Temmuz 2006 - Ekim 2023 ve iki savaş arasındaki gerçek

Eski Lübnan Başbakan Fuad Sinyora (Getty)
Eski Lübnan Başbakan Fuad Sinyora (Getty)
TT

Temmuz 2006 - Ekim 2023 ve iki savaş arasındaki gerçek

Eski Lübnan Başbakan Fuad Sinyora (Getty)
Eski Lübnan Başbakan Fuad Sinyora (Getty)

Lübnan'ın 2006 yılında maruz kaldığı ağır sınav ile 8 Ekim'den bu yana maruz kaldığı sınav karşılaştırıldığında köklerinde birçok benzerliğin yanı sıra, özellikle değişen koşullar ve şartlar nedeniyle aralarında büyük farklılıklar olduğu görülüyor.

Düşman İsrail, 2006 yılının temmuz ayında Hizbullah'ın saldırdığı ve iki İsrail askerinin kaçırıldığı bahanesiyle Lübnan'a askeri saldırı başlattığı anda Bakanlar Kurulu'nu acil toplanmaya ve bu saldırının tehlikelerini ve yansımalarını tartışmaya, ulusal güvenliği korumak, hedef alınan bölgelerin sakinlerinin güvenliğini ve emniyetini sağlamak ve Lübnan'ın güneyinde yaşayanların yerinden edilmesini önlemek için tedbirler almaya çağırdım.

Konuyu Bakanlar Kurulu'nda gündeme getirdim ve hükümet olarak bu askeri operasyon karşısında şaşırdığımızı, önceden haberimiz olmadığını ve bunu onaylamadığımızı açıkça ifade ettim. İsrail'in Lübnan'a, egemenliğine ve Lübnan halkına yönelik saldırganlığını kınadık ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) acil bir şikayette bulunarak ateşkes kararı alınması için talepte bulunduk.

Devlet ile Hizbullah arasındaki mesafe

Hükümet, Lübnan devleti ile Hizbullah arasında net bir mesafe koymayı başararak Lübnan’ın Arap ülkelerine ve uluslararası topluma hitap etmesinin ve Lübnan'a yardım etmek ve direncini güçlendirmek için onlarla iletişim kurmasının yanı sıra İsrail’in işlendiği suçların gölgesinde 12 Temmuz sabahından itibaren kurban rolüne bürünmeye çalışırken asıl kurbanın Lübnan olduğunu göstermesini de sağladı.

O zamandan bu yana, Lübnan devletinin tüm bileşenleriyle ve imkanlarıyla yaşananlardan ve yaşanacakların sonuçlarından sorumlu olmasının yanında Lübnan'ı ve Lübnanlıları koruyacak tüm kararları ve tedbirleri alarak, kararlarının gereklerini yerine getirerek ve yerinden edilen Lübnanlılarla ilgilenerek tüm sorumluluklarını üstlenmesini sağlamaya çalıştım.

ascdv
Temmuz 2006'daki savaşta yerlerinden edilen insanlar ateşkesin ardından bölgelerine geri dönüyor (Getty)

O günden bu yana Hükümet Seraili ulusal bir atölyeye dönüştü ve hükümet üyeleri Lübnan'ı savunmak için tek bir ekip haline geldi. O tarihten bu yana hükümet ulusal bir çalıştaya dönüştü. Hükümet üyeleri Lübnan'ı savunmak, Lübnanlılara temel yaşam unsurlarını sağlamak amacıyla tüm devlet daireleri, imkânları ve kabiliyetlerindeki çabaları seferber etmek ve sivil toplumu da Lübnan'ın savunulmasında üzerlerine düşeni yapmaları için harekete geçirmek için tek vücut oldu.

Yurtdışında ise Lübnan Dışişleri Bakanı ile iş birliği içinde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreterliğinden kardeş Arap ülkelerinin liderlerine kadar uluslararası üst düzey yetkililerle ve karar alma yetkisine, nüfuza ve uluslararası etkiye sahip dost ülkelerle günlük temaslar yoğunlaştırıldı. BMGK’dan öncelikli talebimiz ateşkes kararı alınmasıydı.

O dönemde düşman İsrail, Lübnan'a saldırmaya devam etti. Altyapıyı ve tesisleri hedef alarak köprüleri, yolları, okulları ve köy ve ilçelerdeki binaları tahrip etti. Hükümet, Lübnan'ın çektiği acıları ve maruz kaldığı tehlikeleri kınamak ve durdurmak üzere dünyayı ve uluslararası örgütleri harekete geçirmeye çalıştı.

Yedi maddelik plan

O dönemde, Lübnan'a yönelik savaşın durdurulması ve İsrail’in saldırganlığının sona erdirilmesi amacıyla Lübnan için çözüm formülleri geliştirmek ve bunları ülke liderlerinin ve BMGK’nın önüne koymak için Cumhurbaşkanı'nın huzurunda ve aktif katılımıyla Bakanlar Kurulu ile birlikte inisiyatif aldım. Hükümet, Roma Konferansı’nda sunduğum ve BMGK tarafından uluslararası ateşkes kararının alınmasındaki yapı taşlarının bir parçası olarak kabul edilen yedi maddelik planı onayladı.

xcrgb
Eski Başbakan Fuad Sinyora 2006 yılında Almanya'nın UNIFIL'e katılımı konusunda anlaşmak üzere Almanya Başbakanı Angela Merkel ile bir araya geldi (Getty)

