Lübnan'daki Filistin silahları ve silah-siyaset denklemi

Hizbullah, Suriye güçlerinin Lübnan’dan geçilmesinin ardından nüfuzunu artırmak için Filistinli örgütleri destekledi

Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
TT

Lübnan'daki Filistin silahları ve silah-siyaset denklemi

Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)

Tony Bouloss

Suriye ordusunun 26 Nisan 2005 tarihinde Lübnan'dan çekilmesinden sonra, 2 Mart 2006 tarihinde Suriye'nin ülke üzerindeki kontrolünü sona erdirmek ve yeni bir aşamaya geçmek amacıyla ilk Ulusal Diyalog oturumu yapıldı. Başta Lübnanlı ve Filistinli milislerin silahları olmak üzere stratejik konularda bir anlaşmaya varılması hedeflenen oturuma, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah gibi siyasi liderler bizzat katıldı.

Peş peşe yapılan oturumlar sonucunda 14 Mart 2006 tarihinde Başbakan Refik Hariri'nin katillerini yargılamak üzere uluslararası bir mahkeme kurulmasını ve Filistinlilere ait silahların mülteci kampları dışındaki varlığına altı ay içinde son verilmesi, kampların içindeki silahlar konusunun ele alınması ve bunların Lübnan ordusu ile koordinasyon içinde Filistin halkının meşru temsilcisi olarak sadece Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile sınırlandırılması için çalışılması kararı alındı. Bu karar, Lübnanlı olmayan tüm silahlı oluşumların dağıtılması ve silahsızlandırılması çağrısında bulunan 2004 tarihli 1559 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) kararının uygulanması anlamına geliyordu.

azsxcdvfb
Filistinli grupların silahları, bugüne kadar Lübnanlılar arasındaki başlıca tartışma konularından biri oldu (AFP)

Ulusal Diyalog oturumlarında alınan kararlara uluslararası destek sağlanmasına, olumlu bir atmosferde yapılmalarına rağmen bunları o dönem onaylayan Hizbullah daha sonra anlaşmaya karşı çıktı. Uluslararası mahkemenin soruşturmalarının sonuçlarını reddederek ve hükümet içinden finansmanını engellemeye çalışarak anlaşmayı baltaladı. İstihbarat raporları ve Fetih Hareketi (El Fetih) yetkililerinin çeşitli açıklamaları, Hizbullah'ın Hamas'ın başını çektiği Filistinli grupları para ve silahla desteklediğini ve bu grupların bazı kamplarda, özellikle de güneydeki Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’nda, nüfuzunu genişletmeye ve FKÖ'yü ortadan kaldırmaya çalıştığını teyit etti.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) en-Naime ve ed-Damur dağlarındaki üsleri ve Bekaa bölgesinin batısındaki Kusaya bölgesindeki üslerine dokunulmadığı için kampların dışındaki Filistin silahlarının teslim edilmesi kararı da uygulanmadı.

BM'nin 1701 sayılı kararının Filistinlilerin silahları konusuna yeni bir ışık tutması ve Ulusal Diyalog oturumlarında bu konunun ele alınması konusunda anlaşmaya varılması dikkati çekerken bu durum Lübnan'a, gerek Hizbullah'ın silahları gerek Filistinlilerin silahları olsun, özellikle Litani Nehri'nin ötesindeki bölgede yeni yükümlülükler getirdi. O dönemde Lübnan devleti Filistin tarafına Lübnan İç Güvenlik Güçleri’nin Filistinlilerin kaldığı tüm mülteci kamplarında devriye gezmesini istediğini bildirmiş, Filistin Yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ancak Hizbullah'ın Lübnan’da art arda kurulan hükümetlerde nüfuzunun artmasıyla bu devriyelerin gerçekleşmesi de engellendi.

Taif Anlaşması uygulanamadı

Lübnan Araştırma ve Danışmanlık Merkezi Direktörü Hasan el-Kutub, Taif Anlaşması'nın meşru güvenlik kurumlarının kontrolü dışındaki silahlar meselesinin çözümünü de içerdiğini, bu silahlara mülteci kampları içindeki ve dışındaki Filistinlilere ait silahların da dahil olduğunu belirtti. O dönemde Suriye rejimi anlaşmayı uygulama sözü vermiş, ancak Lübnanlı milislerin elindeki yasadışı silahların imha edilmesi gibi anlaşmada yer alan hükümlerii yerine getirmemişti. Kutub’a göre Suriye rejimi Filistinlilerin silahlarını sadece kampların içinde değil, Beyrut-Sayda yolu üzerinde Beyrut Uluslararası Havaalanı’na bakan en-Naime bölgesinde ya da Bekaa bölgesinin batısında olmak üzere kampların dışında da tutmayı istiyordu.

