DEAŞ'ın kurucusu Zerkavi, ABD ajanı mıydı?

Fotoğraf: AP
Fotoğraf: AP
TT

DEAŞ'ın kurucusu Zerkavi, ABD ajanı mıydı?

Fotoğraf: AP
Fotoğraf: AP

Adi bir suçluyken Irak El Kaidesi lideri ve tekfirci terörizmin ABD'deki yüzü haline gelen Zerkavi, Irak'ın işgale karşı direnişini bastırmak ve Tel Aviv'le Washington'ın çıkarları için mezhepçi nefreti körüklemekle görevli bir ABD istihbarat aracı oldu

ABD'nin Terörle Savaş dediği süreçte düşman ilan ettiği isimler arasında Usame bin Ladin'den sonraki en kötü şöhretli isim, Irak El Kaidesi'nin (IEK) kurucusu Ürdünlü cihatçı Ebu Musab ez-Zerkavi'ydi.

Ancak Zerkavi'nin hayatı ve Irak'taki olaylar üzerindeki etkisi daha yakından incelendiğinde, onun muhtemelen ABD istihbaratının ürünü ve aracı olduğu görülüyor.

George W. Bush yönetimindeki yeni muhafazakar stratejistler, ABD'nin 2003'te Irak'ı yasadışı işgalini Amerikan kamuoyunda meşrulaştırmak için Zerkavi'yi bir piyon olarak kullandı.

Dahası Zerkavi, ABD işgaline karşı çıkan Iraklı direniş grupları arasında iç anlaşmazlıkların körüklenmesinde ve nihayetinde Irak'ın Sünni ve Şii toplumları arasında mezhepsel bir iç savaşın kışkırtılmasında etkili oldu.

İsrail'in Irak'taki planı ilerliyor 

Irak'taki bu kasıtlı gerilim stratejisi, Tel Aviv'in ülkenin kırılganlıklarını sürdürme, halkları mezhepsel hatlar üzerinden bölme ve ordusunun bölgede İsrail'e meydan okuma kabiliyetini zayıflatma hedefini ilerletti. 

CIA'in 1980'lerde Afganistan'da Sovyet Kızıl Ordusu'na karşı yürüttüğü örtülü savaş kapsamında El Kaide'yi yarattığı ve 1990'larda Bosna, Kosova ve Çeçenistan da dahil çeşitli savaşlarda El Kaide unsurlarını desteklediği uzun zamandır biliniyor.

Ayrıca Arap Baharı denen süreçte, 2011'de Suriye'de başlatılan gizli savaş sırasında CIA'in El Kaide bağlantılı gruplara destek verdiğine işaret eden kanıtlar var. 

Bu geçmişe rağmen Batılı gazeteciler, analistler ve tarihçiler hâlâ Zerkavi ve IEK'nin ABD'nin yeminli düşmanları olduğunu, üzerine düşünmeden kabul ediyor. 

Zerkavi'nin ABD istihbarat elemanı olarak üstlendiği rolü anlamadan, ABD'nin (ve İsrail'in) Irak'ta dökülen kanda ve sadece 2003'teki ilk işgal sırasında değil, daha sonraki mezhep çatışmalarının başlamasında da oynadığı yıkıcı rolü anlamak mümkün değil.

Ayrıca Irak'ın ABD güçlerini ülkeden kovma ve ülkeyi ileriye doğru ABD etkisinden kurtarma yönündeki mevcut çabalarının önemini anlamak da elzem. 

Zerkavi kimdi?

Ahmed Fadıl en-Nazal el-Haleyle adıyla doğan Ebu Musab ez-Zerkavi daha sonra adını doğum yeri olan, Ürdün'ün Amman kenti yakınlarındaki sanayi bölgesi Zerka'yı yansıtacak şekilde değiştirdi. Gençliğinde hapse girip çıkan Zerkavi, parmaklıklar ardında geçirdiği süreçte radikalleşecekti. 

Zerkavi 1980'lerin sonunda Afganistan'da Sovyetlere karşı CIA destekli mücahitlerle birlikte savaşmak için Afganistan'a gitti. Ürdün'e döndükten sonra Cund el Şam adlı yerel bir İslamcı militan örgütün kurulmasına yardım etti ve 1992'de hapse atıldı.

Genel afla hapisten çıkan Zerkavi 1999'da Afganistan'a geri döndü. The Atlantic, Zerkavi'nin Usame bin Ladin'le ilk kez bu dönemde tanıştığını ve Ladin'in, Zerkavi hapisteyken örgütüne Ürdün istihbaratının sızdığından ve bu nedenle erken tahliye edildiğinden şüphelendiğini belirtiyor.

Daha sonra Afganistan'dan Kuzey Irak'ın ABD yanlısı Kürdistan bölgesine kaçan Zerkavi, kader yılı olan 2001'de savaşçıları için bir eğitim kampı kurdu.

Kayıp halka

Irak'ı 11 Eylül saldırılarına bulaştırmaya hevesli Bush yönetimi yetkililerinin, Zerkavi'nin varlığını Washington'ın oradaki jeopolitik gündemlerini örtbas etmek için kullanması uzun sürmedi. 

Şubat 2003'te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Zerkavi'nin Irak'taki varlığının Saddam'ın bir terör şebekesini barındırdığını kanıtladığını ve bunun da ABD istilasını gerektirdiğini iddia etti.

Dış İlişkiler Konseyi'ne (Council on Foreign Relations) göre "Bu iddia daha sonra çürütüldü fakat Zerkavi'nin adını geri dönülmez bir şekilde uluslararası kamuoyunun odağına yerleştirdi".

Zerkavi'nin üssünü kurduğu, Irak'ın Kürt bölgesi fiilen ABD'nin kontrolü altında olmasına rağmen Powell bu iddiayı ortaya attı. 1991 Körfez Savaşı'ndan sonra ABD Hava Kuvvetleri bölgede uçuşa yasak bölge uygulaması başlatmıştı. İsrail'in dış istihbarat teşkilatı Mossad'ın da bölgede varlığı sürdürdüğü biliniyordu ki bu, İran'ın da aktif olarak kabul ettiği ve tetikte kaldığı bir gerçek.