BMGK 1701 sayılı kararı kabul edildi, savaş durdu ve yerinden edilen kişiler 14 Ağustos 2006 tarihi itibariyle evlerine ve köylerine geri döndü. Lübnan hükümetinin tüm kardeş ve dost ülkeleriyle ilişkilerinde tesis ettiği güven temelinde başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap ülkeleri ve dost ülkeler tarafından sağlanan cömert yardımlar sayesinde altyapının ve hasar görmüş ve yıkılmış binaların yeniden inşası en üst düzeyde verimlilik, güvenilirlik, etkinlik ve hızla gerçekleştirildi. Böylece Lübnan bir kez daha yükseliş ve refah içindeki günlerine geri döndü. Arap dünyasındaki ve uluslararası arenadaki eski rolünü yeniden üstlendi. Lübnan, 2007-2010 yılları arasında dört yıl üst üste modern tarihinin en yüksek büyüme oranını yakaladı ve ödemeler dengesinde büyük bir yıllık fazla elde etmeyi başardı. Ayrıca Merkez Bankası'ndaki toplam döviz rezervlerinde büyük bir pozitif fazla elde etti. Lübnan'ın kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılasına (GSYİH) oranında önemli bir denebilecek nispi bir azalma kaydedildi.

Dayanağı olmayan meydanların birliği teorisine

Öte yandan 8 Ekim 2023'te yaşananlar, Hizbullah'ın, Lübnan'ın işgal altındaki Filistin topraklarına bitişik olan güney sınırında bir cephe açmak için Lübnan'daki meşru makamların bilgisi dışında, tek taraflı olarak, Lübnan'ın o dönemde ve halen içinde bulunduğu son derece zorlu koşulları göz önünde bulundurulmaksızın kendi sorumluluğunda gerçekleştirdiği, meydanların birliği teorisine dayanan girişiminin bir sonucuydu.

Ertesi sabah, 8 Ekim 2023 tarihinde, Lübnan'ın aşağıdaki hususları yerine getiremeyeceğini ve bu askeri savaşa sürüklenemeyeceğini vurgulayan bir açıklama yayınladım ve başlıca beş neden sıraladım. Bunlar; ulusal ve siyasi kriz, cumhurbaşkanının seçilememesi, sorumlu bir hükümetin kurulamaması, boğucu ekonomik kriz, Suriyeli mülteci krizi, Arap ülkeleriyle yakın ilişkilerin sekteye uğraması, 2006 yılında kendisini koruyan Arap ülkeleri ve uluslararası toplumun oluşturduğu güvenlik ağının olmaması ve Lübnanlıların çoğunun böyle bir askeri müdahaleyi desteklememesi ve buna sempati duymamalarıydı.

Şimdi BMGK’nın 1701 sayılı kararı gerektiği gibi uygulanmamış ve BM ile BMGK, Lübnan ve Filistin sorunuyla ilgili tüm uluslararası kararların gerektiği gibi uygulanmasını sağlama konusundaki rollerini yerine getirmemiştir. Oysa İsrail, bölgede adil ve kalıcı bir barış arayışında olmadığını, uluslararası hukuku, uluslararası meşruiyeti ve insan haklarını tanımadığını, Gazze ve Batı Şeria'daki yok etme, öldürme ve yıkım suçlarında ısrar ettiğini kanıtlamıştır. Bugün de yeniden Lübnan'a saldırarak sivilleri öldürüyor, güvende olanları yerlerinden ediyor, konutları ve tesisleri yıkıyor ve barışçıl insanları avlamak için modern teknolojinin nimetlerinden yararlanıyor.

Kahramanlarını arayan ulusal bir rol

Şimdi Lübnan'ı İsrail’in saldırganlığının boyunduruğundan kurtarmak için erişebileceğimiz pencereler açısından artık ne durumda olduğumuzu öğrendiğimize göre Lübnan'ın artık büyük bir ulusal role sahip olduğuna inanıyorum. Lübnan, cumhurbaşkanının yokluğunda kahramanlarını arıyor. Bana göre bu kahramanlar, yasama organı meclisin başı olarak Meclis Başkanı Nebih Berri ve geçici hükümetin başı olarak Başbakan Necip Mikati'dir. Berri ve Mikati, çaba göstererek ve kendilerini adayarak bu rolün ve bu kahramanlığın şerefini ve ödülünü kazanmalılar. Tüm yetkililer ve Lübnan'ı kurtarmaya isteyen herkes, aşağıdaki altı hususu benimseyerek onlara yardımcı olmak için inisiyatif almalılar. İşte o altı husus:

1- Milli bir görev olarak tüm Lübnanlılar, dayanışma ve birlik içinde olmalı, birlik ve ulusal kardeşlik temelinde hareket etmeliler. Lübnan halkı, İsrail'in tüm Lübnan'ı ve Lübnan’ın yapısını hedef alan bu acımasız saldırısını, galibi ya da mağlubu olmayacak şekilde uyumlu ve etkileşimli unsurlarıyla birlikte esefle karşılamalı ve kınamalı.

xcvdf
Mikati, Berri ve Canbolat çarşamba günü Ayn et-Tineh'te bir araya geldiler (EPA)

2- Lübnan için çözümler, Taif Anlaşması ve Lübnan Anayasası’nın doğru ve eksiksiz uygulanmasına, Lübnan devletine ve onun tek ve münhasır otoritesine, egemen kararına ve vatanı ve ulusal egemenliği koruma sorumluluğuna, halkına karşı ve onların güvenlik ve istikrarını sağlamadaki sorumluluğuna bağlılığına yönelik ulusal çözümlerden başkası olamaz ve olmamalı da.

