Lübnan'daki Filistin silahları ve silah-siyaset denklemi

Hizbullah, Suriye güçlerinin Lübnan’dan geçilmesinin ardından nüfuzunu artırmak için Filistinli örgütleri destekledi

Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
TT

Lübnan'daki Filistin silahları ve silah-siyaset denklemi

Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)
Gazze savaşının başlamasından bu yana Lübnan'daki Filistinli silahlı gruplar kampların içinde ve dışında yeniden aktif hale geldi (AFP)

Tony Bouloss

Suriye ordusunun 26 Nisan 2005 tarihinde Lübnan'dan çekilmesinden sonra, 2 Mart 2006 tarihinde Suriye'nin ülke üzerindeki kontrolünü sona erdirmek ve yeni bir aşamaya geçmek amacıyla ilk Ulusal Diyalog oturumu yapıldı. Başta Lübnanlı ve Filistinli milislerin silahları olmak üzere stratejik konularda bir anlaşmaya varılması hedeflenen oturuma, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah gibi siyasi liderler bizzat katıldı.

Peş peşe yapılan oturumlar sonucunda 14 Mart 2006 tarihinde Başbakan Refik Hariri'nin katillerini yargılamak üzere uluslararası bir mahkeme kurulmasını ve Filistinlilere ait silahların mülteci kampları dışındaki varlığına altı ay içinde son verilmesi, kampların içindeki silahlar konusunun ele alınması ve bunların Lübnan ordusu ile koordinasyon içinde Filistin halkının meşru temsilcisi olarak sadece Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile sınırlandırılması için çalışılması kararı alındı. Bu karar, Lübnanlı olmayan tüm silahlı oluşumların dağıtılması ve silahsızlandırılması çağrısında bulunan 2004 tarihli 1559 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) kararının uygulanması anlamına geliyordu.

azsxcdvfb
Filistinli grupların silahları, bugüne kadar Lübnanlılar arasındaki başlıca tartışma konularından biri oldu (AFP)

Ulusal Diyalog oturumlarında alınan kararlara uluslararası destek sağlanmasına, olumlu bir atmosferde yapılmalarına rağmen bunları o dönem onaylayan Hizbullah daha sonra anlaşmaya karşı çıktı. Uluslararası mahkemenin soruşturmalarının sonuçlarını reddederek ve hükümet içinden finansmanını engellemeye çalışarak anlaşmayı baltaladı. İstihbarat raporları ve Fetih Hareketi (El Fetih) yetkililerinin çeşitli açıklamaları, Hizbullah'ın Hamas'ın başını çektiği Filistinli grupları para ve silahla desteklediğini ve bu grupların bazı kamplarda, özellikle de güneydeki Ayn el-Hilve Mülteci Kampı’nda, nüfuzunu genişletmeye ve FKÖ'yü ortadan kaldırmaya çalıştığını teyit etti.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) en-Naime ve ed-Damur dağlarındaki üsleri ve Bekaa bölgesinin batısındaki Kusaya bölgesindeki üslerine dokunulmadığı için kampların dışındaki Filistin silahlarının teslim edilmesi kararı da uygulanmadı.

BM'nin 1701 sayılı kararının Filistinlilerin silahları konusuna yeni bir ışık tutması ve Ulusal Diyalog oturumlarında bu konunun ele alınması konusunda anlaşmaya varılması dikkati çekerken bu durum Lübnan'a, gerek Hizbullah'ın silahları gerek Filistinlilerin silahları olsun, özellikle Litani Nehri'nin ötesindeki bölgede yeni yükümlülükler getirdi. O dönemde Lübnan devleti Filistin tarafına Lübnan İç Güvenlik Güçleri’nin Filistinlilerin kaldığı tüm mülteci kamplarında devriye gezmesini istediğini bildirmiş, Filistin Yönetimi de bu talebi kabul etmişti. Ancak Hizbullah'ın Lübnan’da art arda kurulan hükümetlerde nüfuzunun artmasıyla bu devriyelerin gerçekleşmesi de engellendi.

Taif Anlaşması uygulanamadı

Lübnan Araştırma ve Danışmanlık Merkezi Direktörü Hasan el-Kutub, Taif Anlaşması'nın meşru güvenlik kurumlarının kontrolü dışındaki silahlar meselesinin çözümünü de içerdiğini, bu silahlara mülteci kampları içindeki ve dışındaki Filistinlilere ait silahların da dahil olduğunu belirtti. O dönemde Suriye rejimi anlaşmayı uygulama sözü vermiş, ancak Lübnanlı milislerin elindeki yasadışı silahların imha edilmesi gibi anlaşmada yer alan hükümlerii yerine getirmemişti. Kutub’a göre Suriye rejimi Filistinlilerin silahlarını sadece kampların içinde değil, Beyrut-Sayda yolu üzerinde Beyrut Uluslararası Havaalanı’na bakan en-Naime bölgesinde ya da Bekaa bölgesinin batısında olmak üzere kampların dışında da tutmayı istiyordu.

xcv fbgnh
Mülteci kamplarındaki silahların yasallaşması ve sahiplenilmesinin öyküsü 1969 yılındaki Kahire Anlaşması ile başladı (AFP)

Kutub, Filistin mülteci kamplarındaki silahların merhum Yaser Arafat hayatı boyunca ve şimdiki Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın görevde olduğu sürece FKÖ'nün kontrolünde kaldığına, Suriye güçlerinin Lübnan’ı terk etmesinin ve Şii İkilisi (Hizbullah ve Emel Hareketi) Lübnan’da iktidarı ele geçirmesinin ardından bazı Filistin mülteci kamplarında daha önce var olmayan Ensarullah, eş-Şebabu’l-Muslim, Usbat el-Ensar, Fetihu’l-İslam ve diğerleri gibi yeni hizipler ve gruplar ortaya çıkmaya başladığına dikkati çekti.

Filistin kamplarında silahlı grupların oluşturulması ve yetiştirilmesi sürecinin amacının, Hizbullah’ın milis silahlarının bakımını Filistinlilerin yeniden konuşlanmasını engelleme sloganı altında pazarlamak, yani Şii İkilisi’nin silahlarına karşı Filistinlilerin silahları denklemini kurma olduğuna işaret eden Kutub, bu amacın Filistin kartını kullanarak Hıristiyan çevreleri 1975-1976 yıllarındaki iç savaşın tekrarlanması tehdidiyle korkutmaya, iktidardaki Şii İkilisi’ni Filistin davasının koruyucusu gibi göstermeye, Lübnan ve Filistin'deki Filistinlilere destek sağlamaya, Şii İkilisi’nin silahlarını Lübnan devletine teslim etmesi gerektiği konuşulurken Filistinlilerin silahları konusunu gündeme getirmeye ve güvenlik kurumlarının birliğini güçlendirmeye hizmet ettiğini belirtti.

Filistin Yönetimi'nin kontrolü altında olmayan Filistinli grupların Filistin Yönetimi ile Lübnan devleti arasındaki herhangi bir anlaşmayı iktidardaki Şii İkilisi’nin işine gelmediği takdirde bozmak için kullanıldığını vurgulayan Kutub, zaman zaman bu gruplar arasında yaşanan çatışmaların kışkırtıldığının ve bu çatışmaların ancak Filistin Yönetimi'nin doğrudan müdahalesiyle çözülebileceğinin altını çizdi.

Söz konusu grupların silahlarının hafif olduğunu, ancak tehlikenin kitlelerine ve destekçilerine yatırım yapmakta ve bazıları silahlarının varlığını teyit etme ihtiyacı hissettiğinde onları kullanmakta yattığını ifade eden Kutub, son aylarda Filistinli silahlı gruplar adına İsrail'e roketler atılarak varlıklarının ve silahlarının mevcudiyetinin teyit edilmeye çalışıldığını, ancak bu roketlerin onlara hareket özgürlüğü ve gerekli rolü oynama imkanı sağlayan Hizbullah'ın doğrudan himayesi altında atıldığını da sözlerine ekledi.

Sünniliğin ve Filistinlilerin getirdiği meşruiyet

Siyasi aktivist ve avukat Emin Beşir ise Gazze savaşının başlamasından bu yana kampların içindeki ve dışındaki Filistinli silahlı örgütlerin yeniden aktif hale geldiğine ve yeni bir rol üstlendiğine dikkati çekti. Ancak Beşir’e göre Hizbullah, İsrail'in kuzeyine roketler atarak ve Lübnan'da Hamas'ın ‘Aksa Tufanı İzcileri’ adını verdiği örgüte katılacak gönüllülere kapıyı açtığını duyurarak, savaşlarına ulusal bir boyut kazandırmak için Sünniliğin, davaya meşruiyet kazandırmak için de Filistinlilerin sağladığı inisiyatiften faydalanmaya çalışıyor.

scdvfgrbt
Lübnan'daki milislerin silahsızlandırılarak devletin eline geçmesine yönelik çabalar defalarca kez başarısızlıkla sonuçlandı (AFP)

Söz konusu örgütlerin Hizbullah'ın bilgisi ve yardımı olmadan ve Lübnan devleti de buna göz yummadan füze edinemeyeceğini vurgulayan Beşir, “Silahlı eylemlerin Lübnanlıları, iç savaş ve Lübnan topraklarında ‘silahlı mücadele’ olarak bilinen dönemdeki yaralarını yeniden açacağına ve dönemin dalgasına kapılan yeni örgütlerin iştahını kabartacağına karşı korkutuyor. Bu örgütler dini açıdan ne kadar radikalleşirse, Hizbullah'ın da kendi toprakları üzerinde ulusal egemenlik isteyen ılımlı Sünni milliyetçi hareketler karşısında onları o kadar durdurması gerekecektir” değerlendirmesinde bulundu.

Beşir, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Bugün, ne siyasi ne de başka bir işleri olmadığı, aksine Hizbullah tarafından askeri rolleri gerekli görüldüğü için askeri eylemlere katılmaya teşvik edilen yeni örgütlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Her gün sözlü açıklamalarla ve modası geçmiş ifadelerle kimliklerini ortaya koyduklarını görüyoruz. Ancak Hizbullah’ın koruması ve silah ve mühimmat gibi bazı ayrıcalıklarla özellikle Sünni Müslüman gençlerin coşkusunu uyandırmak için dini gerilimler ve Filistin davasına abartılı yatırımlar da yapılmıyor değil. Hizbullah, Lübnan'da yaşayan herkesi etkileyen ağır ekonomik krizi kullanarak Lübnan-Suriye sınırında, özellikle ABD’nni uyguladığı yaptırımlar kapsamında Suriye'ye girişi yasaklanan malların kaçakçılığının hakim olduğu yasadışı ticari faaliyetleri güvence altına aldı. Bununla birlikte bu malları Trablus limanına her gün tırlarla getiren Lübnanlı ve Filistinli tüccarlar var. Nüfuz ve sağlanan ayrıcalıklar sayesinde ticari faaliyetlerinde kullandıkları ve onlara koruma sağlayan Hizbullah kartıyla Lübnan topraklarının her yerine ulaşabiliyorlar.”

scdvfb
Mülteci kamplarındaki silahlar, Arafat hayatta olduğu sürece FKÖ'nün kontrolü altındaydı (AFP)

Öte yandan Hizbullah'a yakın çevreler, Filistin kamplarındaki silahların önemini iki nedenle gerekçelendiriyorlar. Bunlardan ilki, işgalci İsrail’in Lübnan yakınlarındaki varlığı ve Filistinlilerin hayatlarını ve bekalarını savunma hakkı, ikincisi ise Lübnan'daki çalkantılı durumla ilgili olarak Lübnan'da Filistin meselesine dair yaşanan görüş ayrılığı çerçevesinde Filistinlilerin kendilerini savunabilmelerinin gerekli olması. Söz konusu çevrelere göre bu durum, Filistinlilerin ellerinde silah bulundurmalarını zorunlu kılıyor.

Yine aynı çevrelere göre mülteci kamplarındaki Filistinli gruplara ait silahlar, geçmişte zorlu tarihi dönemlerden geçmiş olsa da bugün açıkça İsrail'i hedef alıyor ve şu an herkes bu silahların, ‘direniş’ gruplarının yanında Gazze'yi desteklemedeki önemine tanıklık ediyor. Dolayısıyla İsrail'e geri çekilmesi için çağrıda bulunanların ve bu silahlara karşı çıkanların İsrail’in çıkarlarına hizmet eden amaçları olduğu kesin.

Silahlı mücadele

BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) tarafından tanınan Lübnan’daki 12 Filistin mülteci kampında toplam 174 bin 422 mülteci bulunuyor. Lübnan resmi kaynaklarına göre mültecilerin yüzde 36'sı Sayda'da, yüzde 25'i kuzeyde, yüzde 15'i Sur'da ve yüzde 13'ü Beyrut'ta yaşıyor. Bunların yüzde 29'unu 15 yaşın altındaki bireyler oluştururken Lübnan'daki bir Filistinli aile ortalama dört ferde sahip oluyor.

btnh
Kahire Anlaşması birçok Lübnanlı tarafından ülkenin egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüp eleştiriliyor (AFP)

Lübnan'daki Filistin mülteci kampları, Filistin'in kuzey kesiminden yerinden edilen mülteciler tarafından oluşturuldu. Çoğu kırsal kesimde yaşayan ve yoksul olan bu insanlar, Lübnan’da kendilerine sempatiyle yaklaşılmasına rağmen, gayrimenkul sahibi olmak ve 30'dan fazla mesleği icra etmekten men edilmek gibi birçok kısıtlamayla karşı karşıyalar.

Filistin mülteci kamplardaki silahların ve mülkiyetin meşrulaştırılmasının hikayesi 1969 yılında Kahire Anlaşması ile başladı. Anlaşma, Filistinlilerin Lübnan'ın güneyinde askeri üsler kurmalarına, kamplarda siyasi çalışmalar yürütmelerine, kamplarda Filistin komiteleri ve silahlı mücadele noktaları oluşturmalarına ve Filistin Devrimi’ne katılanların güvenli bir şekilde gidecekleri yere ulaşmasını sağlamalarına izin verdi.

Ancak anlaşma, Lübnan dışından silahlı oluşumlara izin verdiği için devletin egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüp eleştirildi. Bunun üzerine 1987 yılının haziran ayında dönemin Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel, Lübnan parlamentosunun daha önce yürürlükten kaldırılması yönünde oy kullandığı FKÖ ile Kahire Anlaşmasını iptal eden yasayı imzaladı.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.