İlginçtir ki Zerkavi'nin üssü Irak Kürdistanı sınırları içinde yuvalanmasına rağmen Bush yönetimi onu etkisiz hale getirmek için altın bir fırsat sunulduğunda eylemsizliği tercih etti. 

Wall Street Journal, Pentagon'un Haziran 2002'de Zerkavi'nin eğitim kampına saldırmak için ayrıntılı planlar hazırladığını ancak "Zerkavi'ye yönelik baskının gerçekleşmediğini" bildirdi.

Aylar geçmesine rağmen Beyaz Saray planı onaylamadı.

Pentagon'un baş sözcüsü Lawrence Di Rita bu eylemsizliği "kampın sadece kimyasal silah ürettiğine inanıldığı için önemsendiğini" iddia ederek açıkladı, oysa kimyasal ve biyolojik silahların teröristlerin eline geçmesi tehdidi, Saddam Hüseyin hükümetinin devrilmesinin sözümona en önemli nedeniydi. 

Buna karşın dönemin ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Yardımcısı General John M. Keane, Zerkavi'nin kamptaki varlığına ilişkin istihbaratın "sağlam" olduğunu, ikincil hasar riskinin düşük olduğunu ve kampın "bugüne kadar sahip oldukları en iyi hedeflerden biri" olduğunu açıkladı. 

ABD'li General Tommy Franks'in Zerkavi'nin kampını "Başkan Bush'un ezmeye yemin ettiği terörist 'sığınaklarının' örnekleri" arasında göstermesine rağmen Bush yönetimi saldırıları onaylamayı kararlılıkla reddetti. 

Zerkavi'nin Irak'taki varlığı Irak savaşını ABD kamuoyuna kabul ettirme amacına ulaşır ulaşmaz ve Mart 2003'te istila başladıktan sonra Beyaz Saray nihayet Zerkavi'nin kampının hava saldırılarıyla hedef alınmasını onayladı. Ancak Wall Street Journal, o zamana kadar Zerkavi'nin bölgeden çoktan kaçtığını da ekliyor.

Şiilerin hedef alınması

Daha sonra Ocak 2004'te Bush yönetiminin savaş gerekçesinin temel dayanağı yıkıldı. Irak'ın kitle imha silahlarını (KİS) bulmakla görevlendirilen silah denetçisi David Kay, 9 ay süren aramanın ardından kamuoyuna "Bunların var olduğunu sanmıyorum" diye açıklama yaptı. 

Guardian, KİS'lerin bulunamamasının Irak'ı istila etmesinin altındaki temele vurduğu yıkıcı darbenin derecesinin, artık "Bush'un bile savaşa girme gerekçelerini yeniden yazmasına" yol açtığını aktardı.

KİS utancı tırmanırken 9 Şubat'ta Dışişleri Bakanı Powell istiladan önce Zerkavi'nin "Irak'ta aktif olduğunu ve Iraklıların bilmesi gereken şeyler yaptığını" bir kez daha iddia etti.

Ve biz hâlâ bu bağlantıları arıyor ve kanıtlamaya çalışıyoruz.

Bundan iki hafta önce ABD istihbaratı, Zerkavi'nin yazdığını iddia ettiği 17 sayfalık bir mektubu rahatlıkla kamuoyuna açıklamıştı. Mektubun yazarı çeşitli terör saldırılarının sorumluluğunu üstleniyor, Irak'taki Şiilerle savaşmanın işgalci ABD ordusuyla savaşmaktan daha önemli olduğunu savunuyor ve ülkedeki Sünni ve Şii topluluklar arasında bir iç savaş çıkarmaya yemin ediyordu. 

Takip eden aylarda ABD'li yetkililer Irak'taki Şiileri hedef alan bir dizi acımasız bombalama eylemini Zerkavi'ye mal etti ancak Zerkavi'nin olaya karıştığına dair kanıt sunmadı. 

Mart 2004'te Kerbela'daki ve Bağdat'ın Kazımiye ilçesindeki Şii türbelerine düzenlenen intihar saldırılarında Aşure Günü'nü anmak için ibadet eden 200 kişi öldürüldü. Nisanda Irak'ın güneyinde Şiilerin çoğunlukta olduğu Basra kentinde bombalı araçlarla düzenlenen saldırılarda en az 50 kişi öldürüldü.

El Kaide, Kerbela ve Kazımiye saldırılarıyla ilgili Al Jazeera aracılığıyla bir açıklama yayımlayarak herhangi bir şekilde dahil olduğunu şiddetle reddetse de Geçici Koalisyon Yönetimi Başkanı Paul Bremer, Zerkavi'nin işin içinde olduğunda ısrar etti.

Irak'ta Zerkavi'nin yaptığı iddia edilen Şiilere yönelik saldırılar, ABD işgaline karşı direnen Sünni ve Şiilerin arasını açmaya katkı sağlayarak gelecekteki mezhep savaşının tohumlarını ekti.

Bu durum, Sünni ve Şii grupların işgale karşı direnişte güçlerini birleştirmesini engellemeye çalışan ABD ordusunun işine yaradı.

"Düşmanlarımızı bölmek"

Nisan 2004'te Başkan Bush, Sünni direnişin merkez üssü haline gelen, Enbar ilindeki Felluce'nin kontrolünü ele geçirmek için topyekun istila emri verdi. 

Şehri "yatıştırma" sözü veren Tuğgeneral Mark Kimmitt silahlı helikopter, insansız gözetleme uçakları ve F-15 savaş uçaklarını kullanarak saldırıyı başlattı. 

Deniz piyadelerinin çok sayıda sivili öldürmesi, pek çok ev ve binayı yerle bir etmesi ve kent sakinlerinin çoğunu yerinden etmesi nedeniyle saldırı tartışmalı bir hal aldı.

Geniş çaplı kamuoyu baskısı sonucu nihayetinde Başkan Bush saldırıyı iptal etmek zorunda kaldı ve Felluce, ABD kuvvetleri için "girilmez" bölge haline geldi.