3- Düşmanlık tüm Lübnan'ı ve tüm Lübnanlıları etkilediğinden ve hiç kimse kendi siyasi tutumunu desteklemek ya da çıkar elde etmek için İsrail’in düşmanlığını desteklemediğinden Lübnan devletinin dizginleri geri alması ve sorumluluğunu yeniden üstlenmesi gerektiği düşüncesine odaklanılmalı. Bunun için Lübnanlıların birbirini kucaklaması ve tek kaygılarının ülkelerini kurtarmak ve ulusal bekasını, Lübnanlıların birlik ve beraberliğini ve geleceklerini tehdit eden bu derinleşen ve tehlikeli krizden çıkarmak olması için fikirbirliğine dayalı bir ulusal duruş sergilemeleri gerekiyor.

4- BMGK’ya Lübnan'da derhal ateşkes sağlanması için bir karar çıkarması ve tüm tarafların 1701 sayılı kararı tam olarak ve derhal uygulamaları, ilgili tüm uluslararası kararlara saygı duymaları ve uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasındaki sorumluluklarını üstlenmeleri çağrısında bulunulmalı.

5- Meclis Başkanı, Lübnan devletini ve Lübnan halkını tehdit eden tehlikeleri görüşmek üzere, Lübnan’ın bekasını koruyacak, Lübnan Anayasası’na saygı gösterecek ve Lübnan'ın birliğini ve toprak bütünlüğünü muhafaza edecek şekilde Meclis'i toplamalı. Ayrıca herhangi bir gecikme olmaksızın, Lübnanlıları, 1701 sayılı kararı tam olarak uygulayacak sorumlu bir hükümet kurmak üzere bir araya getirebilecek, Lübnan'ın sağlığını ve egemenliğini yeniden tesis etmek ve Lübnan'ın bağımsızlığını, egemenliğini, özgürlüğünü, kalkınmasını ve istikrarını korumada Lübnan devletinin tam rolünü geliştirmek için çalışacak yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi için çağrıda bulunmalı.

6- Kan kardeşi ve aynı kimliği taşıyanlar olarak tüm Arap kardeşlerimiz ve Arap Devletleri Ligi (AL) ülkelerinin yanı sıra tüm dost ülkeler ve uluslararası insani yardım kuruluşlarıyla birlikte, yerlerinden edilmiş, şehirlerinden ve köylerinden koparılmış insanların ve Lübnan halkının onurunu korumanın yanı sıra yerlerinden edilenlerin derhal ve acilen şehirlerine ve köylerine dönmelerinin sağlanması, yıkılan ve hasar gören yerlerin yeniden inşası için gerekli mekanizmaların devreye sokulması ve gerekli fonların tahsis edilmesi ve acil tüm yardımların ulaştırılması için çalışılmalı.

Bu yeni sınav, Lübnan'ın 2006 yılında yaşadıklarından hiçbir ders çıkarmadığını, ateş gücü, hava, teknoloji ve istihbarat üstünlüğünü ve sınırsız uluslararası desteğini ölüm ve yıkım için kullanan düşman İsrail’in her türlü saldırısına açık olduğunu kanıtladı. İsrail, hala Lübnanlılar arasında bölünme ve çekişme yaratma üzerine bahis oynuyor, ama Allah'ın izniyle bu asla gerçekleşmeyecek. İsrail, Lübnanlılar arasına bölünme ve çekişme yaratmak amacıyla sonuncusu Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah'a düzenlenen suikast olmak üzere, katliamlar ve suikastlar yapmaktan çekinmiyor.

Bugün Lübnan ve tüm dünya bir sınavla karşı karşıya. BM ve BMGK doğru olan için ayağa kalkacak mı? Lübnanlılar tüm güçleriyle ülkelerinin ve kendilerinin şerefi ve güvenli bir ülkede yaşama hakkını savunmak ve İsrail'e gerçeğin, insanlığın ve insan haklarına saygının anlamı konusunda bir ders vermek için inisiyatif alacak mı?!



Lübnan ABD’de yapılacak güvenlik toplantılarına katılmakta kararsız

Dün Güney Lübnan'daki Deyru'l-Kanun en-Nehr köyünde İsrail’in düzenlediği saldırıda yerle bir olan bir evin enkazında kurtarma ekipleri tarafından yürütülen arama çalışmaları (AP)
Dün Güney Lübnan'daki Deyru'l-Kanun en-Nehr köyünde İsrail’in düzenlediği saldırıda yerle bir olan bir evin enkazında kurtarma ekipleri tarafından yürütülen arama çalışmaları (AP)
TT

Lübnan ABD’de yapılacak güvenlik toplantılarına katılmakta kararsız

Dün Güney Lübnan'daki Deyru'l-Kanun en-Nehr köyünde İsrail’in düzenlediği saldırıda yerle bir olan bir evin enkazında kurtarma ekipleri tarafından yürütülen arama çalışmaları (AP)
Dün Güney Lübnan'daki Deyru'l-Kanun en-Nehr köyünde İsrail’in düzenlediği saldırıda yerle bir olan bir evin enkazında kurtarma ekipleri tarafından yürütülen arama çalışmaları (AP)

Lübnan, İsrail'in ateşkese yönelik ihlallerinin devam etmesi nedeniyle 29 Mayıs'ta ABD Savunma Bakanlığı'nda Lübnan ve İsrail orduları temsilcileri arasında yapılması planlanan güvenlik toplantılarına katılmakta kararsız.

Lübnan şu an iki seçenekle karşı karşıya: Ya bu görüşmelere katılımını askıya alacak ya da teknik gündemin birinci maddesine ateşkesin eklenmesini ön koşul olarak öne sürerek toplantılara katılacak. Çünkü ateşkesin sağlanamaması, Litani Nehri’nin kuzeyinde artan ihlaller göz önünde bulundurulduğunda, görüşmelere katılımı müzakerelerin başlamasıyla ilişkilendiren Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Başbakan Nevvaf Selam'ı zor duruma düşürüyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan bakanlık kaynakları, Lübnan'ın İsrail'in askeri güçle uyguladığı baskı ve Hizbullah'ın buna verdiği yanıt altında müzakereleri yeniden başlatmaya istekli olmadığını bildirdi.

