Normandiya çıkarması, Sovyetler Birliği'nin işgali ve Ukrayna’daki savaştan tarihi dersler

Fransa'nın işgali Hitler'in Rusya'ya karşı harekete geçmesi için ilham kaynağı oldu

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Normandiya çıkarması, Sovyetler Birliği'nin işgali ve Ukrayna’daki savaştan tarihi dersler

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Sami Mubayyed

Her yıl haziran ayında İkinci Dünya Savaşı'nda Avrupa kıtasını derinden etkileyen üç olayın anılır. Bunlardan birincisi, Fransa'nın başkenti Paris'in 14 Haziran 1940 günü Alman ordusunun eline geçmesi ve 22 Haziran 1941 tarihinde Adolf Hitler'in Sovyetler Birliği'ni işgal etmek üzere büyük askeri operasyonunu başlatmasıydı. Fransa'nın işgali ve Almanların eline geçmesi Hitler'i Sovyetler Birliği'ne karşı harekete geçirdi. Polonya 1939 yılında nasıl düştüyse Sovyetler Birliği'nin de öyle kolayca düşeceğine inandığına şüphe yok. Hitler'in ordusunun önünde Britanya adasını çevreleyen ve fethedilmesini imkansız kılan sular dışında hiçbir engel kalmamıştı.

Paris, 1940 yılında Almanlar tarafından büyük yıkıma uğramamak için çok az direniş gösterdi. Dönemim Fransız yönetimi, dünyada Paris'i feda etmeyi haklı çıkaracak hiçbir stratejik hedef olmadığını söyledi. Alman ordusu Fransa'nın başkenti Paris’e girdiğinde, sokaklarda çok az sayıda polis memuruyla karşılaştı. Sadece şehrin kardinali ve başpiskoposu, Paris belediye başkanı, itfaiyeciler ve bazı devlet hizmetleri personeli makamlarındaydı.

Nazi lideri 28 Haziran'da ilk ve son ziyareti için işgal altındaki Paris'e geldi. Yaklaşık üç saat süren ziyaretinin 50 dakikasını ünlü Garnier Opera Binası’nda geçirdikten sonra beğenmediği Madeleine Kilisesi'ne gitti. Daha sonra Concorde Meydanı’na doğru ilerledi. Şanzelize (Champs-Elysees) Bulvarı’nda kısa bir mola verdi. Trocodero Meydanı’nın arkasında yükselen Eyfel Kulesi önünde bir hatıra fotoğrafı çektirdi. Bu fotoğraf, Neptün kod adıyla da bilinen Müttefiklerin Normandiya Çıkarmasının yapıldığı 6 Haziran 1944 günü sona eren Fransa'daki Nazi işgalinin bir sembolü haline geldi. Fransız topraklarına en az 150,000 asker çıkarıldı ve sonucunda hem Fransa Nazilerden kurtarıldı, hem de Batı Avrupa'nın geri kalanının kurtuluşunun önü açıldı.

Dünya liderleri geçtiğimiz hafta Normandiya Çıkarmasının 80’inci yıldönümünü anmak üzere Fransa'da bir araya gelirken, ABD Başkanı Joe Biden Normandiya Çıkarmasına iki yaşında bir çocuk olarak tanıklık eden tek kişiydi. Çünkü İngiltere Kralı 3. Charles da dahil olmak üzere diğer liderlerin hepsi Normandiya Çıkarmasından sonra doğmuştu. Biden konuşmasında, seksen yıl önce Avrupa'da yaşananları, 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşta   yaşananlara benzetti. Rusların Ukraynalıların kararlılığını kırmasına izin verilmeyeceklerini söyleyen Biden, “Bu kadarla kalmayacak, Ukrayna'nın tüm komşuları tehdit altında olacak, tüm Avrupa tehdit altında olacak” ifadelerini kullandı.

rftbn
Müttefik ülkelerin liderleri Saint-Laurent-sur-Mer'de Normandiya Çıkarmasının yıl dönümü törenine katıldılar, 6 Haziran 2024 (Reuters)

Normandiya Çıkarmasının anma töreninde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin can düşmanı olan ve ülkesi olmadan Müttefik devletlerin Nazi Almanyasını yenemeyeceği Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in bulunmaması dikkat çekiciydi.

Dünyanın Barbarossa Harekatı'ndan alacağı dersler

Birçok analist ve siyasetçi, Ukrayna savaşını İkinci Dünya Savaşı ile ilişkilendirmeye çalışsa da aralarındaki benzerlik, tankların Avrupa topraklarında hareket etmesi ve geride bıraktığı büyük yıkımla sınırlı kalıyor. Her şeyden önce Rusya artık, bundan seksen yıl önce ABD ve İngiltere ile müttefik olan Sovyetler Birliği değil. Sovyet lider Joseph Stalin, 1943 yılında Tahran'da ve 1945 yılında Yalta ve Potsdam'da bir araya geldiği dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ve yine dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in dostu ve müttefikiydi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerikan ve İngiliz gazeteleri Sovyetler Birliği'ne sempati duyuyor, Stalin'in aşırılıklarını ve 1920'li yıllardan beri ülkesini yönetme biçimini görmezden geliyordu. Başka bir deyişle, o dönemde Rusya karşıtı bir seferberlik söz konusu değildi. Amerikan gazeteleri Rusya'yı bir saldırgandan ziyade bir kurban olarak görüyor ve Kafkasya'daki petrol kaynaklarına ve Ukrayna'daki verimli tarım arazilerine erişmek için Sovyetler Birliği'ni işgal etmeye çalışan Almanlara verip veriştiriyordu. Hitler bu savaş için en az üç buçuk milyon Alman askerini seferber ederek kara savaşları tarihinin en büyüğü ve askeri planlama ve lojistik açısından da en kötülerinden birine imza attı.

Birçok analist ve siyasetçi, Ukrayna savaşını İkinci Dünya Savaşı ile ilişkilendirmeye çalışsa da aralarındaki benzerlik, tankların Avrupa topraklarında hareket etmesi ve geride bıraktığı büyük yıkımla sınırlı kalıyor.

Hitler üç milyondan fazla Rus vatandaşını tutukladı. Bunların çoğu hapishanede ya işkence ya da açlıktan öldü. Ancak -tıpkı 2022 yılında olduğu gibi- Rusların ne kadar dayanabileceklerini ve savaşabileceklerini tahmin edemedi. Hitler, onların askeri yeteneklerini hafife almıştı. Joseph Stalin'in tarihi bir zafer için milyonlarca insanı feda etmeye hazır olduğunu unutarak bitkin ordusunun yapabileceklerini ve imkanlarını gözünde büyüttü. Nazi Almanyası, bugün Batı Avrupa'da olduğu gibi bir yıpratma savaşına hazır değildi. Savaşa 148 askeri tümen, 3.400 tank ve 2.700 savaş uçağı tahsis etti. Bu da ordusunun yüzde 80'i demekti. Buna karşın Stalin’in beş milyon askerlik, 23 bin tankla donatılmış bir ordusu vardı. Ancak işgalin ilk gününde bin 800 savaş uçağının çoğu savaş alanına girmeden önce pistte imha edilmesi sonucu ağır bir kayba uğradı. Kiev 1941 yılının eylül ayında Almanların eline geçti. Sovyet ordusu 650 binin üzerinde askerini kaybetmişti. Hitler Karadeniz kıyılarında ilerlerken ekim ayında Ukrayna'nın ikinci büyük şehri olan Harkov'un (şimdiki adıyla Harkiv) kontrolünü ele geçirdi. Nazi güçleri Leningrad'ı kuşatmayı başardıysa da şehre giremedi. Hitler şehrin aç bırakılmasını emretti ve 890 gün süren felç edici bir kuşatma uyguladı.

Rus kışı

Nazi ordusu 2 Ekim 1941 tarihinde Rusya’nın başkenti Moskova'ya ilerlemeye başladı. Hitler, Stalin'in şehri mükemmel bir şekilde güçlendirdiğini ve sakinlerini tamamen silahlandırdığını biliyordu, ama Stalin'in güçlerinin Moskova’yı koruyamayacağına dair yanlış bir algısı vardı. Ardından hesaba katmadığı en büyük düşman geldi ve tüm dengeler altüst oldu. O düşman sert Rus kışıydı.

tgrh
Rusya Savunma Bakanlığı tarafından dağıtılan fotoğrafta Ukrayna'da sahra silahının yanında duran bir Rus askeri görülüyor, 26 Nisan 2024 (AP)

Bu sürprizi bugün yaşananlara benzetmek istersek, Ukraynalılar için bunun birden patlak veren Gazze’deki savaşın yarattığı sürprize benzediğini söyleyebiliriz. Rus kışı Alman ordusunu Moskova’nın eteklerinde durmak zorunda bıraktı. Gazze’deki savaş tüm dünyanın önceliğini değiştirdi. Ukrayna savaşını Gazze savaşının yanında sönük bıraktı. Hitler'in subaylarından birinin sıfırın altında 45 dereceye ulaştığı tahmininde bulunduğu sert kışın bastırmasından önce yaz aylarında ormanlar, bataklıklar ve nehirler de Nazi ordusunun ilerleyişini engellemede önemli bir rol oynadı. Savaşa yazlık kıyafetleriyle giren Alman askerleri savaşın kış aylarında da devam edeceğini tahmin etmiyordu. Ruslar ise ülkelerinin coğrafyasını Nazilerden daha iyi biliyorlardı ve psikolojik, fiziksel ve askeri olarak kışa hazırdılar. Onlar bu kışın içine doğmuşlar ve yaşıyorlardı. Alman tanklarındaki yağ dondu ve askeri araçların çalışabilmesi için saatler gerekti. Yağmur, Almanların önündeki yolları çamur deryasına çevirmiş, tankları ve atlı nakliye araçlarını felç etmişti. Hitler durmak zorunda kaldı. Stalin ise bunu, kısa süre içinde Nazilere karşı saldırıya geçen savunma güçlerini takviye etmek için bir fırsat olarak değerlendirdi. Almanlar Moskova'ya döndüklerinde, 600 bin nakliye aracından sadece 135 binine sahiptiler. Askerlerin hala kışlık giysileri yoktu.

Ruslar 5 Aralık 1941 günü Alman ordusuna bir karşı saldırıyla yanıt verdi. 7 Ocak 1942'de, Sovyetler Birliği'nin başkentini savunan Rus ordusunun bir milyon askerine karşılık Hitler'in birlikleri 500 bin kayıp vermişti ve Nazi Almanyası askeri harekâtı durdu.



Lübnan, eleştiriler altında İsrail ile müzakerelere başladı

Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)
Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)
TT

Lübnan, eleştiriler altında İsrail ile müzakerelere başladı

Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)
Lübnan askerleri başkent Beyrut'taki bir sokakta konuşlanmış durumda (EPA)

Lübnan ile İsrail arasındaki müzakerelerin ikinci turu dün Washington’da, İsrail saldırılarının gölgesinde başladı. Güney Lübnan’daki hava saldırıları yoğunlaşırken, İsrail’in tahliye uyarısı yaptığı kasaba ve köylerin sayısı 95’e yükseldi. Bu yerleşimlerin bazılarının sınırdan yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta bulunduğu ifade edildi.

Müzakereler sırasında Lübnan’ın ateşkes çağrısını reddeden Tel Aviv yönetimi, İsrail güçlerinin işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmeyeceğini açıkladı.Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail, geri çekilmenin ancak Hizbullah’ın askerî kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması, örgütün etkisiz hâle getirilmesi ve kuzey sınırlarının güvence altına alınmasının ardından mümkün olacağını savundu.

Amerikalı arabulucular ise İsrail’in ateşkes anlaşması ve sonrasında Lübnan ile varılan mutabakatlar çerçevesinde “kendini savunma hakkına sahip olduğu” yönündeki tutumlarını sürdürdü.

ABD’li arabulucuların önümüzdeki saatlerde ateşkesin uzatılıp uzatılmayacağına ilişkin karar vermesi bekleniyor.


Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor
TT

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad kitabında Lübnan'ın parçalanmışlığını “Meşrik’in kaderi” olarak resmediyor

Velid Canbolad'ın Stock Yayınevi tarafından Fransızca olarak yayımlanan 340 sayfalık anı kitabı, “Meşrik’ten Bir Kader” ana başlığı ve “İç Savaştan Belirsiz Barışa” alt başlığını taşıyor. Ancak bu kitap, alışılagelen anlamıyla bir hatırat değil. Yaklaşık elli yıldır üst düzey siyasi roller üstlenen ve Lübnan'ın siyaset ile toplumsal sahnesinde etkin bir aktör olarak yer alan yazar, yalnızca acılı ya da sevinçli olaylarla dolu yaşam öyküsünü aktarmakla yetinmiyor. Kitap, ailesinin tarihiyle ve bu ailenin Lübnan'ın Şuf bölgesinde oynadığı rolle de sınırlı kalmıyor. Atalarından birinin (Beşir Canbolad) ‘Emir’ul-Cebel’ (Dağ Emiri) olarak bilinen Beşir Şihabi ile yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle Osmanlılar tarafından öldürülmesine uzanan köklü bir tarihi arka planı da kapsıyor.

Tüm bunlarla birlikte elbette 16 Mart 1977 tarihinde Suriye'nin eski rejimi tarafından öldürülen kendisi de siyasetçi olan büyük babasının trajik ölümü de kitapta yerini alıyor. Bu kara gölge yazarın üzerinden hiç kalkmıyor. Kemal Canbolad'ın ölümü, Dürzi siyasi liderliğini, parlamenter önderliği ve İlerici Sosyalist Parti (PSP) liderliğini oğluna miras bıraktı. Tüm bu sorumluluklar da kademeli olarak torunu Timur'a devrediliyor.

vevfev

Bunların hepsi doğru. Modern ve çağdaş Lübnan tarihinin bir kesitini aktaran bir anlatı olarak da okunabilecek olan kitap, aynı zamanda yazara değişen tutumlarının yanında geçmişe ve bugüne bakış açılarını sunma, yorumlama ve son altmış yılda iç savaşlar ile bölgesel çatışmalar yaşayan ülkesi için siyasi tavsiyelerini dile getirme fırsatı tanıyor.

Kitabın bazı sayfaları yazar tarafından ailesine ayrılmış. Öyle ki büyükannesi Sitte Nazira'ya, annesi May Arslan'a, ayrı yaşayan ebeveynleri arasındaki ilişkiye, Fransız dadısı Yvonne Niadou'ya, ‘Dürzilerin liderliğinin karargahı’ olarak bilinen Muhtar Sarayı'na, Arslan soyuna ve sosyalizmi benimsemiş feodal babasına dair anlatılar kitapta yer alıyor. Ama asıl ve en önemli konu siyaset. Canbolad, Hafız Esed ve Beşşar Esed’e de kitabında geniş bir yer ayrılmış.

Esed ailesi ve Canbolad ailesi

Esedler ile Canboladlar arasındaki uzun soluklu ilişki, kitabın onlarca sayfasına damgasını vuruyor. Hatta kitabın ana örüntüsünü oluşturuyor diyebiliriz. Bu ilişki; baba Kemal Canbolad'ın 1971-2000 yılları arasında Suriye Cumhurbaşkanlığı yapan Hafız Esed ve Mahir Esed kardeşlerle kurduğu ilişkiyi, ardından oğul Velid Canbolad’ın hem baba Hafız Esed hem de devlet başkanlığı görevini 2024 yılı sonlarına dek sürdüren oğlu Beşşar Esed ile yaşadıkları geliyor.

erfgfrb

Yazar, babası Kemal Canbolad'ın Hafız Esed ile ilişkisini girişten itibaren ayrıntılı biçimde aktarıyor. Kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri de “Babam 16 Mart 1977 tarihinde bir suikasta kurban gitti” cümlesiyle açılıyor.

Velid Canbolad, babasının ‘karizması’ olarak nitelendirdiği şahsi gücüne, geniş kültürüne, sıradan insanlarla da büyük liderlerle de aynı kolaylıkla konuşabilme yeteneğine ve sol görüşlü bir lider olarak Filistinliler ile PSP’nin ‘tecritçilik taraftarlarına’, yani sağcı Hristiyan partilere karşı kurduğu PSP koalisyonunu başarıyla örmesine sonsuz bir hayranlık besliyor

Babasının Hafız Esed ile arasının açılmasının nedenlerini de ayrıntılı biçimde ele alan Velid Canbolad, bu nedenleri özellikle Esed'in, ABD’nin onayı ve Arap ülkelerinin koruması altında dönemin üç Hristiyan lideri olan eski cumhurbaşkanları Camille Chamoun ile Süleyman Franjiye ve Ketaib Partisi'nin kurucusu Pierre Cemayel’in talebi üzerine Lübnan'a askeri müdahalede bulunmaya karar vermesiyle derinleşti. Bu soğukluğun nedenlerinden biri de Hafız Esed'in Filistinli gruplar ve Yaser Arafat'ın başkanlığını yaptığı Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Komitesi üzerinde vesayet kurmaya çalışmasıydı.

csd
Kemal Canbolad ile Yaser Arafat arasında, Tevfik Sultan, George Hawi, Muhsin İbrahim ve Yasser Abed Rabbo'nun da hazır bulunduğu görüşmeden bir kare (Tevfik Sultan arşivinden)

Velid Canbolad, kitabında Esed hakkındaki onun Lübnan üzerinde ‘diktatörce bir vesayet’ kurmayı, özgürlükleri bastırmayı ve ülkenin kaynaklarına el koymayı amaçladığını belirtiyor. Babası Kemal Canbolad’ın ise bu tutuma karşı çıktığını ve İlerici Sosyalist Parti gazetesinde kaleme aldığı makalelerde Esed ile rejimini açıkça hedef aldığını aktarıyor.

Velid Canbolad’ın yazdıklarına göre babası, Esed rejimiyle ‘açık bir çatışma’ içindeydi; Esed'i ‘solcu milislerin talep ettiği silahları sağlamayı reddetmekle ve ‘Büyük Suriye’yi yeniden kurmaya çalışmakla’ itham eden Kemal Canbolad, Suriye'nin Lübnan'a müdahalesini ‘totaliter bir devletin işgali’ olarak tanımladı.

Biri Alevi, diğeri Dürzi olan bu iki isim arasındaki anlaşmazlığın özünde ‘iki azınlık mensubunun çatışmasının’ yattığını vurgulayan Canbolad, babasının suikastından bir yıl önce gerçekleştirilen son görüşmede Esed'e doğrudan ‘baskıcı’ yöntemlerini reddeden bir devletin Lübnan'ı yağmalamasına onay vermeyeceğini yüzüne söyleme cesareti gösterdiğini aktarıyor. Ancak Canbolad’a göre bardağı taşıran son damla, Suriye'nin Lübnan'daki eski ittifak denklemini değiştirmesi oldu. Üç Maruni Hristiyan lider Şam'ı ziyaret ederek Esed'den iç savaşı durdurmak için resmen müdahale etmesini talep edince Suriye, Hristiyan partilerle ittifaka yöneldi. Bu gelişme sol güçleri, Filistinlileri ve İslamcıları son derece kırılgan bir konuma düşürdü.

xsdvfd
Hafız Esed, (ortada) Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel (solda) ve Lübnan Başbakanı Şefik el-Vezin (Emin Cemayel arşivinden)

Baba Canbolad, kendisine yönelik tehdidin farkında olduğundan yalnızlıktan kurtulmak ve kendine Arap dünyası ile uluslararası toplumdan bir koruma şemsiyesi bulmak amacıyla Fransa, Sovyetler Birliği ve Mısır dahil çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Babasının Lübnan'a dönüş yolunda Mısır'a uğradığını ve Cumhurbaşkanı Enver Sedat tarafından kabul edildiğini aktaran Velid Canbolad’ın yazdıklarına göre Sedat, ona açıkça "Kardeşim Kemal, Lübnan'a dönme. Çok yorgun görünüyorsun, Mısır'da kal” tavsiyesinde bulunmaktan çekinmedi. Kemal Canbolad, benzer uyarıları Arap ve Arap olmayan çevrelerden de aldı. Ancak hiçbirine kulak asmadı ve kendisine soranlara Şuf'ta halkının yanında ölmek istediğini söyledi.

Kemal Canbolad, Lübnan'a dönüşünde Sovyetler Birliği’nin Kahire Büyükelçisi’nden yardım istedi. Büyükelçi onun, güneydeki Jiye Limanı’na yük indiren bir petrol tankeriyle nakledilmesini sağladı.

Babasının suikastının ayrıntılarını aktararak planlanması ve gerçekleştirilmesinden Rıfat Esed ile Suriye istihbaratını sorumlu tutan Velid Canbolad, doğrudan sorumluluğun ise yeni Suriye rejiminin güvenlik güçlerinin Suriye'nin Cebele köyünde yakaladığı Tuğgeneral İbrahim el-Huveyci'ye ait olduğunu vurguluyor. Canbolad, Suriye istihbaratının suikastı bir Hristiyan köyünde ya da yakınlarında gerçekleştirmeyi seçtiğini ve cinayeti Hristiyanların işlediğine dair söylentiler yaydığını belirtiyor. Bu durum, 300 Hristiyanın hayatını kaybettiği ve on binlercesinin göç etmek zorunda kaldığı katliam dalgalarına zemin hazırladı.

Velid Canbolad, 2025 yılında babasının liderlik cübbesini giyindikten sonra onlarca yıl yanında taşıdığı ve ardından mevcut milletvekili ve PSP lideri oğlu Timur'a devrettiği suikast dosyasını kapattı. Canbolad ailesi geleneklerine, sabitelerine ve liderlik geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürüyor.

Şam’a giden yol

Velid Canbolad, kitabın ilk sayfalarından itibaren ‘Canbolad ailesinden çok azının doğal bir ölümle hayata gözlerini yumduğunu’ ve hayatta olduğu için bu kuralın ‘istisnası’ olabileceğini hatırlatarak kendini tanıtıyor ve “1977 yılında başlayan elli yıllık siyasi yaşamım boyunca yalnızca çatışmalar bildim ve bitmez tükenmez bir savaşın içinde yaşadığımı hissettim” diye ekliyor.

Belki de onu, babasının suikastından yalnızca birkaç ay sonra Suriye Devlet Başkanı Esed ile görüşmek üzere Şam yolunu tutmaya hayatta kalma içgüdüsü itmişti.

Canbolad, kitabın 74’üncü sayfasında şunları yazıyor:

“PSP kadroları ve Şeyh el-Akil Muhammed Ebu Şakra ile mutabık kalarak varlığımız için zorunlu olan ittifakı yeniden canlandırmak amacıyla Şam'a gitmeye karar verdim."

Canbolad, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Tek destekçimiz olan Suriye rejimiyle ilişkilerimizi normalleştirmek zorundaydım. Başka seçeneğimiz yoktu."

fvbfdb

Aynı içgüdü onu, 14 Şubat 2005 tarihinde eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin suikasta kurban gitmesinin ardından Beşşar Esed rejimiyle yolların ayrılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra Mart 2010'da bir kez daha Şam'a götürdü.

Hariri'nin dostu olan Canbolad, suikastın ‘Lübnan'da ve dünyada büyük bir deprem yarattığını’ söylüyor ve kamuoyu önünde olaydan açıkça Suriye rejimini sorumlu tutmaktan çekinmiyor.

Hariri ile Esed arasındaki gerginliğin kaynağı, Esed'in görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Emil Lahud'un görevde kalmasını istemesiydi. Canbolad, Hariri'nin 26 Ağustos'taki Esed görüşmesinden kendisine aktardıklarını naklediyor. Canbolad’a göre Esed, Hariri'ye "Lahud benim, (dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques) Chirac beni Lübnan'dan çıkarmaya çalışırsa her şeyi yerle bir ederim. Canbolad'ın Lübnan Dağı'nda Dürzi'si olduğunu sanıyorsa, bilsin ki benim de Dürzilerim var ve orada kaos çıkarabilirim” demiş.

Esed ve Hariri suikastı

Esed ile Hariri arasındaki ilişki hiçbir zaman samimi olmadı. Hariri'nin bir gün yeni cumhurbaşkanının ‘Lübnan'da seçilmesi gerektiğini’ söylemesi’ yani Şam'ın bu kararı bırakması gerektiğini ima etmesi, bu gerginliği daha da derinleştirdi. Hariri'nin Suriye’den ‘dehşet içinde’ döndüğünü yazan Canbolad'a göre Esed-Hariri görüşmesinde neler yaşandığına dair çok sayıda rivayet dolaşıyor. Canbolad, dostunu korumak amacıyla verdiği tavsiyede, “Lahud'un görev süresinin uzatılması için oy kullanmanı tavsiye ederim. Buna karşı çıkma. Bunlar tehlikeli insanlar..." dediğini aktarıyor.

Hariri de öyle yapmıştı, ama bu yeterli olmadı. Çünkü Suriyelilerin Lübnan'dan çekilmesini talep eden ve Hariri'nin kabul ettirmek için baskı uyguladığı iddia edilen 1559 sayılı uluslararası karar durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Canbolad, adını vermediği eski bir genelkurmay başkanından bir telefon aldığını, kısa sürdüğünü ve ‘Dikkatli ol’ uyarısıyla karşılaştığını belirtiyor.

dfevfe

Hariri suikastının ardından gelen suikastlar zinciriyle Canbolad, Esed'in ‘kendisine muhalefet edenleri tasfiye etmek istediğini’ anladı. Peş peşe gerçekleştirilen suikastlarda Basel Fleyhân, Samir Kassir, George Hawi, Gebran Tueni, Pierre Cemayel, Velid Eydo cinayetleri birbirini izledi. Canbolad'ın özet değerlendirmesine göre Esed'in eşi Esma ile birlikte yansıtmaya çalıştığı modernlik imgesi gülünçtü. Oğul Esed de tıpkı babası gibiydi ama daha da kötüydü. 2005-2007 yılları arasında süren bu katliam döngüsünün amacı, Suriye rejimini ya da Hizbullah'ı eleştiren her sesi susturmaktı.

Canbolad, kitabının bu bölümünde "Hizbullah, önde gelen siyaset ve fikir adamlarının tasfiyesi sürerken bizi gözetliyordu” diye yazıyor.

Yazar, kitabın 301 ve 302. sayfalarında 2006 yılının mart ayında Meclis Başkanı Nebih Berri'nin çağrısı üzerine toplanan ‘ulusal diyalog’ oturumuna Emin Maalouf'un ‘Semerkant’ adlı kitabını yanında getirdiğini aktarıyor. Kitap, düşmanlarını sindirmek amacıyla suikastlarıyla tanınan Haşhaşileri anlatıyordu. Canbolad, o dönemde Hizbullah Genel Sekreteri olan Hasan Nasrallah'ın da bulunduğu toplantıda "Yaptıklarımız bana Semerkant kitabında Haşhaşiler hakkında yazılanları hatırlatıyor” dediğini aktarıyor.

Devamında Nasrallah’ın kendisine sert bir bakış fırlattığını ve söylediklerini ‘şahsına yönelik bir suçlama’ olarak değerlendirdiğini belirtiyor. Ardından Canbolad, "Onun bu cinayetlerle bağlantılı olduğunu hissettim ve açıkça suçladığımı anladı” diye bahsediyor.

dfvfd
Refik Hariri için Beyrut'ta suikastın gerçekleştiği yere yapılan anıt (AFP)

Canbolad, Hariri suikastının birinci yıl dönümünde Esed'e karşı "Sen, Şam'ın zalimi, sen, en kötü türden bir maymun, sen, okyanusun kıyıya vurduğu köpekbalığı... Ey kasap, katil, yalancı” dediğini de hatırlatıyor:

Canbolad'ın Hizbullah ile ilişkileri 2008 yılında son derece gergin bir evreye girdi. Hizbullah üyeleri, o yılın mayıs ayında Beyrut'un çeşitli semtlerini işgal ederek Canbolad ve Hariri'nin konutlarını kuşatmanın yanı sıra Cebel (dağ) bölgesindeki bazı mevzilere saldırdı. Suriye'nin o dönemki Genelkurmay Başkanı Hikmet Şehabi, Paris'te Canbolad ile gerçekleştirdiği görüşmede Hizbullah'ın onu öldürmeyi planladığını iletti. Canbolad, babasının ölümünün ardından yaptığı gibi bu kez de ‘siyasi gerçekçilik’ ve güçler dengesinin sağlıklı bir okuması çerçevesinde tutumunu yumuşattı. Suriye rejimine yönelik eleştirilerini ve Hizbullah'ı hedef almayı bıraktı.

Canbolad aynı zamanda ‘egemenlikçileri’ bünyesinde barındıran 14 Mart koalisyonundan da çıktı. 2009 yılında, kısa bir süre önce başbakanlığa atanan Saad Hariri, Esed ile görüşmek üzere Şam'a gitti. Ardından sıra Canbolad'a geldi.

gbgf
Beşşar Esed rejiminin çöküşünü kutlamak amacıyla Beyrut'ta ‘Özgürlük Beyrut'tan’ sloganları atan, eski Suriye rejimi tarafından öldürülen gazeteci Samir Kassir'in fotoğraflarını ve Lübnan ile Suriye bayraklarını taşıyan göstericiler (EPA)

Canbolad bu buluşmayla ilgili olarak ‘gerçekleşmesinden memnun olmadığını’ yazıyor, ancak Lübnan-Suriye uzlaşma sürecine katkıda bulunmak zorunda olduğunu da kabul ederek “Bu yolda sonuna kadar gitmekten başka seçeneğim yoktu" diyor. İki lider arasındaki son görüşme, Suriye'de ayaklanmanın başlamasının ardından 9 Haziran'da gerçekleşti.

Kuşkusuz yukarıdaki bu satırlar, olaylarla ve analizlerle dolu bu zengin kitabın içeriğini aktarmaya yetmiyor. Kitap, Lübnan'daki derin bölünmelerin ve geçmişini aşacak bir yol çizmeyi henüz başaramamış bir toplumun içinden çıkamadığı parçalanmışlığın aynası niteliği taşıyor.


Irak, İran Savaşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor

Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor
Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor
TT

Irak, İran Savaşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor

Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor
Irak, İran SavPetrol tankerleri (Arşiv- Irak Petrol Bakanlığı'nın "X" hesabı)aşı'nın ardından IMF ve Dünya Bankası'ndan destek arıyor

Uluslararası Para Fonu’na (IMF) yakın bir kaynak ile Irak hükûmetinden bir yetkili, Iraklı yetkililerin Ortadoğu’daki savaşın ekonomik etkileri nedeniyle mali destek almak amacıyla IMF ile temas kurduğunu açıkladı.

IMF’ye yakın kaynak, ilk görüşmelerin geçen ay Washington’da düzenlenen IMF ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları sırasında yapıldığını belirtti. Kaynak Şarku’l Avsat’a, Irak’ın talep ettiği finansmanın büyüklüğü ve olası kredinin yapısına ilişkin müzakerelerin sürdüğünü ifade etti.

Irak hükûmetinde mali politika danışmanı olarak görev yapan bir yetkili ise İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından petrol ihracatının durması nedeniyle gelirlerde yaşanan ciddi düşüş sebebiyle, Irak’ın bütçesini finanse etmek amacıyla IMF ve Dünya Bankası ile ön görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Yetkili, yeni hükûmetin kurulmasının ardından müzakerelerin tamamlanmasının beklendiğini kaydetti.

İran’a karşı savaşın 28 Şubat’ta başlaması, Ortadoğu’da büyük bir sarsıntıya yol açarken, bölgedeki altyapı ve ekonomiler üzerinde ciddi hasar oluşturdu.

Savaştan en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Irak’ta, devlet gelirlerinin neredeyse tamamını oluşturan petrol ihracatının büyük bölümü durdu. Bunun temel nedeni, daha önce küresel ham petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanması oldu.

IMF Sözcüsü Julie Kozack, fonun Dünya Bankası ve Uluslararası Enerji Ajansı ile birlikte savaşın üye ülkeler üzerindeki etkilerini değerlendirdiğini açıkladı. Kozack ayrıca, birçok ülkenin ekonomi politikalarına ilişkin danışmanlık talep ettiğini ve IMF’nin üyeleriyle görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

IMF Başkanı Kristalina Georgieva ise uluslararası finans kuruluşunun en az 12 ülkeden toplam değeri 20 ila 50 milyar dolar arasında değişebilecek kredi talepleri alabileceğini ifade etti. Ancak yardım talebinde bulunan ülkelerin isimlerini açıklamadı.

Dünya Bankası ise yönetim kurulunun onayı öncesinde üye ülkelerle yürütülen görüşmelere ilişkin yorum yapmadığını bildirdi.

Dünyanın en büyük beşinci petrol rezervine sahip olan Irak ekonomisi, büyük ölçüde ham petrol ihracatına dayanıyor.

IMF’nin internet sitesindeki verilere göre, Irak ile yapılan son finansman anlaşması, Temmuz 2019’da sona eren 3,8 milyar dolarlık stand-by kredi anlaşmasıydı. Bağdat yönetimi bu tutarın 1,49 milyar dolarını kullandı.

Aynı verilere göre Irak’ın IMF’ye toplam 2,39 milyar dolar borcu bulunuyor. Bunun yaklaşık 891 milyon doları ise Hızlı Finansman Aracı kapsamında sağlanan kredilerden oluşuyor.