Felluce'de asker bulundurmanın başarısızlığa uğraması, ABD'li planlayıcıların Sünni direnişini içeriden zayıflatmak için Zerkavi kartına geri dönmesine neden oldu. Haziranda üst düzey bir Pentagon yetkilisi Zerkavi'nin "Sünnilerin kalesi Felluce'de saklanıyor olabileceğini" gösteren "yeni bilgilerin" gün yüzüne çıktığını iddia etti.

Pentagon yetkilisi "ancak bu bilginin ez-Zerkavi'yi bulmaya çalışmak üzere askeri bir operasyon başlatılmasına izin verecek kadar net olmadığı uyarısında" bulundu.

Zerkavi ve diğer cihatçıların Felluce'de aniden ortaya çıkması tesadüf değildi. 

Thomas Henriksen, ABD Özel Harekat Komutanlığı için yazdığı "Düşmanlarımızı Bölmek" başlıklı raporda ABD ordusunun Felluce ve başka yerlerde düşmanları arasındaki farklılıklardan istifade etmek için Zerkavi'yi kullandığını açıkladı.

ABD ordusunun "düşmanlarının birbirini ortadan kaldırması" için "düşmanlar arasındaki ölümcül karşılaşmaları körükleme" hedefini sürdürdüğünü yazan Henriksen, "Bölünmeler olmadığında Amerikalı harekatçılar bunları kışkırttı" diye ekliyor.

Felluce Vaka Çalışması

Henriksen daha sonra 2004 sonbaharında Felluce'de yaşananları, "isyancıları isyancılarla savaştırmak için gereken zekice entrikaları sergileyen" bir "vaka çalışması" olarak aktarıyor. 

Thomas Henriksen, Zerkavi ve diğer cihatçıların tekfirci-Selefi görüşlerinin, milliyetçi olan ve Sufi dini anlayışını benimseyen yerel direnişçilerle gerginliğe yol açtığını açıkladı. Yerel direnişçiler, Zerkavi'nin yabancı gazetecileri kaçırmak, ayrım gözetmeksizin yaptığı bombalamalarla sivilleri öldürmek ve ülkenin petrol ve elektrik altyapısını sabote etmek gibi taktiklerine de karşı çıktı. 

Henriksen ayrıca ABD'nin Felluce'deki "isyancıların kendi içindeki güçlerden faydalanarak bunları derinleştiren" psikolojik operasyonlarının "her gece yaşanan ve koalisyon güçlerinin dahil olmadığı silahlı çatışmalara" yol açtığını açıkladı.

Bu bölünmeler kısa süre içinde Sünni direnişin diğer kaleleri olan Enbar ilindeki Ramadi'ye ve Bağdat'ın Edhemiye bölgesine de sıçradı.

ABD istihbaratının Felluce'de Zerkavi aracılığıyla kışkırttığı bölünmeler, Kasım 2004'te Bush'un yeniden seçilmesinden birkaç gün sonra ABD'nin bu huzursuz kenti bir kez daha istila etmesinin önünü açtı.

BBC muhabiri Mark Urban, savaştan sonra aralarında yüzlerce sivilin de olduğu 2 bin cesede ulaşıldığını bildirdi.

Buna uygun bir şekilde Urban, "Ebu Musab ez-Zerkavi'nin ölenler arasında olmadığını" ve saldırı başlamadan önce kentin etrafındaki ABD kordonundan kaçtığını da ekledi.

Yurtiçi tüketim

Daha sonra ABD askeri istihbaratı, Zerkavi'nin ABD işgaline karşı savaşan Sünni isyandaki rolünü öne çıkarmak için psikolojik operasyonlar yürüttüğüne değindi. 

Nisan 2006'da Washington Post, "ABD ordusunun Irak El Kaidesi liderinin rolünü büyütmek için propaganda kampanyası yürüttüğünü" ve bunun "Bush yönetiminin savaşı 11 Eylül 2001 saldırılarından sorumlu örgüte bağlamasına" katkı sağladığını bildirdi.

Post, ABD'li Albay Derek Harvey'in şu açıklamasını aktardı:

Zerkavi'ye odaklanmamız onun karikatürünü büyüttü, deyim yerindeyse onu gerçekte olduğundan daha önemli hale getirdi.

Washington Post'un haberine göre psikolojik harekat kampanyasını detaylandıran iç belgelerde "daha geniş çaplı bir propaganda kampanyasının hedefleri arasında 'ABD Ev Halkı' açıkça listeleniyor".

Zerkavi'yi öne çıkarma kampanyası, Başkan Bush'a Ekim 2004'teki yeniden seçilmek için yürüttüğü kampanya sırasında da fayda sağladı. Demokrat rakibi John Kerry, Irak'taki savaşı Afganistan'daki Terörle Savaş denen süreçten sapma olarak nitelendirdiğinde, Başkan Bush buna şu iddiayla yanıt verdi:

Bir terörist vakası, [Kerry'nin] düşüncelerinin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Bugün Irak'ta karşı karşıya olduğumuz terörist lider, bomba yüklü araçların yerleştirilmesi ve Amerikalıların kafalarının kesilmesinden sorumlu olan Zerkavi adında bir adam.

Nick Berg'ü kim öldürdü?

Irak'ta ABD'li bir müteahhit olan Nick Berg'ün Zerkavi tarafından kafasının kesildiği iddia edildi. Mayıs 2004'te Batılı haber kaynakları Guantanamo tarzı turuncu bir tulum giyen Berg'ün bir grup maskeli adam tarafından kafasının kesildiğini gösteren bir video yayımladı.

Videoda Zerkavi olduğunu iddia eden maskeli bir adam, ABD'nin kötü şöhretli Ebu Gureyb Cezaevi'ndeki tutuklulara yaptığı işkenceye karşılık olarak Berg'ün öldürüldüğünü söylüyordu.

Irak'ta yeniden yapılanma ihalelerini kazanmaya çalışan Berg, Musul'da ABD nezarethanesinde bir ay geçirdikten ve FBI tarafından defalarca sorgulandıktan birkaç gün sonra ortadan kaybolmuştu.

Kaybolmasından bir ay sonra 8 Mayıs'ta, ABD ordusu Bağdat yakınlarında bir yol kenarında başı kesilmiş halde cesedini bulduğunu iddia etti.

