Arap ülkeleri iki zirve arasında “tufandan” nasıl kurtulacak?

Bu zirveler gerçekleşmeden herhangi bir çözüm ne mümkün ne de sürdürülebilir olur

Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu
Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu
TT

Arap ülkeleri iki zirve arasında “tufandan” nasıl kurtulacak?

Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu
Bahreyn'in başkenti Manama'da 16 Mayıs'ta 33'üncüsü düzenlenecek olan Arap Birliği Zirvesi’ne katılacak Arap ülkelerinin liderlerini karşılama mesajı yazan bir reklam panosu

Elie el-Kasifi

Arap Birliği Zirvesi'nin 33’üncü olağan oturumu 16 Mayıs'ta Bahreyn'in başkenti Manama'da ilk kez gerçekleştirilecek. Zirve, sekizinci ayına giren ve askeri operasyonların hızı ne olursa olsun haftalar, aylar hatta yıllar boyunca devam etmesi muhtemel olan Gazze Şeridi'ndeki savaşının dayattığı gerçek bir istisnai durumda yapılacak. Gazze’deki savaş, böyle bir savaşın tüm bölgede, özellikle de bu açık savaştan etkilenen Arap ülkelerinde yaratabileceği tüm sonuçlarla birlikte uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşebilir.

Ancak bu istisnai durum, Manama’da yapılması planlanan Arap Birliği Zirvesi’ni, 1967 yılında Sudan’ın başkenti Hartum'da düzenlenen ve ‘Üç Hayır’ (İsrail’le uzlaşıya hayır, İsrail’i tanımaya hayır ve İsrail ile müzakereye hayır) adıyla anılan zirve ve Arap Barış Girişimi sayesinde Arap-İsrail çatışmasına yönelik Arap ülkelerinin yaklaşımında stratejik bir değişimin yaşandığı 2002 yılında Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta gerçekleşen zirve gibi istisnai bir zirveye dönüştürür mü?

Ne var ki yarın Bahreyn’de yapılacak zirvenin ne Filistin'de ne de Arap ülkelerinde iç ve dış etkenlerin iç içe geçtiği eski ve karmaşık krizlere radikal çözümler üretmesi beklenebilir. Zira bölge ülkelerinin kendi bölgelerinde etki sahibi olma konusundaki isteksizliğinin yanı sıra, Arap ülkelerinde sihirli bir değneğin dokunuşuyla kontrol altına alınamayacak çatışmalar ve iç savaşlar yaşanıyor. Buna bölgesel ve uluslararası sahnede kutuplaşan bir mücadele ve nüfuz için hummalı bir rekabet eşlik ediyor.

Belki de Arap ülkelerinin önündeki en büyük zorluk, Arap bölgesindeki uluslararası ve bölgesel çatışmanın büyüklüğünün farkında olmalarıdır. Mevcut olan çok sayıdaki krize getirilecek herhangi bir çözüm, her şeyden önce Arap ülkelerinin, sanki bu konuda hiçbir şey yapılamayacağı kesin bir sonuçmuş gibi, bu çatışmanın sömürülmesine karşı çıkmalarını gerektiriyor. Bundan dolayı Bahreyn’deki zirvenin, Arap bölgesi toprakları uluslararası kutuplaşmalar ve bölgesel yayılmacı hırslarla mücadele için bir sahaya dönüştüğünden, Arap ülkelerinin bu reddini daha önceki tüm zirvelerden daha fazla yansıtması bekleniyor. Bu aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarına saygı duyulmasını sağlamak, uluslararası kutuplaşmanın dinamiklerine kendi önceliklerini dayatmak ve bunları kendileri için gerçek fırsatlara dönüştürmek amacıyla, kendilerini uluslararası ve bölgesel olarak nasıl konumlandırabileceklerine dair fikirler ve kavramlar ortaya koyması için de büyük önem taşıyor.

Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm bulunması konusundaki kararlılığı, sadece Arap ülkelerinin başlıca davası olması açısından değil, aynı zamanda Arap bölgesindeki krizlere yönelik Arap ülkelerinin genel yaklaşımı açısından da birtakım sonuçları var

Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde geçtiğimiz yıl mayıs ayında yapılan zirvede ve yine geçtiğimiz yıl 11 Kasım’da gerçekleştirilen başkent Riyad’daki olağanüstü zirvede Arap ülkeleri, stratejik bir tercih olarak adil, kalıcı ve kapsamlı bir barışın, bölgedeki tüm halklar için güvenliği ve istikrarı sağlamanın ve onları şiddet ve savaş döngülerinden korumanın tek yolu olduğunu teyit ettiler. Bu barışın sağlanmasının İsrail işgalinin sona ermesinden ve Filistin meselesinin iki devlet temelinde çözülmesinden geçtiğini vurguladılar. Bu tutumun, Filistin meselesinin Arap ülkelerinin ortak davası olmasının gerçek anlamını yansıttığına şüphe yok. Çünkü Filistin-İsrail çatışmasını sadece yönetmek değil, çözmek de Arap bölgesinde yeni bir ufuk açıp, krizlerini ve iç savaşlarını ele almaya başlamasını sağlayacak.

Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasının çözümüne yönelik yaklaşımı ile bu çatışmaya yatırım yapmak isteyen ya da İran'ın ilk etapta yaptığı gibi, bölgede yayılmacı gündemleri uygulamak için kullanan diğer bölgesel yaklaşımlar arasındaki temel fark da burada yatıyor.

İsrail ise çatışmaya nihai bir çözüm aramıyor. Sadece bir yandan yerleşim birimlerini genişletirken ve Filistinlilerin haklarını ihlal ederken, diğer yandan çatışmayı yönetmek istiyor. Gazze’deki son savaşın patlak vermesinin başlıca sebeplerinden biri de bu. Gazze’deki savaş, her ne kadar yükünü taşımamak için mümkün olduğunca uzak durmaya çalışsa da İran'ın da güçlü bir dahli olduğu bir savaştır. Ancak uzak durmaya çalışması, siyasi meyvelerini toplamaya ve tüm bölgedeki yayılmacı gündemi çerçevesinde bunları geliştirmeye çalışmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan geçtiğimiz aralık ayında İran ve İsrail'in anlaştığı tek konunun iki devletli çözümün reddi olduğunu söyledi!

XSDVFBRG
Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde düzenlenen Arap Birliği Zirvesi öncesinde toplu fotoğraf çektiren Arap ülkelerinin liderleri, 19 Mayıs 2023

Arap ülkelerinin Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm bulunması konusundaki kararlılığı, sadece Arap ülkelerinin başlıca davası olması açısından değil, aynı zamanda Arap bölgesindeki başta Libya, Sudan, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan'daki sıcak ve soğuk iç savaşlar olmak üzere mevcut krizlere yönelik Arap ülkelerinin genel yaklaşımı açısından da birtakım sonuçları var. Filistin’deki trajedi Gazze’deki savaşta zirveye ulaşırken, çatışmayı bölgesel manipülasyon çemberinden ve İsrail'in güç mantığından çıkaracak nihai bir çözüm arayarak bu tür savaşların tekrarlanmasını önlemek için çalışmak, ahlaki ve siyasi açıdan bir zorunluluktur. Arap ülkelerinin stratejik seçeneği olarak adil ve kapsamlı bir barış önerisi de Arap bölgesinde bu öneriye bağlı kalmayan, ona karşı çıkan ve onun ahlaki ve siyasi temellerini zayıflatmaya çalışan her türlü siyasi ve askeri projenin siyasi meşruiyetini ortadan kaldırır.

Burada 2002 tarihli Beyrut’taki Arap Birliği Zirvesi'nde kabul edilen Arap Barış Girişimi'ne Lübnan devletinin Arap Birliği kararlarına ilkeleri gerekçesiyle bağlı olmasına rağmen, iki devletli çözümü açıkça reddeden Lübnan'daki Hizbullah başta olmak üzere, İran'ın Arap dünyasında kırk yıldır kurmaya ve geliştirmeye çalıştığı ‘milis imparatorluğu’ kastediliyor. Söz konusu milisler, bölgesel ve uluslararası müdahalelere açık iç çatışmalara sahne olan Arap ülkelerinde, özellikle de Suriye, Irak ve Lübnan'da konuşlanmış durumdalar. Buralardaki çatışmalardan besleniyorlar. Çünkü pratikte İsrail'e karşı direniş kisvesi altında ulus devleti zayıflatmaya, siyasi ve sosyal temellerinin altını oymaya yatırım yapıyorlar. Fakat asıl hedefleri içsel kalmaya devam ederken, İran'ın yayılmacı projesinin bir parçası olarak ülkelerindeki hükümeti kontrol etmek olarak özetleniyor.

Savaşın etkili tarafları ‘ertesi gün’ için gerçek planlarını açıklamazken, aktif halde hareket eden Arap ülkeleri, Arap Barış Girişimi temelinde çatışmanın nihai çözümüne ilişkin net bir vizyona sahipler.

Dolayısıyla Arap bölgesindeki soğuk savaşa çözüm bulunması için bu milislerin niyetlerinin açığa çıkarılması ve etkilerinin azaltılması gerektiği bir gerçek. Ancak bu zorlu ve karmaşık bir görev. Çünkü bu görev, İran'ın yayılmacı stratejisini değiştirmeye ne kadar istekli olduğu ve bölge ülkelerinin egemenliğine karşılıklı saygıya dayalı bir bölgesel çıkar sistemi inşa etmeye ne kadar inandığı ile ilişkili. Burada sorulması gereken soru ise Tahran'ı milislere yatırım yapma temeline dayanan bölgesel stratejisini değiştirmeye zorlamak için Körfez'in her iki yakasında iyileşen ilişkilerden nasıl faydalanılacağı sorusudur.