Öte yandan İsrail dün güneyde ‘sarı hat’ yakınlarındaki Hadase beldesine yönelik üçüncü bir ilerleme ekseni açması yeni bir gerilime işaret etti. Hizbullah tarafından yapılan açıklamada, saldırının püskürtülerek girişimin başarısız olmasının sağlanmasının ardından İsrail askerlerinin Reşaf beldesine geri çekilmeye zorlandığını duyurdu.


Hızlı Destek Kuvvetleri'ndeki ayrılıklar, Sudan savaşındaki güç dengesini yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Hızlı Destek Kuvvetleri’nden ayrılıklar, Sudan tarihindeki siyasi ve askeri ittifakların doğasından ayrı olarak anlaşılamaz (Sudan Egemenlik Konseyi)
Fotoğraf: Hızlı Destek Kuvvetleri’nden ayrılıklar, Sudan tarihindeki siyasi ve askeri ittifakların doğasından ayrı olarak anlaşılamaz (Sudan Egemenlik Konseyi)
TT

Hızlı Destek Kuvvetleri'ndeki ayrılıklar, Sudan savaşındaki güç dengesini yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Hızlı Destek Kuvvetleri’nden ayrılıklar, Sudan tarihindeki siyasi ve askeri ittifakların doğasından ayrı olarak anlaşılamaz (Sudan Egemenlik Konseyi)
Fotoğraf: Hızlı Destek Kuvvetleri’nden ayrılıklar, Sudan tarihindeki siyasi ve askeri ittifakların doğasından ayrı olarak anlaşılamaz (Sudan Egemenlik Konseyi)

Emani Tavil

İki aydan kısa bir süre içinde, Sudan sahnesi, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) saflarında üst düzeyde ayrılıklar dalgasına tanık oldu. Bu durum, savaşın gidişatı, geçiş hükümetinin oluşumu ve barış olasılıkları üzerindeki etki ve yansımaları hakkında geniş çaplı tartışmalar doğurdu. HDK, orduya karşı savaşında dördüncü yılına girerken ve bu savaş uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşürken, askeri bütünlüğünün ve kabilelerle ittifaklarının geleceği hakkında ciddi soruları gündeme getiren artan bir ayrılık dalgasıyla karşı karşıya.

Doğal olarak bu ayrılıklar, Sudan tarihindeki değişen ittifakların, siyasi projelerin veya yol gösterici ilkelerin yokluğunun damga vurduğu, siyasi ve askeri ittifakların doğasından ayrı olarak anlaşılamaz. Bahsi geçen ittifaklar genellikle daha geniş yerel ve bölgesel ortama tabidir. Son savaş sırasında uluslararası boyut da devreye girdi. Bütün bu göstergeler bireyden orduya, siyasi ve partizan düzeylere kadar her düzeyde genellikle titizlikle ölçülür. HDK'den yakın zamanda ayrılan Savanna'nın ifadelerinin analizi, HDK'nin yaşadığı çıkmazın yapısal doğasına işaret ediyor. Kazanım ve ganimetlerin eşitsiz dağılımı, Dagalu ailesinin karar alma merkezleri ve liderlik pozisyonları üzerindeki sıkı kontrolü, önemli kabilesel ve operasyonel ağırlığa sahip sahadaki komutanlar arasında birikmiş bir hoşnutsuzluğa neden oluyor. Dahası bu durum, Rizeigat kabilesini hedef alan Mustariha bölgesindeki operasyon gibi askeri operasyonlar da dahil olmak üzere birçok faktör nedeniyle, kabilelerin desteğinin aşındığını ortaya koyuyor. Belirli komutanları ordu saflarına çekmeye yönelik açıkça planlar geliştiren istihbarat gibi ilave faktörlerin de etkili olduğu söylenebilir.

Dahası Sudan ordusu da el-Kubba gibi bazılarının, Darfur'dan kuzeye çöl üzerinden kaçış yolunu güvence altına almak için insansız hava araçlarıyla (İHA) hava desteği sağladı. Bu, ordunun onun planlarından önceden haberdar olduğunu ve onunla titizlikle koordinasyon sağladığını gösteriyor. Bu gerçek, ordunun askeri metodolojisinde niteliksel bir değişimi ortaya koyuyor; yalnızca saha operasyonlarına güvenmekten, rakibi içeriden çökertmek için istihbarat yeteneklerini kullanmaya doğru bir geçiş söz konusu. Ordunun ayrılanlara aşırı bir memnuniyet ve ulusal söylemlerle kapılarını açma stratejisi, Darfur'daki Arap kabilelerine Hamideti'ye olan bağlılığın mutlak ve yeniden değerlendirilemeyecek seçenek olmadığı mesajını göndermeye yönelik hesaplı bir girişimdir.

Bu noktada ayrılıkların sahadaki etkisi hafife alınamaz ve Ekim 2024'te Ebu Akile Kikel'in ayrılışı buna pratik bir örnek sunmaktadır. Ayrılışından sonra, komuta ettiği aynı bölgede HDK’ye karşı operasyonlara komuta etti. Bu sayede ordu, ayrılışından sadece üç ay sonra, Ocak 2025'te Cezire Eyaleti'ni geri aldı. HDK'nin Darfur, Kurdufan ile Mavi Nil eyaletlerinin bazı kısımlarını kontrol ettiği gerçeğini göz ardı etmeden, birçok kişi Kubba'nın bu stratejiyi Darfur'da tekrarlamaya çalışabileceğine inanıyor.

Ayrılıkların sahadaki etkisinin yakından incelenmesi, daha karmaşık bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Sadece Nisan 2026'da iki yüksek rütbeli komutan ayrılıp zıt yönlere katıldı. Kubba orduya katılırken, Malik Agar liderliğindeki Sudan Halk Kurtuluş Hareketi fraksiyonunun komutan yardımcısı Korgeneral Hasan Adem el-Hasan, HDK destekli “Kurucu İttifak”a katıldı. Hasan’ın katılımı, ittifaka güney koridorunda yerel askeri deneyim ve meşruiyet kazandırıyor. Buna ilave olarak Doğu Sudan'daki silahlı fraksiyonlar, Sudan ordusuna değil, Adalet ve Eşitlik Hareketi'ne katıldı. Bu senaryoya göre, Sudan giderek parçalanmış bir haritaya dönüşüyor ve burada ayrılıklar mutlaka tek bir yönde gerçekleşmiyor; bu da Sudan ordusu lehine bir birlik dinamiği yerine bir kaos dinamiğine işaret ediyor.

Bu ayrılıkların aynı anda iki zıt açıdan gölge düşürdüğü de söylenebilir; bir yandan, Rizeigat, Mahamid ve HDK’nin sosyal omurgasını oluşturan diğer kabileleri temsil eden kilit liderleri ordu saflarına çekme yoluyla HDK hükümetinin Darfur'daki kabile tabanını zayıflatıyorlar. Öte yandan, bu durum Port Sudan'daki Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne hem iç hem de uluslararası alanda güçlenmesine katkıda bulunan bir moral desteği sağlıyor. Ordunun, kutlamalar ve sevinçli siyasi söylemler yoluyla ayrılanları kendi saflarına katması, Sudanlıların kolektif bilincinde savaş suçlarının affedilebilir olduğuna dair inancı pekiştiriyor. Yeni nesil milis liderlerine kitlesel vahşetlerin affedilemez suçlar olmadığını gösteriyor. Oysa komutanların HDK’den ayrılmaları, işledikleri ihlallerden dolayı bireysel olarak cezai sorumlulukları olduğu gerçeğinden onları kurtarmıyor. Keza onların diğer askeri oluşumlara yeniden entegre edilmelerinin, suçların cezasız kalmaması ilkesine doğrudan bir tehdit oluşturduğu ve mağdurların haklarını yok ettiği gerçeğini de ortadan kaldırmıyor.

HDK’den askeri ayrılıkların, İran-Irak Savaşı nedeniyle son aylarda şekillenen istikrarsız bölgesel ortamla bağlantılı başka boyutları da bulunuyor. Bu bölgesel çatışma, Sudan savaşını derinleştirmeye ve sonlanma şansını azaltmaya katkıda bulunuyor. Nisan 2026'da düzenlenen Berlin Konferansı, Sudan'ın uluslararası alanda unutulmadığının önemli bir göstergesi olmakla birlikte, müzakerelerin ortak sonuç bildirgesiyle sonuçlanmaması nedeniyle, dış aktörler arasındaki keskin bölünmeleri de açığa çıkardı.

Mevcut Sudan sahnesi bu nedenle birkaç senaryoya açık. Yerel, bölgesel ve uluslararası çevrelerde kabul edilen ilk senaryo, ayrılıkların HDK'nin kabile tabanından Hamideti'nin liderliğine kadar uzanan kademeli bir çöküşünü tetikleyeceği yönünde. Bu, ordu liderliğinin de uluslararası alanda pazarlamaya çalıştığı senaryodur. İkinci ve en olası senaryo, cephe hatlarında örtülü bir donma ile uzun süreli yıpratma savaşının devam etmesi ve böylece Doğu ve Kuzey Sudan ile Batı Sudan arasındaki fiili bölünmenin pekişmesidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üçüncü senaryo ise parçalanma, yani Sudan'ın birleşik bir devlet olarak ortadan kalkması, siyasi fırsatçılığa dayalı tarihsel çerçevelere göre ittifakların kurulup dağıldığı devlet dışı aktörlere tabi olmasıdır.

Dolayısıyla HDK liderlerinin ayrılıkları şu anda iki ucu keskin bir kılıç gibi. Bir yandan, bunlar, ordunun rakibinin saflarına sızma yeteneğinin giderek arttığını ortaya koyan dikkatlice planlanmış istihbarat operasyonlarıdır. Öte yandan, Dagalu ailesinin pozisyonlar ve kazanımlar üzerindeki sıkı kontrolünden kaynaklanan HDK içindeki krizin gerçek bir yansımasıdır. Ancak bu ayrılıkların en tehlikeli yönü hem siyasi denklemi hem de sürdürülebilir barış olasılıklarını etkileyen karmaşık bir sorunu gizlemelerinde yatıyor. Zira belgelenmiş savaş suçlarına karışanların entegrasyonu, affedilmeleri ve askeri yapı içinde kendilerine pozisyonlar verilmesi, Sudan'ın silahlı elitlerin hesap sormaya maruz kalmadan dönüştürülüp görevlendirilmesine dayanan tarihsel modelini pekiştirmektedir. Birbirini takip eden iç savaş döngülerinin oluşmasına katkıda bulunan model de budur.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Petraeus, Irak’ta silahsızlanmayı sağlamak için Washington’a bir ‘uygulama belgesi’ sundu

