilerinin Arap olmayan Müslümanlar tarafından yapılması dikkati çekiyor.

Bundan sonra, tümü yukarıda adı geçen coğrafi bölgelerden gelen ve bu ülkelerdeki Müslümanlar (Arap Müslümanlar dünyadaki Müslümanların yüzde 20’sini oluşturuyor) tarafından yapılan Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık 17 İngilizce çevirisi daha geldi. Hatta 1980 yılında Lübnan'daki Araplar tarafından Sünni ve Şii meclisler tarafından görevlendirilen ve Prof. Muhammed Yusuf Zayed'in (ö. 1994) katılımı ve liderliğinde Beyrut Amerikan Üniversitesi'ndeki bir grup profesör tarafından Kur’an-ı Kerim’in İngilizce tercümesi yayınlandı. Bazıları bu çalışmanın Nesim Yusuf Davud tarafından  yapılan çevirinin yenilenmiş bir versiyonundan başka bir şey olmadığını, hatta yeni versiyonun da bazı yerlerdeki çeviri ikilemlerini ve belirsizlikleri çözüme kavuşturmadan olduğu gibi aktardığını düşünüyor.

Kur'an-ı Kerim'in tercüme edildiği diller arasında en fazla çevri yapılan dil olan İngilizceye peş peşe 100’den fazla tercümenin yapılmasıyla ilgili tartışma halen devam ederken, Arapça konuşmayanlar tarafından yapılan çevirilerin Arapça konuşanlara kıyasla daha fazla olduğuna dikkat çekiliyor. Bir başka dikkat çekilen husus ise Kur'an-ı Kerim’in, büyük bir dini kurum tarafından açıkça arkasında durulması anlamında ‘resmi olarak’ Arapça tercümesinin bulunmamasıdır. Belki de bu, her Kur’an tercümesinin sonuçta çevirmen(ler)in kişisel çabasından başka bir şey olmadığı ve metnin Arapça dilindeki orijinaliyle aynı olamayacağı düşüncesinden kaynaklanıyordur. Ne var ki Kur'an-ı Kerim’in çevrilmesinin caiz olup olmadığına dair üst düzey din alimlerinin verdikleri fetvaların olduğunu ve bunların hepsinin bu çekinceyi barındırdığını görüyoruz. 

Bu çevirilerle ilgili ciddi sonuçlara varmak özellikle yorum denilen özet ve açıklayıcı olmayan metin tercümesi de dahil olmak üzere, birden fazla çeviri türüyle karşı karşıya olduğumuz için derinlemesine çalışmalar gerektirdiğinden Kur’an-ı Kerim’in İngilizceye tercümesinde ‘el-nakhara’ (harf çevirisi/transliterasyon) ilkesinin hâlâ mevcut olduğunu görüyoruz. Bu tercümelerin ortaya çıkışından günümüze kadar, oryantalist (şarkiyatçı) olarak nitelendirilebilecek kişilerin tercümeleri ile Müslümanların tercümeleri arasındaki çoğu durumda ortak bir faktör bu olmuştur.

El-Celale lafzı

El-Celale kelimesine gelince, Kur’an-ı Kerim’in İngilizce tercümelerinde Allah lafzının God kelimesi yerine kullanılarak  diğer dinlerden (özellikle Hıristiyanlıktan) farklı olarak Allah’ın ‘herhangi bir ilah’ değil, tek ilah olduğunun vurgulanması amaçlanıyor. Bu tercümelere göre lam-ı tarifin rolü budur. Bazılarında el-Rab ifadesi de el-nakhara ilkesine göre aynı rolü oynuyor.

Eğer bu olay, İslam dini içinde yaşanmış ve somutlaştırılmışsa, diğer semavi dinler arasında bundan daha azını beklememeliyiz.

Çarpıcı olansa aynı yöntemi benimseyen oryantalistler tarafından yapılan çevirilerin de sanki tersine de olsa bu mantığı benimsiyormuş gibi olmalarıdır. Allah lafzının olduğu gibi kullanılmasının onaylanmasıyla söz konusu ilahın God kelimesinin ifade ettiği gibi herhangi bir ilah değil, Müslümanların ilahı olduğu anlaşılıyor. Bu kullanımın meşruiyetini bizzat Müslümanların kullanmasından alıyor.

Her iki durumda da sonuç, medyada ve sosyal medya aracılığıyla daha incelikli olan, dinleri ve kültürleri birbirine yakınlaştırmaya yönelik tüm çabalara rağmen giderek büyüyen ve çevirileri kimin Allah'a doğru şekilde ibadet ettiği, O'na dua ettiği ve (dini metinler aracılığıyla) O'na doğru şekilde yaklaştığı konusunda bir tartışmaya dönüştüren bir uçurumun yaratılmasına katkıda bulunan bizzat Tanrı'nın önünde olmadığımız yönündeki öneri ya da yanılsamadır. 

