Araplar için kim daha tehlikeli: İran mı yoksa Müslüman Kardeşler mi?

Arap başkentleri, tarihsel düzeyde iki tehdidi paralel olarak görüyor; çünkü her iki taraf da, birbiri ile savaşsa bile, tek hedefe yönelik uzun vadeli bir stratejiyi gizliyor

Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
TT

Araplar için kim daha tehlikeli: İran mı yoksa Müslüman Kardeşler mi?

Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)
Her iki akım birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar (Sosyal paylaşım siteleri)

Velid Fares

Genel olarak Ortadoğu ve özel olarak Arap dünyası, Arap ülkelerini yutan iki akımla boğuşurken, gözlemciler henüz medyada yer almayan ancak geleceği bilmeye yönelik raporları, analizleri ve incelemeleri dolduran merkezi bir analiz sorusuna odaklanıyor. Bu soruyu tek bir cümleyle özetlemek mümkün: “Arap dünyası ve özellikle Arap koalisyonu etrafında toplanan ılımlılar için en tehlikeli olan nedir?  İslam Cumhuriyeti hâlâ en büyük tehlike mi, yoksa Heyet Tahrir el-Şam Hareketi ve Müslüman Kardeşler (İhvan) kökenli hareketlerden onu destekleyen güçlerin ilerleyişi mi daha tehlikeli?

Bu gerçekten büyük bir soru ve cevabı kolay değil, çünkü İslamcılar ve diğerleri ve hatta kendileri arasındaki denklemlerin içinde yer alan her taraf, bir yandan hangi gücün bölgesel istikrarı tehdit edeceği, diğer yandan İslami hareketin kendi içinde kimin istikrar sağlayıcı bir güce dönüşmesi gerektiği konusunda farklı görüşlere sahipler.

İran ile Müslüman Kardeşler arasındaki bölgesel düzeydeki fark ile ilgili ilk ve temel soru, bu İslami güçlerin genel olarak nereye doğru ilerlediğidir. İdeolojik düzeyde mezhepçi görünüyorlar, yani İhvan ve Tekfirciler “cihatçı” olarak tanımlanan İslami hareketlerden geliyorlar ve nihayetinde yeniden halifeliği deklare etmeye çalıştıklarını iddia ediyorlar. Humeyni rejimi ile Arap dünyasında ona bağlı milisler arasındaki eksen de -ki hakkında çok şey yazdık- Sünni İslami hareketlerle paralel veya dengeli bir çağrıda bulunuyor. Bu iki akımı tanımlayanlar sanki ilk görünür ölçüye, yani bu kişilerin Şii ve Sünni çevrelere mensup olmalarına dayanmışlar. Gerçekte ise bunlar arasındaki fark mezhepsel farklılıklardan daha derin. Humeyniciler sadece karşı taraf ile mücadelede dini bir doktrin benimseme çağrısında bulunmuyorlar, aynı zamanda sahada uygulama yöntemi açısından da onlardan ayrışıyorlar. Onlar İslami projeyi İmamcı vizyona bağlı Humeynici yönü ile tesis etme yolunu benimsiyorlar. Sünni hilafet projesiyse İhvancı veya Tekfirci derinliğe odaklanır.

İki akım her ne kadar birbirine karşı olsa da, Arap ve İslam dünyasında ulus-devlete inanan, modernite ilkesini savunan Arap Müslümanlar ile karşı karşıya geldikten sonra dayanışmaya başladılar. İran ile Müslüman Kardeşler arasındaki bakış açısı ve geleceğe dair vizyondaki bu farklılık, pratikte bundan sonraki aşamaları anlamak için kullanılan ölçüdür. İki taraf da uzun süre mücadele edebilir, zira her iki akım da diğerinden ayrı olarak kendi imparatorluğunu kurmak istiyor - ki  meselenin can alıcı noktası da bu - ancak çabalarını birleştirmenin en iyi yol olduğuna karar verdiklerini ve değerlendirdiklerini anlamak gerekir.