Ancak Berg'ü Zerkavi'nin öldürdüğüne dair ABD'nin öne sürdüğü iddialar güvenilir değil. Sydney Morning Herald'ın o dönem bildirdiği üzere kafa kesme videosunun düzmece olduğuna ve Berg'ün FBI sorgusundan görüntüler içerdiğine dair kanıtlar var. Irak'tan değil Londra'dan internete yüklenen video, CNN ve Fox News'un indirmesine yetecek kadar bir süre yayında kaldı. 

Tuğgeneral Mark Kimmitt de Berg'ün ABD ordusu tarafından gözaltında tutulduğu konusunda yalan söyleyerek bunun yerine Musul'da sadece Irak polisi tarafından tutulduğunu iddia etti.

Ancak video Amerikan halkının zihninde, Zerkavi ve El Kaide'nin büyük bir terör tehdidi olduğu fikrini pekiştirdi. 

ABD'de öyle bir etki yarattı ki videonun yayımlanasının ardından internette en çok yapılan aramalarda "Nick Berg" ve "Irak savaşı" terimleri bir süreliğine pornografi ve ünlü isimler Paris Hilton ve Britney Spears'ın yerini aldı.

Mezhepçilik, ABD-İsrail'in temel hedeflerinden biri

Şubat 2006'da Irak'ın iç kesimindeki Sünni kenti Samarra'da yer alan Şii el Askeri Türbesi'nin bombalanmasının ardından büyük çaplı bir mezhep savaşı patlak verdi ancak ülkedeki en yüksek ve en etkili Şii otorite olan Büyük Ayetullah Ali el Sistani'nin dini rehberliği sayesinde olayların boyutu hafifletildi.

El Kaide saldırıyı üstlenmese de Başkan Bush daha sonra "türbenin bombalanmasının tamamen mezhepsel şiddet yaratmayı amaçlayan bir El Kaide komplosu olduğunu" iddia etti.

Zerkavi nihayet bundan birkaç ay sonra, 7 Haziran 2006'daki bir ABD hava saldırısında öldürüldü. Iraklı yasa yapıcı Vael Abdullatif, Zerkavi'nin öldüğü sırada cep telefonunda üst düzey Iraklı yetkililerin telefon numaralarının kayıtlı olduğunu ve bunun da Zerkavi'nin, ABD destekli Irak hükümeti içindeki unsurlar tarafından kullanıldığını gösterdiğini söyledi.

Zerkavi öldüğü sırada, kaos ve mezhep çatışmasını kışkırtarak Irak'ı bölme ve zayıflatma yönündeki yeni muhafazakar gündem doruk noktasına ulaşmıştı. Bu hedef, IEK'nin halefi olan bir örgütün (DEAŞ) ortaya çıkmasıyla daha da şiddetlendi ve bu örgüt birkaç yıl sonra komşu Suriye'nin istikrarsızlaştırılmasında büyük bir rol oynadı, oradaki mezhepsel gerilimleri ateşledi ve Irak'taki ABD askeri yönetiminin yenilenmesine gerekçe sağladı.

The Cradle

Independent Türkçe



Libya merkezi yapıyı bırakıp federalizme mi geçiyor?

Libya Başbakanı Usama Hammad, özerkliğe doğru bir adım atılacağının sinyalinin verdi (Sosyal medya)
Libya Başbakanı Usama Hammad, özerkliğe doğru bir adım atılacağının sinyalinin verdi (Sosyal medya)
TT

Libya merkezi yapıyı bırakıp federalizme mi geçiyor?

Libya Başbakanı Usama Hammad, özerkliğe doğru bir adım atılacağının sinyalinin verdi (Sosyal medya)
Libya Başbakanı Usama Hammad, özerkliğe doğru bir adım atılacağının sinyalinin verdi (Sosyal medya)

Kerime Naci

Libya'nın 1951 ile 1963 yılları arasında uyguladığı federal sistemin geri getirilmesi yönünde çağrılar artmaya başladı. Gözlemciler, bu dönemi Libya tarihinin ekonomik ve siyasi açıdan en iyi dönemi olarak nitelendiriyorlar. Bu sistem, Trablus, Sirenayka (Kirenayka) ve Fizan eyaletlerini birleştiren federal sistemi sona erdiren anayasa değişikliğinin ardından 1963 yılında kaldırılmıştı.

Bu değişiklikle devletin adı ‘Birleşik Libya Krallığı’ndan ‘Libya Krallığı’na dönüştü. Bu durum, Libya Parlamentosu tarafından atanan Libya Başbakanı'nın acil bir şekilde özerkliğe doğru bir adım attığını işaret ediyordu. Buna yanıt olarak Başkanlık Konseyi, Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) ve Devlet Yüksek Konseyi (DYK) tarafından, ülkede ‘en yüksek egemen otoriteyi oluşturan koordinasyon çerçevesi’ olarak hizmet etmek üzere ilan edilen ‘Başkanlıklar Yüksek Konseyi'nin kuruldu.

Tarihi model

Libya’nın güvenlik ve siyasi meseleleri uzmanı Saad ed-Dinali, federal sistemi, bir dizi tarihsel, coğrafi ve sosyal nedenden ötürü Libya için gerçekten uygun olan tek sistem olarak tanımlıyor.

Tarihi önemi ile ilgili olarak, Libya’nın 1951 yılında bir devlet olarak kurulduğunda Berka, Fizan ve Trablusgarp Bölgesi olmak üzere üç bölgeden oluşan bir federal sisteme sahip olduğunu belirten Dinali, bu dönemin ülkenin tarihindeki en iyi dönem olduğunu, bu dönemde siyasi istikrar ve ekonomik gelişme yaşandığını vurguladı.

Bu sistemin kaldırılmasının ardından Libya'nın bir kaos dönemine girdiğini, birçok şeyin değiştiğini ve bazı sorunların ortaya çıktığını ifade eden uzman, bunun da 1969 yılında Muammer Kaddafi'nin Kral İdris Senusi'ye karşı darbe yapmasına zemin hazırladığını belirtti. Dinali, Libya’nın o tarihten bu yana coğrafi ve tarihi gerçekliğine uygun bir denge kurmaya çalıştığını söyledi.