Gazze Şeridi’ndeki son savaşta, Gazze’nin şehirlerinden birinde bir cami bombalanmak üzereyken video kaydı yapan İsrailli asker, dinleyicilerine İbranice seslenerek bugünden sonra burada İbraniceden başka hiçbir dilde dua edilmeyeceğini, oradaki camilerin minarelerinde ‘Allah-u ekber’ (Allah büyüktür) ifadesi yerine ‘Dinle, ey İsrail! Tanrımız olan rab tek rabdir’ duasının edileceğini söylüyor.‘ Çevirideki zayiat’ aşırılık yanlısı İslamcı hareketlerin doğuşuna katkıda bulunmuş olabilir. Zira DEAŞ ya da El Kaide gibi örgütlerde gördüğümüz gibi, takipçileri ve destekçilerinin çoğunluğunu Arapça konuşmayanlar oluşturuyor. Dili, bir anlam ve fikir taşıyıcısı olarak değil, ritüel semboller olarak görürler. Eğer bu gerçeklik İslam dininin içinde yaşanmış ve somutlaşmışsa, o zaman diğer semavi dinler arasında da bundan daha azını beklememeliyiz.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail, Washington ve Paris’e Lübnan ordusunu desteklemeye itirazı olmadığını bildirdi

İki İsrail askeri bir insansız hava aracı fırlatıyor. (Arşiv – İsrail ordusu)
İki İsrail askeri bir insansız hava aracı fırlatıyor. (Arşiv – İsrail ordusu)
TT

İsrail, Washington ve Paris’e Lübnan ordusunu desteklemeye itirazı olmadığını bildirdi

İki İsrail askeri bir insansız hava aracı fırlatıyor. (Arşiv – İsrail ordusu)
İki İsrail askeri bir insansız hava aracı fırlatıyor. (Arşiv – İsrail ordusu)

İsrail ordusunun, Kasım 2024’te imzalanan ateşkes anlaşmasına rağmen Lübnan’a yönelik hava saldırılarını sürdürdüğü bir dönemde, ateşkesin uygulanmasını denetlemekle görevli Mekanizma Komitesi’nin rolü tartışma konusu oldu. Söz konusu gelişmeler, Paris’in 5 Mart’ta Lübnan ordusuna destek amacıyla bir konferansa ev sahipliği yapmaya hazırlandığı süreçte yaşanıyor.

Tel Aviv’deki askeri kaynaklara göre, Lübnan ordusunun ülkenin güneyindeki faaliyetlerine ilişkin genel olarak olumlu bir değerlendirme bulunuyor. Ancak aynı kaynaklar, ordunun Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararını tek başına uygulayamayacağı görüşünü de dile getiriyor. Bu çerçevede, ordunun hem kapasite eksikliği yaşadığı hem de siyasi çekişmelerin ortasında hareket etmek zorunda kaldığı, ayrıca bünyesinde Hizbullah’a sempati duyan unsurlar bulunduğu ve bu nedenle örgüte karşı yeterince kararlı davranmadığı iddia ediliyor.

Buna karşın İsrail hükümetinin, Lübnan ordusunun mali, lojistik ve askerî açıdan güçlendirilmesine yönelik Amerikan ve Avrupa girişimlerini desteklediği belirtiliyor. Konuya vakıf bir siyasi yetkili, Binyamin Netanyahu hükümetinin Washington ve Paris’e, Fransa’nın başkentinde yakında düzenlenecek olan Lübnan ordusuna destek konferansını desteklediğini bildirdiğini aktardı.

Mekanizma Komitesi ve güvenlik gelişmeleri

Bu gelişmeler, ABD’nin öncülük ettiği ve Fransa ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) de yer aldığı Mekanizma Komitesi’nin son toplantısından iki gün sonra yaşandı. Komite, tarafların ateşkese ve buna eşlik eden düzenlemelere bağlı kalmasını sağlamakla görevli bulunuyor.

Aralık 2025’te Lübnan, komitede askeri temsilcilerin yanı sıra sivil Lübnanlı üyelerin de yer almasını kabul ederek İsrail ile müzakerelere katılımın önünü açtı. Başbakan Nevvaf Selam da komitenin, Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki silahsızlandırma sürecini denetlemesine açık olduklarını ifade etti. 3 Aralık 2025’te Lübnan ile İsrail arasında doğrudan bir toplantı gerçekleştirildi. Görüşmeye, Lübnan’ın Washington eski Büyükelçisi Simon Karam, İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Dış Politika Direktörü Yuri Resnik ve ABD’li temsilci Morgan Ortagus katıldı.

