Uluslararası tarafların hesaplaşma arenası: Deyrizorhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5052494-uluslararas%C4%B1-taraflar%C4%B1n-hesapla%C5%9Fma-arenas%C4%B1-deyrizor
Uluslararası tarafların hesaplaşma arenası: Deyrizor
Deyrizor kırsalındaki el-Bağuz köyüne bakan bir tepede nöbet tutan bir SDG üyesi, 2021 (AFP)
Mustafa Rüstem
Suriyeliler, özellikle de Deyrizor halkı, 2013 yılının mayıs ayı başlarında şehirlerinin Fırat Nehri'nin iki yakası arasındaki köprü çöktüğünde yaşananları hala dün gibi hatırlıyor. Köprü 1930'lu yıllarda inşa edilmişti. Ama sonra köprü çöktü ve nehrin sularına gömüldü. Bir çöl şehri olan Deyrizor da onunla birlikte çöküp gitti. Şehir, sanki lanetlenmiş gibi, hala barut, petrol ve gaz kokuyor. Şiddetli çatışmaların ardından harap olmuş sokakları ve binalarıyla boy gösteriyor.
Suriye’de 2011 yılında savaşın patlak vermesinden sonra doğup büyüyen savaş kuşağı, Fırat Nehri üzerindeki köprünün hatıralarından habersiz. Duvarında ev sahiplerinin köprüde çekilmiş hatıra fotoğrafı olmayan ev yok. Şehirlerinin ve gururlarının sembolü, anılarının tanıdık mekânı, heyecanlı gezilerinin alanı ve her yüzücünün eviyken, üzerinden nehre atlayan her yüzücünün, maceraperestin ve üzerinden ya da yanından yürüyen her gelinin favori mekanıyken neden anılarında olmasın ki.
Şiddetli çatışmalar nedeniyle köprünün çökmesi, metal halatların kesilmesi ve yapısal kirişlerin çatlamasıyla Heyetu Tahrir eş-Şam (HTŞ) ve DAEŞ terör örgütleri, Deyrizor Asma Köprüsü’nün yaşamına son vererek Fırat'ın iki yakası arasındaki son bağı da kopardı.
İki terör örgütü, Deyrizor Asma Köprüsü’nün yanı sıra Deyrizor kırsalındaki Elbukemal’de bulunan el-Bağuz ve es-Suveyiyye köprülerini, Rakka'daki eski ve yeni köprüleri ve Rakka'nın Maadan köyündeki el-Kalita, el-Abbara ve el-Muğlife köprülerini havaya uçurarak el-Cezire bölgesini Suriye'nin diğer şehirlerine bağlayan tüm köprülerin sonunu getirdi.
Deyrizor'da Fırat Nehri'nin iki yakasını bir araya getiren asma köprünün yıkıldıktan sonraki görüntüsü (Independent Arabia)
DEAŞ, 2014 yılında kurulmasından sonra nehrin iki yakası arasındaki 600 kilometreden fazla bir alanda şehirleri parçalamak istedi ve 2019 yılında Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'un doğu kırsalındaki el-Bağuz köyünde uğradığı yenilgiye kadar tüm bölge en şiddetli çatışmalara tanık oldu. O tarihten bu yana Deyrizor bir yandan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) de aralarında bulunduğu yerel silahlı gruplar ile diğer yandan düzenli ordu ve İran destekli milisler arasında birbiriyle rekabet halindeki nüfuz alanlarına bölünmüş durumda. Buna DEAŞ’la mücadele için kurulan uluslararası koalisyona liderlik eden ABD’nin varlığı eşlik ediyor.
Çatışmalar ve nüfuz
Başkent Şam'ın 450 kilometre kuzeydoğusunda yer alan Deyrizor, 2013 yılından bu yana şiddetli çatışmaların yükü altında eziliyor. Suriye’de 2011 yılında protesto hareketlerinin başlamasından Suriyeli silahlı muhalif grupların şehrin kontrolünü ele geçirmesine, ardından Suriye ordusunun 2017 yılında Rus ve İranlı müttefiklerinin desteği ve yardımıyla şehri kontrol etmesine kadar şiddetli çatışmalara tanık olan Deyrizor, başta DEAŞ olmak üzere zaman zaman terör örgütlerinin kontrolüne de geçti. ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), DEAŞ’ı 2019 yılında Deyrizor'un doğu kırsalında örgütün son kalesi olan el-Bağuz köyünde yenilgiye uğratmayı başardı.