Libya’da 17 Şubat 2011 devriminden sonra, birçok sesin federal sistemi öngören, değiştirilmemiş 1951 anayasası altında ‘anayasal meşruiyete dönüş’ çağrısında bulunduğunu iddia eden Dinali, bu çağrıyı yapanların, federal sistemin Libya'nın birliğini, sürekliliğini ve istikrarını garanti altına alacak can simidi olduğuna inandığını aktardı.

Mevcut çatışmaların ve bölünmelerin, ülkenin kimsenin aşamayacağı coğrafi bir bölünmeye dayandığının açık bir kanıtı olduğuna inanan Libyalı güvenlik ve siyaset uzmanı, doğu, güney ve batıda devam eden çatışmalar, Libya'nın üç bölgeden oluştuğunu açıkça teyit ediyor. Çatışmanın asıl kaynağının bölgeler arasındaki çatışma olduğunun açık olduğunu belirten Dinali, bu krizin ideal çözümünün, üç bölgenin her birine kalkınma ve medeni haklarını garanti eden, kaynaklarını kullanma hakkı veren ve Libya devletinin himayesinde tüm bu hakları garanti eden bir anayasa kapsamında onlara yükümlülükler yükleyen federal sistemin geri getirilmesi olduğunu belirtti.

İki sistemli bir ülke

Libya Başbakanı Usame Hammad’ın Mareşal Halife Hafter'in genel liderliğiyle olan yakın ilişkilerinin ardındaki nedenleri, özellikle de ‘özerklik’ yönündeki adımları anlamak için, Birleşmiş Milletler (BM) kıdemli danışmanı ve Amazing Konferansı Yürütme Komitesi Başkanı İbrahim Grada, aralarında batı ve doğu Libya arasındaki uzun süredir devam eden siyasi ve coğrafi bölünme, ekonomik baskılar, bunların başında gelirlerin idari, kalkınma ve askeri yönetimin gereksinimlerini karşılayamaması ve gelirler üzerinde artan rekabetin olduğu birkaç noktanın dikkate alınması gerektiğini belirtti.

Mareşal Halife Hafter'in siyasi çıkmazı aşmak için halk ve toplum hareketine yönelmesinin, bunu spekülasyondan Libyalı tarafları aşan bir siyasi çözüme dönüştürdüğünü söyleyen Grada’ya göre Hafter’in ülkenin batı bölgesinden sosyal gruplarla arka arkaya yaptığı toplantılar ve görüşmeler bunu yansıtırken Hafter'in söylemleri, değişim için önemli bir siyasi aktör olarak halk hareketlerine başvurma eğilimini gösteriyor.

dfgtyh
UBH, ‘Başkanlıklar Yüksek Konseyi’nin kurulduğunu duyurdu (UBH resmi Facebook hesabı)

Hammad'ın Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi, DYK Başkanı Muhammed Tekale ve UBH Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe’den oluşan Başkanlıklar Yüksek Konseyi'nin koordinasyon organı olarak kurulduğunun açıklanmasından hemen sonra ‘özerklik’ konusunda açıklamada bulunduğuna dikkati çeken Grada, konseyin duyurulduğu toplantıya davet edilen Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih'in ise toplantıya katılmadığını belirtti. Bu tepkiler, Başkanlıklar Yüksek Konseyi'nin kurulması, ülkenin doğu bölgesindeki yetkililer tarafından memnuniyetsizlikle karşılandığına işaret etti.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere  göre Grada, Berka bölgesinin tamamını ve Fizan'ın bir kısmını kapsayan ve Libya'nın batısında bağlantıları olan Libya'nın doğusundaki paralel hükümetin Başbakanı Usame Hammad tarafından ‘özerklik’ tehdidinde bulunulmasının, mevcut duruma bir yaklaşım olduğunu belirtti. Bu yaklaşıma göre Libya devleti içinde, Çin-Hong Kong durumunda olduğu gibi iki sistemli tek bir devletin ya da Rusya Federasyonu'nda olduğu gibi çeşitli federal sistemlerin kurulması yahut İtalya Cumhuriyeti içinde özel özerk statüye sahip Sicilya veya Danimarka Krallığı içinde genişletilmiş özerkliğe sahip Grönland gibi bir sistemin kurulması ya da Birleşik Krallık ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) olduğu gibi bir model olabilir.

Bölgesel hesaplar

Öte yandan federal bir sistemin benimsenmesi halinde dış politika ve savunma alanlarının ortak kalacağını, kamu maliyesi, iç güvenlik ve yerel yönetim birimleri arasındaki ilişkilerin niteliği konusunda anlaşmalar yapılacağını söyleyen Grada, bunun gerçekte kolay olmadığını, çünkü bölgeler arasındaki sınırlar sorununu gündeme getireceğini vurguladı. Bunun kaynakların dağıtımı sorununu gündeme getireceğini ve devlet başkanının kim olacağı ve yetkilerinin ne olacağı konusundaki ikilemi artıracağını belirten Grada, Libya krizinin yakın tarihini ve bunun birikmiş köklerini, ayrıca Libya'nın güney komşularında, özellikle Sudan ve Mali'de olup bitenleri göz ardı etmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunarak, bunların Libya üzerinde kara bir gölge oluşturduğunu belirtti.

Libya’daki herhangi bir bölgenin özerkliği meselesinin, özellikle devletin zayıflığı ve toplumun kırılganlığı göz önüne alındığında, yerel bir mesele olmayacağını, aksine bölgesel ve uluslararası bir mesele olacağını düşünen Grada’ya göre kendi çıkarları için bunu teşvik eden taraflar olabilir. Ancak bazı ülkeler, özellikle Libya'nın komşuları, bunu jeopolitik ve güvenlik tehdidi olarak görmeleri de mümkün. Hammad'ın özerkliğe geçme olasılığı hakkındaki açıklamasına bölgesel veya uluslararası düzeyde herhangi bir tepki veya yorum gelmediğini belirten Grada, bunun ya bu konunun ciddiye alınmadığı ya da ilgili ülkelerin Hammad'ın özerkliğe geçme tehdidini incelediği anlamına geldiğini açıkladı.

