Filistinliler ve ulusal hareketi yeniden yapılandırma

Genel seçim çağrısıyla ulusal hareketin yeniden yapılandırılması

Beyrut'un güney banliyösünde Filistinli mültecilerin yaşadığı Burc el-Beracne Mülteci Kampı’nda merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın çizildiği bir duvar resmi, 5 Şubat 2024 (AFP)
Beyrut'un güney banliyösünde Filistinli mültecilerin yaşadığı Burc el-Beracne Mülteci Kampı’nda merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın çizildiği bir duvar resmi, 5 Şubat 2024 (AFP)
TT

Filistinliler ve ulusal hareketi yeniden yapılandırma

Beyrut'un güney banliyösünde Filistinli mültecilerin yaşadığı Burc el-Beracne Mülteci Kampı’nda merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın çizildiği bir duvar resmi, 5 Şubat 2024 (AFP)
Beyrut'un güney banliyösünde Filistinli mültecilerin yaşadığı Burc el-Beracne Mülteci Kampı’nda merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın çizildiği bir duvar resmi, 5 Şubat 2024 (AFP)

Esad Ganem

Filistin ulusal hareketi içindeki reform çağrıları, İsrail'in Gazze Şeridi'nde devam eden katliamının arka planında giderek artıyor. Bazıları bu tartışmaları ‘yeni bir keşif’ ve yeni bir başlangıç olarak göstermeye çalışıyor ve Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı'ndaki (UAD) açtığı davada Gazze halkına karşı ‘soykırım’ savaşı olarak bilinen en kötü savaş suçlarından biri karşısında ortak bir ulusal tutumun sergilenemediği Filistin’in feci durumundan bir uyanışa yol açabileceğini düşünüyorlar.

Filistin ulusal hareketinin yeniden yapılanma, Filistin'in içinde bulunduğu durumdan kurtarılması ve benzeri reformlara olan ihtiyacıyla ilgili tartışmalar yeni başlamadı. İngiliz Mandası döneminde ortaya çıkmasıyla başlayan bu tartışmalar, Filistin ulusal hareketinin Nekbe (büyük felaket) sonrası yeniden yapılanma deneyimine kadar ve Oslo sonrası dönemde de devam etti. Belki de bununla en alakalı hareketler, Hacı Muhammed Emin el-Hüseyni'nin erken dönem ulusal harekete liderlik etmesine yönelik muhalefetle ilişkili olanlardı. Bu muhalefet, her ne kadar daha öncesinde öncüleri ve fikirleri olsa da Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve İngiliz Mandası'nın başlangıcında şekillenmeye başladı. Müftü'nün liderliğine muhalefet, Naşaşibi ailesi ve Hüseyni ailesi arasındaki ‘aşiret’ anlaşmazlığı ve Naşaşibi ailesinin, rakip Hüseyni ailesine mensup olan Kudüs Müftüsü’nün yerine oğullarından birinin bu görevi üstlenmesini istemesi gibi çeşitli itirazları ve akımları kapsıyordu. Ancak Kudüs Müftüsü Hacı Muhammed Emin el-Hüseyni'nin liderliğine yönelik muhalefet bununla sınırlı değildi. Zira 1932 yılında kurulan İstiklal Partisi'nin temsil ettiği milliyetçi akımların yanı sıra solcu-komünist güçler ve yükselen liberal güçler de bu muhalefete dahil oldu. Filistin toplumu esasen Kudüs Müftüsü ve liderliğini destekleyenler ile Ragıb Naşaşibi ve onun müftü olma hevesini destekleyenler olarak ikiye ayrılmıştı. Bu durum anlaşmazlıkları, entrikaları, silahlı direnişe karşı ihanet suçlamaları, meşru olmayan liderliği ve daha birçok noktayı içeriyordu. Bilindiği üzere işler karşılıklı tasfiyelere dönüştü ve Filistin Devrimi (1936-1939) ile sonuçlandı. Siyasi ve pratik olarak bu anlaşmazlıkların Filistinlilerin ve Filistin ulusal hareketlerinin 1948 yılındaki Nekbe sırasındaki tarihi yenilgisine olan katkısı göz ardı edilemez.

Öte yandan yenilgiye ve ulusal çöküşe yerinden edilme, Yahudi devletinin kurulması ve Filistin'in büyük bir bölümünü kontrol etmesi, Filistin'in geriye kalan topraklarından Batı Şeria ve Kudüs'ü Ürdün ordusu, Gazze Şeridi'ni ise Mısır ordusu tarafından kontrol edilmesi, yani ülkenin yerli halkını temsil eden ulusal bir hareketin gerçek ya da algı olarak egemenliğinin ortadan kalkması eşlik etti.

Bazı Filistinlilerin Gazze Şeridi'nde Hilmi Abdulbaki liderliğinde tüm Filistinlileri kapsayan bir hükümet kurma girişimi, 1950'li yılların ikinci yarısına kadar sürdü, ancak çaresizlikle geri adım attılar. Yaser Arafat, Halil el-Vezir ve Salah Halef liderliğinde mülteci kamplarında ve diasporada yaşayan bir grup Filistinli gencin Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi (El Fetih) kuruldu. El Fetih, kuruluşunun üzerinden on yıl geçmeden özellikle Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır tarafından Filistinliler adına konuşan ve onların isteklerini temsil eden birleşik bir liderlik oluşturmak amacıyla başlatılan bir girişim olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) liderliği ile iç anlaşmazlıklar yaşadı ve taraflar birbirlerine karşılıklı suçlamalarda bulundu. Bu durum El Fetih’i ‘dış güçlere bağlı olduğu’ ve ‘Filistin dışı gündemleri’ uygulamak için bir araç olarak kullanmak isteyen ülkelerin çıkarlarını gözettiği suçlamalarına karşı savunmasız bıraktı. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Arap ülkelerinin yenilgisi, Arap-Nasırcı akımın gerilemesine, Arap Birliği (AL) ve Cemal Abdunnasır tarafından desteklenen FKÖ liderliğine ciddi bir darbe inmesine neden oldu. Bunu Ahmed Şukayri'nin FKÖ Başkanlığından istifası ve yerine Yahya Hammude liderliğindeki dörtlünün geçmesi izledi. Filistin’in liderliğini El Fetih devraldı ve Arafat'ın liderliğinde durumu etkin bir şekilde kontrol etti. Bu kontrol, Arafat'ın yerine Mahmud Abbas geçinceye kadar sürdü.

Arafat dönemi, Filistinliler arasındaki ciddi anlaşmazlıklar ve reform çağrıları ile noktalanırken, özellikle örgüt içinde, başta Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) olmak üzere El Fetih karşıtı akımlar arasında çeşitli düzeylerde çatışmalar yaşandı, karşılıklı suçlamalar yapıldı. Ancak asıl anlaşmazlıklar El Fetih içinde, özellikle de Suriye rejiminden ciddi destek alan Ebu Salih ve Ebu Musa liderliğindeki reformist hareketin ortaya çıkması ve bu hareketin Arafat ve Filistin Yönetimi’ni yolsuzluk yapmak ve Filistin ulusal hareketini kurtuluş yolundan saptırmakla suçlayarak itaatsizlik ilan etmeleri ve ayrıldıklarını duyurmalarıydı. Bu duyuru, Filistinli silahlı gruplar arasında, özellikle de 1983 yılında Trablusşam’daki (Lübnan) Filistinlilerin yaşadığı mülteci kamplarında çatışmaların başlamasına yol açtı.

1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Arap ülkelerinin yenilgisi, Arap-Nasırcı akımın gerilemesine, Arap Birliği ve Cemal Abdunnasır tarafından desteklenen FKÖ liderliğine ciddi bir darbe inmesine neden oldu.

Birinci İntifada (1987-1992), ardından gelen Oslo Anlaşmaları dönemi ve Filistin Yönetimi'nin kuruluşu sırasında temelde Hamas ve İslami Cihad hareketleri tarafından temsil edilen İslamcı hareket büyümüş, Arafat’a, El Fetih’e ve FKÖ’ye içeriden ve dışarıdan meydan okumuş ve İsrail ordusuna karşı İsrail'in derinliklerinde gerçekleştirilen askeri eylemlerle Oslo Anlaşmalarını ve İsrail ile uzlaşmayı reddettiklerini ifade etmişti. Bu durum Arafat ve Filistin Yönetimi’ni Hamas ve İslami Cihad Hareketi liderlerine ve üyelerine karşı tutuklanma kampanyası gibi cezalandırıcı önlemler almaya itti. Öte yandan FKÖ içinde reforma gidilmesi ve örgütüm yeniden inşa edilmesi gerektiğine dair çağrılar yapılmaya başladı. Hamas liderleri de dahil olmak üzere çok sayıda Filistinli aktivist, lider, seçkin isim ve grup, FKÖ'nün kurumlarının yeniden inşası, Filistin genel seçimlerinin yapılması ve FKÖ'nün Filistin Yönetimi'nden ayrılması gibi fikirler de dahil olmak üzere Filistin ulusal hareketinin yeniden inşasına yönelik açık bir taleple bu çağrılara katıldı.

Hamas Hareketi’nin 2006 yılında yapılan seçimlere katılması, Filistin iç hareketinde merkezi bir noktayı temsil ediyordu. Hamas böylece Filistin Yasama Meclisi seçimlerine katılma isteğiyle Filistin Yönetimi’ni ve kurumlarıyla ilişki kurmayı resmen kabul edip seçimlerdeki başarısının ardından Filistin Yönetimi kurumlarının liderliğine fiilen katıldı. Bu katılımın gerekçesi olarak da Filistin'deki durumun düzeltilmesine doğrudan katkıda bulunma arzusunu öne sürdü. Buna FKÖ'da reforma gidilmesi ve Filistin ulusal hareketinin yeniden yapılandırılması için FKÖ'ye girmeye hazır olduğunu ilan etmesi de dahildi. Hamas’ın arzusu ve çabaları, El Fetih ve diğer Filistinli güçlerin muhalefetiyle karşılanırken bu durum 2007 yılındaki bölünmeye etkili bir şekilde neden oldu. El Fetih ve Hamas arasında şiddetli çatışmalar patlak verdi. Hamas Hareketi, Gazze Şeridi'nin, El Fetih ise Ramallah ve Batı Şeria'nın kontrolünü ele geçirdi.

İsrail ve İran'ın başını çektiği Arap ve İslam ülkeleri tarafından da körüklenen açık bölünme, suçlamalar ve rekabetler, Filistinliler arasındaki bölünmeyi daha da derinleştirdi. ‘Filistin ulusal hareketinin çöküşü’ olarak adlandırılan bu durum, Filistinlileri ortak bir ulusal çatı altında yeniden bir araya getirmesi ve köprü kurması zor bir parçalanmışlığa sürükledi. Bu apaçık gerçeğe rağmen Filistin’in ulusal bütünlüğünü yeniden tesis etmek için hem Filistinliler, hem Araplar hem de yabancı taraflar muazzam çabalar sarf etti. Ancak bu çabaların birçoğunda ya Filistin'deki durum ya da sadece Hamas - El Fetih anlaşmazlığını değil, aynı zamanda ulusal hareketin gerçek çöküşünü de yansıtan bir Filistin çatlağı yaratan değişiklikler iyi okunamadı.

Görsel kaldırıldı.
İsrail Başbakanı İzak Rabin ABD Başkanı Bill Clinton ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, Beyaz Saray’ın bahçesinde Oslo Barış Anlaşması'nın imzalanması sonra, 13 Eylül 1993 (AFP)

Filistin ulusal hareketindeki ciddi reform çağrıları ve bunları takip eden anlaşmazlıkların her zaman şu üç sorunun yanıtına odaklanması dikkati çekiyor; birincisi Filistin halkına kim liderlik ediyor? ikincisi, Filistin mücadelesinin hedefleri neler, yani Filistinliler kolektif olarak ne istiyor? üçüncüsü ise bu hedefe nasıl ulaşacağız ve Filistin mücadelesinin stratejileri neler?

Anlaşmazlıkların temelinde genellikle iktidarı tekelleştirme ve muhalifleri ve karşıtları dışlama iddiaları, yol, vizyon ve stratejilerle ilgili görüş ayrılıkları ve uzlaşı, ulusal davaya ve temellerine bağlı olmamak gibi hainliğe ve işbirlikçiliğe varan suçlamalar yer alırken birçok durumda taraflar arasında silahlı çatışmalar yaşandı. Pratikte bu anlaşmazlıklar, Filistin ulusal hareketinin en önemli özellikleri arasında sıralanırken Filistinli taraflar arasındaki çatışmalar her zaman doğrudan ya da dolaylı olarak İsrail veya Suriye ve İran liderliğindeki Arap ve Müslüman ülkelerin rejimleriyle kurulan ortaklıklar çerçevesinde patlak verdi. Tüm bu özellikler bizi ‘eğer İsrail ve onun politikaları ve eylemleri Filistinlilerin yenilgisinde ve kötüleşmesinde başlıca faktörse FKÖ tarafından temsil edilen Filistin ulusal hareketinin performansı da Filistinlilerin yenilgisinin, özgürlük ve adalete ya da en azından durumlarını düzeltmeye ve hem kolektif hem de bireysel olarak güvenliklerini korumaya başlamalarını garanti eden makul bir siyasi çözüme giden yollarının zorlaşmasının en önemli nedenlerinden biridir’ şeklindeki tek bir merkezi sonuca götürüyor.

Filistin ulusal hareketinin çöküşü’ olarak adlandırılan bu durum, Filistinlileri ortak bir ulusal çatı altında yeniden bir araya getirmesi ve köprü kurması zor bir parçalanmışlığa sürükledi.

İsrail'in Gazze Şeridi'nde yürüttüğü acımasız savaş, burada uyguladığı etnik temizlik ve Batı Şeria ile Kudüs'te tırmanan gerilim, Filistinlilerin güçsüzlüğünü, aralarındaki koordinasyon eksikliğini, ulusal hareketin çöküşünü, zayıflığını ve İsrail saldırganlığını ve ateşkesi durdurmaya ve belki de Filistin’in yeniden toparlanmasına katkıda bulunmaya yönelik ciddi bir adım atılmasındaki yetersizliğini her zamankinden çok daha açık bir şekilde gösterdi.

Bunun yanında Hamas’ın 7 Ekim'de saldırmasaydı, İsrail'in karşı saldırısının ve Gazze Şeridi'ndeki yıkıcı savaşın gerçekleşmeyeceği ya da en azından böyle bir ivme ve güçle olmayacağı da bir gerçek. Eğer Hamas, örgütlü bir Filistin ulusal hareketi olsaydı, hedefleri ve bu hedeflere ulaşmayı sağlayacak mücadele yolu ve yöntemleri konusunda net kararlar alır ve net bir yol çizerdi. Filistinlilerin kolektif bir ulusal duruşu olsaydı bile İsrail'in yaptığı her şeyi yapacağını düşünmek, Filistinlilerin İsrail'i caydırma konusundaki ortak yeteneklerinin büyük ölçüde küçümsenmesi anlamına gelir. Filistinliler, en azından İsrail'e ve işgale karşı 7 Ekim 2023 tarihindeki Hamas saldırısından daha uygun ve uyarlanabilir yollarla direnebilecekleri stratejik görüşe sahiptiler.

Görsel kaldırıldı.
Yerinden edilen Filistinliler, 15 Eylül 1948 (AFP)

Öte yandan Gazze’deki savaş ve yarattığı dehşet, Filistinlilere ulusal hareketi yeniden yapılandırmaları ve canlandırılmalarının yanı sıra İsrail'in devam eden saldırganlığına, Gazzelileri korumaya katkıda bulunmayı, İsrail'i caydırmayı ve saldırganlığını durdurmaya zorlamayı, düşmanlıkların sona ermesinin ardından gelecek olan yeniden yapılanma ve siyasi düzenlemelere ciddi bir şekilde katılmayı amaçlayan kolektif bir Filistin ulusal eylemiyle karşı koymaları gerektiğini düşünmek ve bu yolda çalışmak için bir fırsat daha verdi.

Al Majalla’da yayınlanan 21 Kasım 2023 tarihli ve ‘FKÖ Rolünü Terk Ediyor’ başlıklı makalemde, Filistin Yönetimi’ne Filistin ulusal hareketini, FKÖ çatısı altında ve önceki mutabakatlar temelinde yeniden inşa ederek Gazzelileri ve tüm Filistinlileri İsrail'in hedef almasına ve ihlallerine karşı savunma sorumluluğunu üstlenmesi çağrısında bulunmuştum. Ayrıca, İsrail saldırganlığını durdurma çabalarında Filistinlilerin sözcüsü olacak ve Filistin'in durumunun sınırlarının çizilmesine, yeniden inşasına ve belki de savaşın sona ermesinin ardından ulusal bağımsızlığın başlatılmasına ciddi katkıda bulunacak, merkezi gruplar tarafından desteklenen teknokratik bir Filistin uzlaşı hükümetinin kurulması gerektiğini vurgulamıştım. O sıra yaptığım bu çağrı, son yıllarda tartışılan çabaların ve fikirlerin bir devamı olsa da Gazze’deki savaş, savaşın etkileri ve dehşeti, özellikle İsrail'in planları ve işlediği suçlar daha önce hiç olmadığı kadar netleştikten sonra Filistin ulusal hareketinin rolünü oynayabilmesi için eleştirme ve düzeltme hakkını saklı tutarak tartışmaları bir kenara bırakıp ciddi bir eylemde bulunulmasını zorunlu kılıyordu.

FKÖ'yü Filistinliler için ‘manevi yuva’ olarak yeniden yapılandırma çağrısı zaten sorunlu bir çağrıdır. Filistinlilerin bu duruma düşmesine katkıda bulunan bir örgütün yeniden yapılanması için nasıl çağrıda bulunulabilir?

Tüm bunlarla başa çıkmanın yolu ya da cevabı sadece Batı Şeria ve Gazze'de değil, tüm Filistin topraklarında genel seçimlere gidilmesinde yatıyor olabilir. Çünkü bunun İsrail'e hizmet eden bir rejimin yeniden inşası anlamına geleceğinden korkuluyor. Ancak tüm Filistinlileri temsil eden bir ulusal hareketin yeniden inşası amacıyla Filistin'in tamamında seçimlerin yapılması gerekebilir. FKÖ'nün simgesel olan ve tüm Filistinlilerin temsilcisi olarak uluslararası alanda tanınan statüsünün korunması ve biçim ve içerik açısından temelden değiştirilmesi için bugünkünden radikal bir şekilde farklı bir biçimde yeniden inşa edilmesi için bir ön adım olacaktır. Bunun için tüm Filistinlilerin ve Filistinli grupların bu konuda ciddi ve üstü kapalı bir anlaşmaya varması gerekiyor. Fakat birbirine rakip Arap ülkelerinin yanı sıra İran, İsrail ve diğerlerine bağlı olan gruplar ve liderler varken bu mümkün mü?

Bu sorunun cevabı sadece Batı Şeria ve Gazze'de değil, tüm Filistin topraklarında genel seçimlere gidilmesinde yatıyor olabilir.

Filistinli seçkinlerin şu an üzerinde çalıştığı ulusal girişim, özellikle İsrail'in Gazze'de yürüttüğü savaş ve işlediği savaş suçlarının sonuçları çerçevesinde Filistin'in yeniden inşası ve etkin bir rol üstlenmesi için genel seçimlerin yapılmasını vurgulayarak Filistin ulusal hareketini yeniden yapılandırmayı amaçlıyor. Şarku’l Avsat’ın Majalla'dan aktadığına göre Gazze’de devam eden savaştan önceki girişimlerle temelde tutarlı olan bu girişim, üç temel gelişme sonrası ortaya çıktı. Bunlardan birincisi, İsrail'in herhangi bir mantıklı çözüme ve Filistinlilerle olası bir uzlaşıya varma konusundaki isteksizliği, ikincisi, Filistin'in iç durumunun kötüleşmesi ve Filistinliler arasındaki bölünmenin yanı sıra mülteci sorununun tırmanması ve üçüncüsü, uluslararası arenada yaşanan gelişmelerin, Filistin davasının uluslararası gündemdeki varlığını yok denecek kadar azaltması. Tüm bunlar Filistin Forumu, Filistin Halk Kongresi, FKÖ Yeniden İnşa Girişimi, Denizaşırı Filistinliler Konferansı, Tek Devlet Girişimi ve diğer girişimlerdeki Filistinli aktivistleri inisiyatifi Filistin ulusal hareketine geri kazandırabilecek yollar ve fikirler üzerinde düşünmeye itti.

Son dönemde Ramallah'ta Filistin Çağrı Girişimi'ni başlatmak üzere düzenlenen toplantının ardından Filistin Forumu da dahil olmak üzere çeşitli kuruluşlar tarafından düzenlenen çalıştaylarda arka planında yapılan çağrılara odaklanıldı. Şubat ayında düzenlenen bir toplantıda bin 350 Filistinli aktivist tarafından imzalanan bir bildiri yayınlandı. Bildiride İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşını ve bunun feci sonuçlarını dikkate alan bir Filistin hareketinin başlatılması ve FKÖ'nün tüm Filistinlileri temsil edecek şekilde yeniden yapılandırılarak Filistin'deki durumun stratejik olarak yeniden tesis edilmesi çağrısı yapıldı. Açıklamada ayrıca, ortak bir tutum olarak referans olacak, İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşını durdurmaya ve etkili bir ateşkese ulaşmaya katkıda bulunacak bir araç olarak hizmet edecek ardından Gazze'nin yeniden inşası ve İsrail’in işlediği suçların yıkıcı etkilerini hafifletmek için çalışmak üzere Filistinli başlıca güçlerin dahil olduğu birleşik bir Filistin hükümetinin kurulması çağrısında bulunuldu.

Faşist ve ırkçı İsrail'in Gazze'yi yaşanmaz hale getirmekten, Gazze'de ve tarihi Filistin'de mümkün olduğunca çok sayıda Filistinliyi öldürmekten ve yerinden etmekten başka bir şeyi kabul etmediğinin her gün teyit edildiği mevcut dönemde bu ulusal talepten daha önemli bir şey yok. Buna da herhangi bir ciddi katkıda bulunmak için öncelikle Filistinlilerin kendi aralarında düzeni sağlamaları ve yukarıda sorduğumuz soruların cevaplarını bulmaları ya da en azından bulmaya çalışmaları gerekiyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çad, Sudan ile olan sınırlarını kapattığını duyurdu

Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)
Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)
TT

Çad, Sudan ile olan sınırlarını kapattığını duyurdu

Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)
Çad'ın doğusundaki Tine şehrinde, 250 km güneydeki Adré'ye giden bir ulaşım istasyonundaki yolcular - Kasım 2025 (Reuters)

Çad, Darfur bölgesinde ordu yanlısı “Ortak Güç”ün kontrolündeki Tine şehri çevresinde çatışmaların artması üzerine, çoğu insani yardımın geçtiği ünlü Adré geçişi de dahil olmak üzere Sudan ile sınırlarını kapattığını duyurdu ve topraklarına yönelik her türlü saldırıya karşılık vereceğini açıkladı.

Dün gerçekleşen sınır kapatma kararı, ülkenin batısındaki son ordu yanlısı kale olarak kabul edilen bu sınır bölgesini kontrol altına almak için Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve Müşterek Kuvvetler arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı bir dönemde gerçekleşti.

Çad Enformasyon Bakanlığı yaptığı açıklamada, dünden (Pazartesi) itibaren ikinci bir duyuruya kadar sınır ötesi insan ve mal geçişlerinin kısıtlandığını bildirdi.

Bu sırada HDK, orduyla iş birliği yapan ve Sudan'da Cancavid güçleri olarak bilinen birlikleri yöneten Mahamid kabilesinin lideri Musa Hilal'in kontrolündeki Kuzey Darfur'daki Mustariha kasabasının kontrolünü ele geçirdi.


Libya sahilinde 7 kaçak göçmenin cesedi bulundu

Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
TT

Libya sahilinde 7 kaçak göçmenin cesedi bulundu

Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)

Libya Kızılayı çalışanı dün AFP’ye verdiği demeçte, Libya'nın başkenti Trablus'un doğusundaki bir plajda Sahra altı ülkelerden gelen 7 kaçak göçmenin cesetlerinin bulunduğunu söyledi.

Kaynak, kurbanlardan üçünün çocuk olduğunu belirterek, birçok göçmenin hala kayıp olabileceğini belirtti. Libya Kızılayı, ölümlerin koşullarını açıklamadı.

Kurum yaptığı açıklamada şunları belirtti: “Libya Kızılayı - Al-Hums şubesinden gönüllüler, Kasr el-Akyar bölgesindeki plajdan, yasadışı göç etmeye çalışan göçmenlere ait yedi ceset çıkardı.”

Kıyı kasabası Kasr el-Akyar, Trablus'un yaklaşık 73 kilometre doğusunda yer almaktadır.

Libya, her yıl Avrupa'ya ulaşmaya çalışan binlerce göçmen için önemli bir geçiş ülkesidir ve sık sık göçmen ölümleri bildirilmektedir.

Şarku’l Avsat’ın Uluslararası Göç Örgütü verilerinden aktardığına göre, geçen yıl 2 bin 100'den fazla yasadışı göçmen Akdeniz'i geçerek Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken öldü veya kayboldu.


Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.