Tunus, Cezayir ve Libya arasındaki üçlü zirvenin sınırları ve beklentileri neler?

Zirve, Ras Cedir Sınır Kapısı’nın kapalı kalmaya devam ettiği ve Mağrip Arap Birliği’nin çalışma mekanizmalarının 1990'lı yıllardan beri işlevini neredeyse tamamen yitirdiği bir dönemde gerçekleşti

Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)
Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)
TT

Tunus, Cezayir ve Libya arasındaki üçlü zirvenin sınırları ve beklentileri neler?

Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)
Zirveden çıkan nihai bildiride, Tunus, Libya ve Cezayir arasında elektrik bağlantısı projesinin hayata geçirilmesiyle ilgili bir anlaşmaya da yer verildi (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)

Hammadi Ma’mari

Cezayir, Fas, Moritanya, Tunus ve Libya olmak üzere beş ülkeden oluşan Mağrip Arap Birliği’nin (MAB) çalışmaları durma noktasına gelirken Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayirli mevkidaşı Abdulmecid Tebbun ve Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi’yi üçlü bir istişare toplantısına davet etti. Peki bu toplantının amacı ne? Amaç Arap Mağrip Birliği'nin ‘ölüm ilanı’ olabilir mi?

Mağrip Arap Birliği’ndeki çıkmaz devam ederken Tunus, 22 Nisan 2024 Pazartesi günü Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ve Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi’yi bir araya getiren üçlü bir istişare toplantısına ev sahipliği yaptı.

Birleştirici tutumlar

İlk istişare toplantısının nihai bildirisi, Tunus Dışişleri, Göç ve Yurtdışındaki Tunuslular Bakanı Nebil Ammar tarafından okundu. Bildiriye göre Tunus, Cezayir ve Libya liderleri ‘ortak sınırların güvenliğini, düzensiz göçün ve organize suçların yol açtığı tehlikelerden ve sonuçlarından korumaya yönelik çabaları birleştirmek ve koordine etmek üzere ortak görev güçleri oluşturma’ konusunda anlaştılar.

Libya'nın iç işlerine dışarıdan müdahalenin tamamen reddedildiğinin vurgulandığı bildiride, İsrail güçleri tarafından Filistin halkına karşı işlenen suçlar kınandı ve Filistin Devleti'nin Birleşmiş Milletler’e (BM) tam üyeliğine tam destek verildi.

Zirveye katılan taraflar, tahıl ve yem üretimi, deniz suyunun tuzdan arındırılması, öncelikli alanlarda ve sektörlerdeki diğer projeler gibi büyük ortak projelerin ve yatırımların oluşturulması için gerekli mekanizmaları formüle etmek üzere ortak bir çalışma grubu kurulmasını kararlaştırdılar.

Said, Tebbun ve Menfi; Tunus, Libya ve Cezayir arasındaki elektrik bağlantısı projesinin derhal hayata geçirilmesi, üç ülke arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi, aralarındaki ticareti engelleyen güçlüklerin aşılması, üç ülkenin de halklarının bu ülkeleri ziyaretleri sırasında uygulanan prosedürlerin azaltılması ve aralarında serbest ticaret bölgeleri kurulması konularında mutabakata vardılar.

Zirve sonunda, bir sonraki istişare toplantısına hazırlık olarak Said, Tebbun ve Menfi’nin üzerinde uzlaştıkları konulardaki ilerlemeyi takip etmek üzere ‘temas noktaları oluşturulmasına’ karar verildi.

ty5hj
Düzensiz göçe karşı çabaların birleştirilmesi, iş birliğinin geliştirilmesi ve üç ülke arasında ticareti engelleyen zorlukların üstesinden gelinmesinde anlaşmaya varıldı (Tunus Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesi)

Zirve, MAB çalışma mekanizmalarının 1990'lı yıllardan beri işlevini neredeyse tamamen yitirdiği, Cezayir-Fas ilişkilerinin gerildiği, Tunus ve Fas arasındaki ilişkilerin donduğu bir dönemde Moritanya'nın katılımı olmadan gerçekleşti

Üçlü zirve ayrıca, Tunus ve Libya arasındaki ticaret faaliyetleri için hayati bir arter olan Ras Cedir Sınır Kapısı’nın bir aydır kapalı olduğu ve Sahra altı Afrika ülkelerinden binlerce göçmenin Cezayir sınırından Tunus'a akın ettiği bir dönemde gerçekleşti.