xcv fbgnh
Mülteci kamplarındaki silahların yasallaşması ve sahiplenilmesinin öyküsü 1969 yılındaki Kahire Anlaşması ile başladı (AFP)

Kutub, Filistin mülteci kamplarındaki silahların merhum Yaser Arafat hayatı boyunca ve şimdiki Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın görevde olduğu sürece FKÖ'nün kontrolünde kaldığına, Suriye güçlerinin Lübnan’ı terk etmesinin ve Şii İkilisi (Hizbullah ve Emel Hareketi) Lübnan’da iktidarı ele geçirmesinin ardından bazı Filistin mülteci kamplarında daha önce var olmayan Ensarullah, eş-Şebabu’l-Muslim, Usbat el-Ensar, Fetihu’l-İslam ve diğerleri gibi yeni hizipler ve gruplar ortaya çıkmaya başladığına dikkati çekti.

Filistin kamplarında silahlı grupların oluşturulması ve yetiştirilmesi sürecinin amacının, Hizbullah’ın milis silahlarının bakımını Filistinlilerin yeniden konuşlanmasını engelleme sloganı altında pazarlamak, yani Şii İkilisi’nin silahlarına karşı Filistinlilerin silahları denklemini kurma olduğuna işaret eden Kutub, bu amacın Filistin kartını kullanarak Hıristiyan çevreleri 1975-1976 yıllarındaki iç savaşın tekrarlanması tehdidiyle korkutmaya, iktidardaki Şii İkilisi’ni Filistin davasının koruyucusu gibi göstermeye, Lübnan ve Filistin'deki Filistinlilere destek sağlamaya, Şii İkilisi’nin silahlarını Lübnan devletine teslim etmesi gerektiği konuşulurken Filistinlilerin silahları konusunu gündeme getirmeye ve güvenlik kurumlarının birliğini güçlendirmeye hizmet ettiğini belirtti.

Filistin Yönetimi'nin kontrolü altında olmayan Filistinli grupların Filistin Yönetimi ile Lübnan devleti arasındaki herhangi bir anlaşmayı iktidardaki Şii İkilisi’nin işine gelmediği takdirde bozmak için kullanıldığını vurgulayan Kutub, zaman zaman bu gruplar arasında yaşanan çatışmaların kışkırtıldığının ve bu çatışmaların ancak Filistin Yönetimi'nin doğrudan müdahalesiyle çözülebileceğinin altını çizdi.

Söz konusu grupların silahlarının hafif olduğunu, ancak tehlikenin kitlelerine ve destekçilerine yatırım yapmakta ve bazıları silahlarının varlığını teyit etme ihtiyacı hissettiğinde onları kullanmakta yattığını ifade eden Kutub, son aylarda Filistinli silahlı gruplar adına İsrail'e roketler atılarak varlıklarının ve silahlarının mevcudiyetinin teyit edilmeye çalışıldığını, ancak bu roketlerin onlara hareket özgürlüğü ve gerekli rolü oynama imkanı sağlayan Hizbullah'ın doğrudan himayesi altında atıldığını da sözlerine ekledi.

Sünniliğin ve Filistinlilerin getirdiği meşruiyet

Siyasi aktivist ve avukat Emin Beşir ise Gazze savaşının başlamasından bu yana kampların içindeki ve dışındaki Filistinli silahlı örgütlerin yeniden aktif hale geldiğine ve yeni bir rol üstlendiğine dikkati çekti. Ancak Beşir’e göre Hizbullah, İsrail'in kuzeyine roketler atarak ve Lübnan'da Hamas'ın ‘Aksa Tufanı İzcileri’ adını verdiği örgüte katılacak gönüllülere kapıyı açtığını duyurarak, savaşlarına ulusal bir boyut kazandırmak için Sünniliğin, davaya meşruiyet kazandırmak için de Filistinlilerin sağladığı inisiyatiften faydalanmaya çalışıyor.

scdvfgrbt
Lübnan'daki milislerin silahsızlandırılarak devletin eline geçmesine yönelik çabalar defalarca kez başarısızlıkla sonuçlandı (AFP)

Söz konusu örgütlerin Hizbullah'ın bilgisi ve yardımı olmadan ve Lübnan devleti de buna göz yummadan füze edinemeyeceğini vurgulayan Beşir, “Silahlı eylemlerin Lübnanlıları, iç savaş ve Lübnan topraklarında ‘silahlı mücadele’ olarak bilinen dönemdeki yaralarını yeniden açacağına ve dönemin dalgasına kapılan yeni örgütlerin iştahını kabartacağına karşı korkutuyor. Bu örgütler dini açıdan ne kadar radikalleşirse, Hizbullah'ın da kendi toprakları üzerinde ulusal egemenlik isteyen ılımlı Sünni milliyetçi hareketler karşısında onları o kadar durdurması gerekecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Beşir, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Bugün, ne siyasi ne de başka bir işleri olmadığı, aksine Hizbullah tarafından askeri rolleri gerekli görüldüğü için askeri eylemlere katılmaya teşvik edilen yeni örgütlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Her gün sözlü açıklamalarla ve modası geçmiş ifadelerle kimliklerini ortaya koyduklarını görüyoruz. Ancak Hizbullah’ın koruması ve silah ve mühimmat gibi bazı ayrıcalıklarla özellikle Sünni Müslüman gençlerin coşkusunu uyandırmak için dini gerilimler ve Filistin davasına abartılı yatırımlar da yapılmıyor değil. Hizbullah, Lübnan'da yaşayan herkesi etkileyen ağır ekonomik krizi kullanarak Lübnan-Suriye sınırında, özellikle ABD’nni uyguladığı yaptırımlar kapsamında Suriye'ye girişi yasaklanan malların kaçakçılığının hakim olduğu yasadışı ticari faaliyetleri güvence altına aldı. Bununla birlikte bu malları Trablus limanına her gün tırlarla getiren Lübnanlı ve Filistinli tüccarlar var. Nüfuz ve sağlanan ayrıcalıklar sayesinde ticari faaliyetlerinde kullandıkları ve onlara koruma sağlayan Hizbullah kartıyla Lübnan topraklarının her yerine ulaşabiliyorlar.”

scdvfb
Mülteci kamplarındaki silahlar, Arafat hayatta olduğu sürece FKÖ'nün kontrolü altındaydı (AFP)

Öte yandan Hizbullah'a yakın çevreler, Filistin kamplarındaki silahların önemini iki nedenle gerekçelendiriyorlar. Bunlardan ilki, işgalci İsrail’in Lübnan yakınlarındaki varlığı ve Filistinlilerin hayatlarını ve bekalarını savunma hakkı, ikincisi ise Lübnan'daki çalkantılı durumla ilgili olarak Lübnan'da Filistin meselesine dair yaşanan görüş ayrılığı çerçevesinde Filistinlilerin kendilerini savunabilmelerinin gerekli olması. Söz konusu çevrelere göre bu durum, Filistinlilerin ellerinde silah bulundurmalarını zorunlu kılıyor.

Yine aynı çevrelere göre mülteci kamplarındaki Filistinli gruplara ait silahlar, geçmişte zorlu tarihi dönemlerden geçmiş olsa da bugün açıkça İsrail'i hedef alıyor ve şu an herkes bu silahların, ‘direniş’ gruplarının yanında Gazze'yi desteklemedeki önemine tanıklık ediyor. Dolayısıyla İsrail'e geri çekilmesi için çağrıda bulunanların ve bu silahlara karşı çıkanların İsrail’in çıkarlarına hizmet eden amaçları olduğu kesin.

Silahlı mücadele

BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) tarafından tanınan Lübnan’daki 12 Filistin mülteci kampında toplam 174 bin 422 mülteci bulunuyor. Lübnan resmi kaynaklarına göre mültecilerin yüzde 36'sı Sayda'da, yüzde 25'i kuzeyde, yüzde 15'i Sur'da ve yüzde 13'ü Beyrut'ta yaşıyor. Bunların yüzde 29'unu 15 yaşın altındaki bireyler oluştururken Lübnan'daki bir Filistinli aile ortalama dört ferde sahip oluyor.

btnh
Kahire Anlaşması birçok Lübnanlı tarafından ülkenin egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüp eleştiriliyor (AFP)

Lübnan'daki Filistin mülteci kampları, Filistin'in kuzey kesiminden yerinden edilen mülteciler tarafından oluşturuldu. Çoğu kırsal kesimde yaşayan ve yoksul olan bu insanlar, Lübnan’da kendilerine sempatiyle yaklaşılmasına rağmen, gayrimenkul sahibi olmak ve 30'dan fazla mesleği icra etmekten men edilmek gibi birçok kısıtlamayla karşı karşıyalar.

Filistin mülteci kamplardaki silahların ve mülkiyetin meşrulaştırılmasının hikayesi 1969 yılında Kahire Anlaşması ile başladı. Anlaşma, Filistinlilerin Lübnan'ın güneyinde askeri üsler kurmalarına, kamplarda siyasi çalışmalar yürütmelerine, kamplarda Filistin komiteleri ve silahlı mücadele noktaları oluşturmalarına ve Filistin Devrimi’ne katılanların güvenli bir şekilde gidecekleri yere ulaşmasını sağlamalarına izin verdi.

Ancak anlaşma, Lübnan dışından silahlı oluşumlara izin verdiği için devletin egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüp eleştirildi. Bunun üzerine 1987 yılının haziran ayında dönemin Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel, Lübnan parlamentosunun daha önce yürürlükten kaldırılması yönünde oy kullandığı FKÖ ile Kahire Anlaşmasını iptal eden yasayı imzaladı.



Washington ve Tahran arasında Irak: Oyunun kurallarında bir değişiklik mi yoksa yeni bir dönem mi?

Iraklı kadınlar, Bağdat'ın Anbari mahallesinde evlerin duvarlarına çizilmiş resimlerin önünden geçiyor 10 Nisan 2023
Iraklı kadınlar, Bağdat'ın Anbari mahallesinde evlerin duvarlarına çizilmiş resimlerin önünden geçiyor 10 Nisan 2023
TT

Washington ve Tahran arasında Irak: Oyunun kurallarında bir değişiklik mi yoksa yeni bir dönem mi?

Iraklı kadınlar, Bağdat'ın Anbari mahallesinde evlerin duvarlarına çizilmiş resimlerin önünden geçiyor 10 Nisan 2023
Iraklı kadınlar, Bağdat'ın Anbari mahallesinde evlerin duvarlarına çizilmiş resimlerin önünden geçiyor 10 Nisan 2023

İyad el-Anbar

Iraklı siyasetçiler bugünlerde seçim yarışının polemikleri ile meşgulken, Irak vatandaşları daha çok bölgesel gelişmeler çerçevesinde Irak'ın önümüzdeki günlerde karşılaşabileceği tehditler, her yıl tekrarlanan kesintiler sebebiyle sıkıntı çektikleri elektrik gibi kesintiye uğrayan hizmetlere ilişkin sorulara yanıt bulmakla ilgileniyorlar.

Belki de vatandaşların acil ihtiyaçları ile bilinmeyen bir gelecekten duyulan korku arasında bu düşünce farkını yaratan, yetkililerin körlüğüdür. Yetkililer, yaklaşan seçimler için tüm enerjilerini seferber ederek, siyasi alanda etkilerini sürdürmek için rakiplerini devirmek ve taraftar kitlesini genişletmek için rekabet etmektedirler.

Buna ilave olarak, Tahran ve Tel Aviv arasında yeni bir savaş dalgası hipotezi ve Irak'ın bu savaşın alevlerinden kaçınmak için henüz tehlike bölgesinden ayrılmadığı yönündeki görüşler sık ​​sık tekrarlanmaya başlandı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan verilen ve Bağdat'taki ABD Maslahatgüzarı tarafından da yinelenen açık Amerikan mesajları, Haşdi Şabi Güçleri yasasının kabulünün reddedildiğini gösteriyor. Buna karşılık, Hamaney'in Danışmanı’ndan, İran'ın Irak'ta Haşdi Şabi Güçleri’nin silahsızlandırılmasını reddettiğini duyurduğu açıklamalar geldi. Böylece Haşdi Şabi yasası meselesi Irak içinde ve dışında siyasi bir tartışmaya ve Şii siyasi partileri arasında bir seçim kampanyasına dönüştü. Sonuç olarak anlaşmazlık, Haşdi Şabi’ye Şii çoğunluk yönetiminde somutlaşan bir siyasi sistem ve demokrasinin koruyucusu olarak yeni bir kimlik kazandırmayı amaçlayan bir yasanın kabulü üzerinedir! Öte yandan, Koordinasyon Çerçevesi liderliğindeki anlaşmazlıklar, Haşdi Şabi üyelerinin emeklilik haklarını güvence altına alan hizmet ve emeklilik yasasının geçirilmesini geciktirdi.

Tahran'ın Şii siyasi kararı üzerindeki kontrolü ve birçok Sünni siyasi lideri yanına çekmesi göz önüne alındığında, İran'ın Irak'taki nüfuzunu azaltmaya çalışmak neredeyse imkânsız bir görev haline geldi

Gerçek şu ki, ABD askeri kuvvetlerinin Ayn el-Esed Üssü ile Bağdat Havalimanı’ndan çekilip Erbil'deki Harir üssüne yeniden konuşlandırılması, Bağdat ve Washington arasındaki ilişkiler hakkında birçok spekülasyona yol açan bir hamle. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı'ndan yapılan açıklamada bu gelişme, “hükümetin bir başarısı ve Irak'ın terör ile mücadele etme ve başkalarından yardım almadan güvenlik ve istikrarı sağlama gücünün bir göstergesi” olarak nitelendirildi. ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği'nden yapılan açıklamada ise Uluslararası Askeri Koalisyonun Irak misyonunda “daha geleneksel bir ikili güvenlik ortaklığına” geçiş adımı olarak nitelendirildi.

Bu açıklamalara rağmen, askeri çekilme duyurusu sürpriz bir hamleydi! Zira Uluslararası Koalisyonun Irak'taki görevinin sona ereceği tarih olarak 2026 yılı sonu belirlenmişti. Yaşanan ise ABD askeri kuvvetlerinin Irak'tan tamamen çekilmesi değil, Erbil'e kaydırılmasıydı.

ABD askeri varlığının Irak Kürdistan Bölgesi'ne taşınması yönündeki hamleyi açıklayabilecek üç hipotez var. İlk hipotez, federal hükümetin nüfuzu altındaki bölgelerin, özellikle 11 Ekim 2023'ten bu yana bu kuvvetlerin tekrar tekrar hedef alınması ve Bağdat hükümetinin onları koruyamaması göz önüne alındığında, artık bu kuvvetlerin varlığı için güvenli olmamasıdır. Bu hamle, ABD'nin yoğun bir şekilde dahil olacağı İran ve İsrail arasında yeni bir savaş dalgası olasılığının ve bu nedenle, ABD’nin Irak'taki askeri varlığını güvence altına almaya çalıştığının bir göstergesi de olabilir.

 Bağdat'taki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen yas töreni sırasında İsrail tarafından öldürülen İranlı ve Lübnanlı yetkililere ait posterler taşındı 28 Haziran (AFP)Bağdat'taki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen yas töreni sırasında İsrail tarafından öldürülen İranlı ve Lübnanlı yetkililere ait posterler taşındı 28 Haziran (AFP)

İkinci hipotez, İran'ın Şii siyasi kararı üzerindeki kontrolü, birçok Sünni siyasi lideri kendisine çekmesi ve sahadaki silahlı vekillerinin nüfuzu göz önüne alındığında, Irak'taki İran nüfuzunu azaltmanın neredeyse imkânsız bir görev haline geldiğini öne sürüyor.

Üçüncü hipotez ise Husilerle birlikte İran’ın bölgede kalan son silahlı vekilleri oldukları göz önüne alındığında, Irak'taki silahlı gruplara karşı askeri bir saldırı düzenlemeye hazırlık olarak bu kuvvetlerin nakledildiği olasılığını öne sürüyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Ortadoğu yeniden yapılandırılırken Irak'ın bunun dışında kalacağına, ister askeri güçle Irak'a baskı yaparak, ister yaklaşan seçimlerden sonra siyasi nüfuz düzenlemesine müdahale ederek Irak’ın yeniden yapılandırılmayacağına inanan herkes, kendini kandırıyor.

Haşdi Şabi Güçleri yasasının kabulü konusunda hükümete ve meclise yönelik son Amerikan tehditleri, ABD'ye düşmanlık bayrağını yükselten Şii siyasi güçler için bir meydan okuma oluşturuyor olabilir

Ayrıca, Ali Laricani'nin İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olarak atanmasının ardından Irak'a yaptığı ziyaret, İranlı siyasi karar vericilerin Irak'taki nüfuzlarını sergileme girişimlerinin bir yansımasıydı. Laricani'nin Irak ve İran arasında güvenlik anlaşması imzalandığı hakkındaki açıklamaları, Irak'ın kendisine saldırmak isteyen herkese karşı İran'ın yanında yer alacağına işaret ediyordu. Tesnim Haber Ajansı, Laricani'nin katıldığı bir televizyon programında söylediği şu sözleri aktardı: “İran ve Irak arasındaki güvenlik anlaşmasının temel noktası, her iki ülkenin de bireylerin, grupların veya üçüncü ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmalara ve güvenliklerine müdahale etmesine, topraklarını birbirlerine karşı kullanmamasına veya başka bir ülkenin iki ülkenin iç güvenlik işlerine müdahale etmesine izin vermeme taahhüdüdür.” Buna karşılık, Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı, Irak ve İran arasında bir güvenlik anlaşması imzalanmadığını, “sadece İran-Kürt muhalefetine ilişkin bir mutabakat zaptı” imzalandığını belirterek, bu anlaşmanın önemini küçümsedi.

 21 Haziran'da İran'da İsrail hava saldırısında öldürülen Hizbullah Genel Sekreteri’nin  “Ebu Ali” lakaplı koruması Hüseyin Halil'in cenaze töreni sırasında Bağdat'ta Irak Haşdi Şabi Güçleri, (AFP)21 Haziran'da İran'da İsrail hava saldırısında öldürülen Hizbullah Genel Sekreteri’nin  “Ebu Ali” lakaplı koruması Hüseyin Halil'in cenaze töreni sırasında Bağdat'ta Irak Haşdi Şabi Güçleri, (AFP)

Bugüne kadar, Trump yönetimi içinde Irak'a yönelik net bir Amerikan stratejisinin varlığını öngörmek imkânsız. ABD'nin Irak Büyükelçiliği makamı boş kalmaya devam ediyor; bu da en azından şimdilik böyle bir stratejinin yokluğunun göstergesi. Ancak Amerikalılar, Irak'ın en önemli ekonomik sorunları olan petrol ihracatı ve dolar sorununa karşı ekonomik yaptırımlar uygulama tehdidinde bulunmaktan çekinmiyor.

Bağdat'taki politikacılara gelince, ABD yönetimiyle ilişkilerin geleceğine dair kritik sorulara henüz bir cevap vermiş değiller. ABD’ye düşmanlık ve Irak'taki askeri varlığını reddetme sloganını benimseyen hükümet ve Koordinasyon Çerçevesi Güçleri, Irak ve ABD arasındaki ilişkinin yeni özelliklerini çizmek için herhangi bir seçenek sunmaktan kaçınıyor. Bu ilişki stratejik bir ortaklık veya dostça ilişkiler çerçevesinde mi olacak, yoksa dost ve düşman olarak nitelendirmeye devam mı edeceğiz?

Ancak Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti, elbette Koordinasyon Çerçevesi Güçleri'nin de onayıyla, Amerikan şirketlerinin, özellikle de petrol şirketlerinin Irak'a dönüp yeniden yatırım yapması için harekete geçti. Hükümet, Petrol Bakanlığı ile Amerikan şirketi Chevron arasında belirlenen bir dizi bloğun geliştirilmesi için ön anlaşma imzaladı. Sudani hükümeti de şirketin Irak'a dönüşünü memnuniyetle karşıladı. Irak'ın ABD ile ilişkisinin “stratejik bir ilişki” olduğu vurgulandı. Hükümet, petrol sektörünün durumunu iyileştirmeye verdiği önemin yanı sıra, Irak'ta çalışacak şirketleri de cezbetmeye çalıştı.

Haşdi Şabi Güçleri yasasının kabulü konusunda hükümete ve meclise yönelik son Amerikan tehditleri, ABD’ye düşmanlık bayrağını yükselten Şii siyasi güçleri için bir meydan okuma oluşturuyor olabilir. Zira Amerikalılarla çatışmanın tırmanmasında en büyük kaybedenlerin muhtemelen Şii siyasi güçleri olacağını anlamalılar, çünkü Kürt siyasetçiler Amerikalılarla stratejik bir ittifak kurma konusunda kesin kararlarını verdiler. Kazanımlarını korumanın, bölgedeki varlıklarını reddeden bölgesel güçlere karşı Amerikan korumasına bağlı olduğuna tamamen ikna olmuş durumdalar. Öte yandan Sünni siyasi güçler, Amerikalılarla ilişkilerde gerilimi tırmandırma veya ilişkileri kesme kararına katılmayı kabul etmeyecektir. Bu arada, Şii siyasi güçleri zorlu bir meydan okumayla karşı karşıya kalacaklar, çünkü Amerikalılarla yüzleşme kararından öncelikli olarak onlar sorumlu olacak ve bunun ekonomik ve askeri sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklar. Bu rejim Amerikan himayesini kaybettiğinde ise orta ve güney bölgelerde nüfuz ve kazanımlar konusunda bir Şii-Şii çatışması aşamasına geçebilir.

Irak'taki çatışma ve rekabetin iki tarafı, yani Tahran ve Washington arasında siyasi düzeyde oyunun kurallarını değiştirmeye yönelik söylemlerle tutarlı yeni bir Amerikan stratejisinin benimsendiğine dair bugüne kadar hiçbir gösterge yok

Irak'ta İran ve ABD arasındaki oyunun kuralları, İran'ın en üst düzeylerde ve siyasi karar alma düzeyindeki siyasi nüfuzuna, ona paralel olarak İran ile ideolojik olarak bağlantılı askeri figürlerin varlığı aracılığıyla resmi olmayan askeri nüfuzuna işaret ediyordu. Buna karşılık, Amerikan kuvvetlerinin resmi bir askeri varlığı mevcut; ancak siyasi nüfuz düzeyinde, Başkan Barack Obama'dan Başkan Joe Biden'a kadar önceki Amerikan yönetimlerinin hataları birikmiş durumda. Başkan Donald Trump'ın ilk döneminde bile, Irak'a yönelik net bir Amerikan stratejisi yoktu. Görünen o ki, Irak'taki çatışma ve rekabetin iki tarafı, yani Tahran ve Washington arasında siyasi düzeyde oyunun kurallarını değiştirmeye yönelik söylemlerle tutarlı yeni bir Amerikan stratejisinin benimsendiğine dair bugüne kadar hiçbir gösterge yok.

Irak Başbakanlık Ofisi tarafından yayımlanan bir fotoğrafta, Başbakan Muhammed Şiya Sudani (ortada), İran Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Laricani (solda) ve Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci'nin 11 Ağustos'ta Bağdat'ta ikili bir güvenlik anlaşması imzalamasını izliyor (AFP)Irak Başbakanlık Ofisi tarafından yayımlanan bir fotoğrafta, Başbakan Muhammed Şiya Sudani (ortada), İran Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Laricani (solda) ve Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci'nin 11 Ağustos'ta Bağdat'ta ikili bir güvenlik anlaşması imzalamasını izliyor (AFP)

Ancak siyasi güçlerin duruşu ile ilgili en büyük sorun, özellikle Şii siyasi güçlerin, Tahran ve Washington arasındaki çatışma döngüsünden kendilerini uzaklaştıracak bir siyasi duruş sergilemek istememeleri. Bu nedenle, Irak'taki siyasi güçler bu döngüden kaçamaz. Çünkü Amerikalılara yönelik duruşları yalnızca Irak meseleleriyle ilgili değil, aynı zamanda İran-Amerikan ilişkilerindeki gerginlik veya sükunetle, hatta bölgedeki hararetli gelişmelerle de tamamen örtüşüyor. İşleri Irak'taki siyasi partilerin arzularından daha karmaşık hale getiren ise Irak'ın, ister yatıştırma ister gerilimi artırma yoluyla olsun, Amerikan çıkarlarına ve oradaki varlığına karşı mesajlar göndermek için en etkili arena olduğuna inanan Tahran'daki siyasi karar vericiler ile Irak'taki bazı siyasi aktörlerdir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Malalla dergiisinden çevrilmiştir.


Iraklılar, Uluslararası Koalisyon’un askeri misyonunun sona erdirilmesi konusunda şüphe duyuyor

Irak’ın Anbar vilayetindeki Aynu’l Esed Hava Üssü (Reuters)
Irak’ın Anbar vilayetindeki Aynu’l Esed Hava Üssü (Reuters)
TT

Iraklılar, Uluslararası Koalisyon’un askeri misyonunun sona erdirilmesi konusunda şüphe duyuyor

Irak’ın Anbar vilayetindeki Aynu’l Esed Hava Üssü (Reuters)
Irak’ın Anbar vilayetindeki Aynu’l Esed Hava Üssü (Reuters)

Irak ve ABD, 2024 yılında iki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre Uluslararası Koalisyon güçlerinin çekilme takvimini belirleme taahhüdünü teyit etmesine rağmen, siyasi güçler çekilme sonrası ne olacağına dair beklentiler nedeniyle resmî açıklamaya şüpheyle yaklaşıyor.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani'nin geçen yıl ABD'ye yaptığı ziyaret sırasında Amerikan tarafıyla imzaladığı anlaşma, çekilmenin Eylül 2025'te başlayıp gelecek yılın aynı döneminde sona ereceğini öngörüyor.

Şarku’l Avsat’ın Şafak News’ten aktardığına göre, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü geçen hafta Irak'tan ‘düşüncesiz bir çekilme’ olacağına dair söylentileri yalanladı. Sözcü, “Böyle bir çekilme, ülke dışındaki silahlı grupların doldurabileceği bir güvenlik boşluğu yaratabilir” dedi.

Pentagon Sözcüsü, “Koalisyonun Irak'taki askeri misyonunu bu ay (eylül) sona erdirmeye kararlıyız. 2026 yılının eylül ayına kadar Irak'taki üslerden Suriye'de DEAŞ'ı yenmek için operasyonları desteklemeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Sözcü ayrıca, ‘geçiş dönemi sona erdikten sonra ABD'nin Irak ile ikili güvenlik iş birliği ilişkisini sürdüreceğini’ bildirdi.

Diğer yandan Bağdat'taki ABD Büyükelçiliği Sözcüsü, ABD güçlerinin bugünden itibaren Bağdat'ı tamamen tahliye edeceği yönündeki haberleri yalanladı.

Büyükelçilik Sözcüsü’ne göre, Birleşik Ortak Görev Gücü-Doğal Kararlılık Operasyonları şu anda Uluslararası Koalisyon güçlerinin Irak'taki askeri operasyonların sona erdirilmesi için kararlaştırılan takvime göre çalışıyor. Bu, 27 Eylül 2024'te yayınlanan ve Irak'ta Uluslararası Koalisyon’un askeri misyonunun sona erdirilmesine ilişkin takvimi açıklayan ortak bildiride belirtilenlere dayanıyor. Şarku’l Avsat daha önce, Irak'taki ABD güçlerinin, İran ile olası bir savaşın artan tehditlerine uyum sağlamak için yeni bir yeniden konuşlandırma sürecine girdiğini açıklamıştı.

Kaynaklara göre yeniden konuşlandırma, Washington ve Bağdat arasında Eylül 2025'te yüzlerce askerin çekilmesi konusunda yapılan anlaşmada herhangi bir değişiklik içermiyor.

Bir ABD yetkilisi, ‘Irak ve çevresindeki yeni güvenlik riski haritasına yanıt olarak’ bölgedeki ABD üsleri arasında yeni bir yeniden konuşlandırma yapıldığını açıkladı.

Güvenlik ortaklıkları

Irak hükümeti ise ‘Uluslararası Koalisyon’un Irak'taki misyonunun sona ermesinin, Irak hükümeti ile Uluslararası Koalisyon ülkeleri arasında yapılan, 2025 ve 2026 eylül aylarını zaman çizelgesi olarak belirleyen ve Irak ile Uluslararası Koalisyon ülkeleri arasındaki ilişkileri 2014 öncesi aşamaya geri götüren ortak ikili ilişkilere kaydıran anlaşmaya uygun olarak ilerlediğini’ doğruladı.

Irak Başbakanı’nın danışmanı Hüseyin Allavi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, “Irak güvenlik istikrarına tanık oluyor, silahlı kuvvetler toparlanıyor ve savaşa hazırlıkları çok yüksek. Ancak hükümet şu anda güvenlik iş birliği, silah alımı ve bunların yönetimi konusunda eğitim amacıyla Washington, Avrupa ülkeleri ve NATO ülkeleriyle ikili güvenlik ortaklıkları kurma yolunda ilerliyor… Uluslararası Koalisyon’un misyonunun sona ermesi, Irak'ın güvenlik kapasitesinin ve DEAŞ kalıntılarıyla savaşı yönetme yeteneğinin değerlendirilmesinden sonra gerçekleşti. Artık bu terör örgütünün geri dönüşünden korkulmuyor” ifadelerini kullandı.

Irak’ın Anbar vilayetinde bulunan Aynu’l Esed Hava Üssü’ndeki Uluslararası Koalisyon eğitmenleri (CENTCOM)Irak’ın Anbar vilayetinde bulunan Aynu’l Esed Hava Üssü’ndeki Uluslararası Koalisyon eğitmenleri (CENTCOM)

Maliki koalisyonunun şüpheleri

Buna rağmen, Nuri el-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu, ABD'nin Irak'tan çekilmesinin varlığından şüphe duyuyor. Koalisyon milletvekillerinden Hüseyin el-Maliki bugün yaptığı basın açıklamasında, “ABD güçlerinin Irak'tan çekilme niyeti yok. Şu anda gerçekleşen askeri hareketler sadece üsler arasında askerlerin yeniden konuşlandırılması ve rotasyonundan ibaret” dedi.

Hüseyin el-Maliki, ‘Amerikalıların sadece Aynu’l Esed Hava Üssü ve bazı diğer üslerdeki hassas askeri pozisyonları değiştirmek için çalıştıklarını ve bazılarının iddia ettiği gibi amaçlarının çekilmek olmadığını’ açıkladı.

El-Maliki, ‘ABD'nin Irak ve Suriye'deki operasyonları için Ürdün'den tedarik hatları bulunan bir fırlatma rampası ve merkezi bir üssü olduğunu ve bu nedenle Irak'tan gerçek bir çekilme olmadığını’ düşünüyor.


Batı Suriye'deki "terörist hücrelerini" hedef alan bir güvenlik operasyonu

Suriye ordusuna bağlı iki asker Şam'ın dış mahallelerinde görüldü (EPA)
Suriye ordusuna bağlı iki asker Şam'ın dış mahallelerinde görüldü (EPA)
TT

Batı Suriye'deki "terörist hücrelerini" hedef alan bir güvenlik operasyonu

Suriye ordusuna bağlı iki asker Şam'ın dış mahallelerinde görüldü (EPA)
Suriye ordusuna bağlı iki asker Şam'ın dış mahallelerinde görüldü (EPA)

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, “batıdaki Tartus vilayetinde yasadışı terörist hücrelere ait saklanma yerlerini hedef alan” bir güvenlik kampanyasının başlatıldığını duyurdu.

Bakanlık Facebook sayfasından yaptığı açıklamada, "Tartus Valiliği İç Güvenlik Komutanlığı tarafından başlatılan güvenlik operasyonunda, İç Güvenlik Kuvvetleri mensuplarına ve tesislerine yönelik terör saldırıları düzenleyen yasadışı terör hücrelerine ait sığınaklar hedef alındı. En son olarak Tartus şehrinin girişlerinden birinde bir İç Güvenlik devriyesini hedef alan saldırıda iki personelimiz şehit oldu" ifadelerine yer verdi.

Bakanlık, "Güvenlik operasyonu halen devam ettiğini" belirtti.

Esed rejiminin düşüşünden bu yana, Kamu Güvenliği Müdürlüğü, askeri operasyon birimleriyle iş birliği içinde, “savaş suçluları ve suçlara karışanları” aramak için Suriye'nin çeşitli vilayetlerinde periyodik olarak güvenlik operasyonları başlattı.