Tunus, Cezayir ve Libya arasındaki üçlü zirvenin sınırları ve beklentileri neler?

Zirve, Ras Cedir Sınır Kapısı’nın kapalı kalmaya devam ettiği ve Mağrip Arap Birliği’nin çalışma mekanizmalarının 1990'lı yıllardan beri işlevini neredeyse tamamen yitirdiği bir dönemde gerçekleşti

Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)
Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)
TT

Tunus, Cezayir ve Libya arasındaki üçlü zirvenin sınırları ve beklentileri neler?

Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)
Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)

Hammadi Ma’mari

Cezayir, Fas, Moritanya, Tunus ve Libya olmak üzere beş ülkeden oluşan Mağrip Arap Birliği’nin (MAB) çalışmaları durma noktasına gelirken Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayirli mevkidaşı Abdulmecid Tebbun ve Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi’yi üçlü bir istişare toplantısına davet etti. Peki bu toplantının amacı ne? Amaç Arap Mağrip Birliği'nin ‘ölüm ilanı’ olabilir mi?

Mağrip Arap Birliği’ndeki çıkmaz devam ederken Tunus, 22 Nisan 2024 Pazartesi günü Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ve Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi’yi bir araya getiren üçlü bir istişare toplantısına ev sahipliği yaptı.

Birleştirici tutumlar

İlk istişare toplantısının nihai bildirisi, Tunus Dışişleri, Göç ve Yurtdışındaki Tunuslular Bakanı Nebil Ammar tarafından okundu. Bildiriye göre Tunus, Cezayir ve Libya liderleri ‘ortak sınırların güvenliğini, düzensiz göçün ve organize suçların yol açtığı tehlikelerden ve sonuçlarından korumaya yönelik çabaları birleştirmek ve koordine etmek üzere ortak görev güçleri oluşturma’ konusunda anlaştılar.

Libya'nın iç işlerine dışarıdan müdahalenin tamamen reddedildiğinin vurgulandığı bildiride, İsrail güçleri tarafından Filistin halkına karşı işlenen suçlar kınandı ve Filistin Devleti'nin Birleşmiş Milletler’e (BM) tam üyeliğine tam destek verildi.

Zirveye katılan taraflar, tahıl ve yem üretimi, deniz suyunun tuzdan arındırılması, öncelikli alanlarda ve sektörlerdeki diğer projeler gibi büyük ortak projelerin ve yatırımların oluşturulması için gerekli mekanizmaları formüle etmek üzere ortak bir çalışma grubu kurulmasını kararlaştırdılar.

Said, Tebbun ve Menfi; Tunus, Libya ve Cezayir arasındaki elektrik bağlantısı projesinin derhal hayata geçirilmesi, üç ülke arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi, aralarındaki ticareti engelleyen güçlüklerin aşılması, üç ülkenin de halklarının bu ülkeleri ziyaretleri sırasında uygulanan prosedürlerin azaltılması ve aralarında serbest ticaret bölgeleri kurulması konularında mutabakata vardılar.

Zirve sonunda, bir sonraki istişare toplantısına hazırlık olarak Said, Tebbun ve Menfi’nin üzerinde uzlaştıkları konulardaki ilerlemeyi takip etmek üzere ‘temas noktaları oluşturulmasına’ karar verildi.

ty5hj
Düzensiz göçe karşı çabaların birleştirilmesi, iş birliğinin geliştirilmesi ve üç ülke arasında ticareti engelleyen zorlukların üstesinden gelinmesinde anlaşmaya varıldı (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)

Zirve, MAB çalışma mekanizmalarının 1990'lı yıllardan beri işlevini neredeyse tamamen yitirdiği, Cezayir-Fas ilişkilerinin gerildiği, Tunus ve Fas arasındaki ilişkilerin donduğu bir dönemde Moritanya'nın katılımı olmadan gerçekleşti

Üçlü zirve ayrıca, Tunus ve Libya arasındaki ticaret faaliyetleri için hayati bir arter olan Ras Cedir Sınır Kapısı’nın bir aydır kapalı olduğu ve Sahra altı Afrika ülkelerinden binlerce göçmenin Cezayir sınırından Tunus'a akın ettiği bir dönemde gerçekleşti.