Peki üçlü zirve, MAB’ın tabutuna son çiviyi mi çaktı? Zirve, bölgede yeni bir üçlü ittifakın doğuşunun ilanı mı idi?

Yeni bir oluşum

Tunus Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler Profesörü Muntasır Şerif, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

Zirve, Libya’nın, Rusya ve ABD’nin askeri nüfuz mücadelesiyle birlikte çalkantılı bir dönemden geçtiği, Cezayir’in ise batı sınırındaki komşusu Fas ve güneydeki komşuları Mali ve Nijer ile çeşitli güvenlik sorunları yaşadığı çeşitli jeopolitik zorluklar ortamında gerçekleşti.

Zirvenin sonuçlarının, bölge halklarına fayda sağlayacak önemli potansiyellere sahip olmasından dolayı üç ülke arasında ekonomik ortaklığın önünü açmasını bekleyen Prof. Şerif, zirveyi, çalışma mekanizmaları on yıllardır çalışmaz halde olan MAB’ın yerini alacak yeni bir blok oluşturma girişimi olarak nitelendirdi. MAB’ın diğer kurucu ülkelerinin (Fas ve Moritanya) zirveyi kendilerine karşı bir hamle olarak görebilecekleri uyarısında bulunan Prof. Şerif, Tunus hükümetini üçlü zirvenin hedefleri konusunda yanlış anlaşılmaları önlemeye ve Tunus'un ortaklarına zirvenin kimseyi hedef almadığına dair güvence veren mesaj göndermeye çağırdı.

Tunus-Cezayir ilişkilerinin, iki ülke arasındaki stratejik bağlara rağmen, özellikle Sahra altı Afrika ülkelerinden gelen ve Cezayir sınırından Tunus'a giren yasadışı göçmen akınının devam etmesi nedeniyle nispeten gergin olduğuna dikkati çeken Prof. Şerif, bu konuda varılan anlaşma ve çabaların birleştirilmesi kararının ‘önemli bir adım’ olduğunu söyledi. Cezayir'e ‘yasadışı göçmen akışının kontrol altına alınması için Tunus ile olan sınırlarındaki güvenlik önlemlerini sıkılaştırması’ çağrısında bulunan Şerif, düzensiz göçmen akışının devam etmesini ‘krizin Cezayir'den Tunus'a ihraç edilmesi’ olarak nitelendirdi.

ABD ve Rusya’nın Libya'daki nüfuzu

Öte yandan Libyalı yazar ve siyasi analist İzzettin Akil, yaptığı özel açıklamada, ekonomik sorunların yanı sıra başta ABD ve Rusya olmak üzere uluslararası güçlerin Libya topraklarındaki çekişmesinin, üç ülkeyi tehdit eden güvenlik riskler oluşturduğunu söyledi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Tunus, Cezayir ve Libya arasında çabaların birleştirilmesinin ‘önemli’ olduğunu vurgulayan Akil, bu üç ülkenin bir dereceye kadar birbirleriyle koordinasyon içinde olmak ve bazı bölgesel konularda ortak tutum sergilemek istediklerini belirtti.

Libya'daki son durumun komşuları Tunus ve Cezayir için bir güvenlik endişesi oluşturduğunu belirten Akil, “Tunus ve Cezayir, bölgede uluslararası taraflar arasındaki çatışmada Libya’daki durumun nasıl sonuçlanacağını bilmek istiyorlar. Tunus ve Cezayir'in Libya yerine ABD’nin komşuları haline gelmesi, Libya'nın güvenlik ve stratejik geleceği hakkında daha fazla istişare ve tartışma yapılmasını gerektiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Libyalı siyasi analiste göre Libya’ya dayanarak, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını dikkate almayan her hamle, ABD tarafından engellenecek ve boşa çıkarılacak.

Tunus, Libya ve Cezayir’in, Fas ve Moritanya'dan daha fazla tehditle karşı karşıya olduklarını düşünen Akil, özellikle Rusya ve ABD’nin Libya'daki hamleleriyle birlikte söz konusu tehditlerle mücadele edebilmek için aralarında daha fazla istişarede bulunmaları ve birbirleriyle daha fazla yakınlaşmaları çağrısında bulundu.

“İsmiyle müsemma değil”

MAB başarısızlığıyla karşı karşıya kalan Cezayir, Tunus ve Libya, çeşitli sorunlara karşı sergilenecek tutumların belirlenmesini sağlayacak istişare ve koordinasyon için alternatif mekanizmalar arayışındalar.