Tel Aviv’deki kaynaklara göre, toplantıda ele alınan en önemli başlıklardan biri sınır bölgesinde ekonomik iş birliği oldu. Ancak bu hedeflerin, İsrail’in günlük bombardımanlarıyla nasıl bağdaştırılacağı sorusu gündemdeki yerini koruyor. Hizbullah’ın ise bir yıl üç aydır İsrail saldırılarına yanıt vermekten özellikle kaçındığı, böylece savaşın yeniden başlamasına gerekçe sunmamayı amaçladığı belirtiliyor. Buna karşılık İsrail tarafı, örgütün olası bir İran savaşı durumunda kullanmak üzere askeri kapasitesini güçlendirmeye çalıştığını öne sürerek saldırılarını sürdürmekte kararlı görünüyor.

 İsrail Hava Kuvvetleri, Mavi Bayrak tatbikatları sırasında (Arşiv – İsrail ordusu)İsrail Hava Kuvvetleri, Mavi Bayrak tatbikatları sırasında (Arşiv – İsrail ordusu)

Saldırıların sürmesiyle birlikte, operasyonların sahadaki Hizbullah mensuplarını ve saha komutanlarını fiilen hedef aldığı görülüyor. Nitekim örgüt, hayatını kaybeden isimler için taziye ilanları ve cenaze törenlerine katılım çağrıları yayımlayarak İsrail’in iddialarını dolaylı biçimde doğruluyor. Öte yandan, ABD’nin de bu saldırılara onay verdiği değerlendiriliyor. Washington’dan ne kamuoyu önünde ne de diplomatik kanallarda ciddi bir itiraz gelmiş değil.

Hizbullah’ın atılımları

Anlaşmaya göre, ateşkes ihlali teşkil eden her durumun izleme komitesi tarafından ele alınması gerekiyor. İsrail ise söz konusu saldırıların ihlal olmadığını, Lübnan ordusunun yapması gereken müdahaleleri yerine getirmemesi üzerine bu adımları kendisinin attığını savunuyor. Buna karşılık Lübnan, her bombardımanı anlaşmanın ihlali olarak değerlendirerek şikâyette bulunuyor. Ateşkesin ilk döneminde ABD’nin, yapılan şikâyetleri görüşmek üzere komiteyi toplantıya çağırdığı belirtiliyor. Ancak bugün komitenin daha seyrek toplandığı ve başvuruların yalnızca bir kısmının gündeme alındığı ifade ediliyor. Washington’un İsrail ile görüş ayrılığı yaşadığı durumlarda dahi, bunun çoğu zaman kınama ya da yaptırım içermeyen kısa notlarla geçiştirildiği kaydediliyor.

İsrail basınına yansıyan bilgilere göre ise ülkenin güvenlik birimleri, Hizbullah’a yönelik istihbarat sızmalarını sürdürerek örgüt mensuplarına ulaşmayı ve suikastlar düzenlemeyi başarıyor. Bu stratejiyle Hizbullah üzerindeki baskının artırılması, örgütün ateşkese bağlı kalmaya devam etmesi ve askeri kapasitesini yeniden inşa edememesi hedefleniyor. Beyrut’ta Güney Lübnan’ın Hizbullah’a ait mevzilerden, üslerden ve silahlardan arındırılması tartışılırken, İsrail tarafı örgütün askeri faaliyetlerinin Bekaa Vadisi’nde, Litani Nehri’nin kuzeyinde ve Suriye sınırı boyunca da tasfiye edilmesi gerektiğini savunuyor.


İran füzelerinin Suveyda’ya düşmesi sonucu beş kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı

Kuneytra kırsalındaki el-Hiran köyünde İran’a ait bir füzenin kalıntıları (SANA)
Kuneytra kırsalındaki el-Hiran köyünde İran’a ait bir füzenin kalıntıları (SANA)
TT

İran füzelerinin Suveyda’ya düşmesi sonucu beş kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı

Kuneytra kırsalındaki el-Hiran köyünde İran’a ait bir füzenin kalıntıları (SANA)
Kuneytra kırsalındaki el-Hiran köyünde İran’a ait bir füzenin kalıntıları (SANA)

Suriye’nin Suveyda vilayetinde, İsrail tarafından engellenen bir İran füzesinin sanayi bölgesindeki bir binaya düşmesi sonucu 5 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi de yaralandı. Daha önce bir başka İran füzesinin Kuneytra vilayetinde tarım arazisine düştüğü, olayda can kaybı yaşanmadığı bildirildi.

