Suriye'deki azınlıkların kaderini siyaset ve savaş hesapları belirliyor

Kürtler sınırda korku içinde, Hıristiyanlar Halep'te huzursuz, Aleviler bile Esed’i desteklemenin bedelini ödemekten çekiniyor

Silahlı grupların Halep ve çevresini kontrol altına almaya başlamasıyla birlikte bazı gözlemciler dini ve etnik azınlıklar konusunu gündeme getirdi (AFP)
Silahlı grupların Halep ve çevresini kontrol altına almaya başlamasıyla birlikte bazı gözlemciler dini ve etnik azınlıklar konusunu gündeme getirdi (AFP)
TT

Suriye'deki azınlıkların kaderini siyaset ve savaş hesapları belirliyor

Silahlı grupların Halep ve çevresini kontrol altına almaya başlamasıyla birlikte bazı gözlemciler dini ve etnik azınlıklar konusunu gündeme getirdi (AFP)
Silahlı grupların Halep ve çevresini kontrol altına almaya başlamasıyla birlikte bazı gözlemciler dini ve etnik azınlıklar konusunu gündeme getirdi (AFP)

İsmail Derviş

Suriye, Ortadoğu'nun merkezinde eşsiz bir mozaik oluşturan, ırksal ve etnik çeşitliliğe sahip bir ülke. Bu çeşitlilik her ne kadar olumlu olsa da 2011 yılında Suriye krizinin başlamasının ardından binlerce kişinin mezhepçi yahut etnik nedenlerle öldürülmesiyle olumsuzluğa dönüştü.

İnsan hakları örgütleri, İran ve DEAŞ tarafından mezhepçi gerekçelerle işlenen çok sayıda katliamı belgeledi. Bunlardan biri 2012 mayısında, Humus kırsalındaki el-Hula’da gerçekleşti. İran destekli milisler 34'ü kadın ve 49'u çocuk olmak üzere 108 kişiyi mezhepçi gerekçelerle öldürmekle suçlandı.

Aynı durum, uluslararası bir terör örgütü olan DEAŞ’ın özellikle Suriye'nin doğusunda yaşayan azınlıklardan Ezidilere karşı işlediği suçlar için de geçerli. Suriye'deki çatışmaların yoğunlaştığı bu günlerde mezhepçi ya da etnik şiddetin yeniden başlamasından endişe ediliyor. Mezhepçi ya da etnik şiddetin yeniden başlaması korkusu karşısında bunun bir daha yaşanmayacağına dair güvenceler verildi. Peki, son olaylardan sonra Suriye'nin farklı mezheplerden ve etnik kökenlerden azınlıklarını nasıl bir kader bekliyor?

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın inanç meselelerini incelediği Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu'na göre Sünni Müslümanlar yüzde 77 ile Suriye nüfusunun büyük çoğunluğunu, Alevi azınlık toplam nüfusun yüzde 10'unu, Dürzi ve İsmaililer nüfusun yüzde 3’ünü, Hıristiyanlar ise nüfusun yüzde 8’ini oluşturuyor. Bu mezheplere mensup kişiler farklı etnik kökenlere sahip ve büyük çoğunluğu Arap, Kürt, Çerkes ve diğer azınlıklardan geliyor.

Endişeler ve güvenceler

Radikal bir örgüt olarak sınıflandırılan Heyet Tahrir’uş Şam’ın (HTŞ) (eski adıyla Nusra Cephesi) başını çektiği Suriye rejimine muhalif silahlı gruplar, Halep ve çevresini kontrol etmeye başladı. Bazı gözlemciler, diğer dini ve etnik azınlıklar konusunu gündeme getirdi. HTŞ’ye yakınlığıyla bilinen Suriye Kurtuluş Hükümeti Azınlık İşleri Müdürlüğü Koordinatörü Beşir el-Ali, Hıristiyanlar da dahil olmak üzere tüm azınlıklara canlarının, mallarının, ibadet yerlerinin ve özgürlüklerinin korunacağı konusunda güvence verdi. Azınlık İşleri Müdürlüğü olarak bu güvenceyi vermeye devam edeceklerini söyleyen Ali, Suriyeli azınlıklara hitaben, “Tıpkı İdlib'de yaptığımız gibi, burası sizin de şehriniz ve burada özgür ve onurlu bir şekilde kalmakta ve yaşamakta özgürsünüz, güvenliğinizin ve haklarınızın diğer tüm Suriyeliler gibi bizim için de bir öncelik olduğunu bilin” ifadelerini kullandı.

Ali’nin açıklamaları, Halep'in ele geçirilmesinden sonra azınlıklara karşı kayda değer bir ihlal yaşanmadığı göz önüne alındığında gerçekleri yansıttığı anlaşılıyordu. HTŞ, bir unsurunun Noel ağacını kırmasından sonraki gün, ağacı onardı ve bu hata için özür diledi. Ancak muhalif gruplar Suriye'de iktidara ulaşabilirse, bu tutum devam edecek mi?

Niyetler açık değil

Ailesi Halep şehir merkezinde ağırlıklı olarak Hristiyanların yaşadığı bir mahallede yaşayan genç bir adam olan Abid Huri, Independent Arabia'ya özel açıklamalarda bulundu. Huri, “Önce HTŞ, ardından Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu'nun (SMO) Halep'e girmesi, kentteki etnik ve dini gruplar arasında farklı yoğunluklarda korkulara yol açtı. HTŞ'nin tartışmalı geçmişiyle birlikte, Suriye'nin en fazla çeşitliliğe sahip şehirlerinden birinde bir sonraki yönetim şeklinin ne olacağına dair soru işaretleri çoğalıyor. (HTŞ lideri Ebu Muhammed) Cevlani'nin Halep'e İdlib'e davrandığı gibi mi davranacağı yoksa son dönemdeki açıklık politikasını sürdürüp sürdürmeyeceği merak konusu” diye konuştu.

xcvfg
Suriye Kürtleri'nde endişe hakim (AFP)

HTŞ’nin bölgeyi kontrol altına almasının ilk günlerinde niyetinin henüz açıkça anlaşılamadığını söyleyen Huri, şöyle devam etti:

“Cevlani'nin savaşçılarından tüm mezheplerden sakinlerin korkularını yatıştırmalarını istediği ve Halep'in medeniyetler ve kültürler için bir buluşma noktası olduğunu söylediği açıklamasının yanı sıra, savaşçılarının şehirdeki ihlalleri daha yaygın hale geldi. HTŞ’nin Halep’i kontrol etmesinin ilk saatlerinde, bir HTŞ üyesinin şehrin mahallelerinden birinde bir sokaktaki Noel ağacını devirmeye çalıştığı görülen video viral oldu. Ancak hemen ertesi gün ağacın tekrar ayakta durduğunu gösteren ve ağacın onarıldığı söylenen başka bir video yayınlandı.”

Dolaşımdaki videolardan birinde bir HTŞ üyesinin köpeklerini gezdiren iki kadının arkalarından gelerek onlara “İsyancılar size işkence mi ediyor yoksa iyi mi davranıyor?” diye sorduğunu ve ardından “Biz Ehli Sünnet olarak Halep'te sizi ziyarete geldik” dediğini aktaran Huri, “Ayrıca HTŞ üyelerinin Halep Uluslararası Havalimanı'ndaki bir dükkânda satılan alkollü içecek şişelerini kırdıkları bir video yayınlandı. HTŞ'nin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yaptığı anlaşma, Kürt savaşçıların ve ailelerinin Şeyh Maksud ve Eşrefiye gibi Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerden Fırat'ın doğusundaki bölgelere gitmelerine yol açtı. Bu da yerinden edilme olarak tanımlanabilir” yorumunda bulundu.

Huri, son olarak şunları söyledi:

“Farklı derecelerde eylemler olsa da bunlar, HTŞ ile şehirde kalmak için güvence arayan azınlıklar arasındaki ilişki ve güvenin yararına değil. Halep’teki insanlar, şehirlerindeki durumun, şebbihaların (Suriye hükümetinin Esed ailesine sadık olan devlet destekli paralı askerleri) herkese tecavüz ettiği Suriye rejimi dönemindeki gibi olmayacağını ve sivilleri ayrım gözetmeksizin koruyacak bir polis gücünün konuşlandırılacağını umuyor. HTŞ'nin önümüzdeki günlerde yeni bir zorlukla karşı karşıya kalacağını söyleyebilirim. Ya değişimi gösterecek ve üyelerini kontrol edecek ya da kontrolsüz bir şekilde ihlallere devam etmelerine izin verecek. Bu da başta Suriyeliler, daha sonra Halepliler olarak istemediğimiz bir durum.”

Onlar azınlık değil

Suriye kökenli Fransız aydın ve akademisyen Burhan Galyun, yaptığı değerlendirmede, devrimden sonra Suriye'deki Hıristiyanların geleceği konusunda özellikle endişe duyan Batılı politikacılara her zaman Hıristiyanların Suriye'de bir azınlık olmadığını, hiç kimsenin hiçbir Suriyeliyi azınlık olarak görülmediğini, onların Suriye'nin tarihi ulusal dokusunun ayrılmaz bir parçası olduklarını ve Suriye'deki varlıklarının değil, yokluklarının sorun olabileceğini söylediğini belirtti.

Galyun, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tarihlerinde Hıristiyanların kardeşleri, komşuları ve dostları olmadığı bir dönemi hiç yaşamamış olan Müslümanlar, hiçbir şekilde onları yabancı ya da azınlık bir grup olarak düşünemezler. Farklı dini ve etnik grupların bir arada yaşaması Suriyeliler için sadece bir erdem değil, bir kimliktir. Devrimci savaşçıların tamamının ya da ezici bir bölümünün çabalarının merkezinde hala hiç kimseden intikam almak değil, rejimin devrilmesi yer alıyor. Bu durum, mezhepçi gerilim ve hassasiyetler şurada burada derinleşmeye başlamış olsa da bir iç savaş ihtimalini reddetmemize neden oluyor. Farklı mezhep ve dinlere mensup halkımızın, çatışma sona erip iç barış ve güvenlik hâkim olana kadar rahatlamayacağı kesin.”

Birçok kişinin azınlıkların haklarından bahsederken çoğunluğun haklarını unuttuğunu söyleyen Galyun, “Suriye'de kırk yılı aşkın bir süredir iktidarda olan güç belli bir azınlık değil mi?” diye sordu.

Çelişkili görüşler

Suriyeli bir alevi olan A.H. (29) halen Lazkiye’de yaşıyor. Suriye'deki Alevi azınlık Lazkiye’de özellikle de Esed ailesinin köyü Kardaha’da yoğun bir nüfusa sahip. Dünyanın Suriye'deki Alevilerin Esed ailesinin yönetimi altında mutluluk içinde yaşadığını düşünmemesi gerektiğini; mutluluk ve refahın sadece Esed ailesi için geçerli olduğunu, ancak diğer Alevi ailelerde bunun söz konusu olmadığını söyleyen A.H. “Kardeşim yıllar önce Deyrizor’da Suriye ordusu saflarında savaşırken öldürüldü. Aleviler hükümeti savunmak için çok kayıp verdi. Ancak bu hükümetin tek derdi kendisini ve Esed ailesini zengin etmek. Rejimi savunanlar için ise hiçbir yol bırakmadı” şeklinde konuştu.

A.H. şöyle devam etti:

“Benim için Beşşar Esed iktidarda kalsa da gitse de fark etmez. Artık başka biri gelse de geçmiş yıllarda yaşadığımız günlerden daha kötü günler yaşamayacağız. Halep silahlı grupların eline geçmeden önce onlara karşı sadece birkaç saat dayanabilen bir ordu için çok bedel ödedik. Yarın evimde silahlı adamlar görürsem şaşırmam. Kötü bir durum olmayacak, çünkü azınlıkların güvende olduğunu söylüyorlar. Bence onlara, bize çok şey vaat eden ama vaatlerini yerine getirmeyen hükümete güvendiğimizden daha fazla güvenmemiz gerekiyor.”

Humus kırsalından bir Alevi olan A. M. (43) ise tamamen farklı düşünüyor. A. M. “Bu teröristlerin bize karşı soykırım yapacağından endişeliyiz. Tekfirci grupların köylerimize gelmesinden gerçekten korkuyoruz. DEAŞ, bölgelerinin kontrolünü eline geçirdiğinde Ezidilere ne olduğunu herkes biliyor. Bu teröristlerin bize karşı soykırım yapacağından gerçekten korkuyoruz. Özellikle de ordu, birçok cepheden gelen baskı nedeniyle bizi koruyamayabilir. Müttefiklerimiz bize yardım etmek için gerçek bir çaba sarf etmiyor gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.

Çocukları ve yakınları için endişelendiğini söyleyen A. M. “Bu grupların oraya ulaşmasından korkuyorum. Korkunç bir intikam olacak. Dolayısıyla uluslararası toplumun ve insani yardım kuruluşlarının bununla ilgili konuşması gerekiyor. Suriyeliler kan dökülmesinden bıktı. Terörist grupların ve terörizmin olmadığı güvenli bir ülke istiyoruz, biraz olsun barış istiyoruz” şeklinde konuştu.

Demografiyle ilgili kaygılar

Hasekeli bir Kürt olan Cihan Ömer (26), Suriye'de demografik değişime yönelik projeler olduğunu söyledi. Daha önce Halep'teki Kürtlerin nasıl yerinden edildiğini hatırlatan Ömer, “Elbette onları burada kendi bölgelerimizde ağırlıyoruz. Ancak bu yerinden edilme Suriye'de demografik değişimin hala devam ettiğini gösteriyor, herkes Kürtlerle savaşıyor. Suriye rejimi bizimle savaştı, Türkiye bizimle savaştı, silahlı gruplar bizimle savaştı. Bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelliyorlar. Uluslararası toplum neden Yahudiler için bağımsız bir devlet kurulmasına izin verdi de Kürtler için bağımsız bir devlet kurulmasına izin vermedi?” dedi.

Kürt gençlerinin ‘demografik değişim planları’ iddialarını iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) üyesi olan Mehmet Aydınoğlu'na sorduk. Aydınoğlu, bu soruya “Suriye'de gerçekten de demografik bir değişim var ama bu değişim Arap olan gerçek toprak sahiplerinin haklarını ellerinden alan PKK’nın Suriye uzantısı gibi ulus ötesi terör örgütleri tarafından gerçekleştirildi. Arap aşiretlerinin Suriye'nin kuzeydoğusunda SDG'ye karşı nasıl ayaklandıklarını gördük” yanıtını verdi.

rgfegr
Korku sadece Halep'i değil, tüm şehirleri sarmış durumda (AFP)

Aydınoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizim, Türkiye'deki Kürt vatandaşlarımızda olmadığı gibi, Suriye'nin kuzeyindeki veya Irak'ın kuzeyindeki Kürtlerle de bir sorunumuz yok, sadece terör örgütleriyle bir sorunumuz var” dedi.

DEAŞ ile mücadele ettiğini iddia eden örgütler olduğuna işaret eden Aydınoğlu, “Ancak bunlar Suriye topraklarında dökülen her damla kanın ortağıdır. Türkiye'nin tutumu net; Ankara güney sınırlarında bir ‘teröristan’ kurulmasına izin vermeyecek” ifadelerini kullandı.

Dürzilerin tarafsızlığı

Suriye'nin güneyinde, özellikle de Dürzilerin çoğunlukta olduğu Suveyda’dan Dürzi Usame Neccar'a demografik değişimle ilgili soruyu sorduk.

Neccar, verdiği yanıtta şunları söyledi:

“Suriye'de olayların başladığı 2011 yılından bu yana Suveyda halkı net bir tavır aldı. Bu tavır Suriye'de kan dökülmesine katılmamaktı. Gençlerimiz zorunlu askerlik görevini yerine getirmeyi reddetti. Bölgenin güvenliğinden ve korunmasından sorumlu yerel gruplarımız var. Suveyda sınırları dışındaki çatışmalara müdahale etmiyorlar. Suriye’nin kuzeyinde ve orta kesimlerinde meydana gelen son olaylarla ilgili olarak grupların ilerleyişine ve rejimin büyük ölçüde çöküşüne dair haberler duyduk. Suveyda halkının olup bitenler konusunda bölünmüş olduğunu söyleyebilirim. Bazıları Esed rejiminin düşmesine yol açabilecek bu ayaklanmayı destekliyor. Sizin de bildiğiniz gibi Suveyda'da bir yılı aşkın süredir siyasi çözüm ve Suriye'de iktidarın barışçıl bir şekilde el değiştirmesi talebiyle günlük protesto gösterileri düzenliyoruz. Bazıları ise orada olup bitenlere mesafeli yaklaşıyor. Biz de önümüzdeki birkaç günün neler getireceğini görmek için bekliyoruz. Mezhep farklılıklarıyla ilgili korkulara gelince, henüz endişeli değiliz. Ancak Suriye'yi gelecekte nelerin beklediğini bilmiyoruz.”

HTŞ lideri Cevlani, geçtiğimiz dört yıl boyunca kendisini bir radikal olarak değil, bir devlet adamı ve siyasetçi olarak sunmaya çalıştı. HTŞ'nin kontrolündeki İdlib’te somut gelişmeler yaşandı. Hıristiyanlar taciz edilmeden, HTŞ'nin yönetiminde hayatlarına devam ettiler.Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Cevlani, mevcut savaşta HTŞ üyelerine,  sivillerin evlerine girmemeleri ve dinleri ya da etnik kökenleri ne olursa olsun vatandaşların özel hayatlarına müdahale etmemeleri talimatı verdi.

Şimdiye kadar sahada bu talimata uyulduğuna tanık olduklarını söyleyen Usame Neccar, şöyle konuştu:

“Önümüzde iki olasılık var. Birincisi, El Cevlani'nin mevcut politikasının istikrara kavuşana kadar geçici olduğu ve sonrasında HTŞ'nin ideolojisi ve yönelimine göre uygun gördüğü politikayı uygulayacağı yönünde, ikincisi ise Cevlani'nin açıklık politikasını sürdürerek adını ABD'nin yaptırım listesinden çıkarmaya çalışacağı yönünde. Genel olarak her iki olasılığın da kısa ya da orta vadede ve en azından mevcut savaşların sona ermesinden önce çözüme kavuşması beklenmiyor.” 

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.