Bugün ise Deyrizor’un kent ve kırsalı, Kürt ve Arap gruplar ile çeşitli etnik ve dini unsurlardan oluşan ve omurgasını Halk Koruma Birlikleri'nin (YPG) oluşturduğu bir askeri ittifak olan SDG tarafından kontrol edilen çatışmaların yaşandığı bölgelere bölünmüş durumda. SDG, şu an Deyrizor’un yarısını kontrol ediyor. Suriye topraklarının yüzde 25,64'ünü kontrol eden SDG, Rakka, Haseke ve Halep illerinin bazı bölümlerinin yanı sıra, Fırat Nehri'nin doğu yakasında da yoğun olarak kontrol sağlıyor.
Suriye'nin kuzeyindeki Deyrizor şehrinde yer alan el-Bağuz köyünden bir kare (AFP)
Kürt güçleri kontrol ettikleri bölgelerde özyönetim ilan etmeye çalışırken bir yandan Suriye ordusuyla, diğer yandan Türk ordusu ve Ankara destekli muhalif Suriye Milli Ordusdu (SMO) ile çatışmalara giriyorlar. Bölgedeki Amerikan askeri sayısının 900'e düşmesinin ve Washington'ın DEAŞ’a karşı mücadeleyi sona erdirmesinin ardından birkaç kez askerlerini geri çekme tehdidinde bulunmasına rağmen, ABD kuvvetleri 2015 yılındaki müdahalesinden bu yana Deyrizor'un el-Badiye (Çöl) bölgesindeki petrol ve gaz kaynaklarını kontrol etmeye ve el-Ömer, et-Tenef ve Koniko gibi askeri üslerde konuşlu kalmaya devam ediyorlar.
Öte yandan Suriye ordusu, Deyrizor’un diğer yarısını kontrol etmeyi sürdürüyor. Suriye ordusu, Türk ordusunun kuzeyde geniş çaplı bir operasyon başlatmasının ardından Rusya'nın himayesinde 2019 yılının ekim ayında iki taraf arasında imzalanan anlaşma kapsamında Suriye'nin kuzeydoğusunda SDG tarafından kontrol edilen bölgelere konuşlandı ve Deyrezzor'daki el-Verd, et-Tim, eş-Şula ve en-Nişan gibi petrol sahalarını kontrol altına aldı.
Gazze’deki savaş
Diğer taraftan ABD savaş uçaklarının geçtiğimiz şubat ayında Suriye-Ürdün sınırı yakınlarında düzenlenen saldırıda üç Amerikan askerinin öldürülmesine misilleme olarak İran'a ait mevzileri ve İran destekli grupları hedef almasından sonra bölgede göreceli sakinlik dönemi hüküm sürdü. Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin geçtiğimiz temmuz ayı sonlarında Tahran'da öldürülmesine İran'ın misilleme tedidiyle birlikte Deyrizor’un mahalleleri ile İran destekli milislerin Elbukemal ve el-Meyadin beldelerindeki nüfuz bölgeleri arasında tansiyonun yükselmesi, sık sık çatışmaların yaşanması ve ABD’nin kullandığı askeri üslerin bombalanmasıyla gerginlik yeniden tırmanmaya başladı.
İran'ın ‘sahaların birliği’ diye adlandırdığı, 7 Ekim 2023 tarihinde fitili ateşlenen Hamas Hareketi ile İsrail ordusu arasında devam eden savaştaki rolü ve desteği herkes tarafından biliniyor. Buna karşın Tel Aviv, savaşı başka bölgelere doğru yaymak ve İsrail’in iç bölgelerindeki etkisini azaltmak için Tahran’ı kasıtlı olarak kendi sınırları dışındaki bir savaşa sürüklüyor.
Gözlemcilere göre Deyrizor, başta İran ile ABD arasında olmak üzere uluslararası tarafların hesaplaşma sahasına dönmüş durumda. Zira ABD, İran’ın nüfuz bölgelerine çok yakın olan üslerinin, Washington ve diğer yabancı ülkelerin İran’ın beklenen misillemesine karşı İsrail'e yardım etmesi halinde, tıpkı geçtiğimiz nisan ayındaki saldırıda olduğu gibi hedef alınmasından endişe ediyor.
ABD güçleri ve İran destekli milisler, o tarihten bu yana güdümlü füzeler ve silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) karşılıklı olarak mevzileri ve üsleri bombalıyor. ABD, Fırat Nehri kıyısı boyunca İran'ın nüfuz bölgelerine bakan gözlem kuleleri inşa ederken, Irak’tan Suriye’ye havadan ve karadan lojistik malzeme, teçhizat ve gelişmiş füzeler içeren takviyelerde bulunuyor.