En etkili ve beklenen tepkilerden birinin, ister yönetiminden ister Başkan Donald Trump'ın Afrika'dan Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Fares Boulos'tan olsun, ABD'nin tutumu olduğunu ve beklentilerin her türlü olasılığa açık olduğunu ifade eden Grada, Mısır ve Cezayir'in Libya'ya yakınlıkları ve bölgesel karışıklıklardan mustarip olmaları nedeniyle tutumlarının da önemli olduğunu hatırlatırken, Rusya'nın bu tehdide nasıl tepki vereceğini beklediğini söyledi. Grada, bunun yanında Suudi Arabistan, Türkiye, Tunus, BAE, Katar, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi Libya krizinde etkili veya ilgili olan ülkelerin yanı sıra, yukarıda sayılan tüm ülkeler, kendilerini etkileyen ve Libya coğrafyasının ötesine geçen jeopolitik, güvenlik ve çıkar hesaplarına ve yönelimlere sahip.

Karşı tepki

Diğer yandan siyasi analist Hazım er-Rayis, ülkenin doğusundaki paralel hükümetin özerklik tehdidinin, batı Libya'daki egemenlik pozisyonlarını koordine etmek için oluşturulan Başkanlıklar Yüksek Konseyi’nin Trablus’ta kurulmasına doğrudan bir tepki olarak ortaya çıktığına inanıyor. Rayis’e göre bu gelişme, şu anda Trablus'taki pozisyonun birliğini zayıflatmak ve iç parçalanmaya neden olmak isteyen Hafter’i endişelendirdi.

Temsilciler Meclisi’nin atadığı hükümet başkanı Usame Hammad'ın kendi inisiyatifiyle özerkliği gündeme getirmediğini, aksine yaptığı açıklamanın Hafter'in kampının politikasını yansıttığını, bu kampın Libyalı aşiretleri kendi şemsiyesi ve koruması altında bir halk hareketi başlatmak için harekete geçirdiğini vurgulayan Rayis, “Dolayısıyla Hammad hükümetinin Libya halkına açıkça ‘ya tüm ülkeyi yönetmemizi ve kalkınma projelerimizin tüm bölgelere ulaşmasını sağlayan bir girişimin etrafında birleşin ya da özerkliğe gideceğiz ve ülkenin geri kalanından idari olarak ayrılacağız’ mesajını verdi. Bu tutum, ABD’nin bütçe ve ardından yürütme birliği için baskı yapma girişimleri çerçevesinde şu anda doğu ve batı arasında tırmanan kutuplaşmayı yansıtıyor. Bu durum, her iki tarafın da yaklaşan müzakerelerde daha fazla manevra alanı sağlayacak yeni bir avantaj elde etmeye çalıştığı orduya da uzanıyor” ifadelerini kullandı.

Libya gibi geniş coğrafyaya sahip bir ülkede ademi merkeziyetçiliğin hayati bir gereklilik olduğunu, ancak bu yaklaşımın benimsenmesinin herhangi bir siyasi veya askeri parti tarafından tek taraflı olarak alınabilecek bir karar olamayacağını, özerklik veya federal sistemin de tek taraflı olarak önerilemeyeceğini belirten Rayis, “Bu seçenekler, anayasa taslağı üzerinde oy kullanma ve açık ve meşru anayasal mekanizmalar aracılığıyla devletin yapısına karar verme yetkisine sahip olan Libya halkının münhasır hakkı” diye ekledi.


Sisi: Filistin trajedisi, uluslararası sorumluluk gerektiriyor

Abdulfettah es-Sisi ve Mahmud Abbas, (Arşiv-EPA)
Abdulfettah es-Sisi ve Mahmud Abbas, (Arşiv-EPA)
TT

Sisi: Filistin trajedisi, uluslararası sorumluluk gerektiriyor

Abdulfettah es-Sisi ve Mahmud Abbas, (Arşiv-EPA)
Abdulfettah es-Sisi ve Mahmud Abbas, (Arşiv-EPA)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Filistin halkının acılarının sadece Gazze'de yaşananlarla sınırlı olmadığını, dünyanın orada tanık olduğu vahşete rağmen Batı Şeria ve Kudüs'e de uzandığını söyledi.

Sisi, Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü dolayısıyla Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'a (Ebu Mazen) gönderdiği mektupta, Batı Şeria ve Kudüs'teki Filistinlilerin her gün hareket kısıtlaması, topraklara el konulması ve yerleşimcilerin silahsız sivillere yönelik saldırıları gibi sistematik uygulamalara maruz kaldığını belirterek, bu ve diğer ihlallerin, zor koşullara rağmen Filistinlilerin yaşamlarını sürdürmelerini engellemediğini kaydetti.

Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre Sisi, "Yetmiş yılı aşkın süredir devam eden bu insani trajedi, uluslararası topluma Filistin halkına her türlü imkânı kullanarak destek olma yönünde insani ve ahlaki bir görev yüklemektedir" ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü, Sisi'nin uluslararası toplumu "Gazze'de savaşın yok ettiği yerleri yeniden inşa etme ve Filistin halkına insan onurunu geri kazandırma konusunda sorumluluğunu üstlenmeye, erken iyileştirme ve yeniden yapılanma çabalarına katkıda bulunmaya" çağırdığını belirterek, "Filistin Yönetimi'ni desteklemenin, Filistin halkına karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmesi ve onlara hak ettikleri saygı ve takdirle kamu hizmetleri sunabilmesi için temel hedef olmaya devam ettiğini" vurguladı.

Mısır Cumhurbaşkanı, mesajının sonunda "Kahraman Filistin halkına saygı ve hayranlıkla övgüler yağdırdı ve Mısır'ın Filistin halkının davasını içtenlikle desteklediğini, desteklemeye devam edeceğini ve 4 Haziran 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurma yönündeki meşru hayalleri gerçekleşene kadar her platformda ve her düzeyde Filistin halkının yanında olacağını" vurguladı.


