Eski anlaşmalar ve yeni gerçekler arasında Trump'ın Ortadoğu politikası

ABD’nin Cumhuriyetçi yönetimi, İbrahim (Abraham) Anlaşmalarının uygulanması ve başka ülkelerle de imzalanması için daha çok çalışacak

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump Washington'da İbrahim Anlaşması’nı imzaladıktan sonra, 15 Eylül 2020 (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump Washington'da İbrahim Anlaşması’nı imzaladıktan sonra, 15 Eylül 2020 (Reuters)
TT

Eski anlaşmalar ve yeni gerçekler arasında Trump'ın Ortadoğu politikası

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump Washington'da İbrahim Anlaşması’nı imzaladıktan sonra, 15 Eylül 2020 (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump Washington'da İbrahim Anlaşması’nı imzaladıktan sonra, 15 Eylül 2020 (Reuters)

Akil Abbas

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'daki ilk gününde Oval Ofis'te gazetecilere ve yetkililere yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Gazze'nin fotoğraflarına baktım, devasa bir yıkım alanı gibi görünüyor. Farklı bir şekilde yeniden inşa edilmeli. Gazze ilginç, harika bir yer. Deniz kıyısında, havası çok güzel… Gazze'de fantastik şeyler yapılabilir.”

Trump, gayrimenkul alanında da profesyonel geçmişe sahip bir iş adamı diliyle, yıkıma uğramış Gazze Şeridi’ni, ticari karlılığın hakim olduğu bir ekonomik vizyon ile alırken Gazze'nin gelecekte bir turizm merkezi olabileceğini söyledi. Trump’ın önümüzdeki dört yıl boyunca izleyeceği politikalar Gazze'ye, Filistin-İsrail çatışmasının geleceğine ve Aksa Tufanı Operasyonu'nun halen açık olan sonuçları çerçevesinde ABD’nin Arap dünyasıyla ilişkilerine dair pek çok şeyi belirleyecek olan bu adamın sözlerinde siyaset kendine yer bulamadı.

Trump, bu açıklamalardan günler sonra Gazze Şeridi ‘temizlenene’ ve farklı bir şekilde yeniden inşa edilene kadar yaklaşık bir buçuk milyon Filistinliyi Gazze Şeridi'nden Ürdün ve Mısır'a gönderme talebine ilişkin provakatif sözlerini sarf ederken Gazze Şeridi’nin ‘devasa bir yıkım alanı’ olduğuna dair emlakçı üsluplu ifadesini yineledi. Yeni bir binayı, binanın düzgün bir şekilde tamamlanmasını engelleyebilecek eski sakinlerini rahatsız etmeden inşa etmeyi amaçlayan müteahhitlerin soğukkanlılığıyla konuya yaklaşan Trump, Gazzelilerin Mısır ya da Ürdün'e gönderilmesini “kısa ya da uzun bir tatil” olarak tanımladı!

Trump'ın mantığına göre toprağın duygusal ya da tarihi bir değeri olamaz. Ona göre toprak, sadece yaşanacak bir yerden ibaret. Bir müteahhidin isteklerine ve işin gereklerine göre değiştirilebilir, terk edilebilir ve geri dönülebilir. Toprağın ulusal anlamı ile ekonomik anlamı arasındaki bu sorunlu ayrım, Trump yönetiminin Arap-İsrail çatışmasını ele alma konusundaki siyasi vizyonunun özünü de temsil ediyor. Bu vizyon, Trump’ın ilk başkanlık döneminden (2017-2021) daha organize ve disiplinli görünen yeni bir Trump yönetimi altında İbrahim Anlaşmalarının daha büyük bir ivmeyle yeniden başlatılması yoluyla daha da anlaşılır hale gelecek.

İbrahim Anlaşmaları ABD’nin temel taşlarından biri

Trump’ın ABD Başkanı olarak resmen göreve başlamasından yaklaşık bir hafta önce, Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz, Trump'ın ekonominin siyasetin önüne geçtiği ve siyaseti yeniden tanımladığı Ortadoğu vizyonundan daha açık bir şekilde bahsetti. Waltz, “Başkan Trump'ın görev süresinin sonuna kadar altyapı projelerinden, su tesislerinden, demiryollarından, fiber optik kablolardan, elektronik bilgi merkezlerinden bahsetmek istiyorum... Dininiz ve geçmişiniz ne olursa olsun, aileniz ve çocuklarınız için daha iyi bir yaşam istiyorsunuz. Bunu ne kadar çok yaparsak, bu tarihi adaletsizlikleri o kadar çok geride bırakırız. Bunu umuyoruz. Özellikle Başkan Trump'ın anlaşma yapma becerisi ile bu tamamen başarılabilir hale geliyor” ifadelerini kullandı.

İbrahim Anlaşmaları ile sıradan normalleşme anlaşmaları arasındaki en önemli fark, İbrahim Anlaşmalarının Arap-İsrail çatışmasının çözümüne ilişkin uluslararası kararlarda benimsenen yönün tam tersi istikamette ilerlemesidir.

Waltz, Trump yönetimi altında İbrahim Anlaşmalarının yeniden başlatılmasından bahsederken, bunları Arap-İsrail çatışmasını çözmenin bir yolu olarak Arap ülkeleri ile İsrail arasında ilişkiler kurmayı amaçlayan ABD siyasi baskısına dayanan 1950'lilere kadar uzanan bir ABD geleneğine bağlamak isteyen Biden yönetiminin normalleşme anlaşmaları olarak gören vizyonunu doğal olarak reddetti. Waltz daha çok, Trump'ın önde gelen destekçileriyle birlikte, Trump yönetimin İbrahim Anlaşmalarıyla yaptıklarının, özellikle de Trump’ın 2017-2021 arasındaki ilk başkanlık döneminde, bilhassa son iki yılında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan ve Fas gibi Arap ülkeleriyle İsrail arasında dört anlaşmayı hayata geçirdikten sonra keşfettiği ve alamet-i farikası haline gelen yeni ve başarılı bir çaba olduğunu göstermeye çalıştı.

İbrahim Anlaşmaları özünde, uzun süredir devam eden ülkelerarası çatışmalar bağlamında normalleşme anlaşmalarıdır. Uzun süredir devam eden şiddetli bir çatışmanın sona erdirilmesi ve eskiden düşman olan taraflar arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi yoluyla çatışma sonrası barışın sağlanmasını amaçlıyor. Ancak, ABD tarafından on yıllardır sürdürülen ve çatışan taraflara yönelik baskı ve teşviklerin bir karışımını içeren arabuluculuk çabaları ile Trump yönetimi tarafından hayata geçirilen İbrahim Anlaşmaları arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Bu farklılıklar ABD'nin Arap-İsrail çatışmasına yönelik algısının yanı sıra nasıl çözüleceğine dair iki farklı görüşünü yansıtıyor.

sxcdvfgbhy
Jared Kushner ve Meta CEO'su Mark Zuckerberg, Washington'daki Capitol Rotunda'da Donald Trump'ın yemin törenine katıldılar, 20 Ocak 2025 (Reuters)

Aradaki fark, Biden yönetiminin kullanmaktan kaçındığı ve büyük olasılıkla isrer Demokrat Parti ister Cumhuriyetçi Parti’den olsun gelecekteki sağcı olmayan herhangi bir ABD yönetiminin de kaçınacağı dini etiketlerle başlıyor. Hem Cumhuriyetçi Parti içinde hem Amerikan seçmenleri arasında hem de ABD kamuoyunda Hıristiyan Evanjeliklerin yükselen gücünü yansıtan Trump’ın ilk başkanlık döneminde olduğu gibi ikinci dönemindeki mevcut yönetimi de iç politikada (kürtaj ve cinsiyet değiştirme operasyonları karşıtlığı gibi), dış politikasında (Irak, Mısır ve Suriye'de zulüm gören Hıristiyan grupları savunması gibi) ve dini özgürlüğe yaptığı sürekli vurguda (birbirini izleyen ABD yönetimleri, dış söylemlerinde, dini özgürlüğü daha geniş bir bütünün parçası olarak içeren ifade özgürlüğünü korumaya odaklanırlar), hatta Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan edip ABD büyükelçiliğini oraya taşımada, dünyadaki tüm yönetimlerin politikalarına karşı çıkarak belirli dini değerleri benimsedi.

İbrahim Anlaşmaları da Trump'ın söylemlerinde ve politikalarında dinin bu şekilde benimsenmesinin bir parçası. Başkan Trump'ın ilk başkanlık döneminde danışmanlığını yapan damadı Jared Kushner'in Yahudi olması ve Arap-İsrail çatışmasını çözmeye yönelik resmi arabuluculuk rolünü üstlenmesi, bunun açık bir göstergesiydi. Anlaşmaya adını veren Hristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların inandığı İbrahim Peygamber (İslamiyet’te ‘peygamberlerin babası’, Yahudilikte ‘ilk Yahudi’ ve Hristiyanlıkta ‘imanın babası’) ile üç din arasında bağlar olduğu vurgulandı. Bu durum, 1950'li yıllardan bu yana art arda göreve gelen ABD yönetimlerinin, bu karmaşık ve zor çatışmayı ortadan kaldırmak için ekonominin ikincil bir rol oynadığı, günümüz gerçekleri ve siyasi anlaşmazlıklarla ilgilenmeye odaklanan yaklaşımından dikkate değer bir sapmayı temsil ediyordu. Dini ortak kökene yapılan bu vurgunun, çatışan taraflar arasındaki köklü nefreti ortadan kaldırmayı ve böylece barışçıl çözümlere ulaşılmasını kolaylaştırmayı amaçladığı belirtildi.

İbrahim Anlaşmaları ile sıradan normalleşme anlaşmaları arasındaki en önemli fark, İbrahim Anlaşmalarının Arap-İsrail çatışmasının çözümüne ilişkin uluslararası kararlarda benimsenen yönün tam tersi istikamette ilerlemesidir. Bu kararlar, anlaşmazlığın köklerine inmek ve ilişkilerin normalleşmesine yol açmak için ‘barış için toprak’ formülü aracılığıyla çözümün siyasi boyutunu vurguladı. Bu siyasi normalleşme, ekonomik bağların kurulmasına ve böylece zaman içinde çatışmayı körükleyen nefreti ortadan kaldıracak kalıcı ortak çıkarların yaratılmasına yol açıyor.

Trump’ın Ortadoğu Barış Planı, 1948 savaşından sonra Arap ülkelerini terk etmek zorunda kalan ‘Yahudi mültecilerle ilgili meselelere adil, hakkaniyetli ve pratik bir çözüm’ talep ederken, Filistinli mültecilerin uluslararası kararlarla tesis edilen geri dönüş hakkını iptal ediyordu.

İsrail'in Sina Çölü’nü Mısır’a iade ettiği ve karşılığında Mısır'ın İsrail ile diplomatik ilişkiler kurduğu 1979 Mısır-İsrail Camp David Anlaşması'nın ardında yatan varsayım buydu. Aynı varsayım, 1994 yılında İsrail'in siyasi normalleşme karşılığında Ürdün Vadisi'ndeki toprakları iade ettiği Ürdün ve İsrail arasında imzalanan Vadi Arabe Barış Anlaşması da var. Ancak her iki durumda da bu siyasi normalleşme ekonomik normalleşmeye yol açmadığı gibi, taraflar arasındaki nefreti kıracak karmaşık ve köklü hiçbir çıkarı da beraberinde getirmedi. İbrahim Anlaşmaları bu sıralamayı tersine çevirmeyi, ekonomiyle başlayıp siyasetle bitirmeyi, ekonomik temelli bir normalleşme anlaşmasını siyasi bir çözüme ve sonrasında gerçek bir ‘bir arada yaşama’ durumuna taşımayı amaçlıyor.

İsrail tarafından güçlü bir şekilde desteklenen İbrahim Anlaşmalarının iki büyük zaafı var. Bunlardan birincisi çevreye yönelmesi ve merkezi ihmal etmesi. Arap ülkeleriyle yapılan ve Filistinlilerin gerçek bir gelecek ufkuna sahip, yaşayabilir bir devlete sahip olmalarına ilişkin yasal ve ahlaki haklarının es geçen İbrahim Anlaşmaları, Arap-İsrail çatışmasını ortadan kaldıramaz. ABD’nin arabuluculuğundaki İbrahim Anlaşmaları, Trump'ın ilk döneminde Aksa Tufanı Operasyonu’nun patlak vermesini ve İbrahim Anlaşmalarına katılanlar da dahil olmak üzere Arap ülkelerinde İsrail'e karşı Filistinlilerle hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde geniş bir dayanışmanın oluşmasını engelleyemedi. İbrahim Anlaşmalarının ikinci zaafı ise Trump ve dış politika ekibinin de dahil olduğu Amerikan sağ kanadının, gerçek ve egemen bir Filistin devletini tanıyan net bir siyasi çerçevenin eşlik etmediği ya da öncelemediği herhangi bir Filistin ekonomik çözümünün imzalanmasının neredeyse tamamen imkansız olduğunu anlayamaması.

Yüzyılın Anlaşması ve ekonominin siyasetin yerini alamaması

Trump’ın ilk başkanlığı dönemindeki yönetimi, 2020 ocağında İbrahim Anlaşması taslak metnini tamamladığında ‘Yüzyılın Anlaşması’ (Trump’ın Ortadoğu Barış Planı) olarak adlandırılan (plan ekonomik tarafı siyasi olandan neredeyse sekiz ay önce açıklanmıştı),  çoğunlukla ekonomik nitelikte yaklaşık 180 sayfalık ayrıntılar ve tablolar ortaya çıktı. Başarılı ve müreffeh bir Filistin ekonomisi yaratmak için 50 milyar dolarlık bütçenin yer aldığı metinde siyasi yön oldukça kısıtlıydı ve iki devletli bir çözüme ya da Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme ve bağımsız bir devlet kurma hakkının uygulanmasına yönelik açıkça hiçbir taahhüt içermiyordu. Yüzyılın Anlaşması bunun yerine ABD'nin, başkenti Doğu Kudüs olmayan, askerden arındırılmış ve parçalanmış, coğrafi bütünlüğü olmayan, dağınık toprakları İsrail'in kontrolündeki köprü ve tünellerle birbirine bağlanan, kara ve deniz sınırlarını hava ve güvenlik denetimine tabi tutma ve Filistin devleti içinde güvenlik operasyonları başlatma hakkına sahip olan ve bu devletin içeride nasıl yönetileceğine ilişkin diğer şartların yanı sıra koşullu olarak gelecekteki bir Filistin devletini destekleme taahhüdünde bulunuyordu.

Yüzyılın Anlaşması, Filistinli mültecilerin uluslararası kararlarla tesis edilen geri dönüş hakkını yok sayıp onlara maddi tazminat teklif ederken, 1948 savaşından sonra yaşadıkları Arap ülkelerini terk etmek zorunda kalan ‘Yahudi mültecilerle ilgili meselelere adil, hakkaniyetli ve pratik bir çözüm’ bulunmasını ve bu çözümün ‘İsrail-Filistin barış anlaşmasından ayrı uygun bir uluslararası mekanizma’ aracılığıyla uygulanmasını talep ediyordu. Yüzyılın Anlaşması, Trump’ın ilk başkanlık dönemindeki yönetimini, Filistinlilerin 75 yıldır kümülatif ve aşamalı olarak hissettiği, yasal çözüm için net bir siyasi ve insan hakları çerçevesine ihtiyaç duyan, ekonominin ve gelecekteki refah vaatlerinin bu çözümü sağlamlaştırmasına ve uygulanabilir hale getirmesine izin veren siyasi ve insan hakları mağduriyetlerinin derinliğini anlamadaki yetersizliğini şok edici bir şekilde ortaya koyduğu için Arapların ve Filistinlilerin büyük tepkisiyle karşı karşıya getirdi.

Trump yönetiminin, bu iki büyük ama ayrı zorlukla başarılı bir şekilde başa çıkabilmek için İran'la yüzleşmeyi ve Filistin meselesini siyasi olarak çözmeyi birbirinden ayırması gerektiğini anlaması uzun sürmeyecektir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre ABD'nin Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilerin Mısır, Ürdün ve belki de Endonezya'ya gönderilerek harap haldeki Gazze Şeridi’nin yeniden inşasının beklenmesine dair yaptığı son açıklamaları çerçevesinde Trump yönetiminin, Yüzyılın Anlaşmasının başarısız olmasından hiçbir ders almadığı görülüyor. Zira Arap-İsrail çatışmasını, özellikle de Filistin boyutunu ele almak için henüz yeni bir vizyon geliştirmiş değil. Daha geniş ve uzun vadeli bir plan geliştirmeden, Biden yönetiminin Gazze savaşının nasıl sona erdirileceğine dair fikirlerini benimsedi. Ateşkes anlaşmasının Trump'ın göreve başlamasından önce imzalaması için İsrail'e baskı yaparak sadece işlerin doğrudan ve pratik yönüyle ilgilendi. Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, İsrail'e giderek İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya sert bir konuşma yaptı ve Netanyahu'nun ateşkesi kabul etmesini sağladı.

Filistin'in yerine İran konulabilir mi?