Washington'daki Reconnaissance Araştırma ve Çalışmalar Merkezi Başkanı Abdulaziz el-Anceri, ABD'nin önümüzdeki kasım ayında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinden ötürü net bir politikasının olmadığı bir dönemden geçtiğini söyledi.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Anceri, “ABD'nin askeri varlığı, dengeyi korumak, özellikle Gazze'de devam eden savaş ve Lübnan'a yayılma olasılıkları çerçevesinde İran'ın Suriye'de daha fazla bölgeye konuşlanmasını önlemek için son derece önemlidir. Bunun yanında savaş halinde olduğu sürece ABD'nin çekilmesini kabul etmeyecek olan İsrail'e karşı direniş ekseninden İran koridoru açılmasını engellemek de gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İran tarafından 2017 yılından bu yana oluşturulan ve Suriye, Irak, İran ve Lübnan'ı birbirine bağlayan kara koridoru, İsrail ve ABD üsleri için en tehlikeli kara koridorlarından biri. Dolayısıyla, Irak, Suriye ve Ürdün sınır üçgeninde yer alan et-Tanf Askeri Üssü’ndeki ABD güçleri, Suriye’nin çöl bölgesinde rol oynaması beklenen ve Özgür Suriye Ordusu olarak adlandırılan Suriyeli muhalif gruplara bağlı olduğu bildirilen savaşçıları eğitiyor.
Yayılma haritası
İran'a ve İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı güçlerin Şam, Halep ve Humus kırsalındaki birçok bölgeye konuşlanmasına rağmen, Deyrizor, mevzi ve savaşçı sayısı bakımından İran'a bağlı en büyük askeri oluşuma sahip bölge olmaya devam ediyor. Suriye’nin doğusunda yer alan Deyrizor, Tahran'ın sadece askeri amaçlarla Lübnan'ın güneyine değil, aynı zamanda ekonomik amaçlarla Akdeniz'e ulaşmak için seçtiği stratejik rotayı güvence altına almak için kritik öneme sahip bir nokta ve bağlantı rolü de oynuyor.
Deyrizor, halen devam eden uluslararası taraflar arasındaki bir çatışmanın ardından hayat rutinini ve ruhunu kaybetti (Independent Arabia)
İran destekli milisler, Fırat Nehri’nin batı yakasındaki nüfuz alanlarını, şehrin merkezinden başlıca kaleleri olan Elbukemal ve el-Meyadin beldelerine kadar genişlettiler. Bu nüfuz alanında 130 civarında askeri mevzinin yanı sıra eğitim ve destek için kullanılan noktalar da yer alıyor.
İran destekli milislerin en ünlülerinden biri olan Fatımiyyun Tugayı unsurları şehrin içinde konuşlanmışken, Zeynebiyyun Tugayı askeri hava üssü ve çevresinde konuşlanmış durumda. Birim 313 olarak bilinen Lübnan’daki Hizbullah Hareketi’nden yüzlerce unsur ise şehrin içindeki karargâhlarda konuşlandırıldılar. Iraklıların ve Lübnanlıların yanı sıra Pakistanlılar, Afganlar ve İranlılar da dahil olmak üzere yabancı uyruklu unsurların varlığıyla birlikte, Ebu Fazıl el-Abbas ve Hüseyin gruplarının karargahları da burada bulunuyor. DMO’nun Suriye'de ve çeşitli sahalarda kullandığı ve son yılların en önemli silahı olan İHA’lar için kullanılanlar da dahil son derece gizli ve hassas askeri üsler de yer alıyor.
Basında yer alan haberlerde, özellikle sonuncusu Haseke kırsalındaki Harab el-Ceyr Havaalanı’ndaki üsse düzenlenen İHA’lı saldırı olmak üzere saldırıların daha yoğun ve daha isabetli hale gelmesinin ardından, acil durum operasyonlarına hazırlanan ABD’nin bölgedeki üslerinde alarm düzeyinin yükseldiği, lojistik takviyelerin yapıldığı ve Ulusal Muhafızlardan 230 askerinin Suriye’ye ve Irak'a gönderildiği bildirildi.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Patrick Ryder, düzenlediği basın toplantısında, son saldırıda sekiz askerin yaralandığını açıkladı. Yaralıların beyin sarsıntısı ve duman soluma nedeniyle tedavi gördüklerini ve saldırıda İran destekli milislerin parmağı olduğunun düşünüldüğünü belirtti. Saldırıda İran destekli milislerin parmağı olduğuna işaret eden Ryder, Deyrizor kırsalında bulunan Ömer Petrol Sahası'nda ABD'nin bölgedeki en önemli üslerinden biri olduğunu, bir İHA, bir helikopter pisti ve bir gözaltı merkezinin bulunduğunu ve Deyrizor'daki petrol sahaları çevresindeki en hassas üsleri arasında bulunduğunu belirtti.