Bu çerçevede 19 Mayıs 2023 tarihinde Cidde'de düzenlenen Arap Birliği Zirvesi'nin nihai bildirisinde, bu milislerle ilgili bir maddenin eklemiş olması da gözden kaçırılmamalı. Bahsi geçen bildiride, Arap ülkelerinin iç işlerine dışarıdan müdahalenin durdurulması ve devlet kurumlarının kontrolü dışında silahlı grupların ve milislerin oluşumuna verilen desteğin tamamen reddedilmesi vurgulandı. Ayrıca, iç savaşların bir tarafın diğerine karşı zafer kazanmasına yol açmayacağı, aksine halkların acılarını arttıracağı, kazanımlarını daha da yok edeceği ve ülkedeki vatandaşların isteklerinin gerçekleşmesini engelleyeceğinin altı çizildi.

Söz konusu ‘iç çatışmalara’ tanık olan ve çatışan tarafların en güçlüsünün açıkça ve net bir şekilde İran tarafından desteklendiği Arap ülkelerindeki durumun gerçek tanımı budur. Bu da onu daha önce Arap ülkelerinde patlak veren çatışmalardan, özellikle de 1975-1990 yıllarında yaşanan ve taraflarının hiçbirinin bölgesel bir projeye tam olarak dahil olamadığı Lübnan'daki iç savaştan temelde farklı kılıyor. Bu durum, iç savaşı durduran Taif Anlaşması sayesinde, halen iç savaşın yıkıcı etkilerinden kurtulamamış olsa da Lübnan’daki krize Arap ülkeleri tarafından bir çözüm üretilmesine elverişli bir iç, bölgesel ve uluslararası ortam yarattı. Ancak Yemen, Irak, (İran'la olan ilişkisi nedeniyle rejiminin doğasının dönüştüğü) Suriye ve Lübnan'daki milislerin organik birlikteliği, İran'ın çözüm bulma ve bölgedeki Arap ülkelerinin çıkarlarının önceliğini tanıma konusundaki isteksizliği, bahsi geçen ülkelerdeki krizlere Arap ülkelerinin çözümler üretmesini oldukça zorlaştırıyor.

Bu milislerin İran'dan bağımsız olmaları meselesi, Hamas Hareketi için de geçerli. Çünkü Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm bulunması, Hamas’ın ‘iki devletli çözüme’ ciddi bir şekilde katılmaya ne kadar istekli olmasıyla bağlantılı. Belki de bu katılım artık Filistin ulusal kararının bağımsızlığının başlığıdır. Zira bu, pratikte Hamas'ın İran'ın etkisinden çıkmaya hazır olduğu anlamına gelecektir. Oslo Anlaşmalarının Filistin’in merhum lideri Yaser Arafat'ın Arap ülkelerinin Filistin ulusal hareketi üzerindeki etkisinden kurtulma çabasının bir sonucu olması gibi, Gazze’deki savaş da İran'ın ‘Filistin davasına mutlak ve eleştirilemez destek verdiği’ söylemini, bu savaş sırasında yaptığı karmaşık ve ‘özel’ hesaplar ve kurduğu denklemler bakımından ciddi şekilde sorgulanmasına neden oldu.

Tüm bunlar, Gazze'deki savaşın ertesi gününün geleceğinin bir parçası. Bu, aynı zamanda tüm bölge için bir ‘ertesi gün’ olacaktır. Dolayısıyla abluka altındaki Gazze Şeridi'nde devam eden savaş, bir ertesi gün mücadelesine dönüşmüş durumda. Savaşın etkili tarafları ‘ertesi gün’ için gerçek planlarını açıklamazken, aktif halde hareket eden Arap ülkeleri, Arap Barış Girişimi temelinde çatışmanın nihai çözümüne ilişkin net bir vizyona sahipler. Bu vizyon, Arap ülkelerinin elindeki bir güç kartı haline gelirken, onsuz ertesi gün olamaz. Dahası, çatışmaya nihai bir çözüm bulunmadan ve iki devletli çözüm yürürlüğe girmeden, ABD'nin istediği gibi İsrail bölgeye entegrasyonu söz konusu dahi olamaz. Bu yüzden bölgedeki olaylar henüz çözüme kavuşturulmamış, hatta daha da tırmanarak kutuplaşmaya yol açmışken Arap ülkelerinin Bahreyn’de yapılacak Arap Birliği Zirvesi’nde çözümle ilgili vizyonlarını bir kez daha teyit etmeleri büyük önem taşıyor. Çünkü sadece alternatif seçeneklerin değerlendirilmesi bile, Arap ülkelerinin ortaya koyduğu yol haritasının ‘tufandan’ kurtulmanın tek yolu olduğunu gösteriyor. Eğer Arap ülkeleri tek başlarına bir çözüm dayatamazlarsa, onlarsız bir çözüm de mümkün değil. Daha da önemlisi böyle bir çözüm sürdürülebilir olmaz.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.