Aslında, Trump yönetiminin ilk dönemden kalma eski araçlarla (azami baskı politikası çerçevesindeki yaptırımlar) İran'la mücadele etmek ve İran'ın Aksa Tufanı Operasyon kaynaklı zafiyetinin ardından yeni bir İsrail askeri balyozu kullanmak dışında Ortadoğu'ya yönelik net ve yeni bir yaklaşımı bulunmuyor. Trump, seçim kampanyası sırasında o dönemde salıncak eyaletlerdeki Arap asıllı Amerikalıları tatmin etmek için Gazze'de ateşkes çağrısı yapması dışında, Ortadoğu hakkında konuşmadı. Bu çağrıya, Biden yönetiminin İsrail'e askeri tepkisini rasyonelleştirmesi ve Trump'ın Beyaz Saray'daki ilk günlerinde kaldırdığı bir yasak olan bazı mühimmat türlerinin tedarikini engellemesi için uyguladığı baskıya karşı İsrail'in neredeyse mutlak meşru müdafaa hakkını her zamanki gibi güçlü bir şekilde onaylaması eşlik etti.

sdcfrgthy
Gazze Şeridi'nin güneyinden kuzeyine uzanan Netzarim Koridoru'nu geçmek için Raşid Caddesi boyunca yürüyen insanlar, 27 Ocak 2025 (AFP)

Trump yönetiminin, İbrahim Anlaşmalarının uygulanması ve başka ülkelerle de imzalanması için daha çok çalışacağına şüphe yok. Ancak bu anlaşmaların siyasi yönünü geliştirmeden ve ekonomik yönü kadar açık, güçlü ve öncelikli hale getirmeden yapacağı da kesin. İşte bu noktada Suudi Arabistan faktörünün ABD yönetimini doğru yöne itme olasılığı ortaya çıkıyor. Bu bağlamda Waltz, Suudi Arabistan ve İsrail arasında bir İbrahim Anlaşmasına varılmasının Trump yönetimi için ‘son derece önemli’ olduğunu belirtti.

Suudilerin, Filistin meselesine uluslararası kararlara ve 2002 yılında Beyrut’taki 25. Arap Birliği Zirvesi’nde onaylanan Arap Barış Girişimi'ne uygun bağımsız bir devletin kurulmasını öngören siyasi bir çözüm bulunmadan taraflar arasında böyle bir anlaşma yapılmayacağı yönündeki ısrarı çerçevesinde böyle bir anlaşmanın imzalanması oldukça zor görünüyor. Suudi Arabistan'ın ABD’ye 600 milyar dolar yatırım yapmaya hazır olması, Trump'a Yüzyılın Anlaşması’nda hem siyasi hem de insan hakları alanında radikal değişiklikler yapması ve böylece Filistinlilerin kabulünü ve Arapların desteğini kazanması için baskı yapma olasılığını güçlendirebilir. Filistin meselesine kalıcı bir çözüm getirecek bu tür değişikliklerin yapılmasını desteklemek için Arap ülkeleri arasında resmi düzeyde sağlam ve geniş çaplı bir dayanışmaya ihtiyaç var. Ancak Trump'ın Amerika'sı, Arap ülkeleri arasındaki İran'a karşı dayanışmanın, ekonominin siyasetin önüne geçtiği yenilenmiş bir Yüzyılın Anlaşmasının kabul edilmesini sağlayacak bir uzlaşıya dönüşeceğine çok fazla güveniyor gibi görünüyor. Trump yönetiminin, bu iki büyük, ama ayrı zorlukla başarılı bir şekilde başa çıkabilmek için İran'la yüzleşmeyi ve Filistin meselesini siyasi olarak çözmeyi birbirinden ayırması gerektiğini anlaması uzun sürmeyecektir.



Irak'ta düzenlenen hava saldırılarında 10 Haşdi Şabi üyesi öldürüldü

Irak Haşdi Şabi Güçleri'ne bağlı savaşçılar, askeri eğitim sırasında " Haşdi Şabi" bayrağını dalgalandırıyor (Haşdi Şabi Güçleri)
Irak Haşdi Şabi Güçleri'ne bağlı savaşçılar, askeri eğitim sırasında " Haşdi Şabi" bayrağını dalgalandırıyor (Haşdi Şabi Güçleri)
TT

Irak'ta düzenlenen hava saldırılarında 10 Haşdi Şabi üyesi öldürüldü

Irak Haşdi Şabi Güçleri'ne bağlı savaşçılar, askeri eğitim sırasında " Haşdi Şabi" bayrağını dalgalandırıyor (Haşdi Şabi Güçleri)
Irak Haşdi Şabi Güçleri'ne bağlı savaşçılar, askeri eğitim sırasında " Haşdi Şabi" bayrağını dalgalandırıyor (Haşdi Şabi Güçleri)

Güvenlik ve sağlık kaynakları, bugün Irak'ın batısındaki Anbar vilayetinde “Haşdi Şabi” güçlerinin karargahını hedef alan hava saldırıları sonucu, 30 kişinin de yaralandığını bildirdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığı habere göre « Haşdi Şabi güçleri, yaptıkları açıklamada, Anbar Operasyonları Komutanı Saad Baici ile bazı yardımcılarını öldürüldüğünü doğruladı ve saldırıyı gerçekleştirmekle ABD’yi suçlayarak, «vatan görevlerini yerine getirirken komuta merkezinin» bir ABD hava saldırısı hedef alındığını belirtti.