Suriye Acil Durum ve Afet Yönetimi Bakanlığı, vatandaşları azami dikkat göstermeye çağırdı. Öte yandan Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu, Suriye hava sahasındaki güney hava koridorlarının uçuş trafiğine geçici olarak kapatıldığını açıkladı.

Suveyda vilayetindeki sağlık kaynakları, kentin kuzeyindeki sanayi bölgesinde bir füzenin patlaması sonucu 5 kişinin hayatını kaybettiğini ve cenazelerin Suveyda Devlet Hastanesi’ne ulaştırıldığını bildirdi. Şarku’l Avsat’ın yerel basından aktardığına göre olayda 3 kişi de yaralandı. Aynı kaynaklar, Suveyda’nın doğusundaki Radime köyünün doğusunda bir başka füzenin daha düştüğünü duyurdu.

Suriye devlet televizyonu el-İhbariyye ise İsrail işgal güçlerinin Kuneytra kırsalındaki Hiran köyüne düşen bir İran füzesini etkisiz hale getirdiğini, olayda can kaybı yaşanmadığını bildirdi. Ayrıca Dera’nın kuzeyindeki İnhel’e düşen bir füzenin de herhangi bir can kaybına yol açmadığı belirtildi.

Gelişmelerin hız kazanması üzerine Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü bugün acil uyarı yayımlayarak, devam eden bölgesel ve uluslararası askeri gerilimler nedeniyle vatandaşları genel güvenlik talimatlarına tam olarak uymaya çağırdı.

Resmi hesaplardan yapılan açıklamada, patlama sesleri duyulduğunda binaların içine girilmesi, pencerelerden ve açık alanlardan uzak durulması, düşen yabancı cisimlere kesinlikle yaklaşılmaması ve bunların derhal yetkililere bildirilmesi istendi. Ayrıca, enkazın düştüğü alanlarda toplanılmaması ve olay yerlerine gidilmemesi çağrısı yapılarak acil müdahale ekiplerinin çalışmalarının kolaylaştırılması gerektiği vurgulandı. Savaş kaynaklı cisimlerin düşmesi sonucu çıkabilecek yangınların da derhal ilgili birimlere bildirilmesi istendi.

Kuneytra bölgesine düşen İran füzesinin enkazı (SANA)Kuneytra bölgesine düşen İran füzesinin enkazı (SANA)

Suriye Sivil Havacılık ve Hava Taşımacılığı Genel Kurumu bugün yaptığı açıklamada, ülke hava sahasındaki güney hava koridorlarının 12 saat süreyle uçuş trafiğine geçici olarak kapatıldığını duyurdu.

Kurum, resmi hesaplarından yayımladığı açıklamada söz konusu kararın ‘en yüksek hava güvenliği standartlarını sağlama’ amacıyla alındığını belirtti. Kapatma süresince hava trafiğinin onaylı alternatif güzergâhlar üzerinden yönetileceği, böylece uçuş akışının ve operasyonel faaliyetlerin, yürürlükteki hava trafik yönetimi sistemleri çerçevesinde kesintisiz sürdürüleceği ifade edildi.

Açıklamada ayrıca, gelişmelerin 24 saat esasına göre takip edildiği ve yeni durumlara ilişkin bilgilendirmenin zamanında yapılacağı kaydedildi. Kurum, sivil havacılığın güvenliği ile hava trafiğinin uluslararası düzenleme ve anlaşmalar doğrultusunda sürekliliğini sağlama konusundaki taahhüdünü yineledi.


Babil'de Ketaib Hizbullah'a ait bir yere düzenlenen saldırılarda iki kişi öldü

 Bağdat'ta bir gözetleme kulesinde duran güvenlik görevlisi (DPA)
Bağdat'ta bir gözetleme kulesinde duran güvenlik görevlisi (DPA)
TT

Babil'de Ketaib Hizbullah'a ait bir yere düzenlenen saldırılarda iki kişi öldü

 Bağdat'ta bir gözetleme kulesinde duran güvenlik görevlisi (DPA)
Bağdat'ta bir gözetleme kulesinde duran güvenlik görevlisi (DPA)

Babil vilayetinin kuzeyindeki Curf el-Nasr bölgesi, bugün Bağdat'ın güneyinde bulunan Ketaib Hizbullah'a ait bir yeri hedef alan çeşitli hava saldırılarına maruz kaldı. Şarku’l Avsat’a konuşan bir güvenlik kaynaklarına göre saldırılar sonucunda 2 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi de yaralandı.

Kaynaklar, hedef alınan bölgede insansız hava araçları (İHA) ve füzeler için depolar bulunduğunu belirterek, kayıpların ve hasarın boyutunu doğru bir şekilde belirlemek için soruşturmaların devam ettiğini ve ilave ayrıntıların daha sonra açıklanacağını kaydetti.