Deyrizor şehrinin içinden geçen Fırat Nehri (Independent Arabia)
Tüm bunlar, İran tarafından desteklendiğine inanılan bölgedeki Arap aşiretleri ile ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyon destekli SDG arasındaki çatışmaların, aşiret ayaklanmalarının durmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre ve iki taraf arasındaki çatışmalarla sınırlı kalmasının ardından, Washington için utanç verici bir zamanda gerçekleşiyor.
Suriye’nin sadece iç çatışmalardan değil, uluslararası taraflar arasındaki çatışmalardan da en çok etkilenen şehir olmaya devam eden Deyrizor, petrol ve doğalgaz açısından zengin bir şehir olması ve İran'ın İsrail ve ABD’ye karşı savaşında ileri mevzilere ulaşmasında köprü görevi gören hassas konumu nedeniyle yıllardır nüfuz mücadelesinin arenası haline geldi. Hüzünlü Fırat Nehri kıyısındaki Deyrizor Asma Köprüsü de artık yok.
Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdühttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242577-%C5%9Farku%E2%80%99l-avsat%E2%80%99-verdi%C4%9Fi-son-r%C3%B6portajda-ubeydat-gizemli-bir-keskin-ni%C5%9Fanc%C4%B1
Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü
Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.
Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.
Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.
Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.
Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.
Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte Gassan Şerbil’in Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm
*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?
Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.
*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?
Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)
*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?
Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.
*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?
Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.
Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?
Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.
*Bağdat'a ne zaman döndünüz?
Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.
*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?
Sadun Şakir ile.
*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?
Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.
*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?
Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.
*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?
Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.
*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?
Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)
*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?
"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."
*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?
Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.
Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.
Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.
Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.
Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.
Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.
*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?
İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.
Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.
Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.
*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?
Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.
Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.
Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.
Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.
*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?
1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.
*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?
Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.
*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?
İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.
*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?
Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.
*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?
Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.
*Rejim için endişelendiniz mi?
Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.
*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?
Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.
*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?
Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)
*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?
Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.
İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.
Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.
*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?
Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.
*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?
Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.
*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?
Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.
*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?
Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)
*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?
Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.
*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?
Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.
*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?
Bu şekilde, hayır.
*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?
Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.
*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?
Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.
*Peki, o olaya neden olan o muydu?
Hayır.
*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?
Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.
Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.
*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?
Evet.
*Bu dönem istihbarat için zor muydu?
Çok zordu. Tüm dönem zordu.
*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?
Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.
*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?
Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.
*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?
Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.
*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?
Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.
*O zamanki rütbeniz neydi?
Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.
*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?
Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.
Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.
Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.
Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.
Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.
Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.
Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)
Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.
Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.
*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?
Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.
*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?
Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.
*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?
Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.
*Eylemin amacı tahrik miydi?
Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.
*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?
Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.
BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulunduhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242546-bm-i%CC%87srail%E2%80%99-bat%C4%B1-%C5%9Feria-ve-gazze-%C5%9Feridi%E2%80%99ndeki-eylemlerinin-%E2%80%98etnik-temizlik%E2%80%99
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulundu
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
Birleşmiş Milletler (BM) bugün yaptığı açıklamada, İsrail’in yoğun saldırıları ve Filistinli sivillerin zorla yerinden edilmesi nedeniyle Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da ‘etnik temizlik’ yaşanabileceğine dair endişelerini dile getirdi.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından yayımlanan raporda, “Yoğun saldırılar, mahallelerin sistematik biçimde tamamen yıkılması ve insani yardımların engellenmesi, Gazze Şeridi’nde kalıcı bir demografik değişim yaratmayı amaçlıyor gibi görünmektedir” ifadesine yer verildi.
Raporda ayrıca, “Kalıcı bir yerinden etmeyi hedeflediği izlenimi veren zorla tahliye uygulamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da etnik temizlik konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır” denildi.
