İsrail'in Lübnan'daki dört savaşı: Korkutucu karşılaştırmalar

İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)
İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'daki dört savaşı: Korkutucu karşılaştırmalar

İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)
İsrail'in 7 Ağustos 2024 tarihinde Lübnan'ın güneyindeki Kafr Kila köyünün dış mahallelerini hedef alan hava saldırısının gerçekleştiği bölgeden dumanlar yükseliyor (AFP)

İbrahim Hamidi

Lübnan'da halihazırda yaşanan dördüncü İsrail savaşı ile ondan önceki üç savaş arasında pek çok karşılaştırma bulunuyor. Ancak bölgesel ve uluslararası koşulların yanı sıra savaşın amacı ve Lübnan ile İsrail'in iç koşullarındaki paradokslar daha çok olabilir.

İsrail’in 1978'de “Litani Operasyonu” adı verilen Lübnan'a yönelik ilk kara işgali, Suriye ordusunun müdahalesinden iki yıl, Lübnan ordusunu parçalayan, Güney Lübnan’ı, 1970'teki Kara Eylül olaylarının ardından Ürdün'den buraya taşınan Filistinli savaşçılara açan iç savaştan ise yaklaşık üç yıl sonra gerçekleşti.

1982 Beyrut işgali ise İsrail ve ABD’nin baskısı ile Yaser Arafat ve savaşçılarının sınır dışı edilmesini amaçlıyordu. Ardından üçüncü kara müdahalesi olan Temmuz 2006 savaşı, İsrail'in güneyden çekilmesinden 6 yıl, Lübnan başbakanı Refik Hariri'nin Şubat 2005'te öldürülmesinin ardından Suriye ordusunun geri çekilmesinden ve “milislerin silahsızlandırılması” çağrısında bulunan 1559 sayılı Kararın yayınlanmasından bir yıl sonra geldi.

18 yıl önce Hizbullah ile Tel Aviv arasında yaşanan Temmuz Savaşı, Lübnan ordusunun güneye konuşlandırılmasını ve Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin gerisine çekilmesini de içeren 1701 sayılı Kararın alınmasıyla sona erdi.

Son olarak Ekim 2024'ün başında, Hizbullah'ı hedef alan güvenlik sızmaları ve aralarında Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ın da bulunduğu liderlerinin öldürülmesinin ardından dördüncü işgal başladı. Açıklanan hedef, Hizbullah’ın elit güçlerini Litani'nin gerisine çekilmeye zorlamak. Bazı İsrailliler asıl amacın Hizbullah'ı silahsızlandırmak veya silahını orduya teslim etmesini sağlamak olduğuna inanıyor.

İsrail'in Lübnan'daki dört savaşı, özellikle de ikinci ve son savaşları arasındaki en önemli benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Bu dört savaş ve özellikle de ikinci ve son savaşlar arasındaki en önemli benzerlikler ve farklılıklar şunlardır:

Birincisi, dahili benzerlikler ve farklılıklar. 42 yıl önce gerçekleşen işgalin Lübnan iç savaşının, ordunun parçalanmasının ve büyük siyasi bölünmelerin ortasında gerçekleştiği doğru. Ancak şu anda, Hizbullah'ın büyük ve baskın bir taraf haline gelmesiyle mezhepsel taraflar biraz değişmiş olsa da, derin ve birikmiş bir siyasi bölünme mevcut. Geçmişteki siyasi sahnenin aksine, bu savaş çoğu büyük kurumda ve temel otoritede görülen boşluk veya geçici olarak görev yapma ya da görev uzatmalarının ortasında yaşanıyor. Cumhurbaşkanı yok, hükümet veya hükümet başkanı yok, ordu komutanı yok, merkez bankası başkanı yok. Tek istisna, 1982'de de aktif ve bir aktör olan, Tunus'a giden Arafat'ı uğurlayanlar arasında yer alan Meclis Başkanı Nebih Berri'dir.

İkincisi, savaşın amacı. 1982'de İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Şaron'un hedefi Filistin Kurtuluş Örgütü'nü ve lideri Yaser Arafat'ı sınır dışı etmekti. Yani savaşın hedefinde Ürdün'den gelen mülteciler vardı. Belirli sayıda kişinin sınır dışı edilmesinden bahsediliyordu ve gerçekten de gemi ve otobüslerle komşu ülkelerin yanı sıra Tunus'a nakledildiler. Arafat'ın çok sayıda düşmanı ve Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin dahil çok az müttefiki vardı. Bugünse savaşın hedefi, direniş eksenindeki ittifaklar ağıyla birlikte saldırı yükü altındaki İran'ın tam destek ve hamiliğinden yararlanan Hizbullah'tır. Direniş eksenine ek olarak Hizbullah, Şii çevrenin bir parçasıdır ve 40 yıldan fazla bir süredir bir iç ve dış güvenlik, askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal ağ kurmuştur.

Esed ve Humeyni arasındaki koordinasyon, Haziran 1982'de Devrim Muhafızlarının Bekaa Vadisi'nde Hizbullah'ın ilk hücrelerini kurması için zeminin hazırlanması şeklinde ifade buldu.

Üçüncüsü bölgesel farklılıklar ve benzerlikler. 1982 işgali karmaşık bir bölgesel sahnenin ortasında gerçekleşti. Esed (Hafız Esed) özellikle hastalığının ardından, küçük kardeşi Rıfat'ın iktidara ele geçirme hırsına dair işaretler arasında Müslüman Kardeşler’e karşı bir mücadele veriyordu. Suriye Devlet Başkanı, Saddam'a karşı savaşında İran Dini Lideri’nin yanında yer almıştı. Esed ve Humeyni arasındaki koordinasyon, Haziran 1982'de Devrim Muhafızlarının Bekaa Vadisi'nde Hizbullah'ın ilk hücrelerini kurması için zeminin hazırlanması şeklinde ifade buldu.

Seksenli yılların başında, 1978'de Mısır ile İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşması ve 1980'de başlayan Irak-İran savaşı zemininde Arap-Arap bölünmelerine tanık olunduğu doğru. Ancak Lübnan'da 1976'da “Caydırıcı Kuvvetlerin” gönderilmesinin temsil ettiği sınırlı bir Arap iş birliği de vardı. Arap koordinasyonu Şam ile görüşmeler ile başladı ve 1989'da Suudi Arabistan-Suriye sponsorluğunda Taif Anlaşması’nın imzalanması ile sonuçlandı.

Şu anda bölgesel bölünmenin boyutu daha derin ve Arap olmayan oyuncuların hırsları daha tehlikeli. 1982 yılında Bekaa Vadisi'nde tohumları ekilen İran'ın rolü, sınırları aşarak ve egemenlikleri ihlal ederek bölgede genişledi. Saddam'ın 2003'te devrilmesinden sonra Irak'ta ve 2005'te Suriye'nin çekilmesinden sonra Lübnan'da rolü arttı. Filistin meselesine gelince; 2004 sonunda Arafat'ın vefatından, 2005'te Şaron'un Gazze Şeridi'nden çekilmesinden, 2006 seçimlerinde Hamas'ın zafer kazanmasından ve 2007'de Gazze Şeridi'ni kontrol etmesinden, Batı Şeria'da Oslo Anlaşmaları ve yelpazelerinin aşınmasından sonra İran’ın rolü güçlendi. Ardından 2011'de de Arap Baharı geldi. 2014'te DEAŞ’ın ortaya çıkışı Tahran'ın, özellikle 2012'den itibaren rejimi kurtarmak için askeri müdahalede bulunduğu Suriye'deki varlığını milisler ve Hizbullah aracılığıyla güçlendirmesine neden oldu.

ABD ile İsrail arasındaki büyük ittifaka rağmen, Başkan Ronald Reagan, 1982 savaşında Begin'in karşısında durup ona baskı yapmaktan çekinmemişti

Dördüncüsü, uluslararası farklılıklar ve benzerlikler. 1982 öncesinde Soğuk Savaş hâlâ devam ediyordu. Nitekim Lübnan Savaşı da dahil olmak üzere bölgedeki büyük krizlerde bu savaşın çehresi görülüyordu. Lübnan’da Sovyet ve Amerikan rolleri öne çıkmış ve her biri iç savaşın bir tarafını desteklemişti. Arafat'ın Ağustos 1982'de Lübnan’dan  ayrılmasının ardından ABD askeri olarak Lübnan'da kalmaya karar verdiğinde, gizli temaslarında bunu “komünist yayılma” ve “İran nüfuzu” ile mücadele etmek istediğini söyleyerek haklı çıkarmaya çalışmıştı. Ama 1983'te Deniz Piyadelerine yapılan saldırıya tosladı.

ABD ile İsrail arasındaki büyük ittifaka rağmen, Başkan Ronald Reagan, Begin'in karşısında durmaktan ve ona gerek Beyrut'un bombalanması gerek Ebu Ammar”ın Beyrut’tan uzaklaştırılmasının koşulları veya Beyrut ile Tel Aviv arasındaki 17 Mayıs barış anlaşması konusunda olsun, BM aracılığıyla siyasi ve askeri baskı yapmaktan çekinmedi. Öldürülen kardeşi Şeyh Beşir'in anısına cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e destek verdi. Begin ile Esed arasındaki mesajları iletti ve aralarında 1981'deki füze krizinin de olduğu doğrudan çatışmaların tehlikesini azaltmak için bazı askeri düzenlemeler yaptı.

Şimdi ise en azından şu söylenebilir; Başkan Joe Biden İsrail’in söylemini benimseyerek kendisinin “Siyonist” olduğunu söyledi. Rusya'nın açıklamalar hariç tam anlamıyla yokluğunun ortasında İsrail'in güvenliğini korumak için destek vermekten çekinmeyeceğini ifade etti. Önümüzdeki ayın başında yapılacak başkanlık seçimleri yaklaşırken Biden'ın Binyamin Netanyahu üzerindeki nüfuzunun kalıntılarının da buharlaştığına şüphe yok.

Netanyahu kendisini İsrail’in caydırıcılığını, üstünlüğünü ve güvenliğini yeniden kazanmak için savaşan biri olarak sunuyor ve bunu İbrani devleti ve kendi şahsı için bir “varoluş savaşı” olarak görüyor.

 Buradan İsrail ile ilgili beşinci faktör doğuyor ve bunun da iki boyutu var. Kişisel olan birinci boyut, güneyde Gazze'den kuzeyde Lübnan'a savaştan savaşa geçerek kaderini savunan ve hapse girmemek için çabalayan Netanyahu ile ilgili. İkincisi, İsrail'deki derin sistemle ilgili, zira Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırıları İsrail'in üç ilkesini vurdu; askeri-güvenlik üstünlüğü, bölgede caydırıcılık, 1948 topraklarında İsraillilerin güvenliği. Bu nedenle Netanyahu kendisini İsrail’in caydırıcılığını, üstünlüğünü ve güvenliğini yeniden kazanmak için savaşan biri olarak sunuyor ve bunu İbrani devleti ve kendi şahsı için bir “varoluş savaşı” olarak görüyor.

İsrail'in Lübnan'daki savaşları, özellikle de 1982 ve 2024 savaşları arasındaki karşılaştırmalar korkutucu. Hiç şüphe yok ki iç, bölgesel ve uluslararası faktörleri bir araya getirmek, savaşa yapay zekayı, insansız hava araçlarını, akıllı ve “akılsız” füzeleri ve bombaları dahil etmek, Gazze'de yaşananları ve kuzeydeki dördüncü savaşta yaşanabilecekleri anlatan, “yeni cepheler” açılabileceğini açıklayan korkutucu bir tarif. Güney Suriye'de İranlı milisleri Golan'dan uzaklaştırmak amacıyla açılacak cephe, İran’ın kendisine kadar uzanarak bir başka cephe açabilir. Kaldı ki İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, İran’a saldırının "ölümcül, kesin ve her şeyden önce şaşırtıcı olacağını" söyledi.

Bu, Lübnan'da öncesinde yaşanan üç savaşın ardından, 2024'teki korkunç İsrail savaşının tarifidir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Guterres: Lübnan’ın UNIFIL görevinin sona ermesinin ardından uluslararası bir güce ihtiyacı var

Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)
Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)
TT

Guterres: Lübnan’ın UNIFIL görevinin sona ermesinin ardından uluslararası bir güce ihtiyacı var

Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)
Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, dün Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile görüşmesinde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü’nün (UNIFIL) görev süresinin sona ermesinin ardından ülkenin güneyinde BM himayesinde bir uluslararası gücün varlığını sürdürmesinin gerekli olduğunu söyledi.

New York’ta BM Genel Kurulu çalışmalarının başlamasından bir gün önce gerçekleşen görüşmede Selam, “UNIFIL sonrası dönemde güneyde BM çatısı altında uluslararası bir varlığın devam etmesinin önemini” vurguladı. Selam’ın ofisinden yapılan açıklamaya göre bu varlık, “gözlem, raporlama ve iletişim görevlerinin sürdürülmesini güvence altına almalı, istikrarın korunmasına katkı sağlamalı ve Lübnan devletinin bütün toprakları üzerindeki otoritesini tesis etme sürecini desteklemeli.”

1978’den bu yana Lübnan’ın güneyinde konuşlu bulunan UNIFIL, 46 ülkeden yaklaşık 7 bin 500 personelden oluşuyor. Ancak BM Güvenlik Konseyi, ABD’nin baskısıyla geçen yıl ağustos ayında UNIFIL’in görev süresinin 31 Aralık 2026’da sona erdirilmesine karar verdi.

UNIFIL misyonunun sona ermesine yaklaşılması, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki geniş bölgelerde işgalini sürdürdüğü bir dönemde gerçekleşiyor.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn  geçen hafta ajansa verdiği röportajda, güney Lübnan’da görev yapan BM Geçici Gücü’nün yerini alacak herhangi bir güce açık olduklarını belirtti ve UNIFIL’in çekilmesinin ardından herhangi bir “boşluk” oluşmaması gerektiğini vurguladı. Avn, “En önemli husus bir boşluk oluşmamasıdır. Hangi ad altında gelirse gelsin, herhangi bir güç için hukuki çerçeve oluşturulmalıdır. Bu hukuki çerçevenin temel ilkesi devletin egemenliğidir” ifadelerini kullandı. Avn ayrıca güney Lübnan’da bulunacak bir gücün amacının “orduyu desteklemek ve devleti güçlendirmek, devletin yerini almak olmaması gerektiğini” kaydetti.

Avn, bu konuyu geçen hafta Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Ürdün Kralı II. Abdullah ile gerçekleştirdiği görüşmede de ele aldı. Fransa ve İtalya daha önce, Lübnan’daki BM barış gücünün yerini alacak çok uluslu bir güç oluşturmak istediklerini açıklamıştı.

Guterres de UNIFIL’in görev süresinin sona ermesi ve güçlerin ülkeden ayrılmasının ardından Lübnan’ın bir barış gücüne ihtiyaç duymaya devam edeceğini belirtmişti.

Öte yandan Selam, BM Genel Sekreteri’ne yaklaşık 329 bin kişinin hâlâ yerinden edilmiş durumda olduğunu bildirdi. Selam, insani yardım çalışmalarına yönelik finansmanın seferber edilmeye devam etmesinin ve BM kuruluşlarının yerinden edilmiş kişilere yardım sağlamasının önemini vurguladı.


Irak Kürdistanı, Peşmerge güçlerinin birleştirildiğini açıkladı

Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)
Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)
TT

Irak Kürdistanı, Peşmerge güçlerinin birleştirildiğini açıkladı

Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)
Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)

Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasındaki “Kardeşler Savaşı” sırasında bölünmelerinin üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesi yönetimi dün, Peşmerge güçlerinin birleştirildiğini açıkladı. Bu adımın, güvenlik ve siyasi açıdan bölünmüş Kürt cephesinin birliğine katkı sağlaması bekleniyor.

Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreni, bölge başkanı ve aynı zamanda Peşmerge güçlerinin başkomutanı olan Neçirvan Barzani’nin gözetiminde Erbil’de düzenlendi. Törene Başbakan Mesrur Barzani de katıldı. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ofisi Direktörü Abdülemir eş-Şemri de törende hazır bulundu.

Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, güçlerin Peşmerge Bakanlığı çatısı altında birleştirilmesinin tamamlanmasını memnuniyetle karşıladığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Peşmerge saflarındaki bölünmenin kökeni, güçlerin iki ayrı yapıya ayrıldığı 1990’ların ortalarına dayanıyor. Bu yapılardan biri Kürdistan Demokratik Partisi’ne, diğeri ise Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne bağlıydı.


Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor

Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
TT

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor

Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)

Libya'nın başkenti Trablus’taki cezaevlerinden birinin eski müdürü olan ve halen Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanan Halid el-Hişri’nin destekçileri, Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe’ye yönelik protestolarını artırdı. Destekçiler, başsavcıdan derhal harekete geçerek Hişri’nin Libya’ya geri getirilmesini ve ülkede yargılanmasını talep etti.

‘Ölüm meleği’ lakabıyla anılan 48 yaşındaki Hişri, 2015 yılının Şubat ayı ile 2020’nin başları arasında Trablus’ta yönettiği Mitiga Cezaevi’nde işlendiği öne sürülen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili 17 suçlamayla karşı karşıya bulunuyor.

fgthy
Savaş suçları işlemekle suçlanan Libyalı Halid el-Hişri (Uluslararası Ceza Mahkemesi)

Hişri’nin yakalanmasından bu yana açılan dava, Dibeybe’yi ‘sanık sandalyesine’ oturttu. Siyasi çekişmelerin yaşandığı süreçte muhalifleri öfkelerini Dibeybe’ye yöneltirken, Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu, Hişri’nin Temmuz 2025’te Almanya’da yakalanmasını ve Lahey’deki UCM’nin gözaltı merkezine nakledilmesini memnuniyetle karşılamıştı.

UCM, 14 Eylül’de aldığı kararla Hişri’nin yargılanmasına gelecek yıl 4 Mayıs’ta başlanmasını kararlaştırdı. Böylece Hişri, Birleşmiş Milletler’in (BM) 2011’de verdiği yetki doğrultusunda Libya’da başlatılan soruşturma kapsamında UCM’de yargılanan ilk Libyalı şüpheli olacak.

Hişri’nin destekçileri pazar akşamı Trablus’un Cuma Pazarı bölgesi ile başkentin çevresindeki bölgelerin sosyal konseyi önünde toplandı. Hişri’nin yargılanmasını protesto eden göstericiler, “Sessiz kalmayacak ve geri adım atmayacağız. Onu Libya’ya geri getirmek ve ülkenin yargısı önünde yargılanmasını sağlamak için tüm hukuki yollara başvuracak ve barışçıl yöntemleri kullanacağız. Ardından onun tutuklanmasına neden olan herkesin hesap vermesini sağlamak için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

Gösteriye Cuma Pazarı ve çevre bölgeler ile Büyük Trablus bölgesindeki çeşitli kesimlerden şeyhler ve gençler katıldı. Göstericilerden biri tarafından okunan bildiride, Hişri’nin UCM’de yargılanmasına tepki gösterilerek, “O bir suçlu değil. Devletin ortadan kaybolduğu ve düzensizliğin yayıldığı dönemde öne çıkan, onurlu insanların çağrısına kulak veren adamlardan biriydi” denildi.

UCM savcıları daha önce mahkeme hakimlerine Hişri’nin ‘merhamet göstermeden işkence yapmasıyla’ tanındığını söylemiş, bu nedenle tutukluların kendisine ‘Azrail’ lakabını taktığını belirtmişti.

UCM’nin 4 Mayıs’ta düzenlediği önceki duruşmada savcılar, Hişri’nin Libya’da Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi tarafından yönetilen Mitiga Cezaevi’nin kadınlar bölümünden sorumlu olduğunu belirtmişti. Savcılar, “Binlerce mağdur yasal dayanak olmaksızın, insanlık dışı koşullarda gözaltına alındı ve tutuldu; sistematik biçimde kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldı” ifadelerini kullanmıştı.

u
Uluslararası Ceza Mahkemesi (AP)

Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi’nin kalesi olarak görülen Cuma Pazarı sakinleri, mesajlarını ‘Libya ve dünya kamuoyuna; tüm özgür ve onurlu insanlara’ ileterek, “Uzun süren sessizliğin ve sabrın taşmasının ardından sesimizi yükseltiyor, Trabluslu Halid el-Hişri’nin maruz kaldığı haksız tutuklamayı en güçlü şekilde kınıyor ve reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Toplanan kalabalık, Dibeybe hükümetini, “Bu utanç verici eylemde suç ortaklığı yapmak ve Libya’nın Roma Statüsü’nü imzalamamış veya onaylamamış olmasına rağmen UCM’ye Hişri’yi yakalaması için yeşil ışık yakmakla” suçlayarak ‘tam sorumluluk’ taşıdığını savundu. Göstericiler ayrıca Alman hükümetini, ‘dosyanın tamamen siyasi nitelikte olduğunu bildiği halde’ Hişri’nin teslim edilmesini kolaylaştırmakla suçladı.

Yargıç Althea Windsor 14 Eylül’de yaptığı açıklamada, davanın ‘adil ve hızlı, herhangi bir gerekçesiz gecikme olmaksızın’ yürütülmesini istediğini belirtmişti. Windsor, iddia edilen suçların işlenmesinin üzerinden en az altı yıl geçtiğine dikkat çekmişti. Hişri’nin mağdurları ise yargılamanın mümkün olan en kısa sürede başlamasını talep ediyor.

Bununla birlikte Hişri’nin destekçileri, onun ‘organize suç, DEAŞ ve adam kaçırma ile silahlı soygunlarla mücadelede ön saflarda yer aldığını’ savunuyor. Destekçileri açıklamalarında, “Hişri'nin yaptığı ve gurur duyduğumuz, geri adım atmayacağımız şey bir suç değil, şereftir; suçlama değil, bir onurlandırmadır. Ayrıca tutuklanmasının, Mayıs 2025’te Trablus’ta yaşanan olaylar ve gösterilerin ardından gerçekleşmesi, dosyanın siyasi olduğuna dair hiçbir şüpheye yer bırakmıyor” ifadelerini kullandı.

yujmk
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ı kabul ederken (Dibeybe’nin ofisi)

Hişri’ye yöneltilen suçlamalar arasında işkence ve öldürme, öldürmeye teşebbüs, kişisel onur ve haysiyete yönelik ağır saldırı, zalimane ve insanlık dışı muamele ile tutuklulara yönelik tecavüz ve diğer cinsel şiddet türleri yer alıyor.

4 Mayıs’ta düzenlenen duruşmada Hişri’nin avukatı, müvekkilinin kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddettiğini belirtti. Avukat ayrıca Hişri’nin, davasının mahkemenin yargı yetkisi kapsamında olmadığı gerekçesiyle yargılanmasına itiraz ettiğini ancak mahkemenin bu itirazı reddettiğini aktardı.

vrgthyju
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Adalet Bakanı Halime İbrahim (Bakanlık Medya Ofisi)

UBH’nin 20 Haziran 2024’te, Adalet Bakanlığı aracılığıyla UCM Savcılığı’na gönderdiği resmi yazıyla, Roma Statüsü’nün 12. maddesinin 3. fıkrası kapsamında mahkemenin yargı yetkisini kabul ettiği belirtiliyor. Söz konusu fıkra, üye olmayan devletlerin kendi topraklarında işlenen suçlarla ilgili olarak mahkemenin yargı yetkisini kabul etmesine veya bu suçları mahkemeye sevk etmesine olanak tanıyor.