Irak, coğrafyanın nimeti ile hırsların laneti arasında asılı kaldı

Gözlemciler, Mezopotamya'daki bazı güçlerin dar çıkarlarının siyaset sahnesinde sürekli dalgalanmalara yol açtığını söylediler

Basra'da Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği noktada bulunan Sinbad Adası ve Halid Köprüsü’nün havadan görüntüsü (AFP)
Basra'da Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği noktada bulunan Sinbad Adası ve Halid Köprüsü’nün havadan görüntüsü (AFP)
TT

Irak, coğrafyanın nimeti ile hırsların laneti arasında asılı kaldı

Basra'da Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği noktada bulunan Sinbad Adası ve Halid Köprüsü’nün havadan görüntüsü (AFP)
Basra'da Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği noktada bulunan Sinbad Adası ve Halid Köprüsü’nün havadan görüntüsü (AFP)

Şeza el-Amili

Irak'ın coğrafi konumu, sunduğu stratejik fırsatlar nedeniyle bir nimet gibi görünse de ihtirasları cezbeden bir sbep oldu ve olmaya da devam ediyor. Kaynakları ve hayati konumu için yaşanan rekabet yüzünden eski çağlardan günümüze kadar savaşların hedefinde oldu. Bölgesel çatışmaların merkezlerine yakınlığı gerek kendi ulusal iradesiyle gerek bölgesel ve uluslararası baskıların bir sonucu olarak olsun, onu bölge geleceğinin şekillendirilmesinde önemli bir oyuncu haline getirdi.

Ancak Iraklılar, yeni Ortadoğu denklemlerinde etkili rol oynamalarını sağlayan stratejik bir denge kurmayı başardıkları için tarihleri boyunca bu zorluklarla yüzleşebileceklerini kanıtladılar.

Irak'ın konumu ve tarihi rolü

Tarih alanında araştırmacı olan akademisyen Halid Şati, Irak'ın tarihsel olarak Ortadoğu'daki en önemli stratejik eksenlerden biri olduğunu, eşsiz coğrafi konumunun onu bölgenin merkezi haline getirdiğini, özellikle de Dicle ve Fırat gibi iki büyük nehre sahip olmasının yanı sıra Basra Körfezi'ne bakmasının onu eski çağlardan beri bölgesel ve uluslararası güçlerin ilgi odağı haline getirdiğini söyledi. Şati’ye göre bu coğrafi özellikler Irak’a sadece ticaret ve kaynak alışverişi yoluyla dünyaya açılma imkânı vermekle kalmadı, aynı zamanda onu nüfuz ve ekonomik çıkar peşinde koşan güçler için sürekli bir hedef haline getirdi.

Şati, Irak'ın karşı karşıya olduğu mevcut zorluklarla ilgili olarak ise şunları söyledi:

“Irak bugün, başta bazı iç ve dış güçlerin ülkeye dayatmaya çalıştığı parçalanma olmak üzere, iç ve dış düzeyde ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Ancak buna rağmen, eski rejimin devrilmesinden sonra yaşadığı sert deneyimler ona büyük bir tecrübe ve farkındalık kazandırdı.”

SCDVFGBTHY
Dora Petrol Rafinerisi kompleksinde yanan gaz fişeklerinin arkasında güneş batıyor (AFP)

Irak'taki demokratik geçiş sürecinin, bazı tutarlı davranışsal sütunların eksikliğine rağmen, bölgede eşsiz bir temsil ettiğini vurgulayan Şati, olumlu bir şekilde değerlendirildiği takdirde, halkına istikrar için eşi benzeri görülmemiş bir fırsat verdiğini belirtti. Ancak ikilem, bazı siyasi güçlerin dar çıkarları nedeniyle siyaset sahnesinde sürekli dalgalanmalara yol açarak, bu öncü deneyin tamamlanmasının engelleniyor olması.

Uluslararası çıkarlar ve güç mücadeleleri

Uluslararası ilişkiler uzmanı olan eski Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Irak’ın kadim bir ülke olarak bölgesel meselelerin yatıştırılması ve çözümünde önemli rol oynamasını sağlayacak tüm unsurlara sahip olduğunu vurguladı. Ancak bu rolü başarmak, dış baskılara bağlı olarak sağa veya sola sapmadan, ulusal çıkarlara dayalı, uyanık ve bağımsız bir dış politikayı gerektirir.

Irak’ın bölgesel ve uluslararası politikadaki gücünün sadece coğrafi konumundan ya da tarihinden değil, aynı zamanda iç ulusal konumunun bütünlüğünden ve ekonomisinin gücünden kaynaklandığını belirten Zebari, bu unsurların, ‘yumuşak gücü’ arttırmanın yanı sıra, Bağdat’ın bölgedeki nüfuzunun ve dış politikadaki inisiyatif ve liderliğinin temelini oluşturduğunu belirtti.

Iraklı eski Bakan, Irak'ın bölgesel ve uluslararası rolünün iç birlik, sağlam ekonomik politikalar ve bölgesel ve uluslararası istikrara dayalı etkin bir diplomasi olmadan etkili olamayacağının da altını çizdi.

Bir rekabet arenasından bir yakınlaşma noktasına

Öte yandan dış politika uzmanı Selman el-Araci, Irak'ın coğrafi konumunu ve stratejik kaynaklarını kullanarak uluslararası ve bölgesel müdahaleleri en aza indiren dengeli bir dış politika oluşturabilmesiyle ve kendisini bir rekabet arenasından uluslararası çıkarların birleştiği bir noktaya dönüştürmek için gerçek fırsatlar oluşturabilmesiyle ilgili olarak şunları söyledi:

“Irak, coğrafi konumundan ve stratejik kaynaklarından yararlanan kapsamlı bir strateji benimsediği takdirde, kendisini büyük güçler arasındaki rekabet arenasından uluslararası çıkarların buluşma noktasına dönüştürmek için gerçek bir fırsata sahiptir.”

Bu dönüşümün sağlanmasına katkıda bulunabilecek birkaç adımdan söz eden Araci bunlardan ilkinin pozitif tarafsızlık diplomasisinin teşvik edilmesi olduğunu belirterek, “Irak, etkili bir arabulucu olabileceği bu konularda bölgesel diyaloğu ve katılımı teşvik ederek bölgesel ya da uluslararası tüm taraflarla dengeli ilişkiler kurmalı” değerlendirmesinde bulundu. Bağdat'ın İran ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmayla, Gazze ve Suriye meselelerindeki rolünü pozitif diplomasisinin başarısına örnek olarak gösteren Araci, ikinci adımın ise altyapının geliştirilmesi olduğunu ifade ederek “Irak, Mezopotamya'yı bölgede ticaret ve ulaşım merkezi haline getirmek için el-Cafe Kanalı ve Doğu-Batı Kalkınma Yolu gibi projeleri tamamlayarak bölgesel bir ticaret merkezi haline gelebilir” diye konuştu.

 VFDBGHN
Irak, bölgesel meselelerin yatıştırılması ve çözüme kavuşturulmasında önemli bir rol oynaması için gereken tüm unsurlara sahip (AFP)

Araci’ye göre üçüncü adım ise yenilenebilir enerji kaynakları ile petrole ve doğalgaza yatırım yaparak, Irak'ın bölgesel ve uluslararası politikada daha fazla söz sahibi olmasını sağlamak. 2003 yılından sonra Irak'ın doğal kaynaklarını kullanma konusunda kayda değer bir ilerleme kaydettiğini belirten Araci, bunun da Irak'ın bölgeye ve dünyaya enerji tedarikinde kilit bir rol oynamasını sağladığını söyledi.

Dördüncü ve son adımın güvenliğin ve istikrarın arttırılması olduğunu ifade eden Araci, “Güvenlik, yatırım çekmenin ve kalkınma için istikrarlı bir ortam sağlamanın temel sac ayağıdır. Irak'ın terörizmi yenmesi ve güvenlik kabiliyetlerini güçlendirmesi, bölgesel ve uluslararası güveni arttırma fırsatı veriyor” şeklinde konuştu.

Irak'ı uluslararası çıkarların buluştuğu bir nokta haline getirmek gerektiğini söyleyen Araci, şöyle devam etti:

“Bunun için gıda güvenliği, iklim değişikliği ve ekonomik zorluklar gibi küresel meseleleri anlayarak etkili ve olumlu bir dış politika benimsemek ve uluslararası desteği çekmeye çalışmak gerekiyor. Ayrıca yatırımcıları koruyan ve yeni fırsatlar yaratan açık ve teşvik edici ekonomik mevzuat yoluyla cazip bir yatırım ortamı sağlamanın ve ekonomik topluluklara entegrasyonun yanı sıra uluslararası örgütler ve barış ve güvenlik girişimlerine katılım da gerekli.”

Vatandaşlığın ve insan onuruna saygının teşvik edilmesi

Nehreyn Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler Uzmanı Abbas Atvan, “Kendine özgü coğrafi konumu ve kadim tarihi mirasıyla Irak, bölgesel ve uluslararası düzeyde egemen ve etkili bir devlet olarak rolünü yeniden kazanma çabasında büyük zorluklarla karşı karşıya. Bu zorluklar yeni olmamakla birlikte, siyasi karar alma mekanizmasının bağımsızlığını engelleyen iç ve dış faktörlerin karşılıklı etkileşimi nedeniyle daha da çetrefilli hale geliyor” dedi. 

Irak'ın geleceğinin büyük ölçüde kendi iç kararlarını güçlendirmesine ve ulusal egemenliğini sağlamasına bağlı olduğunu belirten Atvan, “Bunun için de her türlü siyasi ve ekonomik reformun temel taşları olan vatandaşlık ve insan onuruna saygının pekiştirilmesi, vatandaşlık haklarının garanti altına alınması ve sosyal adaletin sağlanması için çalışılmasının yanı sıra, yönetimin iyileştirilmesi ve ülkenin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri olan yolsuzlukla mücadele edilmesi gerekiyor. Yolsuzluğun ortadan kaldırılması için de güçlü bir siyasi irade ve gözetim kurumlarının güçlendirilmesi, şeffaflığın artırılması, ekonominin geliştirilmesi ve altyapının iyileştirilmesine yönelik pratik planlar lazım” ifadelerini kullandı.

Atvan, doğal kaynaklara yatırım yapıp, tarım ve sanayi gibi üretken sektörleri geliştirerek ve vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak ve yatırımları desteklemek için altyapıyı iyileştirerek sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı bir öncelik haline getirme çağrısında bulundu.

Dış ortam ve egemenlik

İçeride reform gerçekleştirmenin önemine rağmen, dış ortam Irak'ın yolunu ve geleceğini belirlemede büyük bir rol oynuyor. Aynı şekilde jeostratejik konumu, Irak'ı toprakları üzerinde gerçekleşen birçok bölgesel ve uluslararası etkileşime karşı savunmasız hale getiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu etkileşimler akıllıca yönetilmediği takdirde, siyasi karar alma mekanizmasının bağımsızlığını zayıflatıyor.

Bağımsızlığın korunması ile dış ilişkilerin Irak'ın ulusal çıkarlarına uygun şekilde yönetilmesi arasındaki dengenin önemini vurgulayan Abbas Atvan, “Zira bu çıkarlardan uzaklaşmak Irak'ın geleceğinin yabancı güçler tarafından şekillendirilmesi anlamına geliyor. Egemenliğin ve bağımsız kararların güçlendirilmesi ise bölgede etkili bir konum elde edilmesini sağlayacaktır” yorumunda bulundu.

Atvan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Irak'taki bölgesel ve uluslararası varlık, net bir vizyona ve ülke içi ile ülke dışı arasında denge kurma becerisine sahip olması gereken liderler için büyük zorluklar teşkil ediyor. Bunu başarmak için acil sorunlara pratik çözümler sunarak ve refah dağılımında adaleti sağlayarak hükümet ve vatandaşlar arasında güven yeniden inşa edilmeli. Pozitif tarafsızlığa dayalı dengeli bir dış politika üzerinde çalışılmalı. Böylece Irak, bölgesel çatışmalarda bir çatışma arenası olmak yerine, arabulucu olarak kalmalı. Irak'ın çıkarlarını garanti altına alan ve etkin bir bölgesel güç olarak statüsünü güçlendiren ekonomik ve güvenlik girişimlerine katılarak bölgesel ve uluslararası iş birliği güçlendirilmeli.”

Irak'ın bölgesel ve uluslararası rolünü yeniden kazanabilmesi, iç reformlar ile dış ilişkilerini yönetme arasında bir denge kurmayı ne ölçüde başaracağına bağlı. Sürdürülebilir bir yönetim ve egemenlik modeli inşa edebildiği ve sürdürülebilir bir yönetişim ve egemenlik modeli oluşturabildiği zaman Irak, başkalarının çatışmaları için bir arena olmak yerine bölgede önemli bir oyuncu haline gelecek.

IMF’nin rolü

Irak Merkez Bankası eski Başkan Yardımcısı İhsan Şimran el-Yasiri, başta Uluslararası Para Fonu (IMF) olmak üzere uluslararası kuruluşların, Irak’ın da aralarında olduğu çatışma sonrası ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomi politikalarının şekillendirilmesinde önemli bir rol oynadığını söyledi. Irak ve IMF arasındaki bu ilişki, 2003 yılında siyasi rejimin değişmesinin hemen ardından, Irak hükümeti ve Irak Merkez Bankası'nın para ve maliye politikasının yollarını belirlemek için IMF ile yoğun istişarelere girmesiyle başladı.

IMF’nin para politikası ve döviz kuru konusunda Irak'a ilk katkısının 2003 yılında 1 doların bin 475 dinar olarak sabitlendiği dolar kurunu belirlemek olduğunu söyleyen Yasiri, “Daha sonra döviz kuru kademeli olarak dolar başına bin 166 dinara düşürüldü. Bunun Irak ekonomisi, özellikle de tarım ve sanayi sektörleri üzerinde önemli olumsuz etkileri oldu” dedi.

Yasiri, Irak Merkez Bankası’nın 2009 yılında bu eğilimin tehlikesinin farkına vardığını ve döviz kurunu kademeli olarak dolar başına bin 200 dinara yükseltmeye başladığını, fakat ekonominin ithal mallara bağımlı olması ve yerel ürünlerin rekabet gücünün yetersizliği sonucu bu çabaların etkili olamadığını belirtti.

IMF, özellikle Paris Kulübü borçlarının geri ödenmesine katkıda bulunan ve bu borçları orijinal değerlerinin yüzde 10'una indiren Stand-By Düzenlemesi çerçevesinde Irak'ın borç yükünün hafifletilmesinde önemli bir rol oynadıysa da bu, Irak'ın vergilendirme, gümrükler ve kamu maliyesi yönetimi de dahil olmak üzere mali ve idari performansın iyileştirilmesi alanlarında IMF'nin şartlarını yerine getirmesine bağlıydı.

CDVFBGHTYJU
Bağdat'ın kuzeyindeki Beyci Petrol Rafinerisi’nin havadan görünümü (AFP)

Döviz kurunun 2020 yılında ayarlanmasıyla ilgili olarak Yasiri, IMF'nin 2020 yılında Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası arasındaki görüşmelere katıldığını, bunun sonucunda döviz kurunun dolar başına bin 470 dinara yükseltildiğini, bu kararın büyük tartışmalara yol açtığını ve IMF'nin Irak ekonomisi için daha adil olduğunu düşündüğü dolar başına bin 600 dinara yükseltilmesini önerdiğini, ancak sonuçta bunun kabul edilmediğini belirtti.

Yasiri, IMF'nin yanı sıra Dünya Bankası ve diğer uluslararası kuruluşların da yönetimin iyileştirilmesi ve mali kaynakların yönetimi gibi alanlarda hükümete danışmanlık yaparak katkıda bulunduğunu kaydetti.

Petrol, kaynaklar ve egemenlik

Petrol sektörü uzmanı Cemil Kemmune, hem yüzeydeki hem de yeraltındaki doğal kaynakların ulusal ekonomi için hayati unsurlar olduğunu, fakat tüm tarafların egemenlik haklarını garanti altına alan adil ve dengeli bir şekilde kullanılmadıkları takdirde, komşu ülkeler arasında bir gerilim odağı haline gelebileceklerini hatırlattı.

Irak'ın bazı komşularının uluslararası anlaşmalara uymadan ortak nehirlerin kaynak sularını kullanması Mezopotamya'nın su kotasının azalmasına yol açtığı için Irak'ta su ve petrolle ilgili sorunlar ortaya çıktı. Bu ihlal, ülkenin en önemli ekonomik merkezlerinden biri olan tarım sektörünü büyük ölçüde etkiledi.

Petrol konusunda ise komşu ülkelerle paylaşılan sahalar egemenlik ve ekonomik bir sorun teşkil ediyor. Zira bazı komşu ülkelerin bu sahalardaki aşırı üretimi Irak'ın petrol rezervlerini olumsuz etkiliyor. Bu durum ekonomik kayıplara yol açarken diplomatik boşluklar yaratıyor.

Kemmune, bu sorunu çözmek için ‘üretim standardizasyonu’ politikasının benimsenmesi çağrısında bulundu. Üretim standardizasyonu, petrol üreten ülkelerin ortak sahaların kullanımını adil ve dengeli bir şekilde düzenlemek için izlediği, tüm tarafların haklarını garanti altına alan ve Irak'ın kaynakları üzerindeki egemenliğini koruyan bir politikadır.

Sınırların dış müdahalelere karşı korunması

Uluslararası sınır ve su işleri uzmanı Cemal el-Halbusi, Irak'ın stratejik coğrafi konumu ve geniş doğal kaynaklarının onu tarih boyunca ticaret ve medeniyetin merkezi haline getirdiğini, ancak aynı zamanda bu zenginlikler nedeniyle işgallere ve dış müdahalelere karşı savunmasız kaldığını söyledi.

Irak'ın sınırları üzerindeki egemenliğini güçlendirmesi ve bu sınırları müdahalelerden koruması gerektiğini söyleyen Halbusi, “Irak'ın birkaç unsuru güvence altına alması gerekiyor. Bunlardan ilki, sınırların kontrol edilmesi ve korunması. Zira kaçakçılığı önlemek için kara, deniz ve hava giriş limanlarının güvenliğinin yanı sıra uyuşturucu, döviz ve değerli metaller de dâhil sıkı mekanizmalar devreye sokulmalı” ifadelerini kullandı.

Irak'ın yolsuzluktan ve kotalardan uzak bir şekilde kaynakları yönetebilecek ve koruyabilecek vizyoner bir hükümete ihtiyacı olduğunu ve bunu başarmak için siyasi, askeri ve adli güçler arasındaki iş birliğinin arttırılması gerektiğini belirterek güçlü bir siyasi liderliğin seçilmesi çağrısında bulunan Halbusi, “Ardından dengeli uluslararası ilişkilerin sürdürülmesi geliyor. Bu da Türkiye ve İran gibi komşu ülkeler karşısında Irak'ın haklarından ödün vermeden çıkarlarının elde edilmesini sağlamak için bölgesel ve uluslararası ortamla esnek ve dengeli bir siyasi yaklaşım gerektiriyor” dedi.

CSDVFGHY
Irak'ın bölgesel ve uluslararası tüm taraflarla, özellikle de komşu ülkelerle dengeli ilişkiler kurması gerekiyor (AFP)

Dördüncü faktörün, ekonomik kalkınma ve kaynak yönetimi olduğunu belirten Halbusi, Irak'ın coğrafi konumu ile tarımsal, endüstriyel ve tarihi kaynaklarının ulusal ekonomiyi güçlendirmek ve sınırların çatışma yerine bölgesel iş birliği için bir güç unsuru haline getirmek için kullanılması gerektiğini vurguladı.

Siyasi kararların bağımsızlığı ve ülkenin coğrafi konumundan yararlanma

Siyasi analist Gassan el-Atiye, Irak’ın mevcut sınırları ve komşularıyla bir dış düşmana ihtiyacı olmadığını, zira her komşunun bir tehdit kaynağı olabileceğini düşünüyor. Bu gerçekliğin monarşi döneminden beri açıkça var olduğunu vurgulayan Atiye, “Kral I. Faysal ve Başbakan Nuri es-Said’in, 1950'li yıllarda Irak, Türkiye, İran ve Pakistan'ın taraf olduğu Bağdat Paktı aracılığıyla komşularla ilişkileri güçlendirmeye çalıştığını” belirtti.

Irak'ın 2003 yılından sonra ortaya çıkan mezhepsel ve örgütsel bölünmelerin gölgesinde bir kaos yaşadığını söyleyen Atiye, çatışan tarafların dış desteğe başvurarak komşu ülkelerin müdahalesine kapı açması nedeniyle, siyaset sahnesinin daha da karmaşıklaştığını kaydetti.

Siyasi kararların bağımsızlığı için şiddet ve dış yardımdan uzak, ortak ulusal değerlere dayalı bir birlikte yaşama formülü bulunması gerektiğini vurgulayan Atiye, ekonomik refah iç çatışmaları en aza indirebileceğinden, güçlü ve sürdürülebilir bir ekonomi inşa etmenin önemini vurguladı.

Atiye, Irak'ın geleceğinin, verimliliğe dayanan, yolsuzluğu reddeden ve coğrafi konumunu büyük güçler için bir savaş arenası olmak yerine, bölgesel iş birliğini teşvik etmek için kullanan sivil bir devlet inşa etme becerisine bağlı olduğunun altını çizdi.

Irak halkını değişimdeki rolü

Siyasi analist Menaf el-Musevi, değişimde Irak halkının rolü ve Irak'ta demokrasinin zorluklarına ilişkin değerlendirmesinde, seçimlerde oy kullanmanın vatandaşların siyasi sahneyi etkilemesinin ve etkili partileri değiştirmesinin başlıca yolu olduğunu söyledi. Bununla birlikte, ülkenin demokratik süreci, büyük siyasi güçlerin çıkarlarına göre düzenlenmiş seçim yasaları gibi, etkinliğini engelleyen çeşitli zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirten Musevi, seçim yasalarının siyasi liderlerin ve büyük partilerin çıkarlarına uygun olarak hazırlandığını ve gerçek değişim şansını sınırladığını belirtti. Aynı zamanda Seçim Komisyonu'nun bağımsız olmamasının, parti kotalarının üzerindeki etkisinden kaynaklandığını ifade eden Musevi, “Bu da seçim komisyonunun şeffaflığını ve güvenilirliğini azaltıyor” dedi.

Manipülasyon ve dolandırıcılık iddiaları nedeniyle, vatandaşlar ile seçim süreci arasında güven eksikliği olduğuna dair uyarıda bulunan Musevi, seçmen katılımının 2021 parlamento seçimlerinde yüzde 41'e düşerek, 2005 yılından bu yana en düşük seviyeye gerilediğini söyledi.

Irak'ın 2019 yılındaki protestolar sırasında önemli bir halk hareketine tanık olduğunu, göstericilerin siyasi ve ekonomik reformlar talep ettiğini ve bunun hükümetin istifasına ve seçim yasasının değiştirilmesine yol açtığını hatırlatan Musevi, “Irak halkı, zorluklara rağmen gerek sandık yoluyla gerekse barışçıl halk hareketleri yoluyla değişim ve reform taleplerinde hayati bir rol oynamaya devam ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Geriye ise şu soru kalıyor:

Irak'ın sahip olduğu jeopolitik, istikrarını arttıran bir nimet mi olacak, yoksa onu rüzgârda savuran bir lanet olarak mı kalacak?

Bu sorunun yanıtı Iraklıların kendi iradelerine ve zorlukların üstesinden gelme ve coğrafi konumlarını kendi avantajlarına kullanma becerilerine bağlı.



Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
TT

Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)

Suriye, yılın başından bu yana hem kuzeydoğuda hem kıyı ve güney bölgelerinde yaşanan iç karışıklıklardan göreceli bir sükûnet dönemine ve yeni bir siyasi yapı oluşturma girişimlerine geçti. Bu yeni süreçte özellikle güvenlik dosyası ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmalar öne çıkıyor. Ancak bu dönüşüm, ülkeyi aynı zamanda DEAŞ ile çoklu coğrafyalarda ve farklı toplumsal alanlarda sessiz bir rekabet sürecine sokmuş durumda. Örgüt, kontrolün tam sağlanamadığı alanlardan yararlanarak yeniden etki alanı oluşturma çabasında ve bu durum yeni bir istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkıyor. DEAŞ’ın, özellikle saldırgan propaganda dili ve belirli noktalara odaklanan güvenlik eylemleriyle varlık göstermeye çalıştığı; bu faaliyetlerin şubat ortasından itibaren arttığı, mart ayının ilk haftasında kısa süreli bir düşüş yaşadığı ve ardından yeniden yükselişe geçtiği belirtiliyor.

Uzmanlara göre 2026 yılı için en kritik test alanı, Deyrizor, Rakka ve Haseke’yi kapsayan Cezire bölgesi olacak. Bu bölge, örgütün kapasitesini ölçmek açısından stratejik bir sahne olarak görülüyor. Şam yönetiminin Fırat’ın doğusunda kontrol sağlamaya yönelik adımları, ocak ayı sonunda ABD güçlerinin tamamen çekilmesi süreciyle ve SDG’nin farklı bölgelere çekilmesiyle birlikte yeni bir güvenlik boşluğu yarattı. Bu boşluğun, örgüt tarafından kendi lehine kullanılmaya çalışıldığı ifade ediliyor.

sdfghyj
 Eskiden DEAŞ örgütünün kontrolü altında olan Rakka şehir merkezindeki yıkık bölgeden geçen bir kadın (Arşiv – AFP)

ABD’nin Suriye’nin doğusunda bazı üslerden çekilmesi, özellikle Harab el-Cir Üssü ve Rumeylan Üssü bölgelerinde geçici bir ‘operasyonel karmaşa’ yarattı.

DEAŞ tarafından yayımlanan haftalık en-Nebe dergisinde yer alan raporlara göre, Suriye genelinde hükümet güvenlik noktaları ve kontrol noktalarına yönelik saldırılarda artış yaşandı. Saldırıların hem el yapımı patlayıcılar hem de doğrudan silahlı baskınlar şeklinde gerçekleştiği aktarıldı. Söz konusu raporlarda, örgütün Mart 2026 boyunca Suriye’nin farklı bölgelerinde yaklaşık 22 saldırı gerçekleştirdiği, bu saldırıların hem askeri hedefleri hem de sivilleri kapsadığı ifade ediliyor.

Niteliksel hedeflere ulaşma yeteneği

Deyrizor’da Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı unsurlara ve kentin güney girişinde yer alan konuşlanma ve tahkimat noktalarına yönelik saldırı, örgütün hükümet kontrolündeki alanların derinliklerindeki askeri hedeflere ulaşabilme kapasitesini ortaya koyan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu durum, örgütün tamamen gerilla savaşına dayalı bir yapıya evrildiğine işaret ediyor. Küçük ve hareketli hücreler halinde faaliyet gösteren grupların, geniş çöl alanlarına yayılan bölgelerde hareket ettiği; coğrafyanın sağladığı avantajla nispeten güvenli sığınaklar bulabildiği belirtiliyor. Söz konusu alanların, yoğun ABD hava saldırılarına rağmen örgüt unsurları ve lider kadroları için hâlâ belirli ölçüde barınma imkânı sunduğu ifade ediliyor.

dbfd
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ’ın propaganda kolu el-Furkan Medyası tarafından yayımlanan ve Ebu Huzeyfe el-Ensari’ye atfedilen video mesaj, 5 Şubat 2026 tarihinde örgütün kendisini Suriye’deki yeni siyasi düzene karşı ‘tek meşru direniş gücü’ olarak yeniden tanımlama çabasını ortaya koydu. Söz konusu açıklamalar ve örgütün yayın organı en-Nebe dergisinin 12 Şubat 2026 tarihli 531. sayısında yer alan içerikler, örgütün ‘bekleme ve gözlem’ stratejisinden çıkarak ideolojik söylem üzerinden ‘kapsamlı bir fikrî saldırı’ aşamasına geçtiğini gösteriyor.

DEAŞ Sözcüsü, ‘yeni bir operasyon aşamasının başladığını’ duyurarak, hedefin doğrudan Şam’daki yeni yönetim yapısı olduğunu açıkladı. Bu yaklaşım, örgütün çöl bölgelerindeki savunma odaklı eylemlerden şehir merkezleri ve devlet kurumlarını hedef alan yıpratma stratejisine yöneldiğine işaret ediyor. En-Nebe dergisi son sayılarında Şam yönetimini sert şekilde eleştirdi. Yayınlarda ayrıca, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hedef alınırken, kendisi örgüt tarafından halen ‘Ebu Muhammed el-Culani’ ismi ile anılmaya devam ediliyor.

Askeri yeterliliğin sorgulanması

DEAŞ, Şera’nın cihatçı bir grup liderliğinden Şam’da devlet adamlığına geçişini ‘küresel cihat projesine karşı büyük ihanet’ olarak nitelendiriyor. Örgüt, bu söylem üzerinden özellikle ‘selefi-cihatçı’ çizgide kaldığını savunan unsurları etkilemeye çalışıyor. Hedef kitlenin, hem Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) içindeki bazı unsurlar hem de yeni Suriye ordusuna entegrasyon ve uyum politikalarından rahatsızlık duyan diğer silahlı gruplar olduğu belirtiliyor. Ayrıca örgüt, eski rejim döneminde sivillere yönelik ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen bazı askerî ve güvenlik yetkililerinin sisteme dahil edilmesini ve çatışma sonrası ‘uzlaşma politikalarını’ da eleştiriyor. Bunun yanında, Suriye’nin ABD öncülüğündeki terörle mücadele koalisyonuna katılımına ilişkin dini ve siyasi gerekçeleri de propaganda malzemesi haline getiriyor. Bu söylem hattı, örgütün sahadaki askeri faaliyetlerinin yanı sıra ideolojik düzeyde de yeni yönetim ve dönüşüm sürecini hedef alarak etki alanı oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.

sdfrg
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ, son dönemde yoğunlaştırdığı operasyonlarla birlikte yalnızca sahadaki askeri kapasiteyi değil, aynı zamanda yeni Suriye hükümetinin güvenlik sağlama yeteneğini de sorgulatmayı hedefliyor. Analizlere göre örgüt, şubat ortasından itibaren artan ve mart başında kısmen yavaşlayan saldırı dalgasını, hükümetin istikrar kurma kapasitesine dair şüphe oluşturmak için kullanıyor. Bu çerçevede örgütün söyleminde, mevcut yönetimin Şam’daki varlığının ABD çıkarlarıyla bağlantılı olduğu ve bunun örgüte karşı yürütülen savaşın devamı için gerekli görüldüğü iddiası öne çıkıyor. Aynı zamanda bu propaganda hattı, yeni yönetimi ‘meşruiyet sorunu’ üzerinden tartışmaya açmayı amaçlıyor. Şera üzerinden yürütülen bu anlatıda, onun hükümet içindeki konumunun uluslararası baskı ve özellikle ABD merkezli politikalarla bağlantılı olduğu öne sürülüyor. Örgüt, kendisini ise ‘İslami değerlere bağlı kalacak alternatif bir güç’ olarak sunarak, hem sahadaki unsurları hem de ideolojik olarak etkilenen grupları hedef alıyor. Bu söylemde ayrıca, siyasi kazanımlar karşılığında uluslararası meşruiyet arayışı ve terör örgütleri listesinden çıkarılma ihtimali gibi iddialar üzerinden yeni yönetimin ‘taviz verdiği’ algısı oluşturulmaya çalışılıyor.

Çelişkiler üzerine

DEAŞ, Şam yönetiminin daha önce uzun süre özerk yönetim ya da farklı güçlerin etkisi altında kalan bölgelere geri dönüşüyle ortaya çıkabilecek toplumsal çelişkiler üzerine hesap yapıyor. Bu bölgeler arasında kuzeydoğu Suriye’de SDG yönetimi altındaki alanlar ile kuzeyde uzun yıllar Türkiye destekli silahlı grupların kontrolünde kalan bölgeler bulunuyor. Örgütün, aşiretlerin merkezi yönetim politikalarına yönelik endişelerini kullanarak kendisini ‘koruyucu’ ya da ‘gizli müttefik’ gibi göstermeye çalıştığı belirtiliyor. Bu söylemde, olası güvenlik ihlallerine karşı alternatif bir güç olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ayrıca devletin eski rejim unsurlarını ve güney ile kıyı bölgelerindeki silahlı grupları takip etmeye odaklanmasının, doğu Suriye’de örgüte daha geniş bir hareket alanı bıraktığı ifade ediliyor. Coğrafi kontrolü büyük ölçüde daralmış olmasına rağmen DEAŞ’ın, esnek hücre yapılanması ve sınırlı da olsa süren insan kaynağı sayesinde varlığını sürdürebildiği; ayrıca finansal kapasitesinin de faaliyetlerini belirli ölçüde devam ettirmesine imkân verdiği değerlendiriliyor.

vdfv
Suriye’nin kuzeydoğusunda, DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın girişinde bulunan Suriye güvenlik güçleri mensupları, 21 Ocak 2026 (EPA)

DEAŞ’ın en önemli güç unsurlarından biri, merkezi komuta yapısının zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan aşırı adem-i merkeziyetçi örgütlenme modeli olarak öne çıkıyor. ‘Yetkilendirilmiş eyaletler’ üzerinden yürüyen bu yapı, üst düzey liderliğin etkisinin azalması ve sözde halifeliğin dördüncü lideri Ebu el-Hüseyin el-Hüseyni el-Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından daha da belirgin hale geldiği ifade ediliyor. Bu yapı sayesinde yerel hücreler, merkezi talimat beklemeden hem militan devşirme hem de saldırı planlama kapasitesine sahip oluyor. Bu durum, istihbarat takibini zorlaştıran bir esneklik sağlıyor. Örgütün ayrıca ‘küçük sığınaklar’ ve destek noktalarını yeniden oluşturduğu, özellikle Humus Çölü gibi engebeli bölgelerde faaliyetlerini sürdürdüğü belirtiliyor. Bu alanlarda kurulan yapılar, yıl içinde ABD hava saldırılarının hedefi oldu.

ABD güçlerinin 3-12 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirdiği 10 hava saldırısında, Suriye genelinde 30’dan fazla hedefin vurulduğu, özellikle Humus kırsalındaki Sahra es-Sahne ve doğu Humus’taki gaz sahaları çevresinin yoğun şekilde hedef alındığı bildirildi. ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte bu bölgelerde oluşan güvenlik boşluğu, örgütün yeniden hareket kabiliyeti kazanıp kazanamayacağına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Mülteci kamplarından militan toplama

DEAŞ, özellikle kamplarda büyüyen ya da ekonomik olarak ağır koşullarda yaşayan gençleri ve ergenleri hedef alarak kadro devşirme faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Bu süreçte şifreli platformlar ve modern dijital uygulamalar kullanılarak güvenlik takibinden uzak şekilde gençlere ulaşılmaya çalışıldığı belirtiliyor. Örgüt ayrıca, yeni siyasi dengeler içinde Şam yönetimi karşısında Sünni toplulukların dışlandığı algısını güçlendirmek için mezhepsel ve politik söylemlerden yararlanıyor.

dvdevfd
2019 yılında DEAŞ mensuplarının aileleri el-Bağuz’dan SDG kontrolündeki gözaltı merkezlerine nakledildi. (AFP)

Buna karşılık örgüt, sahada ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıya. Suriye hükümeti ile DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) arasında artan askerî koordinasyon, örgütün geçmişte kullandığı ‘uluslararası güçler arasındaki çelişkilerden yararlanma’ stratejisini büyük ölçüde zayıflatmış durumda. Ayrıca çöl coğrafyasının sağladığı avantajların da insansız hava araçları (İHA) ve gelişmiş termal takip sistemleri nedeniyle eskisi kadar etkili olmadığı ifade ediliyor. Bu teknolojiler, hem Suriye hükümet güçleri hem de DMUK tarafından etkin şekilde kullanılıyor.

Öte yandan DEAŞ, hükümetin ekonomik istikrarı sağlayamaması ve eski silahlı grupların kontrol ettiği bölgelerde tam meşruiyet kazanamaması ihtimaline de oynuyor. Özellikle Deyrizor bölgesinde aşiret yapısının hedef alınması, eski rejimle bağlantılı yerel isimlerin gözaltına alınması ve petrol kaynakları üzerindeki anlaşmazlıklar, örgütün istismar etmeye çalıştığı gerilim alanları arasında yer alıyor.

Sahadaki güç dengesi değişti

Suriye İçişleri Bakanlığı’nın şubat ayı sonlarında ordu birlikleriyle koordinasyon içinde başlattığı ‘güvenlik temizliği’ operasyonunun ardından, sahadaki inisiyatif dengelerinde belirgin bir değişim yaşandığı bildiriliyor. Operasyon kapsamında, Hama’nın doğu kırsalı ve orta çöl bölgesi başta olmak üzere geniş çaplı tarama faaliyetleri yürütüldü. Ayrıca Halep çevresi ve Suriye kıyı şeridinde de baskınlar gerçekleştirildi. Mart ayının ilk haftasında güvenlik güçleri, Halep içinde askeri hedeflere yönelik büyük bir saldırı planını engellediğini ve kıyı bölgeleri ile Humus kırsalında üç uyuyan hücreyi çökerttiğini açıkladı. Bu operasyonların, DEAŞ’ın yerel destek ağını zayıflattığı ve saha ile üst kademe arasındaki iletişimi aksattığı belirtiliyor.

sdvfb
Suriye güvenlik güçleri, Halep’in doğusundaki es-Sefira köyünde bir DEAŞ hücresine baskın düzenledi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Mart ortasına gelindiğinde ise sahada ‘operasyonel gerileme’ olarak tanımlanan bir tablo ortaya çıktı. Saldırıların, 2024 sonlarından bu yana görülmemiş seviyelere düştüğü ifade ediliyor. Bu süreçte küçük grupların, artan güvenlik baskısından uzaklaşmak amacıyla Rakka ve Deyrizor kırsalındaki daha izole bölgelere çekildiği değerlendiriliyor. Buna karşılık yerel raporlar, finansman ve temel gıda ile sağlık malzemelerindeki ciddi sıkıntılar nedeniyle örgüt mensuplarının bazı bölgelerde Suriye makamlarıyla ‘uzlaşma’ ya da teslim olma girişimlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

‘Besleyici ortam’ arayışı

DEAŞ üzerine araştırmalarıyla bilinen Zeynelabidin el-Ukaydi, Fırat’ın doğusundaki gelişmelere ilişkin değerlendirmesinde örgütün önceki dönemde SDG’ye yönelik Arap aşiretlerinin hoşnutsuzluğunu kullandığını, ancak son anlaşma sonrasında bölgede kalan alanların büyük ölçüde Kürt nüfuslu hale gelmesinin örgüt için uygun bir zemin oluşturmadığını ifade etti. Bu durumun, örgütün faaliyetlerini başka bölgelere kaydırmasını açıkladığı belirtiliyor.

El-Ukaydi ayrıca, tüm risklere rağmen örgüte katılımda gözle görülür bir artış olduğunu ve bunun güvenlik açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı. Buna karşın, Suriye hükümetinin geçmişte örgüt hücrelerini takip etme konusunda önemli bir deneyime sahip olduğu da hatırlatılıyor.

El-Ukaydi, örgüt mensuplarının ailelerin bulunduğu el-Hol Kampı dosyasının kapatılması ve hükümetin Fırat’ın doğusunda daha güçlü kontrol sağlamasının, örgütün propaganda ve radikalleştirme faaliyetlerini kısıtlayabileceğini belirtti.

Bununla birlikte, Cezire bölgesinin güvenlik açısından hâlâ zor bir alan olduğu, yaşam koşullarının kötüleşmesi, hizmet eksiklikleri ve uyuşturucu ticaretinin yaygınlaşmasının örgüt tarafından istismar edilen başlıca zeminler arasında yer aldığı ifade ediliyor.

DEAŞ’a yakın kaynakların, el-Hol Kampı dosyasının kapatılmasının örgütün hükümete yönelik saldırılarını durdurması şartına bağlandığını aktardığı belirtiliyor. Bu iddialar, sahadaki gerilimin yalnızca askeri değil, aynı zamanda pazarlık ve karşılıklı baskı unsurları içerdiğini gösteriyor.

Suriye ordusundan Albay Muhammed el-Amir ise yaptığı açıklamada, Suriye’nin doğusunda örgütle bağlantılı olduğu değerlendirilen bazı ‘aşiret bağlantılı aracı yapılar’ bulunduğunu ifade etti. Bu yapıların, güvenlik güçleri ile bazı örgüt mensupları arasında temas kurulmasında ve teslim süreçlerinin yönetilmesinde rol oynadığı belirtildi.

Yetkili, bazı kişilerin gözaltına alındığını, bazılarının ise gözetim altında tutulduğunu aktararak, devletin DEAŞ varlığını sona erdirmek için güvenlik ve istihbarat operasyonları, hücre yapılanmalarının tespiti ve dağıtılması gibi tüm araçları kullandığını vurguladı.

Yönetimin maliyetlerini artırma potansiyeli

DEAŞ açısından, yetkililerin ne kadar yoğun çaba sarf ettiği fark etmeksizin Şam yönetimini asgari düzeyde de olsa rahatsız etme kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığı değerlendiriliyor. Örgütün mevcut aşamada hedefinin geçmişte olduğu gibi geniş toprak kontrolü kurmak olmadığı, bunun yerine yönetim maliyetini hem siyasi hem de güvenlik açısından artırmak olduğu ifade ediliyor. Bu yaklaşım, doğrudan toprak tutmaktan ziyade sürekli bir yıpratma stratejisine işaret ediyor. Gözlemlere göre DEAŞ, köy ya da kentleri kontrol altına alabilecek veya geniş çaplı çatışmalara girebilecek bir kapasiteden uzak durumda. Buna rağmen küçük ölçekli saldırılar ve istikrarsızlık yaratan eylemlerle varlığını sürdürmeye çalıştığı belirtiliyor.

sdvd
Deyrizor’un doğusundaki Elbukemal’de güvenlik güçleri tarafından bir DEAŞ mensubu yakalandı. (Arşiv – Suriye İçişleri Bakanlığı)

Dikkat çeken bir diğer unsur ise mart ayının son haftasında gerçekleştirilen sınırlı saldırıların, saldırıdan çok savunma odaklı bir nitelik taşıması oldu. Bu eylemlerin, büyük çaplı hedefler yerine çöl bölgelerinin çevresindeki küçük devriyelere ya da terk edilmiş noktalara yöneldiği belirtiliyor. Bu tablo, DEAŞ içinde planlama ve koordinasyon kapasitesinde bir zayıflamaya işaret ederken, örgütün daha bütünlüklü operasyonlar yürütmekten uzaklaştığını gösteriyor. Uzmanlara göre bu değişim, örgütün sahada somut kazanımlar elde etmekten ziyade, varlığını sembolik düzeyde sürdürmeye odaklandığını ortaya koyuyor.

Saklanma ve yeniden inşa

5 Nisan itibarıyla elde edilen verilere göre DEAŞ, ‘durgunluk’ olarak tanımlanan bir evreye girmiş durumda. Bu evre; çatışma hatlarından kısmi çekilme, liderlik yapısının yeniden düzenlenmesi ve geleceğe yönelik seçeneklerin değerlendirilmesiyle karakterize ediliyor. Uzmanlar, bu sürecin örgütün geçmişte Irak’ta 2007 sonrası dönemde uyguladığı ‘saklanma ve yeniden yapılanma’ stratejisine benzer olabileceğini belirtiyor. Buna göre örgüt, büyük kayıpların ardından bir süre geri çekilip, güvenlik sistemlerindeki boşlukları yeniden değerlendirme eğilimi gösteriyor.

Analizlere göre, yaşam koşullarındaki kötüleşme, temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışı ve hizmetlerdeki gerileme, örgütün yeniden eleman kazanması için zemin oluşturabilir. Buna karşın, Suriye hükümetinin birleşik bir ulusal ordu oluşturması, silahlı grupları entegre etmesi ve silah kullanımını devlet kontrolüne alması halinde bu alanın daralabileceği ifade ediliyor. Özellikle Fırat’ın doğusu ve Cezire bölgesinde ekonomik ve güvenlik istikrarının sağlanması, örgütün hareket alanını ciddi şekilde sınırlayabilecek bir faktör olarak görülüyor. Genel değerlendirmelere göre DEAŞ 2026 yılında ‘kontrol gücü’ algısını büyük ölçüde kaybetmiş olsa da, mücadele iradesini tamamen yitirmiş değil. Örgütün Şera ve Şam yönetimine yönelik saldırılarının ise yeni devlet yapısının varlığına yönelik tehdit algısının bir yansıması olduğu değerlendiriliyor.

Çift test

Sonuç olarak, DEAŞ’ın faaliyetlerindeki görece düşüşün tek bir nedene bağlanamayacağı; güvenlik, saha ve ekonomik faktörlerin birikimli etkisiyle şekillenen yeni bir çatışma evresine işaret ettiği değerlendiriliyor. Suriye güvenlik güçlerinin yoğun operasyonlarının örgütün iç yapısında ciddi bir bozulmaya yol açtığı, bazı bölgelerden kısmi çekilmeyi zorunlu hale getirdiği belirtiliyor. Ancak bu geri çekilme yalnızca saldırı kapasitesindeki zayıflamayla değil, aynı zamanda örgütün yeniden yapılanma sürecine girmesi ve doğrudan çatışma temelli yöntemlerden kısmen uzaklaşmasıyla da açıklanıyor.

Buna karşılık sahadaki bazı göstergeler, örgütün uyum sağlama kabiliyetini tamamen kaybetmediğine işaret ediyor. Özellikle Deyrizor ve Rakka arasındaki çöl hattı ile sınır bölgelerinde küçük hücrelerin hâlâ aktif olduğu ifade ediliyor. Bu durum, mevcut aşamanın geçici bir yeniden konumlanma süreci olabileceği, örgütün ise doğrudan takipten kaçınarak iç ağlarını yeniden kurma ve stratejik seçeneklerini gözden geçirme aşamasında olduğu yönünde yorumlanıyor.

dvfv
Suriye güvenlik güçleri mensupları (AFP – Arşiv)

Geçmiş deneyimler, DEAŞ’ın daralma dönemlerini yeniden konumlanma için kullandığını ve güvenlik ya da siyasi düzeydeki olası boşluklardan faydalanarak faaliyet alanını yeniden genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bölgesel koşulların da zaman zaman örgütün lojistik hatlarını yeniden kurmasına veya alt yapılanmalarla temasını artırmasına imkân tanıyabileceği değerlendiriliyor.

Bu çerçevede önümüzdeki dönem, Suriye güvenlik güçlerinin şubat ayından bu yana elde ettiği kazanımları koruyup koruyamayacağının test edileceği bir süreç olarak görülüyor. Aynı zamanda örgütün de maruz kaldığı çok yönlü baskılara karşı ne ölçüde dayanabileceği bu dönemde ortaya çıkacak. Analistlere göre örgüt ya mevcut durgunluk halini sürdürerek zamanla etkisi sınırlı, marjinal bir yapıya dönüşecek ya da tamamen açık çatışmaya girmeden, küçük ve seçici saldırılarla varlığını yeniden görünür kılmaya çalışacak.

Her iki senaryoda da mevcut veriler, önümüzdeki aylarda Suriye’nin kuzey ve orta bölgelerinde güvenlik tablosunu belirleyecek kritik bir döneme girildiğine işaret ediyor. Bu süreç, devlet ile DEAŞ arasındaki mücadelenin gelecekteki seyrini de şekillendirecek.


Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)
TT

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci, Lübnan’ın “kendi kaderini belirleme hakkını başkalarının hesaplarından bağımsız olarak kademeli biçimde yeniden kazanmaya başladığını” belirtti. Recci, Lübnan devletinin “müzakere konusunda tek yetkili merci” olduğunu ifade ederek, ülkesinin “hiç kimseye bağlı olmadığını ve herhangi bir eksenin elinde bir koz olmadığını” söyledi.

Recci, devletin yeniden inşa için mali ve siyasi destek sağlama çabalarının, içeride Hizbullah tarafından engellendiğini savunarak, bu yapının “güneydeki köylerin ve sakinlerinin kaderiyle ulusal çıkarla ilgisi olmayan hedefler uğruna kumar oynadığını” dile getirdi.

“Egemenliğin yeniden tesis edilmesi öncelik”

Recci, bugün ulusal önceliğin tam egemenliğin yeniden tesis edilmesi olduğunu belirterek, savaşın sona erdirilmesi ve toprakların geri alınması amacıyla Lübnan devletinin İsrail ile müzakere etmesinde “utanılacak bir durum olmadığını” söyledi.

Aynı zamanda bazı Arap ülkelerinde ortaya çıkarılan ve Hizbullah ile bağlantılı olduğu belirtilen sabotaj hücrelerini kınayan Recci, Arap ülkelerinin güvenliğini hedef alan eylemleri de reddetti.

Müzakerelerin devlet tekelinde olması

Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad ile İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ikinci doğrudan görüşme gerçekleştirildi. Görüşmede ateşkesin uzatılması ve müzakere takvimi ele alındı. Bu süreç, 1993’ten bu yana ilk doğrudan temas olma özelliği taşıyor.

Recci, İran’ın Lübnan’ı “devletin ve halkın tercihi olmayan bir savaşa sürüklediğini” savunarak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın doğrudan müzakere yolunu seçmesinin önemli bir adım olduğunu ifade etti. Bu adımın yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda ulusal karar alma mekanizmasının yeniden tesisi açısından kritik olduğunu söyledi.

sdvdfevf
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, geçtiğimiz Şubat ayında Dışişleri Bakanı Yusuf Recci ile yaptığı görüşmeden bir kare

Recci ayrıca Lübnan’ın artık İran’dan bağımsız bir siyasi çizgi izlediğini ve ulusal çıkarlarının İran ile ilgili müzakerelere bağlı olmadığını belirtti.

Lübnan artık çatışma sahası olmayacak

Recci, Lübnan’ın artık bölgesel hesaplaşmaların sahası olmasını kabul etmeyeceklerini belirterek, geçmişte bu durumun ülkeye “yıkım, izolasyon ve ekonomik çöküş” getirdiğini söyledi.

Müzakerelerin hedefleri

Recci, müzakerelerin temel hedefinin sınır, güvenlik ve insani meselelerin çözümü olduğunu ifade ederek, müzakerenin “teslimiyet değil, ulusal çıkarları savunmanın bir aracı” olduğunu vurguladı.

Güç dengesinin yalnızca askeri unsurlarla ölçülemeyeceğini belirten Recci, devletin meşruiyeti, ulusal birlik, uluslararası destek ve diplomasi kapasitesinin de belirleyici olduğunu söyledi.

“Silah yalnızca devlette olmalı”

Recci, Lübnan’ın devlet dışı silahlı yapılara karşı gerekli adımları geciktirdiğini belirterek, özellikle Hizbullah’ın silahlarının devlet kontrolüne alınması gerektiğini ifade etti.

“İki silah, iki egemenlik ya da iki savaş-karar merkeziyle bir devlet var olamaz” diyen Recci, devlet dışı silahların ülkeyi korumadığını, aksine kayıpları artırdığını savundu.

Savaşın bilançosu ağırlaştı

Recci, 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını genişlettiğini ve birçok köyün yıkıldığını belirterek, bu durumun “kontrolsüz silah politikasının başarısızlığını ortaya koyduğunu” söyledi.

Arap ülkelerine yönelik saldırılara tepki

Recci, Hizbullah ile bağlantılı sabotaj ağlarının ortaya çıkarılmasını sert şekilde kınayarak, Lübnan’ın ilgili ülkelerle güvenlik ve yargı alanında iş birliğine hazır olduğunu belirtti.

Hizbullah güney halkının kaderiyle oynuyor

İsrail’in güneydeki sınır köylerinde patlamalara devam ettiğini belirten Recci, hükümetin diplomatik yollarla İsrail’in tamamen çekilmesini ve yerinden edilenlerin geri dönüşünü sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ancak bu çabalara rağmen Hizbullah’ın politikalarının süreci zorlaştırdığını savunan Recci, güneydeki yıkımın “ulusal bir muhasebe gerektirdiğini” ifade etti.

Recci, Lübnan’ın artık “başkalarının savaşlarını, projelerini ve yıkım getiren sahte zafer söylemlerini taşıyamayacağını” belirterek, geleceğin “devlet, egemenlik ve adil barış” temelinde kurulması gerektiğini sözlerine ekledi.


Gazze 2005’ten bu yana ilk kez sandık başına gidiyor

Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
TT

Gazze 2005’ten bu yana ilk kez sandık başına gidiyor

Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)
Salı günü Gazze'nin merkezindeki Deyr el-Belah’ta iki Filistinli kadın yerel seçimlerdeki oy kullanma talimatlarını okurken (AFP)

Filistin Merkezi Seçim Komisyonu, 2005 yılından bu yana Gazze Şeridi'nde düzenlenecek ilk yerel seçimler için yoğun hazırlıklar yürütüyor. Önümüzdeki cumartesi günü Batı Şeria ile eş zamanlı olarak başlayacak seçimler için Filistin Yönetimi, İsrail savaşının ardından Gazze'nin en az hasar gören bölgesi olarak belirlenen Gazze'nin orta kesimlerindeki Deyr el-Belah şehrini seçimlerin yapılacağı tek bölge olarak seçti.

Gazze'de yerel seçimler son olarak 2005 yılında düzenlenmişti. O seçimlerde Hamas oyların çoğunluğunu kazanmıştı. O tarihten 2023 yılına kadar Hamas, yerel komite ve belediyelerin üyelerini bizzat atayıp onaylıyordu.

Seçimlerde şehrin aşiret ve koalisyonlarını temsil eden 4 liste yarışıyor. Hamas bu seçimlerde ne bir aday gösterdi ne de yarışanlardan herhangi birini desteklediğini açıkladı.

Gazze Yüksek Seçim Komisyonu'nun bölge direktörü Cemil el-Halidi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, seçim sürecinin tamamının Filistin sivil polisi tarafından -ki bu fiilen Hamas hükümetine bağlı polis gücü oluyor- güvence altına alındığını söyledi.

Merkezi Seçim Komisyonu, nüfus kayıtlarına göre Deyr el-Belah'ta oy kullanma hakkına sahip olanların sayısının yaklaşık 70 bin 449’a ulaştığını ve bu seçmenlerin 12 sandık merkezinde oylarını kullanacaklarını açıkladı.