Pentagon’un 2008 yılında yayınladığı bir fotoğrafta, David Petraeus, o zamanlar senatör olan Barack Obama’ya, Bağdat’ın doğusundaki Sadr Şehri’ni güvence altına almak için hazırlanan planı, şehir üzerinde yapılan bir uçuş sırasında açıklıyor.
Pentagon’un 2008 yılında yayınladığı bir fotoğrafta, David Petraeus, o zamanlar senatör olan Barack Obama’ya, Bağdat’ın doğusundaki Sadr Şehri’ni güvence altına almak için hazırlanan planı, şehir üzerinde yapılan bir uçuş sırasında açıklıyor.
TT

Petraeus, Irak’ta silahsızlanmayı sağlamak için Washington’a bir ‘uygulama belgesi’ sundu

Pentagon’un 2008 yılında yayınladığı bir fotoğrafta, David Petraeus, o zamanlar senatör olan Barack Obama’ya, Bağdat’ın doğusundaki Sadr Şehri’ni güvence altına almak için hazırlanan planı, şehir üzerinde yapılan bir uçuş sırasında açıklıyor.
Pentagon’un 2008 yılında yayınladığı bir fotoğrafta, David Petraeus, o zamanlar senatör olan Barack Obama’ya, Bağdat’ın doğusundaki Sadr Şehri’ni güvence altına almak için hazırlanan planı, şehir üzerinde yapılan bir uçuş sırasında açıklıyor.

Iraklı yetkililer, ABD’nin, Halk Seferberlik Güçleri’nin (Haşdi Şabi) devlet yapısına entegrasyonu süreci için ön koşul olarak silahlı grupların silahsızlandırılmasını, lider kadrolarının görevden uzaklaştırılmasını ve altyapının başına profesyonel subayların atanmasını talep ettiğini bildirdi. Washington’ın, Halk Seferberlik Güçleri’ni Bağdat ile ilişkilerin normalleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak gördüğü ve bu adımları entegrasyon sürecinin başlangıcı olarak şart koştuğu ifade edildi.

Ancak Şii gruplar, halen tartışma aşamasında olan ‘cesur planın’ uygulanmasının, Ali ez-Zeydi hükümetini İran ve İran’a yakın gruplarla dengesiz bir karşı karşıya gelme durumuna sürükleyebileceğini savundu. Söz konusu çevreler, herhangi bir güvence mekanizmasının bulunmadığına dikkat çekerek, planın ‘iç bölünmelere ve istikrarsızlığa’ yol açabileceği uyarısında bulundu.

Petraeus Bağdat’ta ne yaptı?

Iraklı yetkililer, Halk Seferberlik Güçleri’nin geleceğine ilişkin teknik ve siyasi müzakerelere katılan isimlerin aktardığı bilgilere göre, ABD’li yetkililerin Irak’ta güvenlik yapısının geleceğine dair tartışmalarla eş zamanlı olarak eski ABD generali David Petraeus’un Bağdat’a geçtiğimiz hafta bir ziyaret gerçekleştirdiğini bildirdi. Petraeus’un, Beyaz Saray’a danışmanlık hizmeti sunan ‘bağımsız bir uzman’ sıfatıyla hareket ettiği ifade edildi.

Bağdat’tan ayrıldıktan sonra Petraeus’un 17 Mayıs 2026 tarihinde LinkedIn platformunda yaptığı paylaşımda, görüştüğü Iraklı yetkililerin Irak güvenlik güçlerinin silah kullanımı üzerindeki tekelinin sağlanmasının önemini kabul ettiğini yazdığı aktarıldı. Petraeus, Irak’tan ‘İran ile ilişkinin doğasına dair gerçekçi kalmakla birlikte duydukları konusunda iyimser’ bir izlenimle ayrıldığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın ulaştığı bilgilere göre Petraeus Bağdat’ta 5 gün kaldı ve bu süre boyunca üst düzey Iraklı yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi. Halk Seferberlik Güçleri mensuplarının geleceği, görüşmelerin ana gündem maddeleri arasında yer aldı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Petraeus’un Bağdat ziyaretini ‘sıradan bir vatandaş olarak yaptığı bir ziyaret’ şeklinde tanımlasa da, temaslarının kapsamının bunun ötesine geçtiği ifade edildi. Görüşmelerin Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, Başbakan Ali ez-Zeydi, Meclis Başkanı Heybet el-Halbusi ve Terörle Mücadele Gücü Komutanı Korgeneral Kerim et-Temimi gibi üst düzey isimleri kapsadığı aktarıldı.

Iraklı bir kaynak, Petraeus’un görüşmelerinin ‘tek bir hedef etrafında yoğunlaştığını’ belirterek, bunun askeri kurumun yeniden yapılandırılması, Halk Seferberlik Güçleri’nin mevcut yapısının sona erdirilmesi ve mensuplarının güvenlik kurumlarına entegrasyonu için uygulanabilir mekanizmaların araştırılması olduğunu söyledi.

csdvfedv
General David Petraeus, Bağdat ziyaretine Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan ile yaptığı görüşmeyle başladı. (DPA)

2003 sonrası Irak savaşında önemli roller üstlenen Petraeus, ABD’nin Irak işgalinde 101. Hava İndirme Tümeni’ni komuta etmiş ve ülke stratejisinde kritik görevler üstlenmişti.

Petraeus’un halihazırda küresel varlık yönetimi alanında faaliyet gösteren KKR şirketinde ortak ve operasyon sorumlusu olarak görev yaptığı, şirketin Ortadoğu’da faaliyetlerini genişlettiği ancak Irak’a dair doğrudan bir işaret bulunmadığı belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın sorularına KKR şirketi, Petraeus’un Bağdat ziyaretinin niteliği ve Beyaz Saray tarafından herhangi bir danışmanlık görevi verilip verilmediği konusunda yanıt vermedi.