Hamas, arabulucuların İsrail'e baskı yapma konusunda yetersiz kaldığını düşünüyor

Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda langırt oynayan Filistinli çocuklar, 29 Kasım 2025 (AFP)
Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda langırt oynayan Filistinli çocuklar, 29 Kasım 2025 (AFP)
TT

Hamas, arabulucuların İsrail'e baskı yapma konusunda yetersiz kaldığını düşünüyor

Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda langırt oynayan Filistinli çocuklar, 29 Kasım 2025 (AFP)
Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda langırt oynayan Filistinli çocuklar, 29 Kasım 2025 (AFP)

Gazze Şeridi’nde 10 Ekim’de yürürlüğe giren ateşkese rağmen İsrail’in ihlallerini artırdığı bir dönemde, müzakere sürecine katılan Hamas ve diğer Filistinli gruplardan kaynaklar, arabulucuların İsrail’i anlaşma hükümlerine uymaya zorlayamadığı yönünde Hamas yönetiminde giderek güçlenen bir kanaat bulunduğunu aktardı.

Sürece dair birçok ayrıntıya ve aralıksız yürütülen temasların perde arkasına hâkim olan kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, İsrail’in kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve arabulucular da dahil olmak üzere tüm taraflara, üzerinde baskı kurulamayacak bir konumda olduğunu göstermek istediğini belirtti. Kaynaklara göre İsrail, bu yaklaşım doğrultusunda zaman zaman tansiyonu yükseltiyor ve ateşkesi günlük olarak yoğun biçimde ihlal ederek gerçek bir caydırıcılık olmadığını ortaya koyuyor.

sdfrgt
Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda ailesine götürdüğü su dolu bir bidonu taşıyan arabayı iten Filistinli çocuk, 29 Kasım 2025 (AFP)

Kaynaklar, Filistinli grupların İsrail’in artan ihlalleri karşısında sabrının tükenmeye başladığı konusunda kendi aralarında hemfikir olduğunu ancak buna rağmen siyasi ve askeri tüm kademelerde, hatta muhtemelen tabanda dahi, bu ihlallere askeri yolla karşılık vermenin şu aşamada mümkün olmadığı yönünde ortak bir değerlendirme bulunduğunu aktarıyor. Buna göre tek çıkış yolu, arabulucular ve diğer aktörler üzerinden daha etkili adımlar atılmasını içeren gerçek ve kapsamlı bir diplomatik çözüm olarak görülüyor.

Kaynaklara yöneltilen, özellikle Hamas’ın Gazze’den İsrail’e yönelik saldırılar düzenlemekten çekindiği ya da buna güç yetiremediği iddialarına ilişkin soruya karşılık, hareket içinde genel kanaatin, Gazze Şeridi’nin yeniden savaşa sürüklenmesini önlemenin öncelik olduğu yönünde olduğu ifade ediliyor. Buna göre, İsrail’in zaman zaman gerçekleştirdiği saldırılar ile günlük ihlallerin belli ölçüde tolere edilmesinin, çatışmaların yeniden başlamasını engellemek açısından zorunlu olduğu belirtiliyor. Ancak bu durumun, teslimiyet anlamına gelmediği ve Gazze Şeridi’nin İsrail’in dilediği zaman saldırı gerçekleştirebileceği açık bir savaş alanına dönüşmesine izin verilmeyeceği vurgulanıyor.

Kaynaklar ayrıca, İsrail’in Gazze’deki eylemleriyle direniş gruplarını provoke ederek onları savaşı yeniden başlatacak bir karşılık vermeye zorlamayı hedeflediğini dile getiriyor. Bu senaryonun, Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetine siyasi olarak ayakta kalma imkânı sağlayacağı ve aşırı uçtaki hedeflerini ilerletmesine zemin oluşturacağı değerlendirmesi yapılıyor. Aynı kaynaklara göre, ABD’nin baskısının zaman zaman etkili, zaman zaman ise gevşek olması, Netanyahu hükümetine bu süreçte manevra alanı tanıyor; iki taraf arasında bu çerçevede bir eşgüdüm bulunduğu düşünülüyor.

gthy
Gazze şehrinde İsrail bombardımanı sonucu yıkılan binaların kalıntıları yakınındaki bir açık hava sinemasında film izleyen Filistinli çocuklar, 28 Kasım 2025 (EPA)

Kaynaklar, Filistinli grupların kendi içinde bazı kesimlerin arabulucuları, İsrail’e gerçek anlamda baskı kuramamakla veya onu etkileyememekle suçladığını da gizlemiyor. Zaman zaman aynı eleştirilerin ABD’ye de yöneltildiği belirtiliyor. Bununla birlikte kaynaklar, arabulucuların bazı dönemlerde ABD Başkanı Donald Trump yönetimi üzerindeki etkilerini kullanarak İsrail’i belli maddeleri uygulamaya zorlamayı başardığını hatırlatıyor.

Kaynaklar, ateşkes anlaşmasının birinci aşamasına ilişkin birçok maddenin İsrail tarafından yerine getirilmediğini belirtti. Bu maddeler arasında acil insani yardım malzemelerinin bölgeye sokulması ve insani koşulların iyileştirilmesi gibi başlıklar bulunuyor. Ancak sahadaki koşulların hâlâ büyük ölçüde değişmediği, yaşanan sınırlı iyileşmenin ise halkın karşı karşıya olduğu zorlukları hafifletmeye yetmediği ifade ediliyor.

İkinci aşamaya geçiş

Kaynaklara göre Hamas liderliği, arabuluculara ikinci aşamaya geçilmesine karşı olmadığını iletti. Ancak hareket, esas sorunun İsrail’in direniş silahlarının geleceği, Gazze Şeridi’nde kimin yönetimi üstleneceği ve yeniden imarın belirli siyasi koşullara bağlanması gibi kritik başlıklarda dayattığı şartlardan kaynaklandığını belirtiyor. Hamas’ın, Gazze Şeridi’nin geleceği ve direnişin silahları gibi acil ve önemli konularda ulusal bir mutabakat sağlanması için El Fetih, Filistin Yönetimi ve diğer tüm grupların katılacağı geniş kapsamlı bir ulusal toplantı yapılmasını istediği aktarılıyor. Bu toplantının Kahire’de düzenlenmesinin yeniden gündeme geldiği, ancak El Fetih’in haftalar önce ilk toplantıya katılmayı reddetmesi nedeniyle bu kez katılıp katılmayacağının henüz netleşmediği ifade ediliyor.