Peki üçlü zirve, MAB’ın tabutuna son çiviyi mi çaktı? Zirve, bölgede yeni bir üçlü ittifakın doğuşunun ilanı mı idi?

Yeni bir oluşum

Tunus Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler Profesörü Muntasır Şerif, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

Zirve, Libya’nın, Rusya ve ABD’nin askeri nüfuz mücadelesiyle birlikte çalkantılı bir dönemden geçtiği, Cezayir’in ise batı sınırındaki komşusu Fas ve güneydeki komşuları Mali ve Nijer ile çeşitli güvenlik sorunları yaşadığı çeşitli jeopolitik zorluklar ortamında gerçekleşti.

Zirvenin sonuçlarının, bölge halklarına fayda sağlayacak önemli potansiyellere sahip olmasından dolayı üç ülke arasında ekonomik ortaklığın önünü açmasını bekleyen Prof. Şerif, zirveyi, çalışma mekanizmaları on yıllardır çalışmaz halde olan MAB’ın yerini alacak yeni bir blok oluşturma girişimi olarak nitelendirdi. MAB’ın diğer kurucu ülkelerinin (Fas ve Moritanya) zirveyi kendilerine karşı bir hamle olarak görebilecekleri uyarısında bulunan Prof. Şerif, Tunus hükümetini üçlü zirvenin hedefleri konusunda yanlış anlaşılmaları önlemeye ve Tunus'un ortaklarına zirvenin kimseyi hedef almadığına dair güvence veren mesaj göndermeye çağırdı.

Tunus-Cezayir ilişkilerinin, iki ülke arasındaki stratejik bağlara rağmen, özellikle Sahra altı Afrika ülkelerinden gelen ve Cezayir sınırından Tunus'a giren yasadışı göçmen akınının devam etmesi nedeniyle nispeten gergin olduğuna dikkati çeken Prof. Şerif, bu konuda varılan anlaşma ve çabaların birleştirilmesi kararının ‘önemli bir adım’ olduğunu söyledi. Cezayir'e ‘yasadışı göçmen akışının kontrol altına alınması için Tunus ile olan sınırlarındaki güvenlik önlemlerini sıkılaştırması’ çağrısında bulunan Şerif, düzensiz göçmen akışının devam etmesini ‘krizin Cezayir'den Tunus'a ihraç edilmesi’ olarak nitelendirdi.

ABD ve Rusya’nın Libya'daki nüfuzu

Öte yandan Libyalı yazar ve siyasi analist İzzettin Akil, yaptığı özel açıklamada, ekonomik sorunların yanı sıra başta ABD ve Rusya olmak üzere uluslararası güçlerin Libya topraklarındaki çekişmesinin, üç ülkeyi tehdit eden güvenlik riskler oluşturduğunu söyledi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Tunus, Cezayir ve Libya arasında çabaların birleştirilmesinin ‘önemli’ olduğunu vurgulayan Akil, bu üç ülkenin bir dereceye kadar birbirleriyle koordinasyon içinde olmak ve bazı bölgesel konularda ortak tutum sergilemek istediklerini belirtti.

Libya'daki son durumun komşuları Tunus ve Cezayir için bir güvenlik endişesi oluşturduğunu belirten Akil, “Tunus ve Cezayir, bölgede uluslararası taraflar arasındaki çatışmada Libya’daki durumun nasıl sonuçlanacağını bilmek istiyorlar. Tunus ve Cezayir'in Libya yerine ABD’nin komşuları haline gelmesi, Libya'nın güvenlik ve stratejik geleceği hakkında daha fazla istişare ve tartışma yapılmasını gerektiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Libyalı siyasi analiste göre Libya’ya dayanarak, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını dikkate almayan her hamle, ABD tarafından engellenecek ve boşa çıkarılacak.

Tunus, Libya ve Cezayir’in, Fas ve Moritanya'dan daha fazla tehditle karşı karşıya olduklarını düşünen Akil, özellikle Rusya ve ABD’nin Libya'daki hamleleriyle birlikte söz konusu tehditlerle mücadele edebilmek için aralarında daha fazla istişarede bulunmaları ve birbirleriyle daha fazla yakınlaşmaları çağrısında bulundu.

“İsmiyle müsemma değil”

MAB başarısızlığıyla karşı karşıya kalan Cezayir, Tunus ve Libya, çeşitli sorunlara karşı sergilenecek tutumların belirlenmesini sağlayacak istişare ve koordinasyon için alternatif mekanizmalar arayışındalar.

Diğer taraftan Cezayirli gazeteci ve siyasi analist Nasreddin Bin Hadid yaptığı özel açıklamada, MAB çatısı altında toplanılamamasının, Cezayir, Tunus ve Libya'yı, karşı karşıya oldukları güvenlik sorunları nedeniyle ve her ülkenin diğerini desteklemesi gerektiğinden üçlü zirveler düzenlemeye ittiği değerlendirmesinde bulundu. Tunus ve Cezayir arasında ekonomi alanında entegrasyon olduğuna dikkati çeken Bin Hadid, “Libya, gergin ve istikrarsız olan topraklarındaki güvenlik ve siyasi durumun kırılganlığı çerçevesinde bu üçlü içerisinde bir istisna oluşturuyor” dedi.

MAB’ın ‘ismiyle müsemma olan bir oluşum’ olarak tanımlayan Bin Hadid, MAB’ın mekanizmalarının çökmesi ve onlarca yıldır toplanmamış olması nedeniyle Cezayir, Tunus ve Libya’nın üçlü bir zirve düzenlemelerini MAB’ı atlamak istemelerinden değil, bireysel bir iradeden kaynaklandığını vurguladı.

Düzensiz göçü, bölgedeki tüm ülkeleri etkileyen ‘bir virüs’ olarak nitelendiren Bin Hadid, Cezayir'in de Sahra altı Afrika'dan gelen binlerce göçmenin akınına uğradığını ve bu durumdan rahatsız olduğunu belirtti. Bin Hadid, yasadışı göç sorununun, Avrupa Birliği (AB) ile güvenlik yaklaşımını kırmak ve kalkınma için gerekli araçları sağlayarak göçmenleri ülkelerinde tutmak için iş birliği yaparak ekonomik kalkınma yaklaşımı aracılığıyla ele alınması çağrısında bulundu.

Üçlü zirvenin her üç ayda bir yapılması kararı

Said, Tebbun ve Menfi geçtiğimiz mart ayı başlarında Cezayir'de düzenlenecek bir enerji zirvesi öncesinde, ilki ramazan ayından sonra Tunus'ta olmak üzere her üç ayda bir üçlü zirve düzenlenmesi konusunda anlaşmıştı.

Cezayir Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre üç ülkenin liderleri zirve sırasında, Mağrip bölgesindeki mevcut durumu ve üç ülkenin halklarının yararına olacak şekilde ekonomi ve güvenlik alanlarındaki zorlukların aşılması için çabaların birleştirilmesi ve yoğunlaştırılması ihtiyacını’ ele aldılar.

Cezayir Dışişleri Bakanı Ahmed Attaf, zirvenin yapılması konusunda mutabakata varıldığı dönemde girişimi savunmuş ve ‘MAB hiçbir şey yapmazken’ bununla ‘bir boşluğun doldurulmasının’ amaçlandığını söylemişti.

Öte yandan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, bu ayın başlarında düzenlediği basın toplantısında, üçlü zirveyle herhangi bir tarafa karşı herhangi bir hamlenin hedeflenmediğini, kapılarının bölge ülkelerine ve batıdaki komşu ülkelere (Fas'a) açık olduğunu ifade etti.

"Yeni Bir Gerçeklik"

Bu arada bazı gözlemciler, Tunus, Cezayir ve Libya’nın yer aldığı üçlü ittifakın, Fas ve Moritanya'nın dışarıda bırakılması ve izole edilmesinin yanı sıra, MAB’ın ‘fişinin çekilmesi’ ve bölgenin yeni bir siyasi ve ekonomik gerçeklikle tanışması anlamına geldiğini değerlendiriyor. Aynı gözlemcilere göre eğer Mağrip ülkeleri arasındaki siyasi anlaşmazlıkları gidermek ve bölgede ekonomik ve stratejik entegrasyon sağlansaydı bu mümkün olabilirdi.