Buna karşın üç siyasi kaynak, Petraeus’un ‘ABD’ye daha sonra özel temsilci aracılığıyla sunulacak uygulanabilir bir uygulama planı hazırlamakla görevlendirildiğini’ doğruladı.

Bağdat’taki yeni başbakana yakın kaynaklar, Ali ez-Zeydi’nin bu hassas dosyayı ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da gerçekleşmesi beklenen bir ziyaret sırasında ele alabileceğini belirtti. İsmi açıklanmayan bir Iraklı yetkili, olası ziyaret için ilk tarihin Kurban Bayramı sonrasına, Haziran 2026’ya işaret edebileceğini, ancak Washington-Tahran arasındaki müzakerelerin süreci etkileyebileceğini ifade etti.

‘Yaklaşıldığında patlayabilecek tehlikeli bir mesele’

Iraklı yetkililer, bazı Iraklı yetkililerin Amerikalı generale ABD Başkanı Donald Trump ile konuşur gibi açık bir üslupla yaklaştığını ve özellikle Halk Seferberlik Güçleri ile ilgili henüz teorik aşamadaki planların olası sonuçlarına dair endişelerini açık şekilde dile getirdiğini aktardı.

Aynı kaynaklar, bir başka yetkilinin “Amerikalı general Iraklı yetkilileri dinlemekle yetindi, çok az konuştu. Ancak Washington’ın ne istediğini net biçimde ortaya koydu: bölgesel tehdit kaynağının ortadan kaldırılması” ifadelerini kullandığını belirtti. Ancak söz konusu kaynaklara göre Petraeus, Bağdat’tan ABD’nin öngördüğü çerçevede Irak’ın sorunu çözme kapasitesine ilişkin kesin bir kanaat oluşturmadan ayrıldı.

Şarku’l Avsat’a konuşan ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen iki Batılı diplomat, ABD’nin, eski Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümetinin son aylarında önemli ölçüde güven kaybı yaşadığını, bunun nedeninin çatışma döneminde silahlı grupların saldırılarına karşı yeterince sert bir tutum alınmaması olarak değerlendirildiğini ifade etti. Diplomatlar, bunun yeni hükümetten daha fazla güvenlik ve siyasi garanti talep edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Körfez ülkelerine yönelik saldırıların sürmesi ve Washington’ın önceki Irak hükümetini bu gruplara resmi koruma sağlamakla suçlamasıyla birlikte, Halk Seferberlik Güçleri ve ona bağlı silahlı yapılar giderek çözülmesi zor bir dosya haline geldi. Bir Iraklı yetkili bu durumu ‘yaklaşıldığında patlayabilecek tehlikeli bir mesele’ olarak tanımladı.

sdeferf
Şii güçler, Halk Seferberlik Güçleri’nin kaderini görüşmek üzere parlamentoya başvurmaya çalışıyor. (AP)

Washington’ın, iş insanı kimliğiyle tanınan ve siyasi çevrelerde ekonomik faaliyetlerinin siyasetle birlikte büyüdüğü konuşulan yeni Başbakan Ali ez-Zeydi’nin hükümetini İran nüfuzundan uzaklaştırmasını umduğu, silah kontrolü meselesini ise güvenin sürmesi açısından bir test olarak gördüğü ifade edildi. Ancak yakın çevresine göre bu görevin kolay olmadığı değerlendiriliyor.

Siyasi müzakereleri takip eden bir kaynak ise Petraeus’un, Halk Seferberlik Güçleri’nin dağıtılması halinde İran’a karşı yeterli bir güvenlik şemsiyesi olup olmayacağına dair Iraklı yetkililer tarafından yöneltilen sorulara yanıt vermediğini aktardı.

Bağdat zaman kazanıyor

Halk Seferberlik Güçleri, Irak’taki Şii liderlik açısından ‘kader meselesi’ ve ‘aşılamaz kırmızı çizgi’ olarak görülüyor. Şarku’l Avsat’a konuşan ve gruplara yakın yetkililere göre bu yapı, 7 Ekim 2023’teki gelişmelerin ardından derinleşen bölgesel kutuplaşmanın içine çekildi ve son savaş sürecinde ABD ile İran arasındaki gerilimin doğrudan bir parçası haline geldi.

Silahlı gruplara yakın isimlerin bazı görsel medya organlarında, ‘Halk Seferberlik Güçleri’nin entegrasyonu veya feshi yönünde adım atan herhangi bir hükümet ya da siyasi aktöre karşı sert karşılık verileceği’ yönünde uyarılarda bulunduğu ifade edildi.

Şarku’l Avsat’a konuşan bir silahlı grup lideri, İran’ın son dönemde kendilerini, bölgedeki çıkarlarını güvence altına alan en önemli askeri güçlerden birini ortadan kaldırmayı amaçlayan Amerikan çizgisine karşı durmaları için teşvik ettiğini söyledi. Aynı kaynak, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı ve Irak’taki Şii gruplar üzerinde etkili olan bazı komutanların, Halk Seferberlik Güçleri’nin feshi yönünde bir adım atılması halinde süreci sabote edeceğini öne sürdü.

Ketaib Hizbullah’a yakın bir milletvekiline göre Halk Seferberlik Güçleri, 2016 yılında Irak Parlamentosu tarafından yasal statü kazanan bir kurum ve feshedilmesi için yeni bir meclis oylaması gerekiyor.