Bu çatışma bölgedeki Arap İslam ülkelerini en zor ve karmaşık seçeneklerle, yani iki bloktan hangisinin ılımlılığa diğerinden önce tehdit oluşturacağını bilmeye çalışmakla karşı karşıya bırakıyor. Burada belli bir bakış açısına sahip olabiliriz, ancak bundan önce şunu belirtmeliyiz ki, ılımlılık kampı genel olarak iki akımı da kışkırtmama yöntemini benimsiyor. Bu nedenle, çatışmalara rağmen bölgede bu ülkelerin doğrudan ya da dolaylı olarak İran bloğuyla ya da Müslüman Kardeşler bloğuyla ilişkilerin iyi ve normal olduğunu deklare etmeleri siyasi bir gelenek oldu.

Denklemin derinliklerinde, Arap başkentleri, otorite merkezleri ve araştırma merkezleri, özellikle Batı dünyası İslamcıların hırslarıyla yüzleşmede yer almadığında, her zaman sorunları çözme, radikal güçlerle çatışmaya sürüklenmelerini engellemek için Filistin davası gibi davaların arkasında birleşme isteklerini beyan ettiler. Çünkü çatışma patlak verirse Arap dünyasına sadece felaketler ve krizler getirir, hayaller yıkılır. Bu nedenle doğrudan bir çatışma olmadığı sürece Arap başkentlerinde İslami hareketlere ilişkin algılar duymuyoruz. Buradaki soru; Arap ülkeleri için İran-Humeyni ekseni mi daha tehlikelidir yoksa Arap toplumları için bir kardeş tehlikesi olsa bile Maşrık’tan Kuzey Afrika'ya kadar en uzak ve en derin tehlike İhvancı milisler midir?

Arap başkentleri tarihsel düzeyde bu iki tehdidi paralel olarak görüyor. Birbiri ile savaşsa da her iki kampın da hedefi, tek hedefe yönelik uzun vadeli bir stratejiyi gizliyor; Arap rejimleri dedikleri ılımlı hükümetleri zayıflatmak ve mağlup etmek. Yani Humeyniciler ile İhvancılar arasında çok büyük bir fark yok çünkü her birinin uzun vadeli bir hedefi var; o da içinde modern Arap devletlerine yer olmayan bir devlet, bir rejim, bir emirlik, bir hilafet veya bir imamlık kurmak. Bu, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana bölgedeki çatışmaların omurgasını oluşturdu. Ancak ılımlı ülkelerin jeopolitik konumlarını ve önceliklerini incelediğimizde ortak tehdide ilişkin pozisyonlar arasında basit veya değişken de olsa farklılıklar olduğunu görüyoruz.

Örneğin İslam dünyasının önde gelen ülkesi Suudi Arabistan Krallığı için, 1979'da Tahran'da İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun başlı başına Şii İslamcı tehdidin yükselişinin başlangıcı olarak değerlendiren tarihsel yansımaları var. Bu tehdit açığa çıktığından beri sadece Krallığın politikalarını değil varlığını da hedef aldı. Bu cumhuriyet Hicaz'a ulaşana kadar rahat etmeyecek ve liderleri de bunu söylüyor, her iki ülkeden yorumcular da bunun etrafında tartışıyor ve karşı karşıya geliyorlar.

Suudi Arabistan devletinin, siyasi ilişkilerin küreselliği ve Riyad’ın istikrar isteyen geniş bir ülkeler bloğunun derinliklerinde yer alması temelinde, bu ilişkilerini nasıl yöneteceğini tam olarak bilen, rasyonel ve mantıklı bir fikir devleti olduğu doğru.  Krallık geleceğe bakarken, İslam Cumhuriyeti geriye gitmek istiyor. Humeyni liderliğinin Husiler, Hizbullah, Irak ve Suriye'deki sözde Şii milisler aracılığıyla Krallığa karşı yürüttüğü tüm savaşlar ile birlikte İran'ın Suudi Arabistan içini etkileme girişimi, bütün bunlar gösteriyor ki, sonunda İran'da reformlar gerçekleşmezse Krallığı hedef alan asıl tehlike Mollalar ve rejimleridir. Bu, Riyad'ın liderlik merkezlerinin gerektiğinde bununla yüzleşmesine, gerçeğe dönüştüğünde de Tahran ile barış yapmasına ve kendi çıkarları için en iyi olanı seçmesine engel olmadı.

