Kudüs'ün ‘İsraillileştirilmesi’ ve kendi evini ‘uygun maliyetle’ yıkma seçeneği

Daha az Filistinli, daha çok toprak

İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla
İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla
TT

Kudüs'ün ‘İsraillileştirilmesi’ ve kendi evini ‘uygun maliyetle’ yıkma seçeneği

İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla
İllüstratör: Axel Rangel Garcia/Al Majalla

İşgal Altındaki Doğu Kudüs: Ahmed Mahir

İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal ettiği 1967 yılından bu yana iktidara gelen İsrail hükümetleri, ‘İsrailleştirme’ ve Yahudileştirme politikaları uygulayarak Kudüs’ün demografik yapısını değiştiriyor. İsrail'in Batı Şeria'daki bazı bölgeleri şehrin sınırları içine dahil etmesi, Filistin topraklarını ilhak eden bir duvar inşa etmesi, en az 12 yerleşim birimi kurması ve Filistin mahallelerindeki binlerce konut için yıkım emri çıkarması ya da fiilen yıkması sonucunda bugün Kudüs'ün idari sınırları 70 kilometreden fazla bir alana yayılmış durumda.

İsrail ordusunun buldozerleri, 1967 savaşında Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinin kontrol altına alınması ve işgal edilmesinin ardından onlarca Arap medeniyetinden kalma arkeolojik yapıyı yıktı. İsrail Turizm Bakanlığı, Eski Şehir bölgesinin kapılarında turistlere sadece 57 dini mekânı yanlış gösteren (ve Al Majalla’nın bir kopyasına ulaştığı) bir harita bile dağıttı. Haritada Yahudiler için 50, Hıristiyanlar için altı ve Müslümanlar için sadece bir kutsal mekan gösterildi. Oysa bölgede gerçekte üç dine de ait 700'den fazla dini, arkeolojik ve tarihi mekan bulunuyor. Bakanlık yaklaşık on yıl önce bu vahim hatayı fark ettikten, daha doğrusu bu hata İsrailli ve Filistinli insan hakları kuruluşları tarafından keşfedildikten sonra haritayı kullanımdan çekti.

İsrail'in dile getirilmeyen amacı, Filistinlilere kendi topraklarında yeni inşaat izni vermeyerek Kudüs'teki varlıklarını, bugün şehrin toplam alanının ve idari sınırlarının yaklaşık yüzde 15'ine tekabül eden küçük bir alanla sınırlamaktı. Ayrıca Filistin mahallelerinde çok sayıda yeni ev inşa edilmesine izin verilmesi, şehirde çok sayıda Filistinlinin olması anlamına geliyordu.

dcefvfde
İsrail Turizm Bakanlığı tarafından yaklaşık on yıl önce toplatılan Kudüs'teki dini ve kültürel arkeolojik alanları gösterdiği söylenen haritanın bir görseli

Kudüs Belediyesi’nin kentsel planlamasında ve resmi inşaat yönetmeliklerinde Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinin bazı noktaları kamusal alan ve park olarak belirlendi. Filistin mahallelerinin bir kısmının şehrin genel altyapısına, elektrik, kanalizasyon ve su şebekelerine bağlanmasını kabul etmeleri halinde şehirdeki Filistinlilerin büyük çoğunluğu için astronomik olan ve on binlerce doları bulduğu tahmin edilen ücretler talep edildi. Bu durum, ciddi bir konut sıkıntısı ve hızla artan kiralar olarak çifte krize yol açtı.

Bu durum, birçok Filistinliyi nüfusları hızla arttıkça izinsiz olarak arazilerinin çevresine evler inşa etmeye ve evlerini genişletmeye zorladı. Çünkü İsrail makamları onlara ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak alternatif bir mahalle geliştirme sistemi ve şehir planlaması sunmadı. Bunun sonucunda bugün yüz binlerce Filistinli evlerinin yıkılması tehdidiyle karşı karşıya.

Kudüs bir gayrimenkul meselesine indirgenemez ya da dar bir Filistin-İsrail çerçevesi içinde gösterilemez. Çünkü Kudüs’te yaşananlar tüm dünyada yankı bulur.

Kudüs'te ikamet eden bir Filistinli, uygun fiyatlı bir konut bulabilmek için Kudüs'ün idari sınırları dışındaki bölgelere doğru birkaç metreliğine bile çıksa Kudüs’teki kaydı silinip ikametgahı iptal edilecek ve Kudüslü kimliğini kaybedecektir. Çünkü ilgili İsrail yasalarına göre ikametgah yerinin Kudüs olduğunu kanıtlaması gerekiyor. Bu ekonomik ve sosyal zorlukların yanı sıra İsrail'in kısıtlamaları nedeniyle, Kudüs'ün işgali ve demografik yapısının değiştirilmesi başladığından bu yana Kudüs'te ikamet etme hakları ellerinden alınan binlerce Kudüslü var.

Uygun maliyetli yıkım

Kaçak evlerin ve izinsiz eklentilerin yıkılması, sadece üzerlerinde bıraktığı ciddi ve uzun süreli psikolojik etkisi nedeniyle değil, aynı zamanda belediyenin talep ettiği 30 bin doların üzerindeki yıkım maliyeti nedeniyle de Kudüslü Filistinlilerin belki de en büyük sıkıntısı olmaya devam ediyor. Aynı olayı, geçtiğimiz günlerde beni Silvan Mahallesi’ndeki evinin yıkıntılarını görmeye götüren Kudüslü Fahri Ebu Diyab da yaşadı. Çünkü belediye şubat ayında İsrail'in inşaat yönetmeliklerini ihlal ettiği gerekçesiyle evini tamamen yıkmıştı. Ebu Diyab belediyenin yıkım hizmetiyle evini kendinin yıkması arasında bir seçim yapamadı. Çünkü belediye genellikle İsrail yasalarına göre kaçak yapı olan evlerin sahiplerini ‘uygun maliyetli yıkım’ seçeneğine zorluyor. Bu da ciddi bir ekonomik kriz içinde olan Filistinlilerin birçok masraftan tasarruf etmek için evlerini kendilerinin yıkması anlamına geliyor.

İsrail makamlarının yıkım politikasını ‘seçici ve gelişigüzel’ olarak tanımlayan Ebu Diyab’ın evi ve bahçesindeki müştemilatı, belediyeyle uzlaşma umuduyla para cezalarını ödemeye başladığı 2010 yılında mahkeme tarafından yıkım kararı verildiğinden beri boştu. Ebu Diyab, bu süre zarfında belediyeye verilen vergi ve hizmet bedellerinin yanı sıra avukatlık ücretleri için toplam 85 bin dolar ödedi.

Çoğu durumda kriz, inşaat tamamlanır tamamlanmaz başlıyor ve inşaat sürecinde yıkım cezası verilmiyor. Daha ziyade yasal soruşturma ve mali cezalar döngüsü başlıyor. Bu durum içinde olan bir Filistinli, kendisi ve ailesi evlerinde kalırken, sanki ‘zaman kazanıyormuş’ gibi yıkımı yıllarca erteliyor. Ebu Diyab’ın söylediği gibi nihai bir karar çıkana kadar, resmi yıkım faturası ve bunun sonucunda ortaya çıkan hükümet ve banka prosedürleri ile muazzam borç ödenene kadar borçlu olmakla masraflardan tasarruf etmek için evini kendisinin yıkması arasında iki seçenekle karşı karşıya kalacak.

Ebu Diyab’ın evi el-Bustan Mahallesi’nde, güney tarafından Mescid-i Aksa yakınlarında yer alıyor. Ancak belediye, Eski Şehir bölgesine yönelik kentsel planının bir parçası olarak, İsrailli makamların bu Filistin mahallesinin Yahudi Kral Davut’un antik bahçesi olduğu şeklindeki resmi anlatısına göre tarihi statüsünü korumak için burayı ‘Kral Davut’ adlı bir parka dönüştürmek istiyor.

Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin İsrail tarafından işgal edilmesinden beş yıl önce yani 1962 yılında bu evde doğan Ebu Diyab, evin ve bulunduğu arazinin kendisinin ve ailesinin özel mülkü olarak kayıtlı olmasına rağmen, evi genişletmek için 1987 yılında ilk kez belediyeye başvurduğunda belediyeden inşaat izni alamadığını söylüyor.

Ebu Diyab'ın dördü çocuk on kişilik üç aileyi barındıran evi, eşsiz konumu ve evlerinin yıkılması tehdidi altındaki Silvan Mahallesi sakinlerinin sözcüsü haline gelmesinin ardından bir kültür salonuna dönüştü: Öyle ki burada eski ABD Başkanı Jimmy Carter da dahil olmak üzere ünlü siyasetçileri ve büyükelçileri ağırladı. İronik olansa aralarında ABD’nin İsrail Büyükelçisi Jack Lew'in de aralarında bulunduğu çeşitli Batılı ülkelerin büyükelçilerinden oluşan üst düzey bir yabancı heyet, Silvan Mahallesi sakinleriyle dayanışma içinde olduklarını ve Kudüs'ün Eski Şehri bölgesinin kimliğinin değiştirilmesini reddettiklerini ifade etmek üzere Ebu Diyab’ın evini yıkılmasından sadece bir hafta önce ziyaret etmesi oldu.

Ebu Diyab, sözlerini şöyle sürdürdü:

Yıkımdan sonra belediye bana bu yılın (2024) ev vergisini ödemem için yeni bir fatura gönderdi. Gördüğünüz gibi ev moloz yığınına dönmüş olsa da yaklaşık bin 400 dolarlık bir vergi talep ediliyor. Yandaki binayı görüyor musunuz? Başlangıçta tek katlı bir binaydı ve bugün İsrailli yerleşimciler tarafından inşa edilmiş altı katlı kaçak bir binaya dönüşmüş durumda. Ancak belediye onlara karşı hiçbir yıkım emri çıkarmadı. Bu durum, zulmün, ırkçılığın ve adaletsizliğin basit, ama açık bir örneğidir. Bugün ben kendi öz şehrimde bir mülteciyim.

Doğu Kudüs'teki ilk yıkım

İsrailli ve Filistinli tarihçiler ve araştırmacılar, Eski Şehir bölgesinin Filistin mahallelerindeki ilk yıkımın, 10 Haziran 1967’de İsrail ordusu buldozerlerinin Kudüs'ün en eski mahallelerinden birinde onlarca tarihi binayı yıktığı Mescid-i Aksa ve Batı Duvarı'nın bitişiğindeki Meğaribe Mahallesi’nde gerçekleştiğini söylüyorlar.

İsrailli Siyonist bir araştırmacı olan Shmuel Bachat, Hayfa Üniversitesi tarafından yayınlanan ve arşivinde yer alan, Al Majalla’nın bir kopyasına ulaştığı İbranice bir makalede, Levi Eşkol (eski İsrail Başbakanı) hükümetinin üst düzey yetkilileri yıkım kararını onayladıklarını belirtirken Eski Şehir bölgesindeki ‘işgalin mimarı’ olarak bilinen dönemin Kudüs Belediye Başkanı Teddy Kollek ve 1967 savaşı sırasında İsrail Ordusu Merkez Bölge Komutanı olan ve şehrin işgalinden sonra Kudüs'te büstü dikilen General Uzi Narkiss'in isimlerini verdi. Bachat, makalesinde ayrıca, Kudüs dışına ya da Ürdün’e ve Fas'a zorla göç ettirilen mahalle sakinlerinin akıbetinin yanı sıra yıkımı kınamak için Yahudilerin ve Arapların birlikte düzenledikleri protesto gösterilerine de değiniyor.

Kudüs'ün Arap mahallelerinde yeni konutlar inşa edilmesine izin verilmesi, şehirde çok sayıda Arap sakininin yaşayacağı anlamına geliyor.

Kudüs'e yaptığım son ziyaret sırasında, dedelerinden kalma evlerinden tahliye edilmekle tehdit edilen Şeyh Cerrah Mahallesi sakinleriyle olan dayanışmasıyla, İsrail Yüksek Mahkemesi önünde Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına karşı yaptığı savunmalarıyla, İsrail işgaline ve yerleşim birimlerinin inşasına karşı olmasıyla tanınan ve Peace Now (Barış Şimdi) hareketinin ilk kurucularından biri olan İsrailli avukat Daniel Seidemann ile ofisinde görüştüm.

Seidemann, Batı Kudüs'teki Beitar Caddesi’nde bulunan ofisinin penceresinden dışarıyı göstererek, “Şuradaki trafik lambasının arkasında işgal altındaki Doğu Kudüs'ü görüyorsunuz. Kudüs'ün yarısı işgal altında, diğer yarısı ise özgürken Kudüs yaşayamaz. Burada özgürlük, orada işgal var” ifadelerini kullandı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 4 Temmuz 1967 tarihinde 2253 sayılı kararı kabul edilmiş ve  İsrail'e tüm yıkım kararlarını iptal etmesi ve Kudüs'ün statüsünü değiştirecek her türlü eylemi derhal durdurması çağrısında bulunulmuştu. Bu kararı görmezden gelen İsrail, o tarihten bu yana Ürdün Krallığı tarafından yönetilen ve Batı Şeria'da Osmanlı döneminden beri tapu kütüğüne kayıt altında olan topraklara el koyup yüz binlerce dönümlük araziyi İsrail Devleti'ne ait topraklar olarak sınıflandırarak taşınmazların mülkiyetini işgal yoluyla elde etti.

İsrail’in 1948 yılında kurulmasından önce Yahudi İsraillilerin Kudüs'ün Eski Şehir bölgesinde kaybettikleri mülkleri talep etmelerine olanak tanıyan bir yasa tasarısı 1970 yılında kabul edildi.

“Kayıpların mülklerini koruma” bahanesiyle Filistinlilerin işgal altındaki topraklarda arazi kaydı yaptırmasını engelleyen 1967 tarihli askeri emir nedeniyle İsrail'in o tarihten bu yana el koyduğu Filistin topraklarının miktarına ilişkin kesin verilere ulaşmak zor olmasa da kafa karıştırıcı. Ancak Filistinli bir sivil kuruluş olan Kudüs merkezli Uygulamalı Araştırma Enstitüsü'nün verileri, işgal altındaki Batı Şeria'da inşa edilen İsrail yerleşim birimlerinin yüzde 51'i yani (2023 yılı itibariyle) yaklaşık 176 yerleşim biriminin İsrail tarafından el konularak devlet arazisi olarak sınıflandırılan araziler üzerinde olduğunu ve yüzde 49'unun Filistin toprakları üzerine inşa edildiğini gösteriyor.

xsvdfbrt
Fahri Ebu Diyab işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Silvan Mahallesi’ndeki evinin yıkıntıları arasında (Fotoğraf: Ahmed Mahir/Al Majalla)

Kudüs'te görüştüğüm, İsrailli sivil toplum kuruluşu B'Tselem (İşgal Altındaki Topraklarda İsrail İnsan Hakları Bilgi Merkezi) Saha Araştırmaları Direktörü ve B'Tselem Arapça Sözcüsü Kerim Cubran, İsrail’in ‘Kudüs'ün demografik yapısını bozmak için’ Kudüs'ün idari sınırları dışında kalan ve Kudüslü 300 bin Filistinlinin yarısından fazlasının yaşadığı Kefer Agap ve Şuafat Mülteci Kampı’nı almayı planladığını söyledi. Cubran, bu iki Filistin mahallesinin apartheid rejimi tarafından Ayırma Duvarı'nın inşa edilmesinden sonra halihazırda mekânsal olarak Kudüs'ün dışında kaldıklarını da sözlerine ekledi.

İsrail'in 1967 yılından bu yana Kudüs politikasının ‘Yahudiler için daha fazla, Araplar için daha az toprak’ ilkesine dayandığını söyleyen Cubran, “İsrail, şehir planlamasını, Filistinlilerin Kudüs'te yayılmalarını engellemek ve şehirdeki Arap nüfusu oranının artmaması ve bugün yaklaşık bir milyon olan şehrin toplam nüfusunun yüzde 25'iyle sınırlı kalmasını sağlamak için kullandığı siyasi araçlardan biri haline getirdi” dedi.

Kudüs'ten bahsederken şehrin dini karakterini göz ardı edilemez. Çünkü şehrin dini boyutu anlaşılmadan Kudüs'ü anlamak mümkün değil. Kudüs bir gayrimenkul meselesine indirgenemez ya da dar bir Filistin-İsrail çerçevesi içinde gösterilemez. Çünkü Kudüs’teki protestolar, şiddet olayları, insan hakları ihlalleri ve şehrin mimari ve demografik özelliklerinin değiştirilmesi dünyanın birçok şehrinde yaşayan çok sayıdaki Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman arasında yankı bulur.

İsrailli avukat ve hukukçu Seidemann, bana Eski Şehir bölgesinin, tasarımı on yıl süren üç boyutlu bir modelini gösterdi. Modelde üç dine ait kutsal mekânlar üç renkle gösterilmiş ve Yahudilik için mavi, Hıristiyanlık için turuncu ve Müslümanlık için yeşil renk kullanılmıştı.

Seidemann, aralarında Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman din adamları, tarihçiler, arkeologlar ve hukukçuların olduğu uzmanlardan oluşan bir ekiple bu model için bir de kitapçık yazdı. Kitabın dijital bir versiyonunu da hazırladı. Kitap, Eski Şehir bölgesinin sınırları içinde ve dışında belgelenmiş yüzlerce dini ve kültürel miras alanının ayrıntılarını ve hikayelerini anlatıyor.

Seidemann, son olarak şunları söyledi:

Kudüs, bu karmaşık dini bağlamı ciddiye alanlar için son derece hikmetli ve huzurlu bir şehir. Ancak bu bağlam göz ardı edildiğinde çok tehlikeli bir yere dönüşüyor.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.