İsrail ise Gazze’de tutulan iki cesedin teslim edilmesi gerçekleşmeden ikinci aşamaya geçilmesine karşı çıkmayı sürdürüyor. Öte yandan Filistinli kaynaklar, son günlerde Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamalarda, söz konusu cesetleri bulmanın zorlaştığını belirtti. Bu zorluğun, İsrail’in onları elinde tutan sorumluları öldürmesi ve cesetlerin bulunduğu bölgeleri yoğun bombardıman, kazı ve yıkım operasyonlarıyla tahrip etmesinden kaynaklandığı ifade edildi.

dcfrg
Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş kişilerin çadırlarının yakınında bulunan bir su birikintisi, 29 Kasım 2025 (AFP)

Kaynaklara göre İsrail, Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını da aynı dosyaya bağlıyor ve ABD ile birlikte, özellikle İsrail kontrolündeki bölgelerde -başta Refah’ta- yeniden inşa sürecini başlatmayı planlıyor. Ancak bu yaklaşım, İsrail güvenlik kabinesindeki bazı bakanların itirazına yol açtı. Yediot Aharonot gazetesi, yaklaşık iki hafta önce Başbakan Binyamin Netanyahu’nun bu planı bakanlara sunduğunu ve bunun kabine içinde tartışma yarattığını yazmıştı.

Son günlerde yayımlanan Amerikan ve İsrail basınındaki haberlere göre ABD, İsrail kontrolündeki Refah’ın bazı bölgelerinde enkaz kaldırma çalışmalarına fiilen başlamış durumda. Bu hazırlıkların, bölgede yeniden inşa faaliyetlerinin önünü açmayı amaçladığı belirtiliyor. Netanyahu hükümeti ise bu iddiaları ne doğruladı ne de yalanladı. Hamas ve diğer Filistinli gruplar da konuya ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Hamas ve Filistinli gruplardan kaynaklar, yeniden inşa dosyasının arabulucularla sürekli olarak ele alındığını, tek taraflı atılacak adımların hiçbir anlam taşımadığını vurguluyor. Kaynaklar, yeniden imar sürecinin Gazze Şeridi’nin tamamını kapsaması gerektiğini, halkın acil insani ihtiyaçlarının siyasi koşullara bağlanmasının ise açık bir baskı ve dayatma yöntemi olduğunu belirtiyor. Bu değerlendirmeler, söz konusu gruplar tarafından Şarku’l Avsat’a aktarıldı.

İnsani açıdan

Tüm bu gelişmeler, Gazze Şeridi’ndeki İsrail kaynaklı gerilim ve ihlallerin sürdüğü bir dönemde yaşanıyor. Dün Han Yunus’un doğusundaki Beni Suheyla beldesinde, ateşkes anlaşması uyarınca belirlenen İsrail çekilme hattını gösteren sarı hatta yaklaşan Ebu Asi ailesinden iki kardeş çocuk, İsrail ateşi sonucu hayatını kaybetti.

yju
Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda bir çöp yığınını karıştıran Filistinliler, 29 Kasım 2025 (AFP)

İki çocuk, engelli babaları ve hasta anneleri için odun toplamaya çalıştıkları sırada, bir İsrail insansız hava aracı (İHA) tarafından hedef alınarak hayatını kaybetti.

Ateşkesin yürürlüğe girdiği tarihten bu yana en az 355 Filistinli İsrail ihlalleri nedeniyle yaşamını yitirdi, yüzlercesi de yaralandı.

İsrail savaş uçakları dün, Refah ve Han Yunus’ta bir dizi hava saldırısı düzenledi. Saldırıların, Refah’ın doğusundaki tünellerde Hamas mensuplarını hedef alma ve Han Yunus’taki bazı altyapıları imha etme amacı taşıdığı belirtildi. Aynı zamanda sarı hattın her iki tarafında, Gazze kentinin doğusunda ve kuzey bölgelerinde geniş çaplı patlatma operasyonları yürütüldü. Bu operasyonlara topçu atışları, zırhlı araç ve İHA’lardan açılan ateş ile sahil kesiminin çeşitli noktalarına savaş gemilerinden yapılan bombardıman eşlik etti.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım, cuma gecesinden cumartesi sabahına kadar İsrail ordusunun kara, deniz ve hava saldırılarını yoğunlaştırdığını söyledi. Kasım, ordunun iki çocuğu kasten öldürdüğünü öne sürerek bunun ‘soykırım savaşının devam ettiğinin ve ateşkesin fiilen durmadığının, sadece hız değiştirdiğinin’ göstergesi olduğunu ifade etti.

İnsani durum açısından bakıldığında, Filistin Sivil Toplum Ağı, Gazze Şeridi’ne insani yardım girişinde kayda değer bir iyileşme görülmediğini, yardım akışının hâlâ ihtiyaç duyulan minimum seviyenin altında kaldığını açıkladı. Bölgeye giren kamyonların çoğunun ticari nitelikte olduğu, yardım amaçlı getirilen malzemelerin ise çok sınırlı miktarda ulaştığı belirtildi.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ise kötüleşen beslenme koşullarının kış mevsiminin başlamasıyla birlikte Gazze Şeridi’ndeki çocukların hayatını ciddi biçimde tehdit ettiğini bildirdi. UNICEF, kış aylarının hastalıkların yayılmasını hızlandırarak özellikle en savunmasız durumdaki çocuklar için ölüm riskini artırdığını vurguladı.

UNICEF, ekim ayında yapılan beslenme taramalarında, Gazze Şeridi’nde 5 yaş altı yaklaşık 9 bin 300 çocuğun ağır akut yetersiz beslenme yaşadığının tespit edildiğini açıkladı ve tüm taraflara, insani yardımın tüm mümkün güzergâhlardan geçişini sağlayacak şekilde Gazze sınır kapılarını açma çağrısında bulundu.