Diğer taraftan Cezayirli gazeteci ve siyasi analist Nasreddin Bin Hadid yaptığı özel açıklamada, MAB çatısı altında toplanılamamasının, Cezayir, Tunus ve Libya'yı, karşı karşıya oldukları güvenlik sorunları nedeniyle ve her ülkenin diğerini desteklemesi gerektiğinden üçlü zirveler düzenlemeye ittiği değerlendirmesinde bulundu. Tunus ve Cezayir arasında ekonomi alanında entegrasyon olduğuna dikkati çeken Bin Hadid, “Libya, gergin ve istikrarsız olan topraklarındaki güvenlik ve siyasi durumun kırılganlığı çerçevesinde bu üçlü içerisinde bir istisna oluşturuyor” dedi.

MAB’ın ‘ismiyle müsemma olan bir oluşum’ olarak tanımlayan Bin Hadid, MAB’ın mekanizmalarının çökmesi ve onlarca yıldır toplanmamış olması nedeniyle Cezayir, Tunus ve Libya’nın üçlü bir zirve düzenlemelerini MAB’ı atlamak istemelerinden değil, bireysel bir iradeden kaynaklandığını vurguladı.

Düzensiz göçü, bölgedeki tüm ülkeleri etkileyen ‘bir virüs’ olarak nitelendiren Bin Hadid, Cezayir'in de Sahra altı Afrika'dan gelen binlerce göçmenin akınına uğradığını ve bu durumdan rahatsız olduğunu belirtti. Bin Hadid, yasadışı göç sorununun, Avrupa Birliği (AB) ile güvenlik yaklaşımını kırmak ve kalkınma için gerekli araçları sağlayarak göçmenleri ülkelerinde tutmak için iş birliği yaparak ekonomik kalkınma yaklaşımı aracılığıyla ele alınması çağrısında bulundu.

Üçlü zirvenin her üç ayda bir yapılması kararı

Said, Tebbun ve Menfi geçtiğimiz mart ayı başlarında Cezayir'de düzenlenecek bir enerji zirvesi öncesinde, ilki ramazan ayından sonra Tunus'ta olmak üzere her üç ayda bir üçlü zirve düzenlenmesi konusunda anlaşmıştı.

Cezayir Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre üç ülkenin liderleri zirve sırasında, Mağrip bölgesindeki mevcut durumu ve üç ülkenin halklarının yararına olacak şekilde ekonomi ve güvenlik alanlarındaki zorlukların aşılması için çabaların birleştirilmesi ve yoğunlaştırılması ihtiyacını’ ele aldılar.

Cezayir Dışişleri Bakanı Ahmed Attaf, zirvenin yapılması konusunda mutabakata varıldığı dönemde girişimi savunmuş ve ‘MAB hiçbir şey yapmazken’ bununla ‘bir boşluğun doldurulmasının’ amaçlandığını söylemişti.

Öte yandan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, bu ayın başlarında düzenlediği basın toplantısında, üçlü zirveyle herhangi bir tarafa karşı herhangi bir hamlenin hedeflenmediğini, kapılarının bölge ülkelerine ve batıdaki komşu ülkelere (Fas'a) açık olduğunu ifade etti.

"Yeni Bir Gerçeklik"

Bu arada bazı gözlemciler, Tunus, Cezayir ve Libya’nın yer aldığı üçlü ittifakın, Fas ve Moritanya'nın dışarıda bırakılması ve izole edilmesinin yanı sıra, MAB’ın ‘fişinin çekilmesi’ ve bölgenin yeni bir siyasi ve ekonomik gerçeklikle tanışması anlamına geldiğini değerlendiriyor. Aynı gözlemcilere göre eğer Mağrip ülkeleri arasındaki siyasi anlaşmazlıkları gidermek ve bölgede ekonomik ve stratejik entegrasyon sağlansaydı bu mümkün olabilirdi.

Siyasi konularda uzman bir gazeteci olan Muhammed Salih el-Ubeydi, MAB’ın uzun geçmişe sahip bir kurum olduğunu belirterek, “MAB, uzun süredir var olan bir kurum, ancak bölgedeki yeni siyasi gerçekler ve Cezayir-Fas ilişkilerindeki gerginliğin yanı sıra Tunus ile Fas arasındaki soğuk ilişki, 35 yıllık bölgesel bir ekonomik blok olarak önemine rağmen MAB’ı zayıflattı” değerlendirmesinde bulundu.