Komşusu ve müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) gelince, özel koşulları, jeopolitik konumuna rağmen kendisi için en büyük tehlikenin genel olarak İslami hareketlerden, özel olarak da Müslüman Kardeşler'den geldiğini düşünüyor. BAE ve Suudi Arabistan, terörizm ile mücadelelerini koordine eden yakın kardeşler olmalarına rağmen, İslami tehlikelere ilişkin analitik görüşleri önceliklere göre farklılık gösteriyor. Riyad, İran'ı bir tehdit olarak görürken BAE, Müslüman Kardeşler ile milislerini tehdit olarak görüyor. Onların ardından gelen Mısır, tarihi ve tecrübesi nedeniyle kısa bir süreliğine iktidarı ele geçiren Müslüman Kardeşleri kendi ülkesi için en tehlikeli hareket olarak görüyor. Nitekim Mısır halkının bizzat kendisi Haziran 2013 devrimi ile iktidardaki Müslüman Kardeşler rejimini devirmek için harekete geçmişti.

Mısır'ın stratejik mantığı, İhvan’ın ulusal güvenliğe yönelik tehdidinin en yüksek seviyede olduğunu düşünüyor. İran açısından ise Kahire, terörle mücadele çabalarında Arap ülkeleriyle dayanışma içinde ve odak noktası, devlet gücünü ele geçirmeye çalışan İhvan tehdidiyle mücadele etmek olmayı sürdürüyor. Diğer Arap ülkelerine gelince, onların da tehlikeyle yüzleşmeye yönelik bakış açıları farklılık gösteriyor. Ürdün Haşimi Krallığı'nda Kral Hüseyin ve ardından Kral Abdullah döneminde Amman'ın etrafını saracak bir “Şii Hilali” korkusu vardı. Dolayısıyla Ürdün için tehlike özellikle 1979'dan sonra İran’dı. Ancak siyasal İslam gruplarının içerideki bazı faaliyetleri de Ürdün'ün iki tehlikeden hangisinin daha önemli olduğu konusundaki görüşünü biraz değiştirdi. Şimdi Suriye'nin büyük bir kısmının Heyet Tahrir el-Şam'ın eline geçmesinin ardından politikalarında ılımlı olan Ürdün Krallığı’nın ulusal güvenliğinin İhvan ve İran’ı kendisi için zorlayıcı bir durum varsaydığı düşünülebilir. İki tehlikeden birinin etkisi arttığında, Ürdün'de alarm zili çalıyor.

Libya'ya gidersek Trablus'ta konuşlanmış, Katar ve Türkiye'ye bağlı İslamcı milisler ile ılımlı Arap ülkelerinin destek verdiği Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasındaki çatışma, her iki taraf için de adeta bir tehdit değerlendirme haritası çizmiş oldu. Ordu, sadece İhvancı milisler ile değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçilmiş parlamentonun etkisine karşı koymak için gönderdiği askeri güçlere karşı da savaştı. Libya'da durum ortada; Libya ordusunun destekçileri ve milletvekilleri, Müslüman Kardeşler'i en büyük tehlike olarak görüyorlar. Bu da, sivil toplumun, özellikle de Libyalı vatanseverlerin, ağırlıklı olarak doğuda yerleşik olan İranlı milislerden ziyade İhvancı milisler ile ilgili endişe duyduğunu gösteriyor.

Arap toplumlarının durumu böyle dönüşümlü olarak değişiyor. Bazen onları Tahran'ı kendi ulusal güvenliklerine yönelik tehdidin temeli olarak görmeye bazen de Müslüman Kardeşler tehdidini en önemli ve öncelikli tehdit olarak görmeye itiyor. Bütün bu ülke ve gruplar arasında iki tehlikenin paralel olduğunu ve bir tehlikenin diğerinden daha küçük ya da büyük sayılamayacağını düşünenler de var. Meseleyi daha da zorlaştıran da bu, zira her Arap ülkesi aşırıcılığın yalnızca ulusal güvenliğini değil aynı zamanda kalkınma projelerini de tehdit ettiğini düşünüyor, ancak her ülkenin, kendi iç bölgelerine ve toplumlarının imkanlarına yönelik tehdidin gelişimini değerlendirme konusunda kendi kıstası bulunuyor.