Şii silahlı gruplar aynı zamanda Irak parlamentosunda güçlü siyasi uzantılara sahip. Tahminlere göre bu yapılar yaklaşık 80 sandalye kontrol ediyor. İktidardaki Şii Koordinasyon Çerçevesi ise 329 sandalyeli parlamentoda yaklaşık 180 milletvekiliyle çoğunluğa sahip ve yasama sürecinde belirleyici bir etkiye sahip bulunuyor.

cfswcfd
Ketaib Hizbullah’a bağlı Haklar Hareketi’nin lideri Hüseyin Munis (solda), 14 Mayıs 2026’da Bağdat’ta gazetecilere Ali ez-Zeydi hükümetine karşı olduğunu açıkladı. (DPA)

Şarku’l Avsat’a konuşan Şii Koordinasyon Çerçevesi’nden iki üye, ittifak liderlerinin Başbakan’a grupların oluşturduğu riskler konusunda genel bir görüş birliği içinde olduklarını ancak sorunun çözümü için ulusal diyalog, teşvik temelli bir plan ve Necef’teki dini merciiyetin de dahil olduğu daha geniş kapsamlı bir strateji gerektiğini ilettiklerini aktardı.

Irak’ta görev yapan bir Batılı danışman ise Washington’ın bu tür yaklaşımları ‘zaman kazanma girişimi’ olarak değerlendirdiğini ve Halk Seferberlik Güçleri sorununun ertelenmesinin ABD açısından çok maliyetli bir durum olarak görüldüğünü söyledi.

Bir Iraklı yetkili de, Petraeus’un Bağdat’taki temasları başlamadan önce bazı ABD’li yetkililerin yerel aktörlere ‘Halk Seferberlik Güçleri sorununa kayıtsız kalmanın ciddi bedelleri olacağını’ açıkça ilettiğini belirtti.

Sesi duymazdan gelindi

Bu çerçevede Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklara göre ABD, Halk Seferberlik Güçleri’nin entegrasyonu veya yeniden yapılandırılması ve lider kadrolarının değiştirilmesine yönelik Irak tarafından sunulan önerileri ‘şekli’ olduğu gerekçesiyle dikkate almadı.

Irak hükümeti, parlamentonun da onayladığı programında ‘Halk Seferberlik Güçleri’nin görev ve sorumluluklarının askeri ve güvenlik sistemi içinde tanımlanması’ hedefini kabul etmişti.

Başbakan Ali ez-Zeydi’nin ofisi, hükümet programında Halk Seferberlik Güçleri’ne ilişkin maddelerin nasıl uygulanacağı ve bu konuda ABD ile herhangi bir uygulama planına dahil olup olunmadığı yönündeki sorulara yanıt vermedi.

Şarku’l Avsat’a konuşan beş Iraklı ve Batılı kaynak, Şii Koordinasyon Çerçevesi içinde sunulan bazı önerilerin Halk Seferberlik Güçleri ve diğer silahlı grupların yeni bir bakanlık çatısı altında toplanması ya da Başbakan’a bağlı idari bir yapı içinde yeniden düzenlenmesini hedeflediğini, ancak bu girişimlerin ABD tarafından karşılık bulmadığını aktardı.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, ABD’nin, Irak’ta siyasi ve güvenlik kararlarında tam egemenliğin sağlanmasına ve Washington’ın ‘terör tehdidi’ olarak tanımladığı unsurların ortadan kaldırılmasına odaklandığını, böylece Bağdat’ın komşularıyla daha istikrarlı bir ilişki kurmasının hedeflendiğini ifade etti.

sdfe
 İki Ketaib Hizbullah mensubu, Bağdat’ta bir çevik kuvvet barikatının önünde fraksiyonun bayrağını taşıyor. (Reuters)

Bağdat’ta yaygın kanaate göre, son dönemde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yönelik saldırılar, bölgedeki DMO stratejisinin bir parçası olarak hem savaş sürecinin uzantısı hem de Halk Seferberlik Güçleri’nin nüfuzunun korunmasına yönelik bir caydırıcılık hamlesi niteliği taşıyor.

Ketaib Hizbullah’ın güvenlik sorumlusu Ebu Mücahid el-Asaf 18 Mayıs 2026’da yaptığı açıklamada, bu grubun ‘direniş liderlerine ve Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik herhangi bir saldırı durumunda ABD’ye her alanda karşılık vermeye hazır olduğunu’ söyledi.

Bağdat’ta bundan sonra ne olacak?

Buna rağmen, Şarku’l Avsat’a konuşan iki Iraklı kaynağa göre, yakın dönemde ilk aşamanın başlaması ve bu kapsamda ağır ve orta ölçekli silahların Irak hükümeti ile ABD arasında mutabık kalınacak güvenilir bir Irak güvenlik birimine teslim edilmesinin öngörüldüğü belirtildi.

Söz konusu aşamanın ayrıca, ABD ve bölgedeki müttefiklerine yönelik saldırılara karıştığı iddia edilen bazı isimlerin görevden uzaklaştırılmasını ve Halk Seferberlik Güçleri bünyesindeki unsurların altyapısını denetleyecek Iraklı generallerin atanmasını içerdiği ifade edildi.

Şarku’l Avsat’ın ulaştığı bilgilere göre, parlamentoda siyasi temsile sahip silahlı kanatların, silahlarını teslim etmeleri halinde Irak hükümetindeki paylarını yeniden elde etmek üzere müzakereler yürüttüğü, ancak bunun için hükümete katılımlarının engellenmeyeceğine dair kesin güvenceler talep ettikleri aktarıldı.

Öte yandan Ali ez-Zeydi hükümetinde bazı bakanlıkların Şii Koordinasyon Çerçevesi içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle hâlâ boş olduğu, bazı atamaların ise İran ile bağlantılı görülen isimlere yönelik ABD vetosu nedeniyle askıya alındığı belirtildi.