Fas'ın Marakeş kentinde 17 Şubat 1989 tarihinde ilan edilen MAB’ın kuruluşunun 35’inci yıldönümünde, Fas ve Moritanya meclis başkanları bir açıklama yayınladılar. Rabat ve Nuakşot'un MAB’a olan bağlılıklarını teyit ettikleri açıklamada, Mağrip ülkeleri arasındaki entegrasyonun alternatifsiz bir seçenek olduğunu vurguladılar.

MAB’ın son zirvesi 1994 yılında Tunus'ta gerçekleşti. Toplam 120 milyonluk nüfusa ve 6 milyon kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip olan MAB üyesi ülkeler (Tunus, Libya, Cezayir, Fas ve Moritanya), Arap dünyasının yüzde 40'ını oluşturuyorlar.



BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
TT

BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM) dün yaptığı açıklamada, Suriye’de on binlerce kadın ve çocuğun barındığı, DEAŞ ile bağlantılı geniş çaplı kampların yönetimini devralacağını duyurdu. Açıklama, bu kampları yıllardır koruyan Kürt güçlerinin hızlı şekilde dağılmasının ardından geldi.

Iraklı yetkililer ise Kürt güçlerinin çekilmesinden sonra Suriye’deki cezaevlerinden nakledilen tutukluları kabul etmeye başladı. Yetkililer, bu kişilerin yargılamalarının Irak ceza yargı sistemi kapsamında yapılacağını belirtirken, ülkeleri vatandaşlarını geri almaya destek vermeye çağırdı. Kuzeydoğu Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) koruması altında bulunan yaklaşık 12 cezaevi ve gözaltı kampında, on binden fazla örgüt mensubu ile onlarla bağlantılı on binlerce kadın ve çocuk yıllardır tutuluyor.

SDG, bu hafta içinde Suriye hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından hızla geri çekildi. Bu durum, cezaevlerindeki güvenlik ile kamplardaki insani koşullara ilişkin endişeleri artırdı.

BM, SDG’nin salı günü el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Roj Kampı ile birlikte yaklaşık 28 bin sivilin barındığı kamplarda, kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu siviller bulunuyor. Bu kişiler, örgütün eski kontrol bölgelerinden kaçarak kamplara sığınmıştı. Kamplarda Suriyeli ve Iraklıların yanı sıra, 8 bin 500’ü farklı ülke vatandaşlarından oluşan kişiler de yer alıyor.

Yetkililer, Suriye hükümet güçlerinin kamp çevresinde güvenlik çemberi oluşturduğunu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) ekiplerinin ise çarşamba günü kampa ulaştığını bildirdi.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Operasyonlar ve Savunma Birimi Direktörü Edem Wosornu, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, kampın yönetimini devralan UNHCR’nin, acil insani yardımların hızlı ve güvenli şekilde yeniden ulaştırılması için Suriye hükümetiyle etkin bir koordinasyon yürüttüğünü söyledi.

BM Sözcüsü Stephane Dujarric, gazetecilere yaptığı açıklamada, durumun hâlâ gergin ve değişken olması nedeniyle BM yetkililerinin henüz kampa giremediğini belirtti. Dujarric, yağmalama ve kundaklama olaylarına dair haberler alındığını ifade ederken, Suriye hükümetinin UNHCR ve yardım kuruluşlarına güvenlik ve destek sağlamaya hazır olduğunu aktardığını kaydetti.ABD ordusu salı günü yaptığı açıklamada, örgüt mensubu 150 tutuklunun Suriye’den Irak’a nakledildiğini, operasyonun ilerleyen aşamalarında toplam 7 bin tutuklunun Suriye’den çıkarılmasının gündemde olduğunu duyurdu.

Bir ABD’li yetkili salı günü Reuters’a yaptığı açıklamada, örgütün alt kademelerinde yer alan yaklaşık 200 militanın Suriye’deki Şeddadi Hapishanesi’nden kaçtığını, ancak Suriye hükümet güçlerinin bunlardan bir kısmını yeniden yakaladığını söyledi.

Irak’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Muhammed Sahib Mecid dün BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güvenliği korumak amacıyla tutukluları kabul ettiğini, ancak diğer ülkelerin de yardım sağlaması gerektiğini belirtti.

Mecid, “Bu meselenin yalnızca Irak’ın omuzlarına yüklenen uzun vadeli bir stratejik yüke dönüşmesine izin verilmemeli. Bazı ülkelerin, vatandaşları olan teröristleri kendi ulusal güvenlikleri için tehdit olarak görmelerine rağmen onları geri almayı reddetmeleri kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Iraklı yetkililer, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin salı günü Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile yaptığı telefon görüşmesinde örgüt mahkûmlarının Irak’a nakledilmesi konusuna değindiğini belirtti. Yetkililer, bu nakillerin Irak hükümetinin Suriye makamlarına yaptığı resmî talep sonrasında gerçekleştirildiğini ifade etti.

scd
Haseke'deki el-Hol Kampı’nın girişlerinden birinde bulunan Suriye güvenlik güçleri (AFP)

Terör örgütü DEAŞ, Irak ve Suriye’de ortaya çıkmış, gücünün zirvesinde olduğu 2014-2017 yılları arasında iki ülkede geniş toprakları kontrol altına alarak milyonlarca insanı yönetmişti. Örgütün ilan ettiği hilafet, ABD öncülüğündeki koalisyonun yürüttüğü askerî operasyon sonucunda çökmüştü.

Iraklı bir askerî sözcü, Irak’ın örgüte mensup 150 tutukludan oluşan ilk grubu kabul ettiğini, bunlar arasında Iraklıların yanı sıra yabancı uyrukluların da bulunduğunu açıkladı. Sözcü, sonraki nakillerin sayısının güvenlik durumu ve sahadaki değerlendirmelere bağlı olacağını belirterek, tutukluları örgütün üst düzey yöneticileri olarak nitelendirdi.

Irak Yüksek Yargı Konseyi ise yaptığı açıklamada, Irak Anayasası ve yürürlükteki ceza yasalarına dayanarak, teslim alınacak ve ilgili ıslah kurumlarına yerleştirilecek sanıklar hakkında usulüne uygun yargı süreçlerinin başlatılacağını duyurdu.

Açıklamada, “Tüm sanıklar, uyrukları ya da terör örgütü içindeki konumları ne olursa olsun, münhasıran Irak yargısının yetkisine tabidir. Haklarında, mağdurların haklarını koruyacak ve Irak’ta hukukun üstünlüğü ilkesini pekiştirecek şekilde, istisnasız olarak yasal işlemler uygulanacaktır” ifadelerine yer verildi.

Iraklı yetkililer, yasal prosedürler kapsamında örgüt mensubu tutukluların ayrıştırılacağını, aralarında yabancıların da bulunduğu üst düzey isimlerin, daha önce ABD askerleri tarafından kullanılan ve Bağdat Havalimanı yakınında bulunan yüksek güvenlikli bir gözaltı merkezine konulacağını bildirdi.

Bu nakiller, Avrupa’da, tutuklu örgüt mensuplarının bazı yakınlarında endişeye yol açtı. Yakını örgüte katılan ve Suriye’de yakalanan Avrupalı bir kadın, Irak’a mahkûm nakledildiğine dair haberlerin ailesini kaygılandırdığını söyledi.

Kimliğinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kadın, ailesinin başlangıçta Suriye’deki güvenlik gelişmelerinin, yakınının akıbetine ilişkin bilgi sağlayacağını umduğunu ifade etti.

Kadın, “Mahkûmların Irak’a götürüldüğünü gördüğümüzde korktuk” dedi ve Irak’ta idam cezasının uygulandığına dikkat çekti.

İki Iraklı hukuk kaynağı, Suriye’den Irak’a nakledilen örgüt mensubu tutukluların farklı uyruklardan oluştuğunu belirtti. Kaynaklara göre, Iraklılar çoğunluğu oluştururken, diğer Arap ülkelerinden militanların yanı sıra Batılı ülke vatandaşları da bulunuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tutuklular arasında Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Belçika, İsveç ve diğer Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden vatandaşların yer aldığını, bu kişilerin Irak yargı makamlarınca yargılanacağını aktardı.


Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
TT

Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilgili son gelişmeler, Kürt çevrelerde tartışmaları genişletti. Tartışmalar, yaşananların bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin dayattığı bir siyasi geri çekilme mi olduğu, yoksa yeni bir uzlaşmanın şekillenmesi beklenirken yapılan zorunlu bir yeniden konumlanma mı olduğu ekseninde yoğunlaşıyor. Her iki değerlendirme de Suriye’de Kürtlerin geleceğine ilişkin daha derin sorularla kesişiyor.

Suriye hükümeti, Kürtlerin öncülüğündeki SDG’nin kontrolünde bulunan kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda yeniden kontrol sağladı. Bu gelişme, Beşşar Esed’in devrilmesinden yaklaşık 14 ay sonra Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın iktidarını güçlendirdi.

Sahadaki bu hızlı değişim, Suriye’nin neredeyse tamamını yeniden Şam’daki merkezi yönetimin otoritesi altına sokarken, ABD politikasındaki dönüşümü de gözler önüne serdi.

Siyasi kayıp

SDG liderliğine yakın kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, güçlerin ‘geniş çaplı saha çatışmalarına girmediğini ve yaklaşık 40 bin savaşçıdan oluşan askerî yapısını koruduğunu’ ileri sürdü. Kaynaklar, yaşananların ‘askerî bir çöküşten ziyade siyasi bir kayıp’ olduğunu vurguladı.

Kaynaklara göre temel ayrışma, SDG’nin kendi içinden çok ABD’nin yaklaşımında ortaya çıktı. Bu farklılığın, kuzeydoğu Suriye’deki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) Komutanlığı’nın bakışı ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın fiilen benimsediği çizgi arasında yaşandığı ifade edildi.

ABD’nin önceliklerini yeniden düzenlediğine dikkat çeken değerlendirmelere göre, Washington, yeni Suriye yönetimini desteklemeyi ve terörle mücadelede DMUK’A entegre etmeyi tercih etti. Bu yaklaşımın, İsrail ile ilişkileri iyileştirme ve Türkiye ile doğrudan bir gerilimi önleme hedefleriyle birlikte ele alındığı belirtildi.

Barrack, ülkesinin terörle mücadelede SDG gibi devlet dışı bir yapı yerine Suriye devleti ile iş birliğini tercih ettiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, el-Cezire bölgelerinde yaşanan gerginlikler ve bazı Arap aşiretlerinin başkaldırılarına rağmen Kürtlerin, geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmemek amacıyla bazı kabilelerle karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerini koruduğunu aktardı.

SDG şemsiyesi

Kürt araştırmacı Cabbar Kadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, SDG’nin bünyesinde farklı etnik ve dini geçmişlere sahip askerî oluşumları barındırdığını ifade etti.

Kadir, PKK lider kadrolarının süregelen müdahalelerinin etkisini de dışlamadı. Hapisteki örgüt liderinin gönderdiği mesajların, SDG içinde karar alma süreçleri üzerinde ‘somut bir etki’ yarattığını belirtti.

Bu tablo içinde, Kadir’e göre SDG bünyesinde pragmatik kanatlar ortaya çıktı. Bu kanatlar, savaş öncesinde ve sonrasında Suriye yönetimiyle doğrudan çatışmadan kaçınmayı ve taraflar arasında hassas bir dengeyi korumayı tercih etti. Ancak SDG’nin ABD öncülüğündeki DMUK’a dahil olması ve Washington’un SDG’yi DEAŞ’la mücadelede temel ortak olarak görmesi, Batı desteğine bel bağlayan başka bir kanadın güçlenmesine yol açtı. Bu durum, özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu geniş bölgelerde SDG güçlerinin konuşlanmasıyla birlikte, Kürt hareketini daha karmaşık bir sürece sürükledi.

Yeni Suriye yönetiminin ortaya çıkmasıyla birlikte, SDG içinde bir başka görüş ayrılığı daha belirginleşti. Bir kesim, kazanımların korunması için Şam’la erken angajmanı savunurken, diğer kesim Türkiye ile yakın ilişkiler kuran, Kürt haklarına karşı bir çizgi izleyen merkezi bir devlet yapısının yeniden üretilmesinden endişe ederek beklemeyi tercih etti.

Bu bölünmeler, karar alma birliğini zayıflattı ve SDG’nin net müzakere şartları dayatma kapasitesini sınırladı. Kadir, Kürt liderliğinin ‘siyasi dönüşümleri ve bölgesel-uluslararası güç dengelerindeki değişimi doğru okuyamadığı’ sonucuna vardı.

Öte yandan, SDG içinde Sipan Hemo ve Bahoz Erdal gibi isimlerin temsil ettiği daha sert bir çizginin, masadaki ve sahadaki karar birliğini önemli ölçüde zedelediği, bu çizginin Halep’teki son gerilimlerin tırmanmasında rol oynadığı yönündeki iddialar yaygın biçimde dile getiriliyor.

Bölünme var ama bu doğal

Kürt yazar ve araştırmacı Hoşeng Veziri, SDG bünyesinde görüş çeşitliliğinin doğal olduğunu ve bunun gerçek bir bölünme anlamına gelmediğini belirtti. Veziri’ye göre krizin özü, bölgesel politikalarla, özellikle de Türkiye’nin Suriye’deki Kürt meselesine yaklaşımıyla bağlantılı. Veziri, Ankara’nın Kürt meselesinin varlığını kabul etmemesinin, tarihsel olarak Kürtlere karşı birikmiş gerilim ortamından da yararlanarak SDG ile Şam arasındaki ilişkileri karmaşıklaştırdığını ve çatışmaları hızlandırdığını savundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Veziri, yaşananların ‘teslimiyet’ olarak nitelendirilmesini reddederek, SDG’nin çökmediğini, aksine Kürt çoğunluklu bölgelerini savunmaya çalıştığını ifade etti. Kürtlerin geleceğini Suriye’deki yeni yönetimin vizyonuyla ilişkilendiren Veziri, önceki rejimlerin hatalarının tekrarlanmaması gerektiği uyarısında bulundu ve Suriye’nin geleceğinde ‘herkes için bir cumhuriyet’ inşa edilip edilemeyeceği sorusunun belirleyici olacağını vurguladı.

Erbil'in durumu yatıştırmadaki rolü

Buna paralel olarak Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) rolü de öne çıkıyor. KDP lideri Mesud Barzani’nin basın danışmanı Kifah Mahmud, KDP’nin Türkiye ile PKK arasındaki barış çabalarını desteklediğini ve diyalog heyetlerini ağırladığını belirtti. Mahmud, bunun yanında SDG ile yeni Suriye yönetimi arasındaki müzakerelere ilk günlerinden itibaren destek verdiklerini aktardı.

Mahmud, partinin son ateşkesin sağlanmasında ve diyalog sürecinin yeniden başlamasında önemli bir rol oynadığını, bunun da Mesud Barzani’nin memnuniyetle karşıladığı bir açıklamaya yol açtığını söyledi.

Mahmud ayrıca, ateşkesi pekiştirme ve anlaşmanın uygulanmasını sağlama çalışmalarının sürdüğünü vurguladı. Mahmud’a göre bu süreç, ‘toplumsal barış ve güvenliği korumayı ve Kürtlerin Suriye halkının temel bileşenlerinden biri olarak hak ettiklerini elde etmelerini’ hedefliyor. Mahmud, Barzani’nin Şera ile devam eden temaslarının, KDP’nin konumu ve barışın temellerini atmadaki rolünü ortaya koyduğunu ifade etti.

Senaryolar

Gelecek senaryoları açısından Cabbar Kadir, en gerçekçi senaryonun Şam ile bir uzlaşma olduğunu öngörüyor. Bu uzlaşmanın, askerî ve idari yetkilerin kısıtlanması ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi gibi zorlayıcı tavizler gerektirebileceğini, bunun da örgütsel açıdan ciddi zorluklar doğuracağını belirtiyor.

Kadir’e göre, Türkiye’nin olası genişlemesi en tehlikeli senaryoyu oluşturuyor; bu durum, stratejik bölgelerde kapsamlı değişimlere yol açabilir ve DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkma riskini beraberinde getirebilir. Öte yandan Kadir, ABD’nin Suriye’deki varlığının tarafların uzun süreli kanlı bir çatışmaya sürüklenmesini veya Kürt kimliğinin tamamen silinmesini önleyeceğini öngörüyor.

Sonuç olarak çoğu Kürt gözlemci, kuzeydoğu Suriye’nin geleceğinin, maliyeti ne olursa olsun Şam ile yapılacak bir uzlaşmaya bağlı olduğunu, bunun mevcut güç dengeleri altında en az kayıpla sürdürülebilecek seçenek olduğunu ifade ediyor.


Suriye İçişleri Bakanlığı, Rakka'daki el-Aktan Hapishanesi’ni teslim aldı

Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)
Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)
TT

Suriye İçişleri Bakanlığı, Rakka'daki el-Aktan Hapishanesi’ni teslim aldı

Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)
Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, kuzeydoğu Suriye’de yer alan Rakka kentindeki el-Aktan Hapishanesi’nin, Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolünden çıkarılarak hükümet güçlerinin denetimine alındığını duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın Suriye resmi haber ajansı SANA’dan aktardığına göre Bakanlık, Cezaevleri ve Islah Kurumları İdaresi’nin kısa süre önce Rakka’daki el-Aktan Hapishanesi’ni SDG’den devraldığını bildirdi. Açıklamada, cezaevinin güvenliğinin sağlanması ve içerdeki güvenlik durumunun kontrol altına alınması amacıyla Terörle Mücadele İdaresi ile ilgili diğer birimlerden uzman ekiplerin görevlendirildiği belirtildi.

Cezaevinde, DEAŞ ile bağlantılı tutukluların bulunduğu ifade edilirken, tesisin çevresinde Suriye hükümet güçleri ile SDG arasında çatışmalar yaşandığı bildirildi.

Cezaevinde halen kaç örgüt mensubunun bulunduğu ise henüz netlik kazanmadı. ABD ordusu, Suriye’deki cezaevlerinden DEAŞ’la bağlantılı 7 bin tutuklunun komşu Irak’a nakline başladı. Amerikalı yetkililer, tutukluların, aralarında Avrupa ülkelerinin de bulunduğu çok sayıda farklı ülkenin vatandaşı olduğunu açıkladı. Pazar günü varılan kapsamlı entegrasyon anlaşması uyarınca, örgüt mensuplarının tutulduğu cezaevlerinin sorumluluğunun Suriye hükümetine devredilmesi öngörülüyor.

dvdfv
El-Hol Kampı’nın genel görünümü, 2 Nisan 2019 (Reuters)

SDG, pazartesi günü yaptığı açıklamada, cezaevi yakınlarında hükümet güçleriyle çatışmalara girdiklerini ve cezaevinin hükümetin kontrolüne geçmesinin ‘istikrarı tehdit eden, kaos ve terörün geri dönüşüne zemin hazırlayabilecek ciddi güvenlik sonuçları’ doğurabileceğini savunmuştu. ABD’nin DEAŞ mensubu tutukluları nakletme süreci, SDG’nin kuzeydoğu Suriye’de hızlı biçimde çözülmesinin ardından geldi. Güvenlik endişeleri, salı günü Şeddadi Cezaevi’nden yaklaşık 200 örgüt mensubunun kaçmasının ardından daha da arttı. Suriye hükümet güçleri, kaçanların bir bölümünü daha sonra yeniden yakaladı.

El-Hol Kampı’ndaki istikrarsız güvenlik durumu

Bu arada, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) Suriye Sözcüsü Celine Schmitt bugün yaptığı açıklamada, DEAŞ mensuplarının ailelerini barındıran el-Hol Kampı’ndaki istikrarsız güvenlik durumu nedeniyle UNHCR yetkililerinin kampa giriş yapamadığını bildirdi.

Suriye güvenlik güçleri, hafta sonunda taraflar arasında varılan düzenlemeler çerçevesinde Kürt güçlerin çekilmesinin ardından çarşamba günü kuzeydoğu Suriye’deki el-Hol Kampı’na girmişti.

Ülke genelinde kontrolü tesis etmeye çalışan Şam yönetiminin askeri baskısı altında kalan SDG, son günlerde geniş topraklardan çekilerek, kuzeydoğudaki son kalesi konumundaki Haseke vilayetinde Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu kent ve kasabalara geri çekildi.

Schmitt, AFP’ye yaptığı açıklamada, “UNHCR son üç gün içinde el-Hol Kampı’na ulaşmayı başardı, ancak güvenlik durumunun değişkenliği nedeniyle henüz kampa giremedi” dedi.

El-Hol Kampı’nda yaklaşık 24 bin kişi yaşıyor. Bunların 15 binini Suriyeliler oluştururken, 42 farklı ülkenin vatandaşı olan yaklaşık 6 bin 300 kadın ve çocuğun büyük bölümünün ülkeleri tarafından geri alınması reddediliyor.

Schmitt, UNHCR ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) kampa ‘su yüklü tankerler ulaştırmayı başardığını’ ifade etti.

Schmitt, “UNHCR bugün ekmek dağıtımını yeniden başlatma umuduyla el-Hol Kampı’na dönüyor. Dağıtım son üç gündür durmuştu” dedi.

Schmitt, Suriye hükümetinin, ‘insani faaliyetlerin yeniden başlatılabilmesi için güvenliği sağlama ve UNHCR ile ortaklarına destek verme’ konusunda hazır olduğunu bildirdiğini de aktardı.

Schmitt ayrıca, UNHCR’nin kamptaki idari sorumluluğu, Suriye güçleri ile SDG arasında son çatışmaların başlamasından önce, 1 Ocak itibarıyla devraldığını kaydetti.

ABD destekli SDG, 2019 yılında DEAŞ’ın Suriye’deki son kalelerinin ele geçirilmesiyle sonuçlanan askeri operasyonlarda öncü rol oynamıştı.