Irak’taki silahlı grupların İsrail'e fırlattığı roketler ABD’yi ve İran'ı endişelendirdi

Irak’taki silahlı grupların İsrail’e yönelik roketli saldırıların son dönemde artması, bölgede gerilimin tırmanmasına yol açabileceği endişesine neden oldu

Iraklı silahlı gruplardan Hizbullah Tugayları, üyelerinin İsrail bayrağını çiğnediği bir askerî geçit töreni düzenledi (Reuters)
Iraklı silahlı gruplardan Hizbullah Tugayları, üyelerinin İsrail bayrağını çiğnediği bir askerî geçit töreni düzenledi (Reuters)
TT

Irak’taki silahlı grupların İsrail'e fırlattığı roketler ABD’yi ve İran'ı endişelendirdi

Iraklı silahlı gruplardan Hizbullah Tugayları, üyelerinin İsrail bayrağını çiğnediği bir askerî geçit töreni düzenledi (Reuters)
Iraklı silahlı gruplardan Hizbullah Tugayları, üyelerinin İsrail bayrağını çiğnediği bir askerî geçit töreni düzenledi (Reuters)

Irak'taki İran yanlısı silahlı grupların son birkaç haftadır İsrail'e yönelik roket saldırılarını arttırması Washington'da endişelere yol açarken, İran'ın müttefiklerinden bazıları da saldırıların kan dökülmesine yol açması halinde İsrail'in misilleme yapmasından ve bölgede gerilimin tırmanmasından korkuyor.

Batılı yetkililer ve İsrailli uzmanlar her ne kadar yüzlerce kilometre uzaktan düzenlenen bu saldırıları İsrail için Hamas Hareketi’nin ve Hizbullah’ın doğrudan saldırıları kadar büyük bir tehdit olarak görmese de saldırıların sıklığı ve karmaşıklığı artmış durumda.

ABD'li yetkililere ve İsrail ordusunun kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre saldırılardan en az ikisi hedeflerini vururken, ABD ve İsrail savunma sistemleri çok sayıda füze ve mermiyi karşılamak zorunda kaldı.

İran’ın ve ABD'nin endişeleri

ABD merkezli düşünce kuruluşu Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Michael Knights, genel olarak kullanılan silah sistemlerinin çeşitliliğinin ve saldırıların sıklığının arttığını belirtti. Knights, bu durumun ‘İsrail'in görevini zorlaştıracağını ve savunma alanındaki maliyetlerini arttıracağını’ söyledi.

Reuters, aralarında Iraklı silahlı gruplar ve İran'ın Direniş Ekseni olarak bilinen bölgesel müttefik ağındaki diğer gruplardan kaynakların yanı sıra, ABD ve bölge ülkelerinden yetkililerin de araların bulunduğu 10'dan fazla kişiyle konuştu. Bu kişilerin çoğu hassas bir konuda samimi değerlendirmelerde bulunabilmek için isimlerinin gizli kalmasını şart koştu.

Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) ve Nuceba Hareketi gibi Iraklı silahlı grupların saldırılarının Washington'da giderek artan bir endişeye yol açtığı belirtiliyor. Bunun yanı sıra kapsamlı bir bölgesel çatışmadan kaçınmak için İsrail ile çatışmalarını dikkatle ölçüp biçen İran ve Lübnan'daki müttefiki Hizbullah’ta da bazı çevreler bu konuda tedirgin.

İran’a yakın Iraklı gruplar arasındaki hâkim görüşü aktaran Direniş Ekseni komutanlarından biri, “Direniş Ekseni’ni, şu an istemediği bir duruma bulaştırabilirler” dedi.

“Doğal bir seyir”

Direniş Ekseni’nin en örgütlü unsurları olan İran ve Hizbullah geçmişte Iraklı grupları dizginlemeye çalışmıştı.

Irak’ta İsrail’e yönelik saldırılara katılan başlıca silahlı gruplardan biri olan Nuceba Hareketi Sözcüsü Hüseyin el-Musevi Reuters'a yaptığı açıklamada, saldırıların, Iraklı grupların rolünün ‘doğal bir seyri’ olduğunu ve Gazze'deki savaşın maliyetini arttırmayı amaçladığını söyledi.

Direniş Ekseni tarafından yürütülen operasyonların zaman ya da mekanla sınırlı olmadığını söyleyen Musevi, “Direniş Ekseni gruplarından biri olarak haklı olduğumuz ve arkamızdaki halk ve resmi iradeyi temsil ettiğimiz sürece sonuçlarından korkmuyoruz” ifadelerini kullandı.

xscdvfrgb
Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, İran Dışişleri Bakan Vekili Ali Bakıri'yi Beyrut'ta ağırladı (Hizbullah Medya Ofisi/Reuters)

Hem Washington hem de Tahran'la ittifakını dikkatli bir şekilde dengeleyen Irak hükümeti, saldırıları resmen onaylamadı, ancak durduramadı ya da durdurmak istemedi.

Eleştirmenlere göre bu durum, İran'a yakın Iraklı silahlı grupların siyasi kanatlarının yer aldığı bir koalisyon tarafından kurulan hükümetin başında olan Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin otoritesinin sınırlarını gösterirken, aynı zamanda Irak'ın iş dünyasına kapılarını açan istikrarlı bir ülke olarak imajını düzeltme çabalarını da baltalayabilir.

Iraklı silahlı grupların kökleri

Irak İsrail'i tanımıyor ve 2022 tarihli bir yasa, İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye çalışanlar ya ölüme ya da müebbet hapis cezasına çaptırılmasını öngörüyor.

Ne İsrail ne de Irak hükümetleri yorum taleplerine yanıt verirken, ABD Dışişleri Bakanlığı da konuyla ilgili yorum yapmayı reddetti.

Iraklı silahlı grupların kökleri 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin düşürülmesinin ardından Irak'ta ABD güçlerine karşı verilen mücadeleye dayanıyor. O zamandan beri bölgede daha fazla alana erişen bu grupların ve Kızıldeniz'deki gemilere saldırılar düzenleyen Yemen'deki Husiler gibi İran’ın diğer müttefiklerinin rolleri de ivme kazandı.

Iraklı silahlı gruplar, İran'ın Suriye savaşında desteklediği Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed'e bağlı güçlerin yanında yer alarak, İsrail sınırına yakın bölgelerde mevziler edindiler. Bunun yanında 2021 ve 2022'de Suudi Arabistan’a ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) karşı insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen saldırıların sorumluluğunu kimliği belirsiz bir Iraklı grup üstlendi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’dan aktardığı habere göre Michael Knights, Iraklı silahlı grupların İsrail'e yönelik saldırılarının Bağdat'ın güneyindeki bölgelerden ve Irak-Suriye sınırında İran yanlısı grupların kontrolündeki bölgelerden düzenlendiğini söyledi.

Füzelerin Irak'tan İsrail'e ulaşabilmesi için Suriye, Ürdün ya da Suudi Arabistan üzerinden geçmesi gerekiyor.

Yanlış hesaplama

Direniş Ekseni komutanlarından biri, İran’ın Iraklı grupların İsrail'e karşı bölgesel savaşa katılmasını istemesine rağmen, yanlış hesap yapmalarından her zaman endişe duyduğunu ifade etti.

Iraklı silahlı gruplar, geçtiğimiz ocak ayında Ürdün'de ABD üssüne İHA ile düzenledikleri saldırıda üç ABD askerini öldürerek, istemeden de olsa büyük bir bölgesel gerilimi tetiklemişlerdi.

Irak’a komşu bir Arap ülkesini hedef alarak ve ABD askerlerini öldürerek ABD'nin ve bölge ülkelerinin kırmızı çizgilerini aşan saldırı üzerine ABD hem Irak’ta hem Suriye'de hava saldırıları düzenledi. Saldırılar sonucunda çok sayıda kişi öldü.

İranlı ve Iraklı kaynaklar o dönemde Reuters'a yaptıkları açıklamalarda gerilimin tırmanma riskinin, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun yurt dışı kolu Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Bağdat'a giderek, Iraklı silahlı gruplardan saldırılarını azaltmalarını istemesini gerektirecek kadar ciddi olduğunu söylediler.

ABD askerlerini hedef alan saldırılar durduktan sonra kısa bir süre sakin bir ortam hâkim olsa da bu sürenin ardından Iraklı silahlı gruplar bu kez İsrail'e odaklandılar.

Konunun hassas olması nedeniyle isminin açıklanmaması şartıyla konuşan İranlı üst düzey bir yetkili, Iraklı grupların odak noktasının Gazze savaşı nedeniyle İsrail üzerindeki baskıyı sürdürme planı çerçevesinde İsrail’e kaydığını söyledi.

Bu saldırıların karmaşık ve sık olmasının Iraklı silahlı grupların yarattığı tehditteki artışa işaret ettiğini söyleyen İranlı yetkili, “ABD ordusu, askerlerini korumak ve müttefiklerinin savunmasını güçlendirmek için harekete geçmekte tereddüt etmeyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Artan tehditler

Irak daha önce de 1991 yılında Körfez Savaşı sırasında İsrail'i tehdit etmiş, Saddam Hüseyin, Tel Aviv ve Hayfa’yı scud füzeleriyle yaylım ateşine tutmuştu.

Washington, o dönemde, Irak ordusunu Kuveyt'ten çıkarmak için ABD öncülüğünde Arap ordularından oluşan koalisyona zarar verebilecek bir gerilimden kaçınmak için İsrail'i karşılık vermemeye ikna etti.

Hamas üyelerinin 7 Ekim 2023 tarihinde İsrail'e saldırması ve ardından Gazze'deki savaşın başlamasından sonra, Iraklı silahlı grupların yanı sıra İran'la müttefik olan diğer gruplar da Filistinli gruplarla dayanışma içinde saldırılar düzenleyeceklerini açıkladılar.

Söz konusu gruplar başlangıçta ağırlıklı olarak ABD’nin Irak ve Suriye'deki askeri üslerini hedef alsalar da 2 Kasım'da İsrail'e yönelik ilk saldırılarını duyurdular.

Bunu takip eden aylarda İran yanlısı silahlı grupların saldırıların sorumluluğunu üstlendikleri açıklamalara göre silahlı grupların ABD güçlerine yönelik saldırıları açıkça durdurmasından sonra bile, dördü şubat ayında olmak üzere İsrail'e başka saldırılar düzenlendiği iddiası ortaya atıldı.

İddia edilen saldırıların sayısı mart ayında 17'ye yükseldi. Bu ise söz konusu saldırıların mayıs ayında iki kattan fazla aratarak günlük ortalama bir saldırıya tekabül ettiği anlamına geliyor. Ancak ABD'li yetkililer ve İran yanlısı Direniş Ekseni’nden bir kaynak, iddia edilen saldırıların hepsinin gerçek olduğundan emin olmadıklarını söylediler.

Reuters, tam olarak kaç saldırı düzenlendiğini ya da kaçının hedefini vurduğunu belirleyemedi.

İddialara genellikle sosyal medya platformlarında yayınlanan ve füzelerin Irak'ın uzak çöl bölgelerinden fırlatıldığını gösteren videolar eşlik ederken, silahlı unsurların dini figürlerin isimlerini zikrettikleri duyuruluyordu. Reuters bahsi geçen videoların ne zaman ve nerede çekildikleri de teyit edemedi.

“Sınırsız yetki”

İsrail, komşusu olduğu ülkelerde düzenlediği hava saldırıları hakkında nadiren yorum yapıyor. Ancak 2019 yılında Irak'ta İran yanlısı gruplara ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğine inanılıyor. Zira İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, orduya ‘İran'ın planlarını engellemek’ üzere harekete geçmeleri için ‘sınırsız yetki’ verdiğini söyledi.

İsrail ordusu, Irak'taki İran yanlısı gruplar tarafından fırlatıldığı öne sürülen füzeler hakkında bilgi istendiğinde yorum yapmaktan kaçındı.

İsrailli yetkililer, ilki kasım ayında bir okulu, ikincisi ise nisan ayında bir deniz üssünü hedef alan ve İsrail basınında saldırının Irak’tan yapıldığı belirtilen, kıyı kenti Eilat'a yönelik en az iki saldırıyı kamuoyu önünde teyit ettiler.

Bunun yanında İsrail ordusu, ‘doğudan’ gelen ve Irak’tan fırlatıldıkları düşünülen füzelerin hava savunma sistemi tarafından imha edildiğini, saldırılar sonucunda herhangi bir yaralanma ya da ölüm vakası bildirilmediğini açıkladı.

İsrail Hava Kuvvetleri'nden emekli general ve eski askeri istihbarat şefi Amos Yadlin, İsrail'e yönelik saldırıların oluşturduğu tehdidin düzeyinin, Lübnan'daki Hizbullah’ın ya da Yemen'deki Husilerin oluşturduğu tehditten ‘daha düşük’ olarak sınıflandırıldığını söyledi.

ABD Savunma Bakanlığı’ndan (Pentagon) bir yetkili, Ortadoğu'nun çeşitli yerlerinde faaliyet gösteren ABD güçlerinin, ABD’nin İsrail'i ve bölgesel güvenliğini savunma taahhüdü çerçevesinde Irak'tan fırlatılan füzeleri önlediğini açıkladı. Yetkili, artan tehditler karşısında bu tür önlemlerin de arttığını ifade etti.



Batı Şeria’da yerleşimciler Müslümanların türbelerine baskın düzenledi, ABD’li televizyon ekibine saldırdı

İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)
TT

Batı Şeria’da yerleşimciler Müslümanların türbelerine baskın düzenledi, ABD’li televizyon ekibine saldırdı

İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'da, Nablus'un güneyinde bulunan ve İsrail yerleşimcilerinin şiddetinin arttığı Kusra köyüne doğru ilerliyor (AFP)

Filistinli yerel ve güvenlik kaynakları, dün sabaha karşı Batı Şeria’nın kuzeyindeki Nablus’un güneydoğusunda yer alan Avurta köyündeki İslami türbelere İsrailli yerleşimcilerin baskın düzenlediğini bildirdi.

Filistin Haber ve Enformasyon Ajansı’nın (WAFA) kaynaklara dayandırdığı haberinde, “yüzlerce yerleşimcinin İsrail güçlerinin koruması altında Avurta köyüne girdiği ve söz konusu türbelerde Talmudik ritüeller gerçekleştirdiği” belirtildi.

Kaynaklar ayrıca İsrail güçlerinin, yerleşimcilerin baskınıyla eş zamanlı olarak Nablus çevresindeki Deyr Şeref ve Avurta kontrol noktalarını kapattığını aktardı.

Şarku’l Avsat’ın WAFA’dan aktardığına göre yerleşimciler cumartesi günü de Batı Şeria’daki saldırılarını artırdı. İsrail güçlerinin koruması altındaki yerleşimcilerin Ramallah, Cenin, El Halil ve Nablus kentlerinde düzenlediği saldırılarda, aralarında iki kız kardeşin de bulunduğu çok sayıda Filistinli yaralandı.

Bu arada İsrail basını cumartesi günü, aşırı sağcı yerleşimcilerin işgal altındaki Batı Şeria’da ABD’li bir televizyon ekibi ile Filistinli bir aileye saldırdığını bildirdi. Olayda bir erkek ile bir kadının yaralandığı belirtildi.

WAFA, olayın Nablus’un güneyindeki Calud köyünde meydana geldiğini belirtirken, NBC News ise kanalın birkaç gazetecisinin saldırıya uğradığını bildirdi.

Alman Haber Ajansı’nın (DPA) haberine göre gazeteciler, daha önce terk etmek zorunda kaldıkları evlerine dönmek isteyen Filistinli bir aileye eşlik ediyordu.

WAFA, yerleşimcilerin NBC News ekibinin içinde bulunduğu aracın ön camını kırdığını bildirdi.

NBC News’in uluslararası muhabiri Matt Bradley, saldırıyı şöyle anlattı: “Bir araçtan atlayıp bize saldırdılar, ardından tekrar araçlarına binip uzaklaştılar.”

Bradley’nin koluna iki kez vurulduğu ve daha sonra yakındaki bir klinikte tedavi gördüğü belirtildi.

İsrail ordusu ise güvenlik güçlerinin Calud köyüne “başka olayların yaşanmasını önlemek ve bölgede düzeni yeniden sağlamak amacıyla” konuşlandırıldığını açıkladı. Ordu, “her türlü şiddeti en sert ifadelerle kınadığını” bildirdi.


Mazlum Abdi Yeni Suriye'de savaşta ustalaştığı gibi siyaset dilinde de ustalaşabilecek mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Mazlum Abdi Yeni Suriye'de savaşta ustalaştığı gibi siyaset dilinde de ustalaşabilecek mi?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Subhi Franjieh

26 Ağustos 2026 Salı günü, Suriye’nin başkenti Şam'dan onlarca yıllık askeri kariyerinin sonunu ilan ederek, hep arzu ettiği gibi siyasetin kapılarından içeri adım atan Mazlum Abdi’nin hayatındaki en büyük dönüm noktasıydı. Artık çatışmaya, askeri üniformaya, kod adlarına ve saklanmaya gerek yoktu. Beşşar Esed'in Suriye'sinden ölümden kaçarak ayrılmıştı. Şimdi ise Yeni Suriye'de, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Cumhurbaşkanlığı Danışmanı unvanını taşıyarak güven içinde duruyordu. 10 Ekim 2015'teki kuruluşundan bu yana Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) komuta eden general, ‘Mustafa Halil Abdi’ veya ‘Ferhad Abdi Şahin’ adlarının yanı sıra diğer pek çok adıyla ve en bilineniyle ‘Mazlum Abdi’ idi.

Abdi, 1967 yılında küçük yaşta ayrılıp yetişkin biri olarak döneceği Ayn el-Arap (Kobani) kentinin Gassaniye köyünde doğdu. İlköğrenimini burada tamamladı. ABD tarafından 2014 yılında ilk kez burada test edildi. Ayn el-Arap'tan (Kobani), üniversiteye kadar olan eğitimini tamamlayacağı Halep’e gitti. Ancak mühendislik bölümündeki üniversite yılları yarıda kaldı. Kürt meselesindeki siyasi faaliyetleri ve PKK kurucusu Abdullah Öcalan ile kurduğu güçlü ilişki nedeniyle kendisini defalarca kez tutuklayan Baba Esed rejiminden kaçarak Halep'i terk etti.

Abdi, üniversite çağında Suriye'den kaçarak PKK saflarında aktif ve etkin bir isim haline geldi. Avrupa'da parti saflarında çeşitli aşamalardan geçtikten sonra, yeni 2000 başlarında partinin askeri kalesi olan Kandil Dağları'na ulaştı.

Suriye'ye dönüş ve Kürt gücünün inşası

Kandil Dağları, Abdi için yalnızca bir eğitim ve askeri kademelerde yükselme alanı değil, aynı zamanda ölümün kalbinde ölümden kaçılacak güvenli bir sığınaktı. Zira PKK, siyaset koridorlarında terör listelerinde yer alan, devletlerin peşine düştüğü ve orduların savaştığı bir yapılanmaydı.

Abdi, uzun yıllar boyunca PKK ile birlikte savaştı. Dağlar ve cepheler arasında mekik dokuyarak askeri deneyim kazandı. 2011 yılında Suriye Devrimi'nin başlamasının ardından, ‘Suriye Kürdistanı’nın çekirdeğini oluşturması umuduyla kendisini Suriye'ye gönderen parti liderlerinin takdirini kazandı.

Suriye'ye dönerek memleketi Kobani'ye yerleşen Abdi için burada yeni bir askeri süreç başladı. İleride DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) şemsiyesi altında 89 ülke tarafından desteklenecek olan bir Kürt-Arap askeri gücünün çekirdeğini oluşturacak Halk Koruma Birlikleri (YPG) adıyla bilinen Kürt askeri grubunun yapılanması da burada doğdu.

cfgrthyj
Mazlum Abdi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke yakınlarında bir basın toplantısı düzenlerken, 24 Ekim 2019 (AFP)

Abdi, 2012-2014 yılları arasında Kobani'deki YPG’yi güçlendirmeyi başardı. Kürt bir heyetle birlikte Beşşar Esed ile bir görüşme gerçekleştirdi ve geçen yılların ile Suriye Devrimi'nin, Esed yönetiminin otoriter zihniyetini değiştirmediğini idrak etmiş bir şekilde bu görüşmeden ayrıldı.

Abdi, Suriye'deki Kürt gençlerini saflarına katmaya odaklandı ve 2014 yılında ‘İslam Devleti’ bahanesiyle Suriyelilerin kanını döken DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla bu çabaları daha da büyük bir başarıya ulaştı. Suriye'de yarattığı dehşet ortamıyla DEAŞ terör örgütü, birçok gücün hedeflerini ve ittifaklarını yeniden şekillendirdi. Öyle ki, Esed rejimiyle savaşmak (muhalif gruplar) ve ‘Suriye Kürdistanı’ hayalini gerçekleştirmek (YPG) için silahlananların birçoğu, yayılmasını engellemek amacıyla namlularını DEAŞ’a da çevirdi. Sanki herkes, özünde Esed tiranlığına benzeyen ve Suriye topraklarını bir harabeye dönmüş olsa bile yönetmek uğruna herkesi öldürmeye hazır olan ikinci bir tiranla savaşıyordu.

DEAŞ denklemi değiştirdi ve Washington'ın kapılarını araladı

Hedeflerdeki değişimler, DEAŞ terör örgütünün ortaya çıkmasıyla birlikte sadece Suriyeli güçlerle sınırlı kalmadı. Tüm dünyadaki siyaset koridorlarını ve askeri kışlaları da kapsadı. Suriye ve Irak'ta hızla yayılmaya başlayan DEAŞ, dünyayı tehdit etti, dünyanın dört bir yanından aşırılık yanlılarını saflarına kattı ve pek çok ülkede askeri operasyonlar gerçekleştirdi. Böylece Ortadoğu, uluslararası müdahalelerin kıblesi haline geldi. Bunun sonucunda, tehdidi Ortadoğu sınırlarını aşan DEAŞ terör örgütüyle mücadele etmek amacıyla 2014 yılının eylül ayında DMUK kuruldu.

DMUK’a öncülük eden ABD, Suriye topraklarında ortaklar aramaya başladı. Gözler ve görüşmeler, birçok cephede Suriye rejim güçleriyle savaşan Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) çevrilmişti. DMUK’un kurulduğu ilk aylarda ÖSO komutanları ile ABD arasında birçok görüşme gerçekleşti. Washington uluslararası koalisyonun silahlarını DEAŞ terör örgütüne yöneltmek isterken ÖSO, bu silahları iki düşmana, yani hem DEAŞ’a hem de Esed'e çevirmek istiyordu.

“Abdi ve arkadaşlarının beklentileri, Washington'ın hedefleriyle kesişti. Washington, Kürt gücünü desteklemeyi DEAŞ’a karşı askeri bir kazanım, Suriye sınırında bir Kürt gücünün yükselişini ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak gören Türklere baskı kurmak için ise siyasi bir kazanım olarak görüyordu.

Kobani'de, ABD’nin Suriyeli muhaliflerle yürüttüğü görüşmelerle eş zamanlı olarak, Abdi ve arkadaşları ABD’nin bir sınavından geçiyordu. YPG, DEAŞ’a karşı küçük çaplı çatışmalara girmesi için desteklendi ve testi başarıyla geçti. Zira Washington'ın taleplerine bağlı kaldı ve silahını DEAŞ dışında başka bir cepheye çevirmeyerek DMUK’un bir ortağı olmayı kabul etti. Abdi ve arkadaşlarının beklentileri, Kürt gücünü desteklemeyi DEAŞ’a karşı askeri bir kazanım, Suriye sınırında bir Kürt gücünün yükselişini ulusal güvenliklerine doğrudan bir tehdit olarak gören Türklere baskı kurmak için ise siyasi bir kazanım olarak gören Washington'ın hedefleriyle kesişti. Çünkü Türkiye, onlarca yıldır PKK’ya karşı açık bir savaş yürütüyordu.

Türklerin endişesini hafifletmek amacıyla Washington, Suriye'de DEAŞ’la mücadele için yeni bir güç dizayn etmeye başladı. Ana gövdesini Suriyeli Araplar, Kürtler ve Süryanilerin oluşturduğu, çekirdeğinde YPG’nin yer aldığı bu güce, PKK’nın Suriye topraklarındaki hedefini gerçekleştirmek üzere Kandil Dağları'ndan gelen Mazlum Abdi komuta ediyordu. Mazlum Abdi, uluslararası koalisyona yönelmesinin, hedeflerinin gidişatında büyük bir dönüm noktası olacağını bilmiyordu.

vfghyju
SDG’nin, Rakka ilinin DEAŞ’tan kurtarılmasının birinci yıldönümü kutlamalarından bir kare, Suriye, Rakka, 27 Ekim 2018 (Reuters)

10 Ekim 2015 tarihinde SDG’nin kurulduğu ilan edildi ve Mazlum Abdi, ABD tarafından 45 bin üyesi olduğunu tahmin ettiği bir güce komuta etmeye başladı. Bu güç, karar alma yetkisi YPG ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) elinde olan ve daha önce ‘Fırat Kalkanı Operasyon Odası’ olarak bilinen yapıya bağlı grupların yanı sıra Süryani Askeri Konseyi, Şammar aşiretinden savaşçıları barındıran Sanadid Güçleri, Rakka Devrimcileri Tugayı ve benzeri Arap ve Süryani grupları da bünyesinde barındırıyordu.

“Washington, SDG’nin politikasından kaynaklanan Arap öfkesini hafifletmek ve Fırat'ın doğusundaki dengelerin çökmesini önlemek amacıyla defalarca müdahalede bulundu. Washington, General Abdi ve arkadaşlarına, verdikleri desteğin Suriye'de bir Kürt gücünü desteklemeye değil, DEAŞ ile mücadele etme şartına bağlı olduğunu da birçok kez hatırlattı.

Abdi ve arkadaşları, DMUK’un desteğiyle DEAŞ’a karşı yürüttükleri savaşla eş zamanlı olarak DEAŞ ile savaşın sona ermesinin ardından yeniden asıl hedeflerine yönelmek umuduyla SDG içindeki karar alma mekanizmasında Arap ağırlığını etkisiz hale getirmeye çalıştılar. Bu doğrultuda, kontrol altına aldıkları bölgelerde siyasi yapılar kurdular ve Fırat'ın doğusunda merkezi olmayan bir yönetimin çekirdeğini, yani Suriye Demokratik Konseyi’ni (SDK) oluşturdular. Büyük güçleri kontrol edilmesi daha kolay gruplara ayırma prensibini benimseyerek Deyrizor, Rakka, Münbiç ve Tabka konseyleri gibi çeşitli askeri meclisler kurdular ve Arap güçlerini bu konseylere dağıttılar. Daha sonra SDG, 2018 yılında Rakka Devrimcileri Tugayı’nı dağıttı ve bu politikayı yine 2018 yılında Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KDSDÖY) kuruluşunu ilan ederek taçlandırdılar.

Ancak tüm bu çabalar fiiliyatta pek başarılı olamadı. Çünkü Abdi, DEAŞ’ın gücünün zayıflamasıyla Fırat'ın doğusunda genişlemeye başlayan SDG’nin, sayı ve halk desteği bakımından kendilerinden üstün olan Arapların rızasına ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Bunun yanı sıra Washington, SDG’nin politikalarından kaynaklanan Arapların öfkesini hafifletmek ve Fırat'ın doğusundaki dengelerin çökmesini önlemek amacıyla defalarca müdahalede bulundu. Washington, General Abdi ve arkadaşlarına, verdikleri desteğin Suriye'de bir Kürt gücünü desteklemeye değil, DEAŞ ile mücadele etme şartına bağlı olduğunu da birçok kez hatırlattı.

fvhg
SDG Komutanı Mazlum Abdi, 19 Aralık'ta bir gazeteciyle yaptığı röportaj sırasında (Reuters)

2019 yılıyla birlikte DEAŞ, son demlerine gelmiş ve SDG, karmaşık bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalmıştı. Çünkü DEAŞ’ın son bulması, bu güce yönelik uluslararası ilginin azalması anlamına geliyordu. Ayrıca Suriye'de SDG’ye karşı birden fazla askeri operasyon düzenleyen Türkiye, Kürtlerin bir özerk yönetim kurmaya yönelik hareketlilikleri karşısında sessiz kalmayacaktı. Bu yüzden Abdi, yıllarca elde ettiklerini yok etmeye yaklaşan tufana karşı kendisi ve arkadaşları için bir koruma bağı bırakmak amacıyla ilk celladı olan Esed rejimiyle el sıkışmaya karar verdi ve giderek artan Türk endişesini hafifletmek umuduyla Rusya’nın Fırat'ın doğusundaki bölgelere girmesini sağladı.

ABD Başkanı Donald Trump'ın 22 Mart 2019'da DEAŞ’ın ‘yüzde 100 oranında’ yenilgiye uğratıldığını duyurmasının ardından askerlerini Suriye'den çekme eğilimine girmesiyle Abdi'nin korkuları sınırsız bir hal aldı. Abdi, aynı yıl Başkan Trump'tan aldığı bir telefonda, Washington'ın Suriye'den çekileceğini ve Fırat'ın doğusunda meseleyi Rusya'ya bırakacağını söyleyen şok edici bir mesaj işitmişti. Abdi, Rusya ve Esed rejimi subaylarıyla görüşmelerini yoğunlaştırdı, ancak hiçbir sonuç alamadı. Çünkü Esed rejimi Suriye'deki Kürtlere ne dil ne statü ne özgürlük ne de vatandaşlık gibi hiçbir imtiyaz vermeyi kabul etmeyecekti.

Esed rejiminin düşmesi Şam ile yeni bir kanal açtı

2024 yılının kasım ayı, Suriye topraklarında büyük bir deprem etkisi yarattı. Aynı ayın sonlarında İdlib'den Suriye rejim güçlerine karşı Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) öncülüğünde Saldırganlığı Caydırma Operasyonu başlatıldı. Rejim güçlerinin hızla çöküşü sürerken güçler, rekor bir sürede Halep'in kontrolünü sağlamayı başardı. Bu çöküş, Suriye'nin kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda bulunan Suriyeli muhalif güçlere ilham verdi. Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası’na katılmaya başlayan güçler, Esed'in onlarca yıl süren yönetimini sayılı günler içinde sona erdirdi. Büyük operasyonlar, Beşşar Esed'in 8 Aralık 2024'te Rusya'ya kaçmasıyla son buldu.

Mazlum Abdi komutasındaki SDG çatışmalara katılmadı, ancak ilk günlerinden itibaren Saldırganlığı Caydırma Operasyon Odası Komutanlığı ile iletişim hatlarını açtı. Mazlum Abdi ile o dönem ‘Zeyd el-Attar’ adıyla bilinen ve daha sonra yeni Suriye'nin dışişleri bakanı olan Esad eş-Şeybani arasında doğrudan bir temas gerçekleşti. İki taraf çatışmamak ve SDG’nin rejimi korumak üzere müdahale etmemesi konusunda anlaştı.

“Esed rejiminin düşmesiyle birlikte Abdi, Suriye'deki değişim treninin tarihi bir dönemece girdiğini hissetti. Bir Amerikan uçağıyla Şam kırsalına giderek orada daha sonra Yeni Suriye'nin cumhurbaşkanı olacak olan Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin komutanı Ahmed eş-Şara ile görüştü. İki lider gayri resmi bir anlaşma taslağı hazırladı ve eşi benzeri görülmemiş bir müzakere sürecini başlattılar.

Esed rejiminin düşmesiyle birlikte Abdi, Suriye'deki değişim treninin tarihi bir dönemece girdiğini hissetti. Bir Amerikan uçağıyla Şam kırsalına giderek orada daha sonra Yeni Suriye'nin cumhurbaşkanı olacak olan Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin komutanı Ahmed eş-Şara ile görüştü. İki lider gayri resmi bir anlaşma taslağı hazırlayarak gündemi ve doğası itibarıyla eşi benzeri görülmemiş bir müzakere sürecini başlattılar. Abdi, yeni Şam'dan daha önce hiç işitmediği mesajlar işitti. Kürtlerin hakları korunacak, dilleri güvence altında olacaktı ve Suriye vatandaşlığı onların en tabii hakkıydı. Zira yeni Suriye, Esed'in Suriye'si değildi.

cvfghyj
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam’daki Halk Sarayı’nda SDG Komutanı Mazlum Abdi ile bir araya geldi, 25 Ağustos 2026 (AFP)

Abdi, tarihi bir dönemeçte durduğunu ve kariyerinin tehlikede olduğunu anladı. Önünde iki seçenek vardı. Bunlardan biri Kürtlerin tam ve güvence altına alınmış haklara sahip vatandaşlar olacağı yeni Suriye'yi kabul etmek ya da diğer ‘Suriye Kürdistanı’ kurmayı arzulayan PKK anlatılarının enkazı üzerinde kalmaya devam etmek. İkinci seçenek ise Abdi için siyasi ve askeri bir intihar niteliğindeydi. Zira uluslararası atmosfer böyle bir yönelimi desteklemeyecekti. Yeni Şam, Türkiye ve Washington'ın müttefikiydi. Rusya zayıftı ve kendi güçlerinin içinde bulunduğu gerçeklik artık sarsıntılı ve endişe verici bir hal almıştı. Abdi'nin belki de en belirgin korkusu ise içeride yaşanabilecek bir patlamaydı. Çünkü kendi kontrolündeki bölgelerde bulunan Arap unsurlar ile siyasi ve sivil Kürt güçleri, Esed rejimine dair büyük korkularının dağılmasının ardından gözlerini yeni Şam'a çevirmişlerdi.

Abdi, aynı anda hem Şam'la hem de kendi güçleriyle müzakere ediyordu. Belki de Abdi, PKK’nın silah bırakma ve Ankara ile müzakerelere başlama kararı alarak kendi sürecinde yaşadığı bu tarihi yönelimden faydalanmıştı.

Generalden danışmanlığa

Abdi ile Yeni Şam arasındaki müzakereler, ilki geçtiğimiz yılın mart ayında, ikincisi geçtiğimiz ocak ayında olmak üzere iki temel anlaşmayı barındırarak aylarca sürdü. Bu aylar, Şam'ın öncülük ettiği ve SDG’ye askeri ile coğrafi gücünü kaybettiren askeri operasyonlara tanık oldu. Abdi'nin Şam'a ziyaretleri arttı ve yeni Suriye ile birlikte korkunun ve savaşın olmadığı bir hayata dönme şansı daha da büyüdü. Abdi'nin Yeni Suriye'ye olan eğilimi netleşmişti, ama aynı zamanda kendi güçleri içinde özerk yönetimden başkasını kabul etmeyen katı görüşlü bir Kürt akımıyla da karşı karşıyaydı. Bu yüzden Abdi, aynı anda hem Şam'la hem de kendi güçleriyle müzakere ediyordu. Belki de Abdi, PKK’nın silah bırakma ve Ankara ile müzakerelere başlama kararı alarak kendi sürecinde yaşadığı bu tarihi yönelimden faydalanmıştı. Abdi, barışa yönelik bu yönelimde kendi eşsiz fırsatını gördü ve 26 Ağustos 2026 Salı günü askeri kariyerine son vererek yeni Suriye'ye katılmaya karar verdi. SDG’nin ve onun idari ile siyasi yapılanmalarının sona erdiğini; yeni Şam'ın Kürtlerin dostu, haklarının, dillerinin ve Suriye vatandaşlıklarının garantörü olduğunu ilan etti. Şam'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın içinden, açıklamasının bir bölümünü Esad rejimi gölgesinde asla mümkün olmayan bir ilke imza atarak anadili olan Kürtçe okudu.

fgthyju
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Mazlum Abdi, Şam’da, Özerk Yönetim kurumlarının Suriye Devleti’ne entegrasyonuna ilişkin anlaşmanın imzalanmasının ardından tokalaşırken, 10 Mart 2025 (SANA/AFP)

General Abdi, 26 Ağustos 2026 Salı günü endişe dolu ve çalkantılı askeri kariyerine son vererek, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı olarak siyasi bir yolculuğa başladı. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Mazlum Abdi bugün artık Mustafa Halil Abdi ve sivil, siyasetçi Suriyeli bir Kürt. Belki de Cumhurbaşkanı Danışmanı Abdi, saklanmaya veya korkmaya gerek kalmadan yakında Türkiye'yi ziyaret edecek. Çünkü Türkiye, artık Cumhurbaşkanı Danışmanı’nın ve politikalarının bir parçası haline geldiği yeni Suriye'nin müttefiki bir ülke. Görünüşe göre büyüsü herkesi onunla barışmaya iten, halkının üzerinden korkuyu ve savaşı çekip alan Yeni Suriye, onurlu bir yaşamın herkes için mümkün olduğunu, barış ve hakların korunması treninin yolcuları arasında ayrım yapmadığını ve bu trenin kapılarının tüm Suriyelilere açık olduğunu herkese hatırlattı.


Libya'da Başkanlık Konseyi ve Devlet Yüksek Konseyi, Temsilciler Meclisi sessizliğini korurken "4+4 küçük masa" anlaşmasının imza törenini boykot etti

Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
TT

Libya'da Başkanlık Konseyi ve Devlet Yüksek Konseyi, Temsilciler Meclisi sessizliğini korurken "4+4 küçük masa" anlaşmasının imza törenini boykot etti

Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)
Trablus’ta Menfi ile Tekala arasında daha önce yapılan bir toplantı (Libya Başkanlık Konseyi)

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL), seçim komisyonunun oluşturulması ve seçim yasalarına ilişkin ‘4+4 küçük masa’ mutabakatlarının imza törenine katılma konusunda, beklenen tarihten saatler önce Başkanlık Konseyi ile Devlet Yüksek Konseyi'nin (DYK) çifte itirazıyla karşılaştı.

UNSMIL, Başkanlık Konseyi ve DYK’nın tutumuna ilişkin henüz bir açıklama yapmazken doğudaki Libya Ulusal Ordusu (LUO) ile batıdaki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) temsilcilerinin mutabakatları imzalamasının beklendiği törene katılım konusunda Temsilciler Meclisi'nden de henüz resmi bir açıklama gelmedi.

Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Başkanlık Konseyi cumartesi günü UNSMIL’den, imza törenine katılıp katılmama konusunda karar vermeden önce 4+4 küçük masa mutabakatlarının tam metnini kendilerine sunmasını talep etti. Öte yandan DYK, geçtiğimiz iki gün içinde BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Hanna Tetteh'e gönderdiği iki ayrı mektupla törene katılamayacağını resmi olarak bildirdi.

Başkanlık Konseyi, törene ‘misafir veya tanık’ olarak katılmak üzere 28 Ağustos'ta aldığı davetin geç geldiğini belirterek, anlaşmanın hala ‘belirsiz’ olduğunu ve ilgili Libya kurumlarından önce yabancı büyükelçilerin ve ülkelerin içeriği hakkında bilgilendirildiğine dikkati çekti. Başkanlık Konseyi, ‘şeffaflık eksikliği’ olarak nitelendirdiği bu durum karşısında şaşkınlığını dile getirirken, aynı zamanda ulusal seçimlerin yapılmasına ve geçiş süreçlerinin sona ermesine yol açacak her türlü ciddi süreci desteklediğini vurguladı.

Başkanlık Konseyi, davetle ilgili kararını vermeden önce anlaşmanın ve eklerinin nihai tam metninin, dayandığı hukuki zeminin, ortaya çıkacak sonuçların onaylanma ve uygulanma mekanizmasının ve ayrıca beraberinde getireceği kurumsal etkilerin kendisine sunulmasını şart koştu.

Başkanlık Konseyi’nin mektubunda, ‘Devlet başkanlığının, içeriği hakkında önceden bilgilendirilmeden, temel ulusal süreçleri etkileyen düzenlemelerin imza törenine katılmaya davet edilmesinin kurumsal açıdan doğru olmadığı’ ifade edildi.

DYK Başkanı Muhammed Tekale ise anlaşmanın imza törenine katılma davetini incelediğini belirtti. DYK’nın seçimlerin yapılmasına verdiği desteği teyit eden Tekale, siyasi süreçteki temel meselelerin, ‘DYK’nın, sonuçlarının yazımında ortak olmadığı ve sınırlı bir temsiliyete sahip bir süreç aracılığıyla karara bağlanamayacağı veya ulusal bir uzlaşı olarak sunulamayacağı’ görüşünü savundu.

DYK, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonu'nun yeniden oluşturulması hususunda başta 6+6 küçük masa ve Temsilciler Meclisi ile kurulan ortak komiteler aracılığıyla varılanlar olmak üzere, Libya kurumları arasındaki önceki mutabakatların göz ardı edilmesi olarak nitelendirdiği bu durum karşısındaki şaşkınlığını dile getirdi.

Tekale, DYK’nın imza törenine katılmamasının, yol haritasını veya seçimleri reddetmek anlamına gelmediğini aksine siyasi sürecin ulusal uzlaşı ve kurumsal meşruiyete dayanmasını ve tarafların, hazırlanmasında pay sahibi olmadıkları sonuçlara sonradan meşruiyet kazandırmak üzere davet edilmemelerini güvence altına almayı amaçladığını vurguladı.

UNSMIL’in kolaylaştırıcı bir rol üstlendiği dar kapsamlı 4+4 küçük masa, geçtiğimiz günlerde Tunus'ta mutabakat taslağını paraflamıştı. Düzenlemelerin tamamlanarak anlaşmanın bu ay sonundan önce Libya'da resmen ilan edilmesi öngörülüyordu.

4+4 küçük masanın görevi, Temsilciler Meclisi ile DYK’nın mevcut siyasi süreç kapsamında bu iki adımı tamamlamada yetersiz kalmasının ardından, Yüksek Ulusal Seçim Komisyonu yönetim kurulunun yeniden oluşturulmasına ve seçim sürecini düzenleyen yasal çerçevenin değiştirilmesine dayanıyor.