BM’de üst düzey bir yetkili dün yaptığı açıklamada, İsrail’in idari olarak Filistin yönetimine bağlı olması öngörülen Batı Şeria bölgeleri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya yönelik adımlarının ‘fiili ve kademeli bir ilhaka’ vardığı uyarısında bulundu. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Filistin meselesine ilişkin BM Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, “Sahadaki durumu istikrarlı biçimde değiştiren tek taraflı İsrail adımları nedeniyle Batı Şeria’nın fiili ve kademeli bir ilhakına tanıklık ediyoruz” dedi. Geçen haftadan bu yana İsrail, Batı Şeria’daki kontrolünü pekiştirmeye yönelik bir dizi kararı onayladı. Filistinliler, Oslo Anlaşmaları kapsamında Batı Şeria’da sınırlı bir özerk yönetime sahip bulunuyor.
DiCarlo, söz konusu adımların işgal altındaki Batı Şeria’da, El Halil gibi hassas bölgeler de dahil olmak üzere İsrail sivil otoritesinin tehlikeli biçimde genişlemesi anlamına geleceğini belirtti. DiCarlo, bu adımların bürokratik engellerin kaldırılması, arazi alımının kolaylaştırılması ve İsraillilere inşaat ruhsatı verilmesinin önünün açılması yoluyla yerleşimlerin genişlemesine zemin hazırlayabileceğini ifade etti.
Yeni düzenlemelerin, hâlihazırda Filistin yönetiminin idari yetki kullandığı Batı Şeria’nın bazı bölümleri üzerindeki İsrail kontrolünü daha da pekiştirmesi bekleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca Batı Şeria, Filistin Yönetimi, karma yönetim ve İsrail yönetimi altındaki A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı. Batı Şeria’nın, gelecekte kurulacak bir Filistin devletinin büyük bölümünü oluşturması öngörülürken, İsrail’deki aşırı sağ çevreler bölgeyi İsrail topraklarının bir parçası olarak görüyor.
Oslo Anlaşmaları’nın ilan edilen amacı, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önünü açmaktı. BM nezdindeki 85 ülkenin misyonu ise salı günü yayımladıkları ortak açıklamada, İsrail’in Batı Şeria üzerindeki kontrolünü genişletmesini kınadı. Açıklamada, ‘İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı varlığını genişletmeyi amaçlayan tek taraflı karar ve uygulamalar’ kınandı.
Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5242470-%C5%9Fera-suriyelilere-kar%C5%9F%C4%B1-ihlallerde-bulunanlar-hari%C3%A7-%C3%A7e%C5%9Fitli-su%C3%A7lardan-h%C3%BCk%C3%BCm
Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera dün çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişiler ile 70 yaşını aşmış mahkûmları kapsayan genel af kararı yayımladı. Ancak karar, Suriyelilere yönelik ihlallerde bulunanları kapsam dışı bırakıyor.
Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre söz konusu kararname, Aralık 2024’te Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından göreve gelen Şera’nın yayımladığı ilk af niteliğini taşıyor. Esed, görev süresi boyunca zaman zaman benzer af kararnameleri çıkarmıştı.
Suriye devlet televizyonunda yayımlanan kararnameye göre, ‘müebbet hapis cezası’ 20 yıla indiriliyor. Ayrıca kabahat ve ihlallerde verilen cezaların tamamı kaldırılıyor. Uyuşturucuyla Mücadele Kanunu, Suriye lirası dışında işlem yapılmasının yasaklanmasına ilişkin yasa ve devlet destekli malların kaçakçılığına dair kanunda yer alan bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da affediliyor.
Af kapsamında ayrıca Askerî Ceza Kanunu ve Bilişim Suçları Kanunu’nda düzenlenen bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da kaldırılıyor.
Silah ve mühimmat yasasında yer alan suçlardan hüküm giyenler de kararın yayımlanmasından itibaren üç ay içinde silahlarını yetkili makamlara teslim etmeleri şartıyla cezalarının tamamından muaf tutulacak.
Kararname, ‘tedavisi mümkün olmayan ağır bir hastalığa’ sahip olanlar ile 70 yaşını doldurmuş hükümlülerin de, metinde belirtilen istisnalar dışında, cezalarının tamamından muaf tutulmasını öngörüyor.
Buna karşılık, ‘Suriye halkına karşı ağır ihlaller içeren suçlar’ ile İşkencenin Suç Sayılmasına Dair Kanun’da düzenlenen suçlar af kapsamı dışında bırakıldı.
Yeni yönetimin göreve gelmesinden bu yana, eski yönetimle bağlantılı oldukları ve Suriyelilere karşı ihlallerde bulundukları iddiasıyla onlarca kişinin gözaltına alındığı açıklanmış, bazıları hakkında yargı süreci başlatılmıştı.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة