İsrail'in Gazze'de “ertesi gün" seçenekleri

Ertesi gün ile ilgili seçenekler, yalnızca savaş ve askeri sonuç kriterlerine göre değerlendirilemez

İsrail’in Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiyye Mahallesi’nde düzenlediği bombardımanın ardından yükselen dumanlar, 22 Haziran 2024 (AFP)
İsrail’in Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiyye Mahallesi’nde düzenlediği bombardımanın ardından yükselen dumanlar, 22 Haziran 2024 (AFP)
TT

İsrail'in Gazze'de “ertesi gün" seçenekleri

İsrail’in Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiyye Mahallesi’nde düzenlediği bombardımanın ardından yükselen dumanlar, 22 Haziran 2024 (AFP)
İsrail’in Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiyye Mahallesi’nde düzenlediği bombardımanın ardından yükselen dumanlar, 22 Haziran 2024 (AFP)

Macid Kayali

İsrail'in Hamas'ın 7 Ekim saldırısını fırsat bilerek Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaşın üzerinden sekiz ay geçerken, bu daha önce eşi benzeri görülmemiş savaşın hedefleri de netleşti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti kaçırılan ya da esir tutulan İsraillileri kurtarmaya, Hamas tehdidini ortadan kaldırmaya ve gelecekte böyle bir saldırının tekrarlanmasını önlemeye odaklanarak gerçek niyetleri hakkında kasıtlı olarak belirsiz sinyaller verse de amaç sahada son derece açık.

Bu savaşın gerçek hedeflerinin araştırmak için İsrailli yetkililerin çelişkili açıklamalarına değil, benimsedikleri savaş yöntemlerine, hedeflerine, silahlarının kalitesine ve savaşın genel siyasi, güvenlik, sosyal ve ekonomik yansımalarına bakılmalı.

İsrail, savaşın ilk günlerinden itibaren geçtiğimiz sekiz ay boyunca askeri gücünü Filistinlilere en büyük insani kayıpları verdirmek, binalarını ve evlerini yıkmak için kullandı. Gazze Şeridi'ni yaşanmaz bir yer haline getirmek ve Gazzelileri bölgeyi terk etmeye zorlamak gibi açık ve özel bir amaçla (bazı tahminlere göre 200 bin Gazzeli büyük meblağlar ödeyerek Gazze Şeridi’ni terk etti) Filistinlileri su, elektrik, gıda, yakıt, ilaç ve barınak dahil olmak üzere tüm temel yaşam olanaklarından mahrum bıraktı.

Ancak bu durum Filistinli silahlı örgütlerin savaşmaya, çatışmaya ve bombalamaya devam ettiği ve İsrail'in esirlerini kurtaramadığı gerçeğini değiştirmese de direnişin yapabildikleri ile İsrail'in Gazze Şeridi'ne ve savaşın ertesi günü dünyaları yok olan ve geri dönebilecekleri hiçbir şey kalmayan iki milyondan fazla Filistinliye yaptıkları arasında bir kıyaslama yapılması mümkün değil.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da İsrail'in Gazze'deki savaş modeliyle Filistinlileri terörize etmeye ve nehirden denize kadar onları kendi diktalarına tabi kılmaya çalışmasıdır. Netanyahu, eski İsrail Başbakanı İzak Rabin’e düzenlenen suikastın ardından göreve geldiği ilk başbakanlık döneminden (1996-1999) bu yana Filistin devleti kurulması fikrini bir Yahudi devleti olarak İsrail'in aleyhine olduğunu öne sürerek bir saplantı haline getirmiş ve bu saplantılı düşüncesini sonraki iki dönemi boyunca sürdürmüştür. Netanyahu, ikinci başbakanlığı döneminde (2009-2021), İsrail'in bir Yahudi devleti olduğu fikrini (2018 yılında) yasalaştırmayı başardı. Netanyahu, 2022 yılında üçüncü kez seçildiği ve halen sürdürdüğü başbakanlığı sırasında ise Filistin meselesini kesin olarak çözerken, İsrail'i liberal ve demokratik bir devletten Yahudi ve dini bir devlete dönüştürdü.

Ancak savaşın ertesi günü fikri, tam bir samimiyetsizliktir. İsrail, Gazze Şeridi’nden tamamen ya da kısmen çekilse bile savaştan sonra Filistinlilerin elinde ne kalacak? Bu fikir Gazze'deki Filistinlilerin durumuna değil, yaratılacak otoriter gerçekliğe işaret ediyor. Gazze'deki Filistinliler savaşın ertesi günü, Gazze Şeridi'nin devasa bir çorak araziye, dünyanın en büyük çorak arazisine, dünyanın en büyük mezarlığına ve Gazze'de kalanların yaşamasını zar zor sağlayan dış yardımlar dışında, insanların barınaksız, iş olanaklarından yoksun ve hayati ihtiyaçlara ulaşamadıkları en büyük yere dönüşmüş olduğunu görecekler.

Savaşın ertesi gününden bahsederken, ertesi gün için bir plan olmadığı yönündeki yaygın söylemin aksine İsrail’in sahada haritalandırdığı açık senaryoları söz konusu. Udi Dekel’in 1 Mart 2024 tarihli makalesine göre Netanyahu’nun 23 Şubat 2024 tarihinde terörizmin yeniden canlanmasını önlemek ve Gazze'den gelebilecek tehditleri engellemek amacıyla İsrail'in Gazze Şeridi'nin tamamında zaman sınırı olmaksızın operasyon özgürlüğünü sürdüreceğini belirten çok maddeli bir plan yayınladı. Bu plana göre ‘İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki teröristlerin takviyelere ulaşmasını önlemek için Gazze ile Mısır arasındaki güney sınırını kapatması gerektiği’ gerekçesiyle Gazze Şeridi'nde İsrail sınırları yakınlarında oluşturulan güvenlik bölgesi, güvenlik ihtiyacı olduğu sürece kalmaya devam edecek.

sacdfrgth
Gazze’deki İsrailli rehinelerin kurtarılması talebiyle Başbakan Binyamin Netanyahu'ya karşı düzenlenen miting sırasında pankart tutan bir protestocu 22 Haziran 2024 (Reuters)

Planda sivil işlerle ilgili olarak ise ‘Gazze Şeridi'nde sivil idare ve kamu düzeninden, idari alanda uzmanlığı olan terörizmi destekleyen kurum ve kuruluşlarla ilişkisi olmayan yerel yetkililer sorumlu olacağı’ belirtiliyor.

İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nden (INSS) Udi Dekel, 21 Mart 2024 tarihli makalesinde ise “En nihayetinde Netanyahu, tek taraflı bir Filistin devletinin kurulmasına karşı olduğunu yineliyor... Yani ne Hamasistan ne de Fetihistan” ifadelerine yer verdi.

İsrailli gazeteci Ron Ben-Yishai, Yediot Aharonot gazetesinde 16 Mart 2024 tarihinde yayınlanan makalesinde Gazze Şeridi’nde savaşın ertesi günüyle ilgili olarak bu plandan bahsederken şunları söylüyor:

“Netanyahu Gazze Şeridi'nin ayrı bir oluşum haline gelmesi üzerinde duruyor. Gazze Şeridi dünyaya kara ve deniz olmak üzere iki koridor üzerinden bağlanıyor. Bu iki koridor Gazzelilerin (yani hayatta kalanların) İsrail'den geçmeden Gazze Şeridi’ne nispeten serbestçe girip çıkmalarına, yabancı ülkelerle ticari ve ekonomik ilişkiler kurmalarına ve kendi kıyılarında balıkçılık yapmalarına olanak sağlayacaktır. Ancak İsrail, silah üretimine ve terörist yapıların kurulmasına olanak sağlayan silah ve hammadde kaçakçılığını önlemek amacıyla iki koridordaki hareketleri izleyecektir. Netanyahu, Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını finanse etmek için ABD ile bazı Arap ve bölge ülkelerinin destek vermesini, yatırımların boşa gitmemesi için Gazze Şeridi'nin askerden arındırılmasını ve terör eylemlerinin önlenmesini istiyor. Bugünlerde Gazze kıyısındaki yüzer iskelenin Başbakan’ın orijinal bir girişiminin parçası olduğu varsayılabilir.”

Netanyahu, terörizmin yeniden canlanmasını önlemek ve Gazze'den gelebilecek tehditleri bertaraf etmek amacıyla İsrail'in Gazze Şeridi'nin tamamında zaman sınırlaması olmaksızın operasyon özgürlüğünü sürdürmesini de içeren çok maddeli bir plan yayınladı.

INSS, Gazze’de savaşın ertesi günü için olası ve farklı seçenekleri şu şekilde özetliyor:

1 - Gazze Şeridi'nin İsrail'den tamamen ayrılması ve iki bölge arasındaki tüm sınır kapılarının kapatılması.

2 – Gazze Şeridi’nin işgal edilmesi ve İsrail ordusunun orada uzun süreli konuşlandırılmasının yanı sıra sivil bir yönetimin oluşturulması ya da sıkıyönetimin getirilmesi.

3 - ABD, Arap ülkeleri ve uluslararası toplum tarafından tercih edilen bir seçenek olarak yenilenmiş bir Filistin Yönetimi'nin Gazze'yi kontrol etmesine izin verilmesi.

4 - Gazze'nin Filistin Yönetimi'ne bağlı federal bir valiliğe dönüştürülmesi, Gazze'deki yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Gazze Şeridi'nde Filistin Yönetimi'nin himayesinde ve önceki anlaşmalara bağlı teknokratik bir yönetimin kurulması.

5 – Fetih Hareketi (El Fetih) ve Hamas Hareketi’nin dahil olduğu ya da desteklediği bir Filistin ulusal birlik hükümetinin kurulması.

6 - Gazze Şeridi’nin Filistin Yönetimi’ne ya da Batı Şeria'ya bağlı olmayan ayrı bir bölgesel oluşum haline getirilmesi.

Tüm bu seçenekler arasında İsrail'in seçeneklerinin işgal ve yerleşim birimleri inşası, Gazze üzerinde siyasi, güvenlik ve ekonomik hakimiyetini sürdürmesi ve Gazze’nin Batı Şeria ile bağlantısının tamamen kesilmesi olduğu açıkça ortada. İsrail’in önünde ayrıca geçici güvenlik kontrolünden Gazze'nin Filistin Yönetimi'nin bir parçası haline geldiği bir geçiş aşamasına kadar değişen orta ve alt düzeylerde seçenekleri de var. Bu orta ve alt düzeylerdeki seçenekler, ABD’nin Gazze’deki savaşın İsrail'in bölgeye entegre olmasını sağlayacak, imajını ve statüsünü iyileştirecek, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerde köklü bir değişikliğe yol açacak ve belki de bu düzenlemelere uyum sağlayabilecek parametrelere sahip bir Filistin devletinin kurulmasına ön ayak olacak bölgesel düzenlemeler yaratmasını öngören politikasıyla uyumlu.

Açıkçası bu seçenekler sadece savaşın kriterleri ve askeri sonuçları tarafından değil, aynı zamanda bu savaşın sonuçlarından kaynaklanan gerçekler tarafından, özellikle de Gazze'deki iki milyon Filistinlinin her şeye ihtiyaç duyması açısından da değerlendirilmeli. Bu ihtiyaçlar arasında temel ihtiyaçlara ulaşılması, geçim kaynağı, güvenlik istikrarı ve Gazze'nin yeniden inşası yer alırken bunların hiçbiri belirli siyasi, güvenlik ve ekonomik koşullar olmadan sağlanamaz.