Özetlersek, Arap koalisyonu ve sivil toplumlar, bir tarafta el-Kaide, DEAŞ ve Müslüman Kardeşler, diğer tarafta Hizbullah, Husiler ve Haşdi Şabi Güçleri gibi İslami hareketleri büyük tehlike olarak değerlendiriyorlar. Bunlar kendi aralarında bazı politikalar konusunda fikir ayrılıkları yaşasalar da, ideolojik farklılığa rağmen bölgesel düzeyde onları birleştiren şey daha güçlü. Bu nedenle bu bölümü ortaokul ve liselerde okutacak olsak, konuyu çok bilinen ve popüler bir atasözü üzerinden özetleyebiliriz: “Kardeşim ve ben amcaoğluma karşı, amcaoğlum ve ben de yabancıya karşı birlikteyiz.” Her Arap ülkesinin tarihsel düzeyde bir görüşü var, ancak sonuçta, Arap başkanlarının bize söylediği gibi, bu, kültürde ve okul sınıflarında verilen birleşik bir savaştır. Çözüm, tüm Arap ülkelerinin derin bir eğitim reformundan geçmesidir; çünkü geleceğin güvenliğini tehdit eden husus, aşırılığın okullarda ve üniversitelerde derinleşmesi ve kök salmasıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir

Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir
TT

Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir

Gazze’de bayram: Hacı adayları Gazze Şeridi’nden çıkamıyor... Kurbanlık hayvanlar ise nadir

Kurban Bayramı, üst üste üçüncü kez Gazze sakinlerinin hac ibadetinden mahrum kaldığı bir dönemde karşılanıyor. 2023 yılındaki Hamas saldırısı ve ardından başlayan savaş nedeniyle, Gazze halkı 2023’ten bu yana hac farizasını yerine getiremiyor. Geçtiğimiz yıl ekim ayında ateşkes konusunda anlaşma sağlandığının duyurulmasına rağmen İsrail, çeşitli gerekçeler öne sürerek Gazzelilerin sınır kapılarından çıkışını engellemeyi sürdürdü.

İsrail’in Gazze halkına yönelik kısıtlamalarının yalnızca bölgeden çıkışları engellemekle sınırlı kalmadığı, sınırlı sayıdaki tıbbi tahliyeler dışında geçişlere izin verilmediği ifade ediliyor. Ayrıca kurban etlerinin girişinin de engellendiği, ticari ürünler ile insani yardımların bölgeye ulaştırılmasının ise yavaşlatılıp zorlaştırıldığı kaydediliyor.

Gazze kentinin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan mahallesi sakinlerinden 61 yaşındaki Ramazan Ebu Ziyade, savaş öncesinde hacca gitmeyi umut ettiğini ancak her yıl yapılan kura çekimlerinde adının bir türlü çıkmadığını söyledi. Ebu Ziyade, 2023 yılında Hac için Gazze’den çıkan son kafilenin ardından her yıl yeniden bu fırsatı beklediğini dile getirdi.

xsacvdvf
Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nda bir otobüse binen Filistinli hacılar, 12 Haziran 2023 (AFP)

Ebu Ziyade, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ateşkes ilanı ve Refah Sınır Kapısı’nın kısmen açılmasının ardından İsrail’in Gazze halkının Hac ibadetini yerine getirmesine izin vereceğini umut ettiğini, ancak bunun gerçekleşmediğini söyledi. Ebu Ziyade, “Bayram atmosferine dair her şeyden mahrum bırakıldık. Allah’ın evini ziyaret etmemize bile izin verilmedi. Sanki nefes almamızın ve en temel insani haklarımızın engellendiği bir hapishanede yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

Gazze’deki Vakıflar ve Din İşleri Bakanlığı verilerine göre, Gazze Şeridi’ne her yıl 2 bin 508 kişilik hac kotası ayrılıyor. Bu durum, son üç yılda 7 bin 500’den fazla Filistinlinin hac ibadetini yerine getiremediği anlamına geliyor. Bakanlık ayrıca, 2023 yılındaki kura çekiminde isimleri belirlenen 2 bin 473 hacı adayının o tarihten bu yana seyahat etmeyi beklediğini, ancak şimdiye kadar bölgeden çıkamadıklarını açıkladı. Açıklamada, söz konusu kişilerden 31’inin doğal nedenlerle ya da savaş sırasında düzenlenen İsrail saldırılarında hayatını kaybettiği belirtildi.

Ebu Ziyade, Gazze halkının gelecek yıl Hac ibadetini yerine getirebilmesini umut ettiğini ifade etti. Kişisel beklentisinin ise son üç yılda kurada adı çıkan ancak hayatını kaybeden kişilerden birinin yerine Hac hakkı elde etmek olduğunu söyledi.

Az sayıda kurban

Gazze halkının Hac ibadetinden mahrum bırakılmasıyla başlayan sıkıntılar, üçüncü yıl üst üste kurban kesememe sorunuyla daha da derinleşiyor. İsrail’in, Gazze Şeridi’nin doğusunda yoğunlaşan hayvancılık çiftliklerini hedef alması sonucu bölgedeki binlerce büyükbaş ve küçükbaş hayvanın telef olduğu belirtiliyor. Savaşın başlamasıyla birlikte düzenlenen saldırılarda çok sayıda besi çiftliğinin yok edildiği, bunun da Gazze’de kurbanlık hayvan sıkıntısını ağırlaştırdığı ifade ediliyor.

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus kentinin batısında bulunan küçük bir çiftlikte yaşayan genç Ahmed en-Neccar, geçmişte babasına özellikle Kurban Bayramı döneminde satışa sunulmak üzere koyun yetiştiriciliğinde yardım ettiğini anlattı. Ancak Neccar, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kendileri gibi yüzlerce çiftlik sahibinin savaş süresince düzenlenen İsrail bombardımanları nedeniyle tüm hayvanlarını kaybettiğini söyledi.

v cd v
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan nadir küçük çiftliklerden biri kurbanlık hayvan sağlıyor, ancak fiyatları yüksek (Şarku’l Avsat)

Neccar, ellerinde yalnızca savaş sürecinde çoğalan birkaç küçük koyunun kaldığını belirterek, kendisi ve babasının mevcut hayvanları korumaya çalıştığını söyledi. Bu sayede şu anda ellerinde iyi durumda çok sayıda koyun bulunduğunu ifade eden Neccar, çevresel koşulların zorluğuna ve yem sıkıntısına rağmen hayvanların sağlıklı kalabildiğini dile getirdi. Neccar, hayvanların bakımının ciddi maliyet oluşturduğunu, bunun da Gazze genelinde kurbanlık fiyatlarının yükselmesine neden olduğunu kaydetti.

İsrail’in, Kurban Bayramı öncesinde satış ya da yetiştiricilik amacıyla canlı hayvan girişine izin vermediğini belirten Neccar, yalnızca dondurulmuş et ürünlerinin sınırlı aralıklarla bölgeye girişine müsaade edildiğini ve bu ürünleri taşıyan tırların geçiş koordinasyonu için yüksek ücretler talep edildiğini söyledi.

Gazze’de bir koyunun fiyatının kalite ve ağırlığına göre değişmekle birlikte ortalama 5 bin dolar civarında olduğu ifade ediliyor.

Neccar ayrıca, ailesinin geçmişte Han Yunus’un doğusunda büyük bir çiftliğe sahip olduğunu, ancak mevcut durumda yalnızca yaşadıkları çadırların yakınında küçük bir çiftliklerinin kaldığını anlattı. Söz konusu çiftliğin ‘bölge halkının ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini’ söyledi.

Piyasa kaynakları ise İsrail’in yem ile canlı hayvan girişine yönelik süregelen kısıtlamaları nedeniyle Gazze’de faaliyet gösteren hayvancılık çiftliklerinin sayısının ciddi biçimde azaldığını, bölgede kalan çiftlik sayısının 10’u geçmediğini belirtiyor.

Neccar, “İçinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle fiyatlar çok yüksek. Buna karşılık gerçek anlamda bir talep de yok. Sadece bazı kurumlar alım yapıyor ancak onlar da artık kurbanlık yerine halka dağıtmak üzere dondurulmuş et satın alma gibi alternatif çözümler aramaya başladı” dedi.

Müşterisi olmayan mallar

Gazze’de bayram döneminde düşük alım gücü yalnızca et ürünleriyle sınırlı kalmıyor. Bölgenin farklı pazarlarında, geçen yıl ekim ayında ilan edilen ateşkesin ardından Gazze’ye giren çeşitli ticari ürünler bulunmasına rağmen, fiyatların hâlâ oldukça yüksek olduğu ve halkın acil ihtiyaç duyduğu ürünleri dahi satın almakta zorlandığı belirtiliyor.