Açıklamada, bu saldırıların “Irak'ın egemenliğinin açık bir ihlali ve Iraklıların kanına ciddi bir saygısızlık” olduğu belirtildi ve “uluslararası hukuka ve insani normlara hiç önem vermeyen saldırgan yaklaşımın doğasını bir kez daha ortaya koyduğu” ifade edildi.

Kaynaklar, “siyasi güçlerin, ABD’nin tekrarlanan bu ihlallerine karşı durma ve ülkenin egemenliğini koruyacak ve bu ciddi ihlallere son verecek açık ve kararlı tutumlar sergileme konusunda tam sorumluluk taşıdıklarını” belirtti.

Kaynaklar, saldırıların bir dizi üst düzey komutanın katıldığı güvenlik toplantısı sırasında “Haşdi Şabi” karargahını hedef aldığını ifade etti.

«Haşdi Şabi» güçleri, çoğu Şii olan yarı askeri grupları bünyesinde barındırmaktadır ve bu gruplar resmi olarak Irak güvenlik güçlerine dahil edilmiştir; bu gruplar arasında İran'a bağlı birçok örgüt de bulunmaktadır.

Şubat ayında ABD-İsrail'in İran'a karşı başlattığı savaşın ardından Tahran destekli silahlı gruplar Irak'taki ABD üslerine saldırılar düzenliyor ve bu durum bölgede daha geniş çaplı bir tırmanma korkusunu artırıyor.


Berri: Bize karşı yürütülen savaşı durduracak bir anlaşmaya varılmasını umuyoruz

İsrail füze saldırısının hedefi olan, güneydeki Litani Nehri'ni Sur şehrine bağlayan Kasımiye Köprüsü (EPA)
İsrail füze saldırısının hedefi olan, güneydeki Litani Nehri'ni Sur şehrine bağlayan Kasımiye Köprüsü (EPA)
TT

Berri: Bize karşı yürütülen savaşı durduracak bir anlaşmaya varılmasını umuyoruz

İsrail füze saldırısının hedefi olan, güneydeki Litani Nehri'ni Sur şehrine bağlayan Kasımiye Köprüsü (EPA)
İsrail füze saldırısının hedefi olan, güneydeki Litani Nehri'ni Sur şehrine bağlayan Kasımiye Köprüsü (EPA)

Şarku’l Avsat’a bilgi veren, konuyu yakından takip eden Lübnanlı kaynaklar, İran'ın Beyrut'taki bazı liderlere, ABD ve İsrail ile süren savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmada Lübnan'ın da yer alacağına dair “açık bir taahhüt” verdiğini belirtti. Kaynaklar, Lübnanlı yetkililerin “diplomatik olmayan” kanallar aracılığıyla, Tahran'ın Lübnan'daki bazı müttefiklerine, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmanın “kesinlikle Lübnan'ı da kapsayacağını” bildirdiğini söyledi.

Lübnan, İran ile savaşın sona ermesinin ardından İsrail’in askeri gücünü ülkeye kaydırmasından endişe duyuyor; zira İsrail ordusunun gerçekleştirdiği saha tatbikatları, Lübnan topraklarında daha geniş çaplı operasyonlar ve olası bir kara işgali için bir başlangıç noktası olabilecek “köprü başları” kurduğunu düşündürüyor.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat ile yaptığı görüşmede, sızan bu bilgilerin doğru olmasını umduğunu belirterek, “İsrail'in Lübnan'a karşı savaşının sona ermesini içeren kapsamlı bir anlaşma” istediğini ifade etti.


İsrail, Litani köprülerinin yıkılması emrini verdi

İsrail bombardımanının hedefi olan Güney Lübnan'daki Kasımiye köprüsünden duman yükseliyor (AP)
İsrail bombardımanının hedefi olan Güney Lübnan'daki Kasımiye köprüsünden duