Şam-SDG müzakerelerinin başarısız olmasının perde arkasında ne var?

Şam-SDG müzakerelerinin başarısız olmasının perde arkasında ne var?
TT

Şam-SDG müzakerelerinin başarısız olmasının perde arkasında ne var?

Şam-SDG müzakerelerinin başarısız olmasının perde arkasında ne var?

Abbas Şerife

Suriye’de yeni yönetimin lideri Ahmed eş-Şara, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile arasında bu ayın başlarında Fırat'ın doğusu ve SDG'nin kaderini görüşmek üzere Şam'da yapılan toplantının ardından birkaç gün önce “Suriye'de yabancı savaşçı grupların varlığını kabul edemeyiz” açıklamasında bulundu. PKK ve YPG'yi “DEAŞ meselesini kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmakla” suçlayan Şara'nın açıklaması müzakere sürecindeki büyük zorlukları yansıtırken başarısızlığın ve çözüm için alternatif yol arayışlarının sinyalini veriyordu.

İşte tarafların müzakereleri yürütürken kullandığı bazı kartlar, her iki tarafın sunduğu yol haritası, müzakerelerin çökmesi halinde Şam'ın yöneleceği alternatif seçenekler ve SDG'nin bu konudaki tercihleri:

Taraflar çözümü nasıl algılıyor?

Ahmed eş-Şara güçlü kartlarla ve rejimin düşmesiyle sonuçlanan ezici bir zaferle desteklenen net bir yol haritasıyla müzakere masasına otururken Mazlum Abdi, meydana gelen değişiklikleri, uluslararası ve bölgesel havanın yeni duruma doğru tersine döndüğünü ve bölge ülkelerinin yeni yönetimin Şam üzerindeki kontrolünü memnuniyetle karşıladığının farkına varamadan eski rejimle müzakere ederken elinde tuttuğu kartlarla masaya geldi.

Mazlum Abdi’nin iki kırmızı çizgisi vardı. Bunlardan birincisi, özel bir idari statüye ve diplomatik temsilciliği kabul etme ve ülkelerle anlaşmalar imzalama noktasına kadar geniş yetkilere sahip olan Özerk Yönetimin statüsünü korumak. Ancak bu hayali kanton, SDG'nin temsil ettiği varsayılan Kürtlerin özerk yönetim talepleriyle hiçbir ilgisi olmayan bir Arap çoğunluğa sahip. Dini ya da ulusal bir temelde tanımlanmayan bu kanton, yalnızca demokratik ulus fikrine dayanıyor. Burada SDG yeni bir siyasi kimlikle karşı karşıya. Zira demokratik ulusu oluşturan Fırat'ın doğusundaki halklardır ve SDG en başta Kürtlerin temsilcisi olduğunu reddediyor.

Mazlum Abdi ayrıca SDG'yi güvenlik ve askeri unsurları bakımından Şam'daki Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'na resmi, ancak sadece itibari olarak bağlı bağımsız bir oluşum olarak muhafaza etmek istiyor. Bu da ordu içinde bir ordu oluşturmak anlamına geliyor.

Abdi’nin Şam’a sunabileceklerine gelince ülkenin doğusundaki petrol ve doğalgaz kaynaklarının bir kısmının yanı sıra Şam'ın Türkiye ve Irak sınırında konuşlanmasını sağlayabilir, DEAŞ dosyasını ve bazı devlet kurumlarını Şam'a devredebilir. Bu da SDG projesinin olduğu gibi kalacağı ve SDG'nin nominal olarak Şam'a bağlı olması nedeniyle Şam'ın Suriye'nin egemenliğini korumak için Türkiye ile karşı karşıya gelmesi gerektiği anlamına geliyor.

SDG ile müzakerelerin çıkmaza girmesi halinde Şam, ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin desteğini kaldırarak SDG'ye baskı yapabilir.

Bu talepler, SDG'nin geçtiğimiz yıllarda Esed rejimiyle müzakere ettiği taleplerle tamamen aynı. Bu da SDG'nin meydana gelen tüm değişiklikleri önemsemediğini ve Şam'a karşı katı bir duruş sergilemeye devam ettiğini gösteriyor.

Öte yandan Ahmed eş-Şara Fırat'ın doğusu ve SDG meselesinin çözümü için silahların devlete teslim edilmesi ve silahların devletle sınırlandırılması, SDG güçlerinin askeri bir yapı olarak değil, Savunma Bakanlığı ve kurulacak yeni ordunun üyeleri olarak orduya dahil edilmesi, yabancı uyruklu savaşçıların Fırat'ın doğusundan çıkarılması, Fırat'ın doğusundaki tüm devlet kurumlarının, petrol ve doğalgaz kaynaklarının yanı sıra DEAŞ dosyasının ve Uluslararası Koalisyonla koordinasyonun Şam'a devredilmesi gibi çeşitli adımları kapsayan oldukça esnek bir yol haritası sundu.

Şarku’l Avsat’ın  Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şam, PKK ile bağlantılı Suriyeli SDG üyelerinin statüsünü çözmeyi ve Türkiye'nin PKK ile bağlantılı vatandaşlarının peşine düşmesini durdurmayı taahhüt ediyor. Şara ayrıca yerinden edilmiş Kürtleri Afrin'e ve sürüldükleri tüm bölgelere geri dönmelerini sağlama, Suriye'deki Kürtlerin kültürel ve siyasi haklarını garanti altına alma ve Kürtlerin ulusal diyaloga ve siyasi sürece katılmalarını sağlama sözü verdi. Bu harita, Türkiye'nin çekincesine rağmen ABD yönetimi ve Avrupa Birliği'nin (AB) takdirini kazanmış görünüyor. Bu da SDG'nin bu haritayı reddetmesi halinde ABD ve Avrupa'nın desteğini kaybedeceği ve Şam'ın sorunu başka yollarla çözme konusunda serbest kalacağı anlamına geliyor.

Şam’ın ve SDG’nin elindeki alternatifler

Şam'ın Fırat'ın doğusu meselesini çözmek ve Suriye coğrafyasını birleştirmek amacıyla Şam'ın teklifinin reddedilmesi nedeniyle ABD ve Avrupa'nın SDG'ye verdiği desteği kaldırarak SDG üzerinde baskı kurmak ve Kürt Ulusal Konseyi gibi Kürt bileşeninin tarihi hakları konusunda kendisiyle müzakere edecek bir Kürt siyasi alternatifi aramak ve SDG'yi müzakere masasına geri döndürmek için Türkiye ve Suriye Milli Ordusu (SMO) gruplarını sınırlı askeri baskı uygulamak üzere serbest bırakmak gibi çeşitli seçenek ve alternatiflere yönelmesi muhtemel. Şam ayrıca SDG içindeki, özellikle Kandil kanadı ile Suriye kanadı arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanacak ve Suriye kanadının Kandil kanadı karşısındaki konumunu güçlendirecektir. Şam ayrıca SDG'nin sayısal gücünün yarısından fazlasını oluşturan Deyrizor Askeri Konseyi, Rakka Devrimcileri ve Sanadid Güçleri gibi SDG içindeki Arap oluşumlarla da iletişim kanalları açacak ve onlarla SDG liderliğinden uzak özel anlaşmalar yapmaya ve Savunma Bakanlığı içindeki statülerini düzenlemeye çalışacaktır. Hatta Şam bu adımları atmaya başladı bile.

SDG, Şam ile müzakere masasında elini güçlendirmek amacıyla devlet kurumlarının inşasını sekteye uğratmayı ve kaynaklarını kontrol etmeyi bir baskı kartı olarak kullanma politikası uyguluyor.

Öte yandan SDG, kendisini Suriyeli olmayan taraftar milliyetçi çıkarlar için yönetilen bir sistem projesiyle ilgili olarak görmeyen gizli bir Arap devrimine karşı savunmasız olduğu için büyük zorluklarla karşı karşıya. Bununla birlikte onu yabancı ve Suriyeli olmayan bir güç olarak gören Suriyeli Kürtlerin temsilciliğiyle ilgili olarak bir meşruiyet krizi yaşıyor. Suriyeli Kürtler, SDG'yi, Mazlum Abdi'nin Erbil ziyaretine ve Suriyeli Kürtlerin taleplerini SDG’nin öncülüğünde bir araya getirmek için Mesud Barzani ile görüşmesine (ancak görüşme başarılı olamadı) rağmen isteklerini ifade edemeyen melez bir yapı olarak görüyorlar, ancak toplantı başarılı olmadı. SDG ayrıca, özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın görevi devralmasıyla birlikte ABD'nin yakında Suriye topraklarından çekilmesinin yarattığı sorunla da karşı karşıya. Çünkü ABD, SDG’yi terk edebilir. Bu da SDG’nin uluslararası korumadan mahrum kalacağı, dolayısıyla başka bir krize kapı aralanacağı, yani Türkiye’nin yakında SDG'nin inşa ettiği tüm yapıları yok edebilecek bir operasyon başlatması anlamına geliyor. En büyük kriz ise SDG'nin kararlarının temelde İran'la bağlantılı olan Kandil kanadı tarafından kontrol ediliyor olması. Bu yüzden eğer SDG, Batılı ülkelerin himayesini kaybederse İran'ın bir kolu haline gelecek.

xscdfgtr
SDG lideri Mazlum Abdi bir röportajı sırasında, 19 Aralık 2024 (Reuters)

Bu zorluklar karşısında SDG’nin elinde DEAŞ kartı ve kontrol ettiği Suriye’nin kaynakları dışında pek bir şey yok. Burada SDG'nin ABD'nin Suriye'den çekilmemesi için özellikle de Şam'ın bu dosyayı devralma ve DEAŞ'la mücadeleye devam etme sözü vermesinden sonra, DEAŞ kartını kullanması ve bir güvenlik kaosu ortamı yaratması ölümcül bir hata olur. Zira DEAŞ dosyası, diğer tüm örgütlerin dosyalarına uygun olarak kapatılması gereken bir dosyadır. Ülke kaynaklarına ve servetine gelince, Şam yönetimine siyasi tavizler vermesi için bu kaynaklarla şantaj yapmak da hata olur. Çünkü böyle bir adım, kaynaklardan mahrum olan Suriye halkı ile ahlaki bir krizle ve SDG'ye karşı hiçbir sempatinin kalmamasıyla sonuçlanır.

Ancak en ölümcül hata, özellikle Türk yapımı Bayraktar insansız hava aracına (İHA) karşı İran'dan uçaksavar ve İHA’ların SDG'ye ulaştığına dair bilgiler gelirken SDG'nin şu anda Suriye'nin kuzeydoğusunda üstünlüğü elinde bulunduran Kandil kanadı aracılığıyla, Suriye'deki nüfuzunu kaybeden İran gibi bölgesel bir müttefik arayışına girmesi olacaktır. SDG İran’dan alınan bu silahları şu an, SMO ile Menbiç ve Tişrin Barajı çevresindeki çatışmalarda kullanıyor.

SDG bir iç kriz ve Şam'la uzlaşmak, Türkiye karşıtlığına bir son vermek ve Suriye devletinin kurumlarına dahil olmak isteyen yerel kanat ile Suriyeli Kürtlerin davasını sahiplenerek Suriye'yi uluslararası ve bölgesel bir çatışma arenasına dönüştürmekte ve İran'ın gündemlerini hayata geçirmekte ısrar eden Kandil kanadı arasındaki bir gerilimle karşı karşıya. SDG'nin Şam'la müzakere masasına döndüğünde, Şam'la müzakerelerindeki uzlaşmazlığı bunun kanıtı olurken SDG, bölgede meydana gelen yerel ve bölgesel değişikliklerin farkına varmaksızın Suriye rejimine daha önce sunduğu talepleri bir kez daha ısıtıp ortaya koyuyor.

SDG, devlet kurumlarının inşasını sekteye uğratma, kaynaklarını kontrol etme ve Şam ile müzakere pozisyonunu güçlendirmek için bunları bir baskı kartı olarak kullanma politikasını benimsiyor. Ancak mesele SDG'nin de diğer güçler gibi bir sonraki aşamayı, yani farklı ideolojileri, milliyetleri ve mezhepleriyle tüm alt-devlet sistemlerinin varlığını sona erdirmeye odaklanan aşamayı anlayamamasında yatıyor. Bölge, bu dosyayı tamamen kapatmaya doğru ilerliyor gibi görünüyor.

SDG'nin geleceği büyük ölçüde bölgesel ve yerel değişkenleri doğru okuyabilmesine, bugüne kadar elde ettiği her şeyi kaybetmemek için Şam ile hızlı bir çözüm arayışına girmesine ve bu kazanımları Suriye ulusal projesi içinde kendi kararını ve kaderini belirleyerek taçlandırmasına bağlı.

Yakın vadede SDG'nin önündeki tek seçenek, Suriye siyasi ortamında hayatta kalmasını sağlamak için ülkenin kaynakları ve silah dosyası açısından önemli tavizler vermek ve Savunma Bakanlığı’na bağlı güçlere katılmak olabilir.



Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.


İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
TT

İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)

Associated Press'in (AP) haberine göre, İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, perşembe günü "Sevide bölgesinde Dürzi vatandaşlarına yönelik saldırılar"a karşılık olarak gece boyunca Suriye hükümetine ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İsrail ordusu, Suriye'nin güneyindeki askeri yerleşkelerde bulunan bir komuta merkezini ve silahları hedef aldığını da sözlerine ekledi.

Açıklamada, İsrail ordusunun "Suriye'deki Dürzilere zarar gelmesine izin vermeyeceği ve onları korumak için çalışmaya devam edeceği" vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu saldırı, İsrail-ABD-İran çatışmasının başlamasından bu yana Suriye'ye yapılan ilk İsrail saldırısı olarak değerlendiriliyor.