Örneğin şimdiye kadar ABD’nin himayesinde Gazze Şeridi kıyısında bir yüzer iskele inşa edildi. İsrail'in dayattığı, bir kilometre genişliğinde olan ve Gazze'nin yüzölçümünün yüzde 16'sını kapsayan güvenlik kuşağı, Gazze Şeridi'ni kara ve deniz yoluyla komşularından ayırıyor. Bu kuşak artık (Mısır ile Gazze arasındaki sınır şeridi) Philadelphia (Salahaddin) Koridoru'nu da kapsıyor.

Gazze Şeridi kıyısında ABD’nin himayesinde bir yüzer iskele inşa edilirken İsrail'in dayattığı, bir kilometre genişliğinde olan ve Gazze'nin yüzölçümünün yüzde 16'sını kapsayan güvenlik kuşağı, Gazze Şeridi'ni kara ve deniz yoluyla komşularından ayırıyor. Kuşak, Philadelphia Koridoru'nu da kapsıyor.

Bu sadece mevcut verilere göre yapılan siyasi bir analiz. Dileklerin, arzuların ya da duyguların burada hiçbir anlamı yok ya da hiçbir şeye yardımcı olamazlar. Bu analiz, Filistinli grupların meşruiyetini ya da fedakarlıklarını zayıflatmaz. İsrail sömürgeci, ırkçı ve saldırgan bir devlet olmaya ve işgal tüm biçimleriyle devam ettiği sürece El Fetih, Hamas ya da başka herhangi bir isim altında direniş de devam edecektir.

xscdvfbgyhn
İsrail'in Gazze Şehrindeki et-Tuffah bölgesine yönelik bombardımanında ölen yakınlarının cenazelerine eşlik eden Filistinliler, 22 Haziran 2024 (AFP)

Belki de burada farkına varılması gereken en önemli nokta, 7 Ekim’deki saldırının ne sömürgeleştirilenin sömürgeciye karşı direnişi ne güçsüzün güçlüye karşı savaşı kriterlerine ne de tüm biçimleriyle uzun vadeli halk direnişine dayanmadığıdır. Meleklerin müdahalesi de dahil olmak üzere kaderci düşüncelere, ‘meydanların birliği’ sloganına ya da yanılsamasına dayanan, ‘Cihat, ya zafer ya şehitlik’ düsturuyla ordudan orduya bir savaş olarak farklı algılar içinde yürütülen Hamas liderliği tarafından yapılan bir seçimdir, gökten gelen bir emir değil. Dolayısıyla tıpkı Filistin liderliğinin 1993 tarihli Oslo Anlaşması’na gitme tercihinin eleştiriyi, hesap verilebilirliği ve hesap sorulabilirliği hak etmesi gibi, gözden geçirilmeyi ve eleştirilmeyi hak ediyor. Filistin liderliği o dönemde, yanılmaz olduğunu ve Filistin halkının çıkarlarıyla uyumlu olduğunu iddia ederek tüm bunları reddetmişti.

Temelde direniş savaşçılarının kararlılık ve fedakarlıklarını takdir etmekle birlikte, yukarıda belirtilenler, Aksa Tufanı Operasyonu’nun ağır bedelini Hamas'ın değil, Filistin halkının ödediği gerçeğini gizleyemez. Aslında Hamas liderlerinin açıklamalarına göre Gazze'deki Filistinliler, bazıları Hamas ile aynı fikirde olsun ya da olmasın tüm bedeli canlarıyla ve mallarıyla ödediler.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Suriye'de Kürt sorunu diye bir şey yoktur!

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

Hüseyin eş-Şara

Levant bölgesinin mücevheri Suriye, 1516 yılında Halep'in kuzeyindeki Mercidâbık Muharebesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası oldu.

Osmanlı orduları, ‘İslam fethi ve Arap bölgesindeki Müslüman emirliklerin birleştirilmesi’ sloganı altında Levant ve Mısır'ı yöneten Memlükleri yendi. Böylece Suriye, 1516'dan üç konsolosun başta Biladü'ş-Şam ve Irak olmak üzere Levant bölgesindeki Arap ülkelerini bölüşmeyi kabul etmesinden sonra, Büyük Britanya ve Batılı güçler tarafından açıkça kışkırtılan Büyük Arap İsyanı’nın patlak verdiği 1916'ya kadar yaklaşık 400 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Bu anlaşma, 1916 yılında ‘Sykes-Picot Anlaşması’ olarak adlandırıldı ve adını Fransa ve İngiltere'den iki politikacı ile Çarlık Rusya'sının Rus konsolosundan aldı. Ancak, 1917 Ekim Devrimi'nden sonra, Rus devrimciler bu anlaşmayı ifşa ettiler ve anlaşmadan çekildiler. Bu anlaşmanın etkileri, 2 Kasım 1917'de talihsiz Balfour Deklarasyonu ile devam etti. Bunu, 1920'de Levant bölgesi üzerinde İngiliz-Fransız Mandası, ardından İngiltere ve Fransa arasında bölünmesi ve Arap devletinin devrilmesi, Kral Faysal bin Hüseyin'in görevden alınması ve Levant bölgesini dört vilayetiyle yöneten bu yeni kurulan devletin sonu izledi.

Fransa’nın Suriye ve Lübnan’daki manda yönetimi ve İngiltere’nin Filistin ve Mavera-i Ürdün üzerindeki mandası sırasında, Irak üzerinde vesayet kurularak İngiliz yönetimi altında Kral Faysal bin Hüseyin'in kral olarak tahta çıkarıldı ve Prens Abdullah bin Hüseyin tarafından Mavera-i Ürdün’de Ürdün Haşimi Krallığı'nın kuruldu.

Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu.

Suriye'deki Fransız Suriye ve Lübnan Mandası döneminde, Suriye topraklarında bölgesel isyanlar başladı. Bu isyanların ilki, Kürt kökenli olan ancak bir Suriye ve Arap vatandaşı olarak manda yönetimine karşı savaşan Suriyeli milliyetçi lider İbrahim Hananu tarafından yönetildi. Onun isyancıları Kefer Taharim ve Cebel ez-Zaviye bölgelerinden gelen Araplardı ve Halep ve çevresine taşındılar.

Onun devrimi çok iyi biliniyordu ve kendisi Kürt olduğunu söylemiyordu, aksine devrimini Suriyeli olduğu ve yoldaşlarının Arap olduğu için liderlik ediyordu. İnsan hakları aktivisti ve aydın bir adam olan bu büyük azimli kişi, Fransız mandasına karşı Suriye devriminde önemli bir rol oynadı. Ülkesini, Suriye'yi ve Arap ulusunu savunmak için işgalciye direnmenin gerekliliğine inandığı için yargılandı ve idama çarptırıldı.

Kürt sorunu var mı?

Suriye'deki Kürt sorununu tartışıyorsak, bu sorunun Suriye Anayasası’nda hiçbir zaman yer almadığını söyleyebiliriz. Suriye'deki Kürt sorunu hiçbir zaman Suriye kimliğinin bir parçası olmadı. Suriye'deki Kürtler hem şehirlerde hem de kırsal kesimde yaşayan ve her zaman Arap kültürüne sahip ve İslam dinine mensup vatandaşlar oldu. Onlara karşı milliyetçi şiddet uygulanmadı. Hem yakın hem de uzak tarih bunu bize gösteriyor. Hatta bazı Kürt şahsiyetler tarihimizi etkiledi. Bunlardan biri de Irak'ın Tikrit kentinden gelen Kürt bir aile olan Eyyubi hanedanının soyundan gelen kahraman Selahaddin Eyyubi’ydi. Eyyubi, yine Kürt bir aile olan ünlü Zengi hanedanının damadıydı.

ASDEFR
Suriye'nin doğusundaki Deyrizor ilinde Ömer Petrol Sahası’nda düzenlenen askeri geçit törenine katılan SDG üyeleri, 23 Mart 2021 (Reuters)

Nureddin Zengi, Levant bölgesini Mısır ile birleştirdi ve Müslüman Arap lider olarak ortaya çıktı. Selahaddin Eyyubi, savaşan Arap emirliklerini birleştiren dönemin lideriydi. Bu görevi başardıktan sonra, Levant, Irak ve Mısır'dan Arap-İslam ordusu kurdu ve Levant'ta Haçlıları yendi. Hıttin Muharebesi, 4 Temmuz 1187'de (Hicri 25 Rebiulahir 583) Filistin'in Levant bölgesinde gerçekleşti. Haçlıları yenen Selahaddin Eyyubi, onlarla bir barış antlaşması imzaladı ve bu antlaşma, Levant bölgesinin Haçlılardan kurtarılmasıyla sonuçlandı.

Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız.

Araplar ve Kürtlerin birbiriyle kaynaşmalarının uzun bir geçmişi var ve ayrımcılığa yol açmaz. Tıpkı 3 Eylül 1260'da (Hicri 25 Ramazan 658) Mısır Sultanı Seyfeddin Kutuz'un önderliğinde Moğollara karşı Filistin'de Ayn Calut Savaşı'nda olduğu gibi. Bu tarih unutulamaz ve Araplar ile diğerleri arasında ayrım yapmak için kullanılamaz. Çünkü bu tarih, bölünme, ayrımcılık veya olayların ve eğilimlerin özünde olmayan sorunları gündeme getirmek için değil, bilgi, miras ve dinin bir bütünüdür.

Suriye'de ortak bir tarih

Tarihsel olarak Suriye, büyük ve küçük tüm bileşenleri en küçük ayrıntısına kadar harmanlayarak ve birleştirerek ortak bir tarihe ve karışık bir nüfusa sahiptir. Levant ve Irak'ı ziyaret ederseniz, bu ülkelerde on beşten fazla medeniyetin yaşadığını ve büyüdüğünü ve izlerini bıraktığını göreceksiniz. Tüm bunlar nihayetinde bizim için istikrarlı, tutarlı ve güçlü bir ulusal uyum ortamı yarattı. Suriye'nin bir bütün olarak etnik özelliklere sahip olduğunu iddia edenler büyük bir yanılgı içindeler, çünkü kültürel, entelektüel ve ulusal denge o kadar bütünleşmiştir ki, bunları birbirinden ayırmak imkânsız. Zira bu, endişe verici veya çözülmesi gereken bir sorun değildi. Kürtler, Türkmenler, Süryaniler ve Aramiler tek bir ulus, Suriyeli ve Arap halkıdır. Çünkü en genel ve baskın özellik düşünce, kültür, yaklaşım ve davranışta Arapçılıktır. Bu nedenle Suriye'de seçkin bir akademisyen olan Dilbilim Akademisi ve Arap Entelektüel Birliği Başkanı Muhammed Kurd Ali'yi buldum. Bunu savunan ve benimseyen akademisyen, bunun bir Kürt akademisi ya da başka bir şey olduğunu söylemiyor, aksine bir Arap akademisi olduğunu söylüyor. Bunun Arap ve Müslüman uluslararasın birliği çağrısı olduğunu belirten Muhammed Kurd Ali’nin yazıları ve tartışmaları da buna tanıklık ediyor.

SADFRGT
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam'da bir konuşma yaparken, 29 Ocak 2025 (AFP)

Biraz daha geriye gidecek olursak yukarıda da belirttiğimiz gibi, İbrahim Hananu'nun Suriyeli ve Arap kültürüne düşkün birinden başka bir şey olmadığını göreceğiz. Arap kültürü, ırksal bir ayrıcalık değil, bir kültür, düşünce ve dildir; yabancı dillerde yetkin olsalar bile. Fransızca bilen Fransız olmadığı, Osmanlıca bilenin Osmanlı olmadığı gibi. Aynı şey İngilizce için de geçerli.

Dolayısıyla Arap olmak pratikte, kültürde ve benimsemede, son zamanlarda ortaya çıkan kökenler ve dallar üzerine yapılan araştırmalara rağmen, birçok aile ve aşiret için geçerli olmaya devam ediyor. Ancak bu insanlar, Suriye devletinin ve Arapçılığın en coşkulu destekçileri arasındaydı, ki bu da tüm aşamaların taçını oluşturuyor. Burada daha ayrıntılı olarak belirtmek gerekirse, Hama'da el-Barazi adında büyük, nüfuzlu ve feodal bir aile vardır ve bu aileden Suriye tarihi ve Arapçılıkta önemli pozisyonlarda yer alan şahsiyetler çıktı.

Suriye, Kürt kökenli ve 1946 yılının nisan ayında tahliye sonrasında Suriye ordusunun komutanı olan lider Husni ez-Zaim tarafından yönetiliyordu. Daha sonra, Şukri el-Kuveytli'nin başını çektiği seçilmiş hükümeti devirdi ve onu hapse attıktan sonra Suriye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı görevini üstlendi. Başbakan ise Hama'daki el-Barazi aşiretinden Muhsin el-Barazi oldu. Onlar kendilerini Kürt olarak değil, tamamen Suriyeli olarak tanımladılar ve anayasasında ‘Suriye Cumhuriyeti bir Arap ülkesidir ve Arap milletine aittir’ yazan bir Arap ülkesini yönettiler. Bu önsöz, 1920 yılından günümüze kadar tüm Suriye anayasalarında yer aldı. Tüm anayasalarda belirtildiği gibi, mezhep, etnik köken veya din ayrımı gözetmeksizin vatandaşlık yoluyla egemen olan halka vurgu yapılıyor.

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü.

Yine el-Cezire bölgesinden Kürt kökenli Tümgeneral Tevfik Nizameddin, Suriye Ordusu Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı. Şubat 1958'de Mısır-Suriye Birliği kurulmadan önce Suriye Arap Ordusu’nun komutanlığını yaptı. Bundan sonra da sınırlı bir süre görevine devam etti, ardından Tümgeneral Afif el-Bazra onun yerine geçti. Afif el-Barza da Kürt kökenli olabilir. Zira kardeşi Selahhdin el-Barza'yı tanıyorum. Suriye Arap Ordusu İkinci Bürosu'nda subay olarak görev yapan Barza, Mısır ve Suriye için ünlü Çekoslavakya Mısır Silah Anlaşması’nı (1955), yani ‘silah tekelini kırma’ müzakerelerine katılanlardan biriydi. Ardından gelen tüm Suriye hükümetlerinde, hiç kimse şu veya bu bakanın etnik kökenini sormadı. O da Suriye-Mısır birliğinin en önde gelen bakanlarından biriydi.

Suriyeli Kürt şahsiyetler

Kürt kökenli Arap milliyetçisi eski bakan Muhammed Ali Buzu, Tümgeneral Faruk Buzu ve kardeşi ünlü spor yorumcusu Adnan Buzu. Bu isimlere Şam'ın en ünlü ailelerinden Salihiyye ailesi, Şamadin Aga ve Ömer Aga da eklenebilir. Bunlar, Şam'ın önde gelen Kürt aileleriydi. Bu iki liderin annesi, bizim ailemizdendi. Şam'daki Şamadin Aga Meydanı bugün hala varlığını sürdürüyor.

FR
SDG ile Suriye devleti arasındaki birleşme anlaşmasının şartları (Al Majalla)

Şam'daki Kürt mahallesi, Kürt kökenli ailelerin çoğuna ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlar Arap ve daha fazlasıdır. Bunlar arasında, otuz yılı aşkın bir süre Suriye'nin Büyük Müftüsü olarak görev yapan Şeyh Ahmed Kuftaro, İslam'a Arap bakış açısıyla yaklaşan ve bununla gurur duyan İslam vaizi Dr. Muhammed Ramazan el-Buti ve yetenekli yayıncı Mervan Şeyho ile kardeşi Adnan Şeyho'yu yetiştiren El-Şeyho ailesi bulunuyor. Hafız Esed döneminde bakan ve başbakanlık görevlerinde bulunan, Arap Sosyalist Baas Partisi'nin ulusal ve bölgesel liderlik kadrosunda yer alan Muhammed el-Eyyubi'yi hatırlıyorum. Hiçbir zaman “Ben Kürtüm” demedi ve bunu söylemeyen başkaları da var. Çünkü kendilerini Arap olarak görüyorlardı. Kamışlılı gazeteci İrfan Nizamuddin'i hatırlarsınız. Onun “Ben Kürtüm” dediğini hiç duydunuz mu?

Şam'daki Kürt kökenli aileler arasında, Suriye Komünist Partisi'nin liderlerinden ve her zaman Suriye ve Arap ulusunu savunan merhum Halid Bekdaş, eşi ve oğlu Dr. Ammar Bekdaş'ın da mensubu olduğu Bekdaş ailesi bulunuyor. Ayrıca Hamu Lili, Şamsu, ez-Zerki, el-Alusi ve diğer aileler de var. Bu aileler Kürt kökenli, ancak yönelimleri her zaman Suriye ve Arap ulusundan yana oldu. Kürt, Türkmen, Çerkes, Arnavut, Arami, Asur veya Asuri arasında pratikte bir ayrım yoktur. Bahsettiğim tüm aileler Arapça konuşuyordu ve Arap milletindendi. Bunu önyargıdan değil, bilakis hakikat bu olduğu için söylüyorum.

El-Cezire

Rakka, Deyrizor ve Haseke olmak üzere üç ili ve Kamışlı’yı kapsayan el-Cezire bölgesinde, Cebel-i Ekrad (Kürt Dağı) adlı bir dağda Kürt topluluğu yaşıyordu. Bu topluluğun Suriye nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 3’tü. Cebel-i Ekrad’da Kürtlerin bir ağası vardı. Kamışlı, çoğunlukla Hıristiyanlar, Asurlu Araplar, Asuriler ve diğerlerinin yerleştiği bir şehir olduğundan 1960'larda ekonomik nedenlerle ABD ve Avrupa'ya göç ettiler. Mülklerinin çoğunu Türkiye'nin güneyinden veya Cebel-i Ekrad’dan gelen Kürtlere sattılar ve Kürtler Kamışlı ve çevresindeki köylere yerleşti.

Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti.

Kamışlı’nın da ilçesi olduğu Haseke ilindeki Kürt nüfusu, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyor. Kürtler, başta Amuda, Ayn el-Arab, el-Kahtaniye ve el-Yarubiyye olmak üzere Arap kabileleriyle iç içe oldukları için Kürt etnik bir enklav oluşturmuyorlar. Kürt nüfusunun yoğun olduğu tek bölge, Halep'e bağlı Afrin'dir.

Kürtlere yönelik baskı, 1962 nüfus sayımı sırasında, hazır bulunanların vatandaşlığa kabul edilmesi, hazır bulunmayanların ise dışlanarak kırmızı kart veya başka bir tür yabancı kimliği verilmesi ile belirginleşti. Devletin görüşü, bu insanların çoğunun Suriye vatandaşı değil, Türkiye'nin güneyinden gelen göçmenler olduğu yönündeydi.

Ancak bunların çoğu, özellikle de Baas Partisi Suriye’de iktidara geldiğinde ve bu bölgelerin Araplaştırılması olgusu iktidar rejimini domine ederek Kürtlerin varlığını azalttığında, özellikle de Kürt olgusu ve Kürt sorunu Türkiye, İran ve Irak'ta ortaya çıkmaya ve öne çıkmaya başladığında başka illerde çalışan Suriyelilerdi ve bu durum düzeltilmedi.

İran, Türkiye ve Irak

İran'da, Sovyetler Birliği'nin teşvikiyle 1946 yılında İran'ın kuzeybatısındaki Mahabad şehrinde bir Kürt devleti kuruldu ve 11 ay gibi kısa bir sürenin ardından sona erdi. İran'da ve Türkiye'nin doğusundaki bazı şehirlerde ve bölgelerde yaklaşık 15 milyon Kürt yaşıyor. Kürtler, Türk devletinde bölünme yaratmak amacıyla, Hafız Esad döneminde Suriye'nin desteğiyle Abdullah Öcalan liderliğinde silahlı bir parti olan Kürdistan İşçi Partisi'ni (PKK) kurdular ve silahlı mücadeleye başladılar. Yaklaşık elli yıl boyunca Irak ile Türkiye arasındaki engebeli Kandil Dağları'nı üs olarak kullandılar.

DFE
Suriye hükümet güçleri, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor’da konuşlanmak üzere Fırat Nehri'ni geçerken 19 Ocak 2026 (AFP)

Irak'ta, Kral Gazi bin Faysal döneminde 1931 yılında Ahmed Barzani önderliğinde gerçekleşen devrimin ardından, Kürt lider Molla Mustafa Barzani harekete geçti. Kardeşi Mustafa Barzani, özerklik hedefiyle 1943 yılında ‘İkinci Devrim’ olarak bilinen hareketi başlattı ve Irak devletine karşı isyanın başını çekti. Bunlara 1919 ile 1931 yılları arasında Süleymaniye'de Mahmud Berzenci'nin isyan hareketleri eşlik etti. Barzani hareketi, General Abdulkerim Kasım önderliğindeki 1958 darbesinin başarısından sonra 1961'de ivme kazandı. 1945'ten beri Sovyetler Birliği'nde sürgündeyken Kürdistan Demokrat Partisi'ni (KDP) kuran Molla Mustafa Barzani, harekete katılmaya davet edildi.

Eylül devrimi, ‘Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ (IKBY) olarak bilinen bölgede gerçekleşti. 1961 yılından 1991 yılına kadar Saddam Hüseyin'in Kuveyt'in işgaline karışması dışında hiçbir şey başarılmadı. Bu dönemde, KDP ile arasındaki bölünme nedeniyle Erbil ve Süleymaniye arasında bölünmüş IKBY bölgesinde bir tür özerklik sağlandı. Bu bölünme hala devam ediyor ve nesiller boyu aktarılıyor.  Eski IKBY Başkanı Mesud Barzani, yıllar önceki referandumdan bu yana bağımsızlık elde etmeye çalışsa da buna izin verilmiyor.

Suriye ve Baas Partisi

Suriye’ye gelince hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Uzun yıllar Suriye'yi yöneten Baas Partisi döneminde, çok sayıda küçük ve farklı Kürt partisi kuruldu, ancak bunların çoğu milliyetçi bir eğilime sahipti. Ancak bunların çoğunun ulusal bağlantısı vardı ve bazıları Marksist yönelimdeydi. Ta ki ‘özerk yönetim’ örgütü oluşturulup ‘Suriye Demokratik Güçleri’ (SDG) adını verdikleri silahlı bir örgüt kurulana kadar.

Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır.

2011 yılında başlayan Suriye Devrimi sırasında, bazı sınır ötesi Kürt güçleri zamanın kendileri için uygun olduğunu anladı. Suriye'den üç il bu güçler tarafından ele geçirildi. Bu güçler, Türkiye tarafından terör örgütü olarak görülen PKK'nın bir kolunu oluşturuyordu. Küçük bir nüfusu olmasına ve uluslararası toplumun görüşüne rağmen IKBY’ye benzer bir Kürt bölgesi kurabileceklerini düşündüler. Bu amaçla DEAŞ olgusunu kullandılar. Terör örgütü DEAŞ’la mücadeleyi ve Amerikalılar ve Uluslararası Koalisyonla iletişimi fırsat bilerek, kaderlerini ABD’nin ellerine teslim ettiler.

Ancak bu illerin tamamı Arap illeri ve buralarda Kürtler yaşamıyor. Rakka'da, Deyrizor'da Kürt nüfusu yok. Haseke’de ise nüfusun yaklaşık yüzde 20'si farklı bölgelere dağılmış Kürtlerden oluşuyor. Dolayısıyla, işsiz Arapları örgüt üyesi yaparak çoğunluğu Araplardan oluşan, Kandil Dağları'ndan yönetilen bir silahlı güç oluşturuldu.

Suriye Devrimi’nin zaferle sonuçlanmasından sonra, Suriye'nin yaşadığı istikrarsızlık durumundan yararlanarak rejim liderlerinin bazı kalıntılarını da kendi saflarına kattılar. Ancak, Suriye Devrimi’nde hiçbir rolleri olmadı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kürt Partileri Birliği’nin siyasi bir mücadelesi olduğu biliniyor, ancak ne SDG'nin tutumlarını benimsedi ne de destekledi. Aksine Suriye ulusal birliğinin ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin destekçisi oldu. SDG onlara karşı her türlü organize suçu işlemeye ve yoluna çıkan herkesi öldürmeye başladı. Suriye Kürt Müstakbel Hareketi Lideri Meşal Temo ve diğerlerine suikast düzenledi. Ardından 10 Mart 2025'te yeni Suriye devleti ile bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Kandil Dağları'nın liderlerinin kontrolü altında olması nedeniyle anlaşmanın uygulanmasını geciktirdi.

Tüm bunlardan ötürü Suriye'de ne geçmişte ne de şu anda “Kürt sorunu” diye bir şey yok. Acil bir durumla ve gerçeklikle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Suriyeli Kürtler Suriye devleti vatandaşlarıdır. Kürt aşiretleri de vardır ama onlar Arap’tır. Çünkü Arapçılığın anlamı ve önemi vardır, düşüncesi ve kültürü vardır, ırkçılık değildir. Osmanlı İmparatorluğu, Şamlı el-Yusuf, el-Alusi, ez-Zerki, el-Karaşuli ve el-Barazi aileleri gibi Suriye topraklarındaki Kürtler için büyük beylikler kurdu. Aynı şekilde Kürt Dağı Kürt ağaları vardı. Ancak bu insanlar tarih boyunca Arap olarak kaldılar ve ayrılıkçı ya da ırkçı emelleri olmaadı. Mensubiyet itibariyle Suriyeli ve Araplardı. Bunların arasında Suriye devletinde ve Suriye Sosyal Partisi, Baas Partisi, Arap Milliyetçileri Hareketi gibi Arap milliyetçi partilerinde ve Halk Partisi, Ulusal Parti, diğer partiler ve Suriye Ulusal Bloku gibi eski Suriye partilerinde önemli mevkilerde bulunan büyük isimler de bulunuyor.

Suriye bölünmez bir ülkedir, kültürü ve düşüncesi Arap ve İslam'dır, hiçbir zaman kimseye karşı ırkçılık yapmamıştır.


Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
TT

Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)

Suriye Arap Ordusu Operasyon Komutanlığı bugün yaptığı açıklamada, Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerinde SDG ve PKK teröristleri tarafından yerleştirilen mayınlar ve el yapımı patlayıcılar (EYP) nedeniyle çok sayıda sivil ve askerin öldüğünü duyurdu.

Komutanlık yayınladığı basın açıklamasında, "Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerindeki sivil halkımızı SDG mevzilerine veya tünellerine girmemeye çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.

Açıklama şöyle devam etti: “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi) teröristleri, kapıları, koridorları ve tünelleri tuzakladılar ve kaya ve yapı tuğlası şeklinde patlayıcılar yerleştirdiler… ayrıca konuşlandıkları evlerin yanı sıra halka açık yolların yakınındaki eski yerlerinin çoğunda ev eşyalarına ve arabalara da tuzaklar kurdular.”

Açıklamada, "SDG'nin camilere ve Kur’an-ı Kerim nüshalarına yerleştirdiği mayınlar, camileri de etkiledi; birçok nüsha mayınlanmış ve uygunsuz yerlere yerleştirilmiş halde bulundu. Bu mayınlar ve el yapımı patlayıcılar nedeniyle çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti" denildi.

Komutanlık, sakinlerden şüpheli herhangi bir nesne veya yerinden oynatılmış mobilya bulduklarında derhal bildirmelerini ve konuşlandırılmış askeri ve güvenlik birimleriyle iletişime geçmelerini istedi.

DEFGTH

Suriye resmi haber kanalı El-İhbariye, internet sitesinde, Haseke kırsalındaki el-Ya'rubiye kasabasında, SDG’nin bölgeden çekilmeden önce mayın döşediği bir mühimmat deposunun patladığını bildirdi.

Bu bağlamda, Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Haseke'nin doğusundaki el-Hol kampı ve güvenlik güçlerinin son zamanlarda konuşlandırıldığı güvenlik hapishanelerinin "kısıtlı güvenlik bölgeleri" olarak kabul edildiğini ve bu bölgelere yaklaşmanın kesinlikle yasak olduğunu belirtti.

Bakanlık açıklamasında, el-Hol kampı ve güvenlik hapishanelerinin bulunduğu alanların şu anda güven altına alındığını, "kaçan DEAŞ mahkumlarının aranmasının devam ettiğini ve el-Hol kampı ile diğer benzer merkezlerdeki güvenlik durumunu kontrol altına almak için gerekli verilerin toplanmasının tamamlandığını" ifade ettti.

SDCFGT
SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği Haseke'deki el-Hol kampında toplanan bir grup tutuklu, kapıdan içeri bakıyor (Reuters)

SDG dün günü yaptığı açıklamada, Irak sınırına yakın el-Hol kampından, DEAŞ militanlarının ailelerinin kaldığı kamptan, hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından çekilmek zorunda kaldıklarını duyurdu. Bu arada, Suriye hükümeti SDG'yi, örgüte ait hapishanelerin ve kampların teslimini kasten "geciktirmekle" suçladı.

Suriye İçişleri Bakanlığı, SDG'yi onlarca DEAŞ mahkumunu ve ailelerini hapishanelerden serbest bırakmakla suçladı ve dün yaptığı açıklamada, el-Hol kampını korumakla görevli SDG savaşçılarının, hükümet veya uluslararası koalisyonla koordinasyon kurmadan geri çekildiğini, bunun "terörle mücadele dosyası konusunda hükümete baskı kurmayı amaçlayan bir hareket" olduğunu ifade etti.


Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)

Suriye güvenlik güçleri bugün, ülkenin kuzeydoğusundaki el-Hol Kampı’na girdi. Kamp, terör örgütü DEAŞ mensuplarının ailelerini barındırıyor. AFP muhabirinin aktardığına göre bu gelişme, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kampı terk ettiklerini duyurmasının hemen ardından gerçekleşti.

AFP muhabiri, kampın çevresinde görev yapan onlarca güvenlik görevlisinin demir bir kapıyı açıp araçlarıyla içeri girdiğini, bazı güvenlik mensuplarının ise kampı gözetim altında tuttuğunu bildirdi.

SDG, salı günü 24 binden fazla kişinin yaşadığı el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Kamp sakinleri arasında 15 bin Suriyeli, 3 bin 500 Iraklı ve 6 bin 200 yabancı bulunuyor ve sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu. Suriye Savunma Bakanlığı ise el-Hol Kampı ve DEAŞ’a ait tüm hapishaneleri devralmaya hazır olduğunu duyurdu.

Suriye Cumhurbaşkanlığı da dün, SDG ile ‘Haseke vilayetinin geleceğine ilişkin bazı konularda’ yeni bir ‘ortak anlayış’ sağlandığını açıkladı. Anlaşma gereği SDG’ye ‘alanların fiilen entegrasyonuna yönelik detaylı planı hazırlamak için dört günlük bir süre’ tanındı. Bununla eş zamanlı olarak dört günlük ateşkes ilan edildi. SDG de ateşkese uyacağını ve anlaşmanın ‘istikrarı destekleyecek şekilde’ uygulanmasına hazır olduğunu bildirdi.

Diğer yandan SDG lideri Mazlum Abdi dün, ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nu (DMUK), Kürt savaşçıların bazı bölgelerden çekilmesinin ardından Suriye’de DEAŞ mensuplarının tutulduğu tesislerin korunmasında sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Washington ise Kürtlerin DEAŞ’a karşı görevlerinin sona erdiğini belirtti; ABD, yıllarca destek verdiği Kürt güçlerin artık bu rolü üstlenmediğini açıkladı.

Suriye’deki Kürt yetkililer ve yerel makamlar ise dün yeni bir ateşkese uyacaklarını duyurdu. Bu ateşkes, Kürt güçlerinin hükümet kurumlarıyla entegrasyonuna yönelik görüşmelerin tamamlanmasının ön hazırlığı olarak ilan edildi.

Bu ayın 6’sında Halep’te başlayan askeri gerilimin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, pazar günü SDG ile bir anlaşmaya vardığını açıkladı. Anlaşma, ateşkes ve özerk yönetim kurumlarının Suriye devleti bünyesinde kapsamlı entegrasyonunu öngörüyor.

Taraflar arasında ateşkesi ihlal suçlamalarının yükselmesiyle birlikte hükümet güçleri, SDG kontrolündeki Arap çoğunluğa sahip bölgelere ilerledi. Hükümet dün, Hasake kentine takviye birlikler gönderirken, Kürt yetkililer Şam ile görüşmelerin çöktüğünü duyurdu.

Anlaşmanın açıklanmasının ardından ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, X platformunda paylaştığı mesajda, SDG’nin ‘DEAŞ’a karşı sahadaki başlıca güç’ rolünün büyük ölçüde sona erdiğini belirtti. Barrack, Şam’ın artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye yetkin olduğunu ve bunun örgüt mensuplarının tutulduğu hapishaneler ile ailelerini barındıran kampları da kapsadığını ifade etti.

ABD desteğiyle DEAŞ’a karşı mücadele eden ve bu süreçte örgütü Suriye’de neredeyse tamamen yok etmeyi başaran SDG, Arap savaşçıları da bünyesinde barındırarak yıllar boyunca Suriye iç savaşında kritik bir rol oynadı. Bu başarısı sayesinde kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda kontrol sağladı, büyük petrol sahalarını kapsayan bu bölgelerde özerk bir yönetim kurdu.

Ancak Esed sonrası dönemde yeni yönetim, ülkeyi hükümet güçlerinin kontrolü altında birleştirme kararlılığını ilan etti ve Kürtlerle, güçlerini ve kurumlarını devlet yapısına entegre etmek üzere müzakerelere başladı.

Son günlerde hükümet güçlerinin ilerleyişiyle SDG, kuzey ve doğuda kontrol ettiği alanların önemli bir bölümünü kaybetti.