Siyasi konularda uzman bir gazeteci olan Muhammed Salih el-Ubeydi, MAB’ın uzun geçmişe sahip bir kurum olduğunu belirterek, “MAB, uzun süredir var olan bir kurum, ancak bölgedeki yeni siyasi gerçekler ve Cezayir-Fas ilişkilerindeki gerginliğin yanı sıra Tunus ile Fas arasındaki soğuk ilişki, 35 yıllık bölgesel bir ekonomik blok olarak önemine rağmen MAB’ı zayıflattı” değerlendirmesinde bulundu.

Fas'ın Marakeş kentinde 17 Şubat 1989 tarihinde ilan edilen MAB’ın kuruluşunun 35’inci yıldönümünde, Fas ve Moritanya meclis başkanları bir açıklama yayınladılar. Rabat ve Nuakşot'un MAB’a olan bağlılıklarını teyit ettikleri açıklamada, Mağrip ülkeleri arasındaki entegrasyonun alternatifsiz bir seçenek olduğunu vurguladılar.

MAB’ın son zirvesi 1994 yılında Tunus'ta gerçekleşti. Toplam 120 milyonluk nüfusa ve 6 milyon kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip olan MAB üyesi ülkeler (Tunus, Libya, Cezayir, Fas ve Moritanya), Arap dünyasının yüzde 40'ını oluşturuyorlar.



Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
TT

Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın, ABD’nin İran Dini Lideri Ali Hamaney’i hedef alması halinde müdahalede bulunabilecekleri yönündeki tehdidi, müdahale edip etmeyeceği konusunda kesin bir tutum ortaya koymamasına rağmen, Lübnan genelinde benzeri görülmemiş bir reddiye ile karşılandı. Söz konusu tepkinin, Gazze’ye destek verilmesine yönelik itirazlardan dahi daha sert olduğu belirtilirken, Kasım’ın nihai kararı sahadaki gelişmelere ve İran’a yönelik, halen tartışma konusu olan olası bir saldırının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağladığı ifade ediliyor.

Her ne kadar Kasım bu tehdidiyle yalnız başına hareket ediyor görünse de, İran ve Hamaney ile dayanışma amacıyla düzenlenen programda dile getirdiği bu söylemin dışına çıkmasının zor olduğu kaydediliyor. Hizbullah ile Emel Hareketi’nden oluşan Şii İkilisi’ne yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın dini açıdan ‘velayet-i fakih’ ilkesine bağlı olduğunu ve bunun kendisi için vazgeçilmez bir meşruiyet zemini oluşturduğunu belirtti. Kaynak, bu bağın kopması halinde söz konusu meşruiyetin ortadan kalkacağını ifade ederken, yalnızca müdahale ihtimalinden söz edilmesinin dahi, bu tutumun sembolik bir dayanışma çerçevesinde mi kalacağı yoksa Washington’ı askeri olarak meşgul etmeye varan bir aşamaya mı taşınacağı yönünde soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti.

Popüler kuluçka merkezinin hesap verebilirliği

Siyasi ve askeri olarak Hizbullah’ın müdahil olması, öncelikle kendi toplumsal tabanı tarafından sorgulanmasını gerektiriyor. Ancak bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bu sorgulamanın Hizbullah çevresinin ötesine geçerek, ‘Artık yeter, savaş istemiyoruz, barış içinde yaşamak istiyoruz’ sloganı etrafında birleşen Lübnanlıların geneline yayılacağını vurguladı.

Aynı kaynak, Naim Kasım’a yöneltilen soruları şu başlıklar altında topladı:

– Kasım, hemen her vesileyle Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını vurguluyor. Peki bu kapasite, İsrail’in 27 Kasım 2024’te Lübnan’da yürürlüğe giren çatışmaların durdurulması anlaşmasını ihlal eden saldırılarına karşılık vermekten kaçınılırken, İran’ın yanında müdahil olmak için mi yeniden inşa edildi? Oysa İsrail, söz konusu anlaşmaya uymamayı sürdürdü.

– Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalmasından bu yana İsrail saldırılarına karşılık vermemesi ve bu süreçte çoğu kendi mensuplarından olmak üzere 500’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi, tabanı nezdinde ciddi bir sıkıntı ve sorgulama yaratmadı mı? Bu sorulara verilecek yanıtın eksikliği, Hizbullah’ı zor durumda bırakmadı mı?

– İran’ın, Hizbullah’ın Gazze’ye destek kararını tek başına aldığı dönemde ya da İsrail’in Hizbullah’ın önde gelen siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini hedef alarak eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin’i ve onlarla birlikte İranlı askeri uzmanları öldürdüğü aşamalarda müdahil olmadığı göz önüne alındığında, Kasım olası bir müdahaleyi nasıl gerekçelendirebilir?

– Kasım, ABD ve İsrail’in Haziran 2025’te İran’a karşı başlattığı ve 12 gün süren savaşa neden müdahil olmadı? Bu savaş, Hizbullah’ın meşruiyetini ve gücünü dayandırdığı rejimin devrilmesiyle sonuçlanmadığı için mi müdahaleden kaçınıldı?

xcdfgt
İranlı askeri lider Kasım Süleymani'nin fotoğrafı, Sana (X)

– Kasım, İsrail’in olası tepkisini hesaba katıyor mu? Müdahalesini gerekçelendirmek için, başta kendi tabanı olmak üzere kamuoyuna ne söyleyecek? Gazze’ye destek gerekçesiyle Lübnan’ı sürüklediği ve onlarca yerleşimin yıkılmasına, binlerce ölü ve yaralıya, on binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan deneyimin ardından, ülkenin bir kez daha hesaplanmamış bir askeri maceranın yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu gündeme geliyor.

– İsrail’in, önleyici de olsa, Lübnan’a askeri bir saldırı düzenlemesini engelleyecek korumayı kim sağlayacak? Bu arada, çatışmaların durdurulması anlaşmasının uygulanmasını denetleyen Ateşkesi Denetleme Komitesi’nin (Mekanizma) etkinleştirilmesi yönündeki ısrarı karşılıksız kalırken, Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki kurtarılmış bölgeyi kontrol altına alması ve silahların devletin elinde toplanmasını öngören ikinci aşamaya geçilmesi hazırlıkları sürüyor.

– Hizbullah’ın müdahalesi, silahların yalnızca devletin elinde toplanması yönündeki baskıları daha da artırmayacak mı? Arap ve uluslararası toplum, bu müdahaleyi Lübnan’ı, bölgede gerileme yaşayan ve İran liderliğindeki ‘direniş eksenine’ yeniden bağlama girişimi olarak görmeyecek mi? Bu çerçevede, başkalarının savaşlarının Lübnan topraklarında yürütülmesinin ülkenin çıkarına olmadığı yönündeki değerlendirmeler güçlenmeyecek mi?

– Hizbullah, olası müdahalenin yıkılan yerleşimlerin yeniden inşasına getireceği ek maliyeti hesaba katıyor mu? Silahların devletin tekeline alınması taahhüdü olmaksızın Arap ve uluslararası herhangi bir yeniden imar desteğinin bulunmadığı bir ortamda, bu yük nasıl karşılanacak? Yerlerinden edilenlerin köylerine dönmesini bekleyen Hizbullah tabanına ve genel Şii kamuoyuna ne söylenecek? Tüm bu kesimler, İran’a destek amacıyla yapılacak bir müdahalenin gerekçelerine ikna edilebilecek mi?

– Kasım, Şii İkilisi’ndeki ortağı Emel Hareketi’nin, Şii Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Ali el-Hatib ile birlikte dayanışma toplantısına katılmış olmasına rağmen, İran’la birlikte askeri bir müdahaleyi gerçekten desteklediğini mi düşünüyor? Özellikle geniş bir Şii kesimin Necef’teki en yüksek dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’yi taklit ettiği ve ABD’nin İran’a yönelik tehditlerine karşı çıkmakla yetindiği dikkate alındığında, bu sorunun önemi daha da artıyor.