Gazze kentinde bir mağazada çalışan Halil Bekir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı atmosferinin savaş nedeniyle tamamen kaybolduğunu söyledi. Bekir, savaş öncesinde halkın bayram dönemlerinde kıyafet başta olmak üzere tüm ihtiyaçlarını karşılamak için alışveriş yaptığını, ancak bugün hem ekonomik koşulların hem de piyasadaki ürün fiyatlarının büyük ölçüde değiştiğini ifade etti.

xsdcdsv
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta düzenlenen bir gösteride, su sıkıntısını ifade etmek için boş bidonları havaya kaldıran Filistinliler, 25 Mayıs 2026 (AFP)

Bekir, savaş öncesindeki bayram dönemlerini hatırlatarak, “Bu günlerde iş yoğunluğu çok yüksek olurdu. Satış ve alışveriş hareketlenir, çok sayıda müşteri ağırlardık. Bayram hazırlıkları bir hafta önceden başlardı” dedi. Ancak savaşla birlikte durumun tamamen değiştiğini belirten Bekir, geçmişte 100 şekel ile bir kişinin temel giyim ihtiyaçlarını karşılayabildiğini, bugün ise aynı miktarın neredeyse hiçbir ihtiyacı karşılamadığını söyledi. Bekir, savaş öncesinde yaklaşık 30 şekele satılan bir gömleğin bugün 70 şekel veya daha yüksek fiyatlara ulaştığını, bunun temel nedeninin ise ticari geçiş ve koordinasyon maliyetlerindeki artış olduğunu kaydetti.

İsrail, sınırlı miktarda ticari mal ithalatına izin verilen tüccarlara, ‘koordinasyon’ adı altında bazı mallar için astronomik rakamlara ulaşan meblağlar ödemelerini zorunlu kılıyor; bu da fiyatların yükselmesine neden oluyor.

Hayat artık farklı

Han Yunus sakinlerinden İbrahim Ebu Cami, Gazze Şeridi’ndeki durumu ‘zor ve felaket boyutunda’ olarak nitelendirdi. Bölge halkının, su sıkıntısı, çadırlarda yaşam ve evlerle tarım arazilerinin kaybı nedeniyle artık insanca bir yaşam hissini yitirdiğini söyledi.

Ebu Cami, her yıl imkânları ölçüsünde kurban kesebildiğini ancak son üç yıldır ağır ekonomik koşullar ve aşırı yükselen fiyatlar nedeniyle bunu gerçekleştiremediğini belirtti. Ebu Cami, “Üç yıl önce hayat farklıydı, bayramları heyecanla beklerdik. Bugün ise insanlar ailelerine bir kilo et dahi almakta zorlanıyor” ifadelerini kullandı.

Gazze sakinlerinden Teysir el-Ağa da Ebu Cami’nin görüşlerine katılarak, bölgede yaşamın tamamen değiştiğini ve bayram atmosferinin kaybolduğunu söyledi. El-Ağa, geçmişte zengin ya da yoksul ayrımı olmaksızın herkesin kurban etine ulaşabildiğini, ancak bugün herkesin aynı ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kaldığını dile getirdi.

sdcsvc
Gazze’de küçük bir dükkân sahibi olan Abdurrauf Safi, bayramda bölge sakinlerine sattığı çikolataları sergiliyor. (Şarku’l Avsat)

Gazze sakini Vela Ebu’l Hayr ise savaş öncesinde halkın bayramı güzel bir atmosfer içinde karşıladığını, çocuklar için yeni kıyafetler alındığını ve sokaklarda dolaştırılan kurbanlık hayvanların bayram coşkusunun bir parçası olduğunu anlattı. Ebu’l Hayr, bugün ise insanların bayramın geldiğini yalnızca tekbir seslerinden anlayabildiğini belirterek, savaşla birlikte koşulların ağırlaştığını ve çok sayıda ailenin çocuklarını kaybettiğini söyledi. Gazze’de hayatın yeniden normale dönmesini ve bölge halkının dünyanın geri kalanındaki insanlar gibi yaşayabilmesini umut ettiğini ifade etti.

