Ortadoğu'nun çehresini değiştiren Suriye değişimi

Bu değişiklik yalnızca olumlu ve kaçınılmaz bir adım olarak görülebilir

Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesini kutlamak için düzenlenen havai fişek gösterileri arasında muhaliflerin bayrağını dalgalandıran bir Suriyeli (Reuters)
Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesini kutlamak için düzenlenen havai fişek gösterileri arasında muhaliflerin bayrağını dalgalandıran bir Suriyeli (Reuters)
TT

Ortadoğu'nun çehresini değiştiren Suriye değişimi

Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesini kutlamak için düzenlenen havai fişek gösterileri arasında muhaliflerin bayrağını dalgalandıran bir Suriyeli (Reuters)
Şam'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in devrilmesini kutlamak için düzenlenen havai fişek gösterileri arasında muhaliflerin bayrağını dalgalandıran bir Suriyeli (Reuters)

Macid Kayali

Esed rejiminin çöküşünün birçok nedenden dolayı Ortadoğu'nun tamamında, özellikle de Arap Maşrık (Levant) ülkelerinde büyük etkileri olacaktır. Bu nedenlerin arasında, çirkinlikleri ve zulmüyle o korkunç ve ürkütücü rejimin, 60 yıldır bölgedeki genel siyasi dönüşümlerde olumsuz bir siyasi aktör olması, Suriye'de ve Suriye toplumunda siyasi, ekonomik ve sosyal kalkınma olanaklarını engelleyen devasa bir engel görevi görmesi de var. Buna ilaveten, iddialarıyla, şantajlarıyla ve aşırılıklarıyla, baskıcı bir vesayet yönetimi olarak Lübnanlılar ve Filistinliler üzerinde, hatta Arap siyasi alanlarında büyük bir kontrole veya etkiye sahipti.

Karmaşık olayların ve müdahalelerin yaşandığı bu zor dönemde, Suriye'de yaşanan değişimin niteliğini veya yönelimlerini tahmin etmenin çok erken ve zor olduğu aşikar. Ancak Esed'in “ebedi rejimi”nin sonsuza kadar yıkılması nedeniyle bu değişim yalnızca kaçınılmaz bir olumlu adım olarak görülebilir. Esed rejiminin yıkılması imkansız gibiydi ve onun zulmü altında yaşayan, canavarlıklarına ve onlara yabancılaşmasına tanık olan Suriyelilerin hayal bile edemeyeceği bir şeydi. Uzun bir süredir (Lübnanlılar ve Filistinlilerle birlikte) üzerlerine çökmüş ağır bir taş kalktı ve bu da tüm çekincelere, korkulara, müdahalelere ve meşru zorluklara rağmen Suriye'de kalkınmanın yolunu döşüyor.

Ayrıca Suriye'de yaşanan değişime ilişkin olumlu bakış, ilgili güçlerin askeri çatışmalardan ve kan dökmekten uzak durmasından, sürecin sakin, sorunsuz ve barışçıl bir şekilde gerçekleşmesinden kaynaklanıyor. Şiddetli çatışmaların yaşanmaması rejimin yapısının kırılganlığı ile bünyesine yerleşmiş yozlaşmışlığı ortaya çıkardı. Bu bakış aynı zamanda Suriye'nin tüm bölgelerinde özgürlük özlemiyle yaşayan Suriyelilerin değişimi büyük bir memnuniyet ve sevinçle karşılamalarından da kaynaklanıyor. Suriyeliler rejimin vücutlarına yerleştirdiği ve ötekinden duyulan korku, nefret ve mezhepçi fanatizm ruhunun temsil ettiği çıbanı boşaltmaktan uzak durdular. Suriye şehirleri mezhepçi ve intikam amaçlı saldırılara tanık olmadı. Rejimin yandaşları dahi yaşanan dönüşümü, devlet adamı gibi davranmak yerine sadece şahsı ve yakın ailesi için endişelenen biri gibi davranan firari cumhurbaşkanının ortaya çıkan adiliğini şaşkınlıkla karşıladılar. Sonsuza kadar mirasçı bir cumhuriyet ya da bir aile çiftliği olarak görülen Esed Suriyesi’nde, 24 yıl önce başkan olması amacıyla nasıl kendisine uygun olması için anayasanın birkaç dakika içinde değiştirilmesiyle göreve geldiyse, dakikalar içinde de ülkeyi terk etti.

Esed rejiminin yıkılması, aynı zamanda ABD'nin Irak'ı (2003) işgal etmesiyle birlikte, yani 20 yıl boyunca artan İran nüfuzunu da zayıflattı.

Artık yeni bir Suriye'nin doğuşuyla birlikte, kuruluşuna ilişkin belirsizliklere ve çeşitli iç ve dış müdahalelere rağmen Ortadoğu'nun da değiştiğini belirtmek mümkündür. Suriye'deki değişim, esas olarak İran rejiminin Irak'tan Lübnan'a kadar bölgedeki statüsünün ve rolünün azalmasıyla temsil edilen bölgesel bir değişime yol açtı. Suriye, İran nüfuzunun en önemli unsuruydu ve onun temel bağlantısı olarak hizmet ediyordu.

Bunun anlamı, Esed rejiminin yıkılmasının, ABD'nin Irak'ı (2003) işgaliyle birlikte Arap Maşrık bölgesinde artan İran nüfuzunun da zayıflamasına yol açtığıdır. Maşrık ülkelerinde devlet ve toplum yapılarının yerle bir olmasına yol açan, İran'ın Ortadoğu politikalarına Amerikan (ve İsrail) yatırımı dönemi, bu politikalar kendi kendini tüketip üzerine düşeni yaptıktan sonra sona erdi. Arenalar birliği ve İsrail’in çöküşünün yakın olduğu sloganlarının, saatler veya günler içerisinde İsrail’i yerle bir edebilme gücüne dair iddialarının yanılsamalar olduğu açığa çıktı. Zira İran, İsrail Gazze'yi yok ederken, ardından Lübnan'a karşı yıkıcı bir savaşa girişirken, sonra da Suriye'ye saldırırken, kendisini tüm bunlardan uzak tuttu.

Sonuç olarak, İran'ın Arap Maşrık bölgesindeki nüfuzunu tamamen zayıflatmak veya sınırlandırmak, Lübnan'ın bu nüfuzdan ve Hizbullah’ın devlet ve toplum üzerindeki baskısından kurtulması anlamına geliyor. Bu kurtuluş Irak’ı ve hatta er ya da geç Husilerin olduğu Yemen’i de kapsayabilir.

Şimdi Maşrık’ı kontrol eden iki güçlü bölgesel devletle karşı karşıyayız; bir yanda güncel verilere göre galip görünen İsrail. Diğer yanda ise göz ardı edilemeyecek bir Ortadoğu ülkesi olarak itibarını yeniden kazanmış görünen Türkiye var.

Dolayısıyla Arap Maşrık ülkelerindeki İran nüfuzunun devrilmesi anlamına gelen Suriye rejiminin devrilmesi, Türkiye'nin bölgede nüfuzunun arttığına işaret ediyor ve bu bir ilk. Bölgesel bir güç olarak İsrail 1967-2003 döneminde, Ortadoğu'da bölgesel mimarlığı üstlenirken, İran, ABD ve İsrail’in kendisine izin verdiği veya kendisini kullandığı 2003-2023 arasındaki dönemde, yani Irak’ın altın tepside sunulduğu andan Aksa Tufanı anına (7.10.2023) kadar geçen sürede, buna liderlik etti. Bugünse Türkiye, değişim için acılar çeken, fedakarlıklar yapan ve mücadele eden  Suriye halkıyla birlikte şüphesiz önemli bir katkısının bulunduğu Suriye değişimi yoluyla Ortadoğu'nun şekillenmesinde lider pozisyonunu üstlenmiş görünüyor (el-Mecelle dergisinde yayınlanan “Arap Maşrık bölgesinin yeni mimarı olarak İsrail savaşı” başlıklı makalemi inceleyebilirsiniz - 09.11.2024)

Şimdi Maşrık’ı kontrol eden iki güçlü bölgesel devletle karşı karşıyayız; bir yanda Gazze'deki direnişi çökerttiği, nehirden denize kadar Filistinliler üzerinde doğrudan hegemonyasını dayattığı, ayrıca Lübnan'da Hizbullah'ı zayıflattığı ve İran'ın bölgedeki nüfuzunu parçaladığı için güncel verilere göre galip görünen İsrail var. Diğer yanda, Suriye’deki değişim üzerinden bölgede göz ardı edilemeyecek güçlü ve etkili bir Ortadoğu ülkesi olarak itibarını yeniden kazanmış görünen Türkiye var.

Bütün bu değerlendirmelere göre pek çok şey, Suriye'deki değişimin yönelimlerine bağlı olacak. Bunlar öncelikle Suriye'de özgür ve eşit vatandaşlardan oluşan bir devlet mi kurulacağına yoksa önceki rejimin yeniden üretilmesiyle veya yeni bir Suriye'nin kuruluşunu engelleyen iç ve dış etkileşimlerin varlığıyla bu sürecin sekteye mi uğrayacağına bağlı. İkincisi, ön planda olan iki bölge ülkesi olarak İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkinin şekline bağlı. Bu karmaşık ve birçok senaryoya açık bir ilişki. Üçüncüsü, konu aynı zamanda Arap siyasi sisteminin Suriye'deki dönüşüme nasıl tepki vereceği, bunu nasıl ele alacağı, ayrıca iki bölgesel devlet, yani İsrail ve Türkiye ile ilişkilerini nasıl ele alacağı, esas olarak da Arap sisteminin kendi çıkarları ve öncelikleri konusundaki farkındalığı ile de ilgili olacak. Dördüncüsü, bu arada bölge için İsrail sömürgeci, ırkçı ve yerleşimci bir devlet olarak kalacak ve kendisi de bu durumda Batılı ülkeler tarafından desteklenen zorba bir devlet olarak Ortadoğu'da gerilim ve istikrarsızlık kaynağı olmaya devam edecek. Bu da pek çok şeyin İsrail’in Filistin halkının meşru haklarını ne kadar kabul edip etmeyeceğine bağlı olacağı anlamına geliyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
TT

Sudan... Ateşkes İHA’larla yarışıyor

21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)
21 Ekim 2026 tarihinde Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu istişare toplantısından (Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı)

Uluslararası toplantı salonları ile Sudan semalarındaki yarış hız kazanıyor. Savaşı sona erdirecek bir yolun önünü açmak amacıyla ateşkes sağlamaya çalışan arabuluculuk girişimlerine karşılık, insansız hava araçları (İHA) bombardımanın kapsamını genişletiyor ve sivillerin ödediği bedeli ağırlaştırıyor.

ABD ve müttefikleri barış çabalarını birleştirmeye çalışırken, savaşın tarafları sahadaki mücadeleye bel bağlıyor. Bu sırada çatışmanın bölgesel ölçekte yayılabileceği yönündeki uyarılar da artıyor. Peki, hangi senaryo gerçeğe daha yakın: Diplomasinin sağlamayı başaracağı bir ateşkes mi, yoksa cepheleri genişleyen ve yeni yöntemlerle sürdürülen bir savaş mı?

21 Ekim’de Cenevre’de düzenlenen Sudan konulu altıncı istişare toplantısı, kriz etrafındaki diplomatik seferberliğin boyutlarını gözler önüne serdi. Toplantıya Dörtlü ve Beşli mekanizmaların yanı sıra büyük güçler, komşu ülkeler ve barış girişimlerine destek veren taraflar katıldı. Toplantı sona erdi, ancak katılımcıların bu uzlaşıyı, savaşan tarafların ve onları destekleyenlerin tutumlarını değiştirecek somut adımlara dönüştürme kapasitesine ilişkin soru işaretleri varlığını koruyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, toplantının ardından X hesabından yaptığı paylaşımda ABD’nin mesajını özetledi. Boulos, “Sudan’daki savaş sona ermeli… Çatışmanın askerî bir çözümü yok” ifadelerini kullanırken, savaşın sürmesinin siviller üzerindeki yıkıcı maliyeti artıracağı ve bölgedeki istikrarsızlığın daha geniş alanlara yayılacağı uyarısında bulundu. Boulos, Washington’ın Birleşmiş Milletler (BM), Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma’nın, Sudanlıların sahiplenip yöneteceği kapsamlı ve güvenilir bir siyasi süreci kolaylaştırma çabalarına verdiği desteğin, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’dan oluşan Dörtlü Mekanizma bünyesinde yürüttüğü çalışmalarla tamamlandığını belirtti. Bu çalışmaların, kalıcı bir ateşkese zemin hazırlayacak insani bir ateşkes sağlanmasını amaçladığını kaydetti. Söz konusu yaklaşım, çatışmaların durdurulması ile siyasi çözüm arasında bağlantı kurma ve her iki sürecin birbirinden bağımsız ilerlemesini önleme çabasını ortaya koyuyor. Ancak arabulucuların ortak bir tutum belirlemesiyle savaşan taraflardan taahhütler alınması arasındaki büyük uçurumu da gözler önüne seriyor. Diplomatik yakınlaşma henüz uygulama takvimi ve denetim mekanizması içeren ilan edilmiş bir anlaşmaya dönüşmüş değil. Bu durum, sahada kesin sonuç alma arayışları ve silah akışının sürmesi karşısında daha da belirginleşiyor.

Cenevre’deki girişim, Paris, Londra ve Berlin’de düzenlenen konferansların yanı sıra New York’ta BM ve BM Güvenlik Konseyi bünyesinde gerçekleştirilen toplantılar ile bölgesel istişareler de dahil olmak üzere birikimli çabaların devamı niteliğini taşıyor. Bu girişimlerin işlevleri insani seferberlikten tutumların eşgüdümüne ve diyaloğun kolaylaştırılmasına kadar farklılık gösterse de hepsi, çöküşü durdurma ve Sudan’ın birliğini koruyacak siyasi bir çözümün önünü açma hedefinde birleşiyor.

Saha önceliğini koruyor

Sahadaki diğer gelişmeler ise Sudan Ordu Komutanı Abdulfettah el-Burhan’ın açıklamalarının da gösterdiği üzere, askerî zafer elde etme hedefinin sürdüğünü ortaya koyuyor. Burhan, Vadi Halfa’da yaptığı son konuşmada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile müzakereyi reddettiğini yineleyerek, askerî operasyonların sürdürülmesi karşısında bu güçlerin silahsızlandırılması ve teslim olması şartını öne sürdü.

Sudan’ın BM Daimî Temsilcisi el-Haris İdris ise BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada barışı hükümeti açısından stratejik bir seçenek olarak nitelendirdi. Ancak ateşkesin başarılı olmasını, HDK’nin sivil tesisler ve halkın evleri üzerindeki kontrolünün sona erdirilmesine bağladı. Ayrıca paralı askerlerin ülkeden çıkarılmasını, HDK’ye silah ve finansman desteğinin kesilmesini istedi. İdris, bu düzenlemelerin ateşkesin yeniden silahlanmak amacıyla kullanılmasını ve ülkenin bölünmesini önlemeyi hedeflediğini belirtti. HDK’nin gerilimi azaltmaya yönelik önerileri desteklediğini açıklaması, bu önerileri uygulamaya hazır olduğunu kanıtlamaya yetmiyor. Nitekim daha önce de bu tür destek açıklamaları, askerî operasyonların sürmesiyle aynı döneme denk gelmişti. Bu nedenle bağlılığın ölçütü, güçlerin sahadaki davranışları, sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve denetlenebilir düzenlemelerin kabul edilmesi olacak. Taraflar arasındaki bu görüş ayrılığı, ateşkes girişimlerinin neden sonuçsuz kaldığını da anlamaya yardımcı oluyor. Temel anlaşmazlık, ateşkesin işlevine ilişkin: Ateşkes, siyasi bir çözümün ve karşılıklı tavizlerin başlangıcı mı olacak, yoksa taraflardan her biri bunu kendi kazanımlarını pekiştirmek ya da rakibini zayıflatmak için bir adım olarak mı kullanacak?

Nairobi Bildirisi güçlerinin önde gelen isimlerinden Vecdi Salih, mevcut askerî tırmanışın ve kentlere yönelik İHA saldırılarının yoğunlaşmasının, tarafların ateşkes öncesinde mevzilerini güçlendirme ve kontrol alanlarını genişletme çabasını yansıttığını belirtti. Salih’e göre taraflar, ateşkes düzenlemelerinin sahada fiilen mevcut olan askerî güç dengelerine dayanacağı varsayımıyla hareket ediyor. Bu taktiklerin ateşkesin kabul edilmesini geciktirebileceğini söyleyen Salih, her iki tarafın da askerî konumunu iyileştirene kadar gerilimin azaltılması ve çatışmaların durdurulması konusunda anlaşmayı ertelemeye çalıştığını ifade etti. Sahadaki güç dengelerinin istikrarsız olduğunu ve taraflardan birinin lehine değişebileceğini de sözlerine ekledi.

Salih, savaşın sona erdirilmesi ve sivillerin korunması açısından ateşkesin insani bir zorunluluk olduğunu vurguladı. Savaşa karşı çıkan sivil güçlerin, Nisan 2023’te çatışmaların başlamasından bu yana ateşkes çağrısı yaptığını hatırlatan Salih, bu güçlerin savaşı uzatmaya yönelik taktiklere bel bağlamadığını söyledi. Salih ayrıca, uluslararası çabaların, savaşan taraflar üzerinde baskı kurarak ateşkese ulaşılmasına katkıda bulunabileceği görüşünü dile getirdi.

Sumud İttifakı’nın önde gelen isimlerinden Şerif de askerî tırmanış ile insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak ve siyasi sürecin önünü açacak bir ateşkes için yürütülen bölgesel ve uluslararası girişimler arasında bağlantı kurdu. İHA saldırılarının yoğunlaştırılmasının, anlaşmaya varılmadan önce sahada yeni bir durum yaratmayı amaçladığını belirten Şerif, özellikle sivil bölgelerin ve insani yardım konvoylarının hedef alınması nedeniyle bu saldırıların sahadaki askerî durumu iyileştireceği görüşüne katılmadığını ifade etti. Uluslararası baskının yüksek bir seviyeye ulaştığını belirten Şerif, Sudan genelinde silah ambargosunun genişletilmesi ve İHA’ları da kapsaması konusundaki 60 günlük süreyi, bölgesel ve uluslararası güçler ile savaşın tarafları arasında yürütülen düzenlemeler ve istişarelerle ilişkilendirdi.

İHA’ların çizdiği coğrafya

Bu arada savaşın anlamı da değişiyor. Artık savaş yalnızca kontrolün el değiştirdiği kentlerle sınırlı değil; İHA’lar, bombardımanın çatışma hatlarından uzaktaki bölgelere taşınmasına imkân sağlıyor. AB’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Annette Weber, bu dönüşümü “İHA savaşı, çatışmanın coğrafyasını genişletiyor” sözleriyle tanımladı. Hartum, Kordofan, Darfur ve Abyei’de son dönemde düzenlenen saldırılar, çok sayıda can kaybına yol açan bu savaş yönteminin insani bedelini gözler önüne seriyor. Özellikle İHA’ların Güney Sudan sınırındaki hassas bölgelere ve Etiyopya ile Çad sınırlarına yakın diğer alanlara ulaşmasının ardından, savaşın bölgesel ölçekte yayılabileceğine ilişkin endişeler artıyor.

cdfrgt
Abyei’de bir kamyonun İHA’yla vurulması sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti. (BM – Facebook)

BM Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmeler, bu risklere ilişkin farkındalığın giderek arttığını ortaya koyarken, tehlikeleri kontrol altına alacak önlemler konusunda uzlaşmaya varmanın zorluğunu da gözler önüne seriyor. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, 16 Ekim’deki oturumda tırmanma ihtimalini silah akışının sürmesi ve savaşçıların silah altına alınmasıyla ilişkilendirdi. DiCarlo, çatışmanın iki tarafının da siyasi çözüm konusunda güvenilir bir bağlılık göstermediğini ve dış desteğin kendilerine güç kullanarak daha fazla kazanım elde etme imkânı sunduğuna inandığını belirtti.

Bu açıdan bakıldığında, ateşkes ihtimali yalnızca savaşan tarafların tutumlarının birbirine yaklaştırılmasına bağlı değil; aynı zamanda onlara savaşı sürdürme kapasitesi sağlayan aktörlerin etkilenmesini de gerektiriyor. Birleşik Krallık’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Kate Foster’ın da vurguladığı nokta buydu. Foster, İHA’ların kapasitesindeki artışı, bu araçların satın alınmasını, finansmanını, naklini ve bakımını üstlenen Sudan dışındaki ağlarla ilişkilendirdi.

Ancak bu yaklaşım, BM Güvenlik Konseyi içindeki görüş ayrılıklarıyla karşı karşıya. ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Jeffrey Bartos ile Fransa’nın BM Daimî Temsilcisi Jerome Bonnafont silah ambargosunun genişletilmesi çağrısında bulunurken Rusya, yaptırımların coğrafi kapsamının genişletilmesine karşı çıktı. Moskova, mevcut kısıtlamaların yeterli olduğunu ve kapsamın genişletilmesinin Sudan hükümetine zarar verebileceğini savundu. Böylece savaşı sona erdirme konusunda uzlaşmaya varmak, tarafları çatışmaları durdurmaya yöneltecek araçlar üzerinde anlaşmaktan daha kolay görünmeye devam ediyor.

Bu görüş ayrılığı, arabuluculuk çabalarını gerçek bir sınavla karşı karşıya bırakıyor: Arabulucular, ateşkesin uygulanabilirliğini güvence altına alabilecek ve savaşın sürdürülmesini daha maliyetli hâle getirecek bir baskı oluşturabilecek mi? Bu kısır döngünün kırılması, her iki tarafın ve destekçilerinin hesaplarını değiştirecek, yeni bir askerî harekâttan kazanım elde etme beklentisini ortadan kaldıracak bir baskıyı gerektiriyor. Aksi takdirde siviller ateşkesi beklerken bedel ödemeye devam edecek, İHA’lar ise sahadaki gerçekliği şekillendirmekte arabulucuların önüne geçecek.


Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Hizbullah, Tahran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağı taahhüdünü yineledi

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, hükümetin görüşüldüğü oturum sırasında (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnanlılar, ABD Başkanı Donald Trump’ın ara seçimlerin ardından İran’a “ağır bir darbe” indirme tehdidini hayata geçirmekte ısrar etmesi durumunda Hizbullah’ın nasıl bir tutum alacağını merak ediyor. Lübnan’daki örgütün bu kez İran’a destek vermeme taahhüdüne bağlı kalıp kalmayacağı, yoksa geçen mart ayında yaşananları tekrarlayarak yeniden çatışmaya müdahil olup olmayacağı tartışılıyor. Hizbullah, mart ayında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in İsrail tarafından öldürülmesine misilleme olarak İsrail’e altı roket fırlatmıştı. Örgüt, bu saldırıdan önce Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’ye çatışmaya müdahil olmayacağı yönünde güvence vermişti.

Hizbullah, İran’a destek amacıyla müdahale etmeyecek

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Hizbullah, savaş çıkması hâlinde bu kez İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmayacağını Berri’ye yeniden bildirdi. Berri de bu bilgiyi Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a iletti.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade ise Beyrut’a gerçekleştirdiği son ziyaret sırasında, Şii ikilisinin siyasi çevresinde yer alan bir grup milletvekiline, ABD’nin Trump’ın tehdidini hayata geçirerek İran’a saldırması durumunda Tahran’ın Hizbullah’tan müdahale etmesini istemeyeceğini söyledi. Hatibzade, İran’ın saldırıya karşı koyabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirterek, “İran’ın hedeflerine ulaşmasını engellemek için hazırlık sürecinde önemli mesafe katettik” mesajını verdi.

Lübnanlı milletvekili kaynaklar, Hatibzade’nin Hizbullah ile İsrail arasındaki güç dengesizliği nedeniyle örgütten yardım istenmeyeceği konusunda net konuştuğunu belirtti. Kaynaklara göre Hatibzade, Hizbullah’ın çatışmaya katılmasının savaşın seyrini değiştirmeyeceği görüşünü dile getirdi.

Kaynaklar, Hatibzade’nin milletvekilleriyle görüşmesinde İran’ın Lübnan’daki hassas durumun farkında olduğunu ve Hizbullah’tan kendisini dengesi eşit olmayan bir çatışmanın içine sokmasını istemeyeceğini söylediğini belirtti. Bu yaklaşımda, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Cumhurbaşkanı Avn ile yaptığı telefon görüşmesinde ilettiği uyarının da etkili olduğu belirtildi. Avn, söz konusu uyarıyı Berri ve Başbakan Nevvaf Selam’a da aktarmıştı.

Kaynaklar, Hizbullah’ın bu kez çatışmaya katılması hâlinde kendi toplumsal tabanının tepkisini göğüslemekte zorlanabileceğine dikkat çekti. Örgütün bu nedenle Berri’nin arkasında konumlanma konusunda temkinli davrandığı ifade edildi.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın güneydeki güvenlik bölgesini genişleterek Güney Lübnan’dan Beyrut’un güney banliyölerine kadar uzanabilecek saldırılar düzenleme ve yaklaşık bir milyon Şii’yi yerinden etme tehdidinde bulunduğu hatırlatıldı. Hizbullah’ın ise yerinden edilenlere maddi yardım sağlayarak barınma ihtiyaçlarını karşılamaya ve üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalıştığı belirtildi.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade’yi geçen hafta Beyrut’ta kabul etti (AP).

Kaynaklar, Hizbullah’ın mart ayında İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olma kararını tekrarlaması durumunda Şii kamuoyunun sessiz kalmayacağını vurguladı. Örgütün bu adımı, Berri’ye verdiği sözü tutmaması nedeniyle geçen sefer de Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam karşısında Meclis Başkanı’nı zor durumda bırakmıştı.

Berri’ye, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın müdahale edilmeyeceği yönündeki güvencesi, Kasım’ın siyasi yardımcısı Hüseyin Halil ile Berri’nin siyasi yardımcısı Milletvekili Ali Hasan Halil arasındaki doğrudan iletişim üzerinden iletilmişti.

Savaşa katılım, Şii ikilisi arasında yeni bir krize yol açabilir

Kaynaklar, Kasım’ın müdahale etmeme taahhüdünü yerine getirmemesinin Şii ikilisi içinde bir güven krizine neden olduğunu ve bu krizin kamuoyuna yansıdığını belirtti.

Bu gelişme, Hizbullah içinde kararları kimin aldığına ilişkin soruları da gündeme getirdi. Özellikle İran Devrim Muhafızları’nın örgüt üzerindeki etkisi dikkate alındığında, nihai kararların Tahran tarafından verilip verilmediği tartışılmaya başlandı.

Kaynaklara göre Hizbullah yönetimi, roket saldırısıyla ilgisi olmadığını ilgili taraflara, özellikle Berri’ye bildirmişti. Ancak örgüt, İsrail’in misilleme yapmasını önlemek amacıyla Washington’un devreye girmesine imkân sağlayabilecek bir açıklama yayımlamaktan kaçındı.

Buna rağmen Berri, Hizbullah’ın askerî medya birimi tarafından yayımlanan ve Hamaney’in öldürülmesine misilleme olarak roketlerin fırlatılmasını üstlenen açıklama karşısında şaşkınlık yaşadı. Söz konusu gelişmenin ardından İsrail, işgal alanını Litani Nehri’nin güneyinden Nebi Şit Kalesi ve çevresindeki yerleşimlere kadar genişletti.

Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim bulunmuyor

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah ile ilişkilerinin eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah döneminde daha yakın olduğunu söylediğine dikkat çekti. Berri, Nasrallah ile doğrudan iletişim kurabildiğini ve Nasrallah’ın Lübnan sahası ile bölgedeki direniş eksenine ilişkin kaygılarını İran yönetimine aktararak karşılık bulmasını sağlayabildiğini belirtmişti.

Ancak Lübnan’da devam eden güvenlik sorunları ve İsrail’in Hizbullah’ın siyasi ve askerî kadrolarına yönelik suikastlarının artması nedeniyle Berri ile Kasım arasında doğrudan iletişim kurulamadığı ifade edildi. İki taraf arasındaki temaslar, yardımcıları arasındaki günlük görüşmelerle sınırlı kaldı.

Kaynaklar, bu durumun iki lider arasında anlaşmazlıkların önüne geçebilecek siyasi uyumun gelişmesini zorlaştırdığını belirtti. Berri ile Nasrallah arasındaki ilişkide ise bu tür bir uyumun daha güçlü olduğu kaydedildi.

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Hasan Nasrallah ve Mücteba Hamaney ile birlikte, Nasrallah ve Haşim Safiyüddin’in öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde (AP)

Şii ikilisi arasında siyasi birlikte yaşama dönemi

Kaynaklara göre Şii ikilisinin iki lideri arasındaki ilişki, farklılıkların korunmasına dayalı bir tür siyasi birlikte yaşama çerçevesinde ilerliyor. Amaç, iki tarafın destekçileri arasında gerilim yaşanmasını önlemek. Bununla birlikte, geçmişte zaman zaman karşılıklı sürtüşmelerin yaşandığı da ifade edildi.

Kaynaklar, Berri’nin Hizbullah yönetimiyle ilişkileri hakkındaki açıklamalarının yalnızca iki tarafın destekçilerine değil, diğer siyasi aktörlere de mesaj niteliği taşıdığını belirtti. Berri’nin, diğer siyasi güçlerin Şii ikilisini tek bir parti gibi görerek onunla uzlaşmanın imkânsız olduğu yönünde hareket etmesi yerine, ortak bir zeminde buluşması gerektiğini savunduğu ifade edildi.

Berri’nin ziyaretçilerine, Lübnan’ın bugün iki düşmanla karşı karşıya olduğunu söylediği belirtildi: İsrail işgali ve mezhepçilik. Bu nedenle iç cephenin güçlendirilmesine, siyasi gerilimin önlenmesine ve Lübnanlılar arasındaki ayrılıkların derinleşmemesine öncelik verilmesi gerektiğini vurguladığı ifade edildi.

Berri’nin, İsrail işgaline karşı direnişin uzun sürebileceğini belirterek, bütün taraflara uzlaşma çağrısı yaptığı da kaydedildi. Ona göre ulusal birliğin güçlendirilmesi ve siyasi söylemde mezhepçi yaklaşımlardan uzak durulması gerekiyor.

Kaynaklar, Berri’nin hem söylem hem de uygulama bakımından Hizbullah’tan ayrıştığını belirtti. Berri’nin hükümetin devamlılığını desteklediği ve gerektiğinde iç barışı korumak için adım atmaktan kaçınmadığı ifade edildi. Bu yaklaşımın, hükümeti devirmek amacıyla sokak gösterilerinin kullanılmasına karşı çıkmasında ve Hizbullah’ı Cumhurbaşkanı Avn ile diyaloğa teşvik etmesinde görüldüğü kaydedildi.

Kaynaklara göre Berri, İsrail ile doğrudan müzakereleri desteklemese de Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Selam ile iletişim kurması bakımından Hizbullah’tan farklı bir çizgi izliyor. Berri’nin tehdit ve ihanet suçlamalarına dayalı siyasi yöntemleri reddettiği, Hizbullah’ın Ali Tahir tepelerinin Lübnan ordusunun konuşlanmasını kolaylaştıracak şekilde boşaltılması çağrılarına karşılık vermemesini eleştirdiği belirtildi.

Berri’nin ayrıca Hizbullah’ın Gazze’ye ve İran’a destek amacıyla çatışmalara katılmasına karşı çıktığı, kendisine yakın bakanların silahların devletin tekelinde toplanmasını desteklediği ve Hizbullah’ın askerî ve güvenlik kanadının faaliyetlerinin yasaklanmasını savunduğu aktarıldı. Berri’ye yakın milletvekillerinin hükümete üçüncü kez güvenoyu verdiği, buna karşılık Hizbullah milletvekillerinin oturumu terk ettiği hatırlatıldı.

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)
Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle düzenlenen gösteriye katılan Hizbullah destekçileri (Merkeziye)

Beyrut’un Bişara Huri bölgesinde motosikletlerle

Kaynaklar, diğer siyasi kanadın Berri ile yakınlaşmaya çalışmamasını da eleştirdi. Berri’nin, Hizbullah ile doğrudan temasın kesildiği bir dönemde olası bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için önemli bir aktör olduğu vurgulandı.

Arap ve yabancı temsilcilerin Beyrut ziyaretlerinde Berri ile görüşmekte ısrar etmesinin nedeni, onun Hizbullah adına sınırsız bir yetkiye sahip olması değil, Lübnan’ın siyasi yapısındaki konumu ve Şii siyasi dengelerindeki etkisi olarak açıklandı. Berri’nin özellikle Lübnan’ın öncelikli meselelerinde Hizbullah’tan farklı bir yaklaşım sergilediği ifade edildi.

Bu farklılaşmanın son örneklerinden biri olarak, Dahr el-Baydar’da ele geçirilen patlayıcıların soruşturma tamamlanana kadar Adalet Divanı’na sevk edilmesi meselesi gösterildi. Hükümet içinde gerilime neden olan bu konuda Berri ve milletvekillerinin, Hizbullah’ı gözeterek herhangi bir tutum almaktan kaçındığı belirtildi.

Geriye şu soru kalıyor: Hizbullah, İran’a destek amacıyla çatışmaya müdahil olmama taahhüdüne bağlı kalacak mı, yoksa İran Devrim Muhafızları’nın baskısıyla geçen mart ayındaki tutumunu tekrarlayacak mı?


Taiz’de Husilerin sivillere yönelik saldırıları ağır can kayıplarına yol açtı

Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
TT

Taiz’de Husilerin sivillere yönelik saldırıları ağır can kayıplarına yol açtı

Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)
Husilerin düzenlediği bombardımanın ardından Yemen’in Taiz kentindeki mahallelerden birinden duman yükseliyor (AP)

Yemen’in Taiz vilayeti, Husilerin devam eden askerî saldırısıyla karşı karşıya. Yerleşim bölgeleri ve köylere yönelik bombardıman sürerken, sivillerin hareket özgürlüğü ve temel ihtiyaç maddelerine erişimi üzerindeki kısıtlamalar da ağırlaşıyor. İnsan hakları raporları, yüzlerce sivilin öldüğünü veya yaralandığını, yüzlerce kişinin kaçırıldığını ve yüzlerce ev ile aracın zarar gördüğünü ortaya koyuyor.

Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, Husilerin vilayetteki sivillere ve sivil varlıklara yönelik gerçekleştirdiğini belirttiği bin 891 suç ve ihlali, 1 Eylül’den 22 Ekim’e kadar olan dönemi kapsayan “Taiz... Kanlı İşgal ve Sistematik Öldürme” başlıklı raporunda belgeledi.

Bu bilanço, ağın 24 saat içinde 21 yeni suç ve ihlali daha kayda geçirdiği ve yerleşim bölgelerine yaklaşık 213 mühimmat atıldığını bildirdiği bir zamanda açıklandı.

Husilerin Taiz’e düzenlediği roket saldırısının ardından evlerinin enkazı arasında yürüyen kent sakinleri (AP)
Husilerin Taiz’e düzenlediği roket saldırısının ardından evlerinin enkazı arasında yürüyen kent sakinleri (AP)

52 günlük dönemi kapsayan rapora göre ihlaller sonucunda 7’si bebek olmak üzere 38 çocuk, 27’si kadın olmak üzere 212 sivil hayatını kaybetti. Yaralanan 319 sivilin 29’unu çocuklar, 46’sını ise kadınlar oluşturdu.

Raporda ayrıca 23 kişinin sahada infaz edildiği, beş toplu katliam yaşandığı ve 314 kişinin kaçırılma ya da zorla kaybedilme vakasına konu olduğu belirtildi. Kaçırılanlar arasında, aileleri üzerinde baskı kurmak amacıyla rehin tutulan 14 çocuk da bulunuyor. Öte yandan, hükümet güçleriyle bağlantılı olduğundan şüphelenilen kişileri aramak amacıyla 516 eve baskın düzenlendiği kaydedildi.

Geniş çaplı hasar

İnsan hakları kuruluşunun açıkladığı veriler, sivil mülklere verilen zararın boyutunu da gözler önüne seriyor. Bombardımanlarda 356 evin zarar gördüğü, bunlardan 98’inin tamamen yıkıldığı ve üç evin daha patlayıcılarla havaya uçurulduğu belirtildi. Ayrıca 131 sivil araç hasar gördü, vatandaşlara ait 36 araç ve ulaşım aracı yağmalandı.

Ağın belgelediği son olaylarda 2 çocuk hayatını kaybetti, aralarında iki kadının da bulunduğu üç sivil yaralandı. Dört kişi kaçırılarak bilinmeyen yerlere götürüldü. Üç eve baskın düzenlenip yağmalanırken yedi ev zarar gördü; bunlardan ikisi tamamen yıkıldı.

Hayatını kaybeden çocuklardan Ammar Yasir eş-Şureyhi’nin ağın aktardığına göre Husiler tarafından Sabr bölgesindeki Akme köyünde bulunan evinden kaçırıldığı, daha sonra ise öldürülmüş hâlde bulunduğu belirtildi.

Taiz kentinde cuma namazının ardından Husiler aleyhine slogan atan kent sakinleri (Reuters)
Taiz kentinde cuma namazının ardından Husiler aleyhine slogan atan kent sakinleri (Reuters)

Rapora göre bombardıman ve keskin nişancı saldırıları Kahlan ve Şakab köylerine, Eski Havalimanı Mahallesi’ne, Dıbab, Mihal ve Necd Kasim bölgelerine kadar uzandı.

Sabr el-Mevadim ilçesine bağlı Kahlan köyünde havan mermilerinin iki eve isabet ettiği, evlerin eşyalarının zarar gördüğü ve bazı hayvanların telef olduğu bildirildi. Hedef alınan ailelerden birinin üyeleri arasında yaralanan olmadığı kaydedildi.

Sivilleri hedef alan kapsamlı saldırılar

Saldırıların sonuçları can kayıpları ve maddi yıkımla sınırlı kalmadı. Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, raporun kapsadığı dönemde Husilerin yaklaşık 9 bin 876 mühimmat kullandığını, 3 Eylül’den bu yana vilayet üzerindeki kuşatmayı sıkılaştırdığını ve yasa dışı 26 kontrol noktası ile kontrol bariyeri kurduğunu bildirdi.

Raporda ayrıca Heyce el-Abd yolu üzerindeki bir geçidin patlatıldığı ve Taiz’i Lahic vilayeti üzerinden Aden’e bağlayan ana yolun kesildiği ifade edildi.

Husiler gıda, ilaç, yakıt, oksijen tüpleri ve içme suyunun bölgeye girişini engellemekle suçlandı. Yardım konvoyları ve ticari sevkiyatların yanı sıra kronik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların ve çocuk aşılarının ulaştırılmasının da aksatıldığı belirtildi.

İnsan hakları ağı, hastanelerin, kanser tedavi merkezlerinin ve diyaliz ünitelerinin jeneratörlerini çalıştırmak için gereken yakıtın engellenmesinin hastaların hayatını tehlikeye attığı uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın Ağ’dan aktardığına göre saldırılar ve kuşatma nedeniyle vilayette yaklaşık 280 bin kişi yerinden edildi.

Taiz’de Husilerin saldırısına uğrayan bir ambulans (AFP)
Taiz’de Husilerin saldırısına uğrayan bir ambulans (AFP)

Raporda ayrıca biri özel, dördü devlet okulu olmak üzere beş okulun operasyon merkezine, silah deposuna ve hapishaneye dönüştürüldüğü öne sürüldü. Üç ambulansın, üç sağlık tesisi ve hastanenin saldırılarda hedef alındığı, beş sağlık çalışanının hayatını kaybettiği kaydedildi.

Ağ, başka bir başlık altında Husilerin Maafir ilçesine bağlı Samika bölgesinde, toplumun en dezavantajlı kesimlerinden gençleri kültürel ve askerî eğitim programlarına katılmaları için teşvik ettiğini ve ardından vilayetin güneyindeki cephelere göndermeyi amaçladığını bildirdi. Kuruluş, özellikle çocukların silahlı gruplara katılmaya zorlanması ve en savunmasız kesimlerin istismar edilmesi konusunda uyarıda bulundu.

Yemen Hak ve Özgürlükler Ağı, Taiz’in afet bölgesi ilan edilmesini, bombardımanın durdurulmasını, kuşatmanın kaldırılmasını, yolların açılmasını ve insani yardımların ulaştırılmasının güvence altına alınmasını istedi.

Yemen Kadınları Güçlendirme Vakfı ise kadınların, çocukların ve sağlık çalışanlarının korunması, bağımsız soruşturmalar yürütülmesi ve ihlallerden sorumlu olanların hesap vermesi çağrısında bulundu.