ABD müdahalesinin azalacağına dair bahisler

Bu nedenle siyasi kaynaklara göre Hizbullah, halihazırda bulunduğu durumdan daha ağır bir biçimde uluslararası, Arap ve iç kamuoyu düzeylerinde kuşatma altına girecek ve ülkenin maruz kaldığı sonuçları dikkate alarak hesaplarını gözden geçirmek zorunda kalacak. Kaynaklar, Hizbullah’ın tutumunda ısrarı bir kenara bırakarak, İran ve Dini Lider’le dayanışmayı askeri müdahalenin altına çekmeden, sembolik bir çerçevede tutmaya çalışabileceğini belirtiyor. Aksi bir senaryoda ise Naim Kasım’ın, ABD’nin müdahale düzeyinin düşeceği ve Washington ile Tahran arasında müzakerelere dönüşün ağır basacağı varsayımına dayanarak ‘bahsini büyütmüş’ olabileceği; böylece İran liderliğine sahada karşılığı olmayan, ancak siyasi ağırlığı yüksek bir tutum hediye ettiği değerlendirmesi yapılıyor. Bu yaklaşımın, Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısına ilişkin tutumuna benzediği ifade ediliyor.

ABD’nin İran konusunda nasıl bir yol izleyeceği, müzakereye mi yoksa saldırıya mı yöneleceği netleşene kadar, Hizbullah’ın kendisi için yeni bir siyasi kriz satın aldığı görüşü dile getiriliyor. Bu durumun, Hizbullah üzerindeki iç baskıyı daha da artıracağı, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile yeniden başlatılması planlanan diyaloğu bekleme listesine alacağı ve bu sürecin, Direnişe Vefa Bloğu Başkanı Muhammed Raad ile kısa vadede yeniden canlandırılmasının da zor göründüğü kaydediliyor.

dfrtg
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın televizyonda yaptığı konuşmadan (Hizbullah medyası)

Bu bağlamda, diyalog olasılığının ertelenmesini gerektiren bir diğer unsur, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Andre Rahal’in, Muhammed Raad’ın en önemli yardımcılarından biri olan Ahmed Muhna ile gerçekleştirdiği görüşmenin yalnızca karşılıklı sitemle sınırlı kalmasıdır. Kaynaklara göre, diyaloğun yeniden başlatılabilmesi, Hizbullah’ın devlet projesine cesurca katılmasını ve silahların devletin elinde toplanması yönündeki kararını desteklemesini gerektiriyor. Ayrıca silahların devlet tekelinde tutulmasını öngören ikinci aşama için hazırlıklara başlanması, Hizbullah’ı niyetlerinin samimiyetini test edecek ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Kaynaklar, Kasım’ın Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını sık sık dile getirmesinin, tabanını etkileme ve onu güvenceye alma amacı taşıdığını, ancak bunun yüksek sesle ifade edilen sözlerin ötesine geçemediğini belirtiyor. Bu söylem, askeri dengeyi eski haline getirmeye yeterli değil; çünkü Gazze’ye destek kararı sırasında İsrail’in tepkisini hesaba katmayarak kaybedilen caydırıcılık ve çatışma kuralları dengesi telafi edilememişti.


İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
TT

İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)

Geçen hafta İsrail’in, Hizbullah saflarına yönelik suikastlarda yeni bir aşamaya geçtiği dikkat çekti. İsrail, son aylarda bu tür saldırıları büyük ölçüde örgüt içinde lider konumunda bulunan ya da sahada askerî açıdan etkin isimlerle sınırlarken, son dönemde hedef yelpazesini genişleterek sıradan kişilerin yanı sıra örgüte yakın medya mensupları, akademisyenler ve mühendisleri de hedef almaya başladı.

Bu çerçevede, kısa süre önce Şeyh Ali Nureddin’in hedef alınması öne çıktı. Nureddin’in daha önce el-Menar televizyon kanalında dini programlar sunduğu, İsrail tarafından ise Güney Lübnan’daki el-Hariş köyünde Hizbullah’a bağlı topçu birliğinin sorumlusu olmakla suçlandığı belirtildi. İsrail makamları, Nureddin’in ‘savaş sırasında İsrail devleti ve ordu güçlerine karşı çok sayıda terör planı hazırladığını’ ve son dönemde ‘Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki topçu kapasitesinin yeniden inşası için çalıştığını’ iddia etti.

sxdfrgt
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü Güney Lübnan'daki Kanarit kasabasında İsrail hava saldırısıyla yıkılan bir binanın enkazında arama yapan Lübnanlılar (EPA)

Hizbullah, ‘şehit gazeteci’ olarak nitelediği kişinin hedef alınmasını kınarken, düşmanın saldırılarını sürdürerek medya camiasını da kapsayacak şekilde genişletmesinin taşıdığı tehlikeye dikkat çekti. Lübnan Enformasyon Bakanı ile Lübnan Basın Editörleri Sendikası da Nureddin’in öldürülmesini kınadı.

Bu operasyondan önce ise matematik öğretmeni olan Muhammed el-Hüseyni’nin öldürülmesi yaşanmıştı. İsrail ordusu, Hüseyni’nin Hizbullah’a bağlı topçu biriminde askeri bir sorumluluk üstlendiğini ileri sürdü. Lübnan Öğretmenler Sendikası, Hüseyni için taziye yayımlayarak saldırının ‘işgalin sivilleri hedef alma siciline eklenen yeni bir suç’ olduğunu vurguladı.

Güvenlik kaynakları, son dönemdeki suikastların münferit güvenlik eylemleri olarak değerlendirilemeyeceğini, aksine İsrail’in hedef bankasında planlı bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, mevcut değişimin ‘Hizbullah çevresi içinde kimsenin dokunulmazlığı olmadığı’ mesajını vermeyi amaçladığını; bunun da korku yaymayı, toplumsal çevreyi parçalamayı ve söz konusu çevreyi zorunlu olarak örgütten uzaklaşıp ona yönelik desteği ve medya örtüsünü geri çekmeye itmeyi hedeflediğini ifade etti.

Hedeflerin coğrafyası, doğasından daha önemlidir

Operasyonların genişletilmesi Nureddin ve Hüseyni ile sınırlı kalmazken, mühendisler ve bazı toplumsal figürlerin de hedef alındığı belirtiliyor. İsrail, bu kişilerin günlük ve kamuoyuna açık mesleklerinin yanı sıra askeri görevler üstlendiklerini öne sürerek söz konusu saldırıları gerekçelendiriyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni ise İsrail’in saldırıların sertlik düzeyini her alanda yükselttiği görüşünü dile getirdi. Cuni’ye göre bu artış, hedef alınan bölgeler ve kullanılan silahların yanı sıra, suikastların niteliğinde de kendini gösteriyor. Son dönemde saldırıların yalnızca savaşçılara değil, çatışmalara fiilen katılmayan ancak Hizbullah etkinliklerinde öne çıkan, bu etkinliklere katılan ya da destekleyici konumda bulunan kişilere de yöneldiğine dikkat çekti. Cuni, bu politikanın amacının ‘hedefin önemine bakılmaksızın, günlük bir öldürme takvimi doğrultusunda saldırıların sürekliliğini sağlamak’ olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: “Görünen o ki hedeflemenin coğrafyası, niteliğinden daha önemli hale geldi. İsrail planına göre, güvenlik ortamını bozmak ve toplumu korkutmak amacıyla farklı bölgelerde düzenli suikastlar gerçekleştirilmesi öngörülüyor.”

Hizbullah’ın çevresine uygulanan baskı

Cuni, hedef alınan kişilerin artık İsrail açısından önem taşımadığını, asıl amacın suikastların sürdürülmesi olduğunu savundu. Cuni’ye göre hedef bankası, Hizbullah’a destek veren herhangi bir kişinin yeterli görülmesiyle on binlerce kişiyi kapsayacak şekilde genişliyor. Bu durumun ‘zararın dozunu artırma’ çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Cuni, köyleri hedef alan saldırılarda yüksek etkili silahların kullanıldığına ve bunun geniş çaplı ve ağır yan hasara yol açtığına dikkat çekti.

Cuni, yaşananların Hizbullah’a, onun toplumsal çevresine ve devlete yönelik baskıyı kademeli olarak artırmayı amaçlayan bir stratejiyle uyumlu olduğunu ifade etti. Bu stratejinin, çevre ile Hizbullah arasındaki ayrışmayı derinleştirmeyi hedeflediğini belirten Cuni, İsrail’in bazı kopuşları, hoşnutsuzlukları ve Hizbullah kararlarına yönelik itirazları, özellikle Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki gerilimleri izlediğini öne sürdü. Cuni’ye göre bu yaklaşım, toplumsal çevreyi zorlayarak onu ‘direniş’ kavramından uzaklaştırmayı amaçlayan bilinçli bir baskı politikasını yansıtıyor.

dfrgt
İsrail'in Lübnan'ın güneyine düzenlediği hava saldırıları sonrasında yükselen duman (AFP)

Cuni ayrıca İsrail’in sert tepkilerini, Hizbullah Genel Sekreteri’nin silaha bağlılık vurgusunu artıran ve İsrail’e boyun eğmeyi reddeden konuşmalarına bir karşılık olarak değerlendiriyor. Bu nedenle, söz konusu konuşmaların ardından genellikle daha sert askeri ve güvenlik adımlarının geldiğini belirtiyor.

Öte yandan üniversite öğretim üyesi Ali Murad, daha önce yerel kamuoyunda tanınmış ve aktif sayılmayan kişilerin hedef alınmasının, İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskıyı artırma konusundaki ısrarını ortaya koyduğunu dile getirdi. Murad’a göre bu operasyonlar, istihbarat savaşı boyutunu da yansıtıyor; zira örgütün gizli çalışma yapısını yeniden gözden geçirdiği ya da alternatif yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı bir dönemden geçtiği izlenimi doğuyor. Murad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kesin olarak söylenebilecek noktanın ‘İsrail’in Lübnan’daki istihbarat kapasitesinin hâlâ çok yüksek olduğu’ olduğunu vurguladı. Murad, İsrail’in Hizbullah’ı halen görece açık bir örgüt olarak gördüğünü, bunun da örgüt unsurlarını farklı güvenlik düzeylerinde sürekli bir açıkta kalma durumuyla karşı karşıya bıraktığını ifade etti. Murad, bu tablonun, Hizbullah’ın bu tür sızmalarla başa çıkma kapasitesi ve özellikle üst düzey yöneticilerin daha önce ağır darbeler almasının ardından, alt kademelerde güvenlik baskısının sürmesine ne ölçüde dayanabileceği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığını belirtti.


ABD, İran'ı Irak hükümeti müzakerelerinden dışlamaya hazırlanıyor

Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
TT

ABD, İran'ı Irak hükümeti müzakerelerinden dışlamaya hazırlanıyor

Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)

ABD'den gelen bir mektup, Nuri el-Maliki'nin Irak başbakanı olma girişimini bozdu. Bu, yeni hükümetin kurulması için yapılan müzakerelerden Tahran'ı dışlamak amacıyla atılan adımların bir parçasıydı.

Pazartesi günü yapılan toplantıda sunulan mektupta, “İran'ın onayladığı” bir hükümete doğru ilerlemenin Irak'ı izolasyona ve yaptırımlara maruz bırakacağı uyarısında ve bu hükümetle ilişki kurulmayacağı tehdidinde bulunuldu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre mektupta, Maliki'nin adaylığının, onun başkanlık ettiği önceki hükümetlerin olumsuz uygulamalarına geri dönüşün habercisi olduğu belirtilerek, Irak toplumunun tüm bileşenlerini içeren bir hükümetin kurulması gerektiği vurgulandı.

Amerikan tarafının gerilimi artıran girişimi, Bağdat ve Erbil'deki siyasi liderlerle temasları da içeriyordu. Bunlar arasında ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack'ın Demokrat Parti lideri Mesud Barzani'yi araması da vardı. Bu gelişmeler, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ertelenmesine ve Maliki'nin atanmasının önünü açan anlaşmanın bozulmasına katkıda bulundu.

“Hukuk Devleti” koalisyonunun liderlerinden biri, el-Maliki'nin adaylık kozunun “artık işe yaramayabileceğini, ancak sonuna kadar manevra yapıp fırsatını korumaya çalışacağını” söyledi.