Tüccar Abdurrauf Safi de savaş öncesinde kurbanlıklar ve ticari ürünlerin uygun fiyatlarla kolayca bulunabildiğini, ancak bugün fiyatların ciddi şekilde arttığını kaydetti. Buna rağmen insanların bayram şartlarına uyum sağlamaya çalıştığını belirten Safi, savaş öncesinde 90 şekel olan çikolatanın kilogram fiyatının bugün 150 şekele yükseldiğini, bunun da birçok kişinin bu ürünlerden uzak durmasına yol açtığını söyledi.

Bayram ve gerginlik

Kurban Bayramı, üçüncü yıl üst üste Gazze’de aralıksız süren İsrail saldırılarının gölgesinde karşılanıyor. Ateşkes ilanından bu yana 900 Filistinlinin hayatını kaybettiği belirtilirken, bölgede insani krizin daha da derinleştiği ifade ediliyor.

İsrail’in son günlerde yeniden yoğun yerleşim alanlarını hedef aldığı, bunun da sivillerin yaşadığı sıkıntıları artırdığı kaydediliyor. Saldırılar nedeniyle, evleri tamamen yıkılmayan ya da kısmen hasar gören bazı ailelerin geri dönerek yaşamaya çalıştıkları konutlarını yeniden terk etmek zorunda kaldıkları belirtiliyor. Gazze’de çok sayıda ailenin, çadırlarda süren zorunlu göç yaşamı yerine kısmen ayakta kalan evlerinde kalmayı tercih ettiği, ancak son saldırılarla birlikte bu seçeneğin de ortadan kalktığı ifade ediliyor.

ascsdcs
 Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan Nasır Hastanesi’nde bir baba, kızının cenazesinin başında ağlıyor, 25 Mayıs 2026 (EPA)

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı sakini Edhem el-Hams, iki gün önce evini kaybettiğini belirterek, İsrail ordusunun yaşadıkları bölge için tahliye çağrısı yapmasının ardından yakınlardaki bir evin hedef alındığını söyledi. El-Hams, düzenlenen saldırıda en az sekiz evin yıkıldığını, çok sayıda konutun da ağır hasar alarak yaşanamaz hale geldiğini ifade etti. Saldırıların yüzlerce ailenin yeniden yerinden edilmesine neden olduğunu belirten el-Hams, insanların çadırlarda yaşamak zorunda kaldığını kaydetti. Daha önce evlerinin güvenli olması nedeniyle göç yaşamından uzak kalabildiklerini söyleyen el-Hams, son saldırılarla birlikte bu imkânı da kaybettiklerini dile getirdi.

El-Hams, “Hangi bayramdan, hangi ateşkesten söz ediyorlar? Biz burada hâlâ savaşın içindeyiz. İsrail işgali ve sivillere yönelik saldırıları nedeniyle artık ne bayramlarımızı ne de acılarımızı hissedebiliyoruz. Bu savaşta hiçbir payımız olmamasına rağmen bütün yükünü biz taşıyoruz” ifadelerini kullandı.


Ürdün Kralı II. Abdullah: Ürdün, tüm koşullara rağmen sınırlarını ve güvenliğini korumuştur

Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)
Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)
TT

Ürdün Kralı II. Abdullah: Ürdün, tüm koşullara rağmen sınırlarını ve güvenliğini korumuştur

Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)
Ürdün Kralı II. Abdullah (Reuters)

II. Abdullah, Ürdün’ün tüm zorluklara rağmen sınırlarını ve güvenliğini koruduğunu, demokratik sürecini sürdürdüğünü ve ekonomisini krizlerin etkilerinden uzak tutmayı başardığını söyledi.

Ürdün Krallığı’nın 80. Bağımsızlık Günü kutlamalarında halka hitap eden Kral Abdullah, “Özgüven, zorlukları inkâr etmek ya da görmezden gelmek değil; onları bilinç ve sorumlulukla karşılamaktır” dedi.

Kral Abdullah, “Yol ne kadar uzun ve zor olursa olsun bizi çalışmaktan alıkoyamayacaktır. Her aşamada her türlü engeli aşabilecek güce sahibiz” ifadelerini kullandı. Bu yılki kutlamaların yalnızca elde edilen başarılarla değil, ülkenin sahip olduğu irade ve kapasiteyle ilgili olduğunu belirten Abdullah, “Amacımız övünmek değil, bu vatana olan güvenimizi pekiştirmektir” diye konuştu.

Ürdün’ün kendi kimliğini, yönünü ve tercihlerini bildiğini söyleyen Kral Abdullah, “Karşılaşılan zorluklar ülkemizi daha dirençli ve kararlı hale getirdi. Bu topraklardan doğan insanlar yenilmez ve yılmaz” ifadelerini kullandı.

Ürdün halkına seslenen Abdullah, “Bağımsızlığımızın dokuzuncu on yılına Allah’a güvenerek birlikte ilerliyoruz. Kendimize daha çok inanıyor, Ürdün ve halkına yakışır bir gelecek inşa etme konusunda daha güçlü hissediyoruz” dedi.

Kral Abdullah, Ürdün’ün insanlık tarihinde hiçbir zaman sıradan bir ülke olmadığını belirterek, “Bu topraklar medeniyetlerin yurdu ve uyumun merkezi oldu. Hazreti İsa Ürdün Nehri’nde vaftiz edildi; sahabeler ve onları takip edenler bu topraklarda yaşadı. Burada kurulan medeniyetler dünyaya direnç ve dayanıklılık dersleri verdi” diye konuştu.

Duygusal ifadeler de kullanan Ürdün Kralı, “Bu vatan yüce değere sahip, cömert, Arap kimliğine bağlı bir ülkedir. Halkı, talep gelmeden ‘baş üstüne’ demeyi bilir ve evlatlarının omuzlarının hiçbir zaman küçülmeyeceğine inanır” dedi.

Abdullah ayrıca, “Seksen yıldır umut, köklü değerlere bağlı güçlü bir halka dayanıyor. Bu yürüyüşün her adımında vatan bizim için bir sığınak ve yön olmuştur” ifadelerini kullandı.

Bu yılki bağımsızlık kutlamalarının, Ürdün ve Körfez ülkelerinde son dönemde yaşanan gelişmeler ile İran’ın hayati tesisler ve askeri üsleri hedef alan saldırıları nedeniyle ayrı bir sembolik önem taşıdığı belirtildi.

Savaş günlerinde İran’dan doğrudan gelen tehditlerle karşı karşıya kalan Ürdün’ün hava savunma sistemleri, ülke hava sahasına giren çok sayıda füze ve insansız hava aracını (İHA) düşürmüştü.

Ürdün yönetimi ayrıca bölgedeki gerilimin artmasının, İsrail’in Batı Şeria ve Kudüs’te yerleşim faaliyetlerini genişletmesine ve Filistinlilerin haklarını daha fazla kısıtlamasına zemin hazırladığı uyarısında bulundu. Açıklamada, Gazze Şeridi’nde insani yardımın yavaş ulaşması nedeniyle insani krizin sürdüğüne de dikkat çekildi.


El-Mahmudi beraatinden sonra: Libya'da yeni bir sayfa açalım

Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce
Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce
TT

El-Mahmudi beraatinden sonra: Libya'da yeni bir sayfa açalım

Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce
Al-Mahmudi, Temmuz 2019'da serbest bırakılmadan önce

Bağdadi el-Mahmudi, devrik lider Muammer Kaddafi dönemindeki son başbakan olarak, tüm Libyalılara “kardeşlik ve birlik temelinde yeni bir sayfa açma, acı ve bölünme yıllarını geride bırakma” çağrısında bulundu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu açıklama, Mahmudî’nin 18 Mayıs’ta eski rejimden 30 diğer yetkiliyle birlikte “17 Şubat Devrimi göstericilerini bastırma” suçlamasından beraat etmesinin ardından yaptığı ilk açıklama oldu. Mahmudî’nin sözleri Libya’da geniş yankı uyandırdı.

Kaddafi döneminde “Genel Halk Komitesi” başkanlığını yürüten Mahmudî, “Günler ne kadar uzun sürerse sürsün, gerçeklerin gömülemeyeceğini ve adaletin gecikse de yok olmayacağını kanıtladı” dedi.

Mahmudî’nin Facebook hesabından yapılan açıklamada ise “Bölünmeler ülkemizi yordu, anlaşmazlıklar gücümüzü zayıflattı. Yaraların üzerine çıkmanın ve Libya’yı her şeyin önünde tutmanın zamanı geldi” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada ayrıca, “Libyalılar arasında kazanan yalnızca vatan olabilir; fitneden kazanç sağlayanlar ise ancak ülkenin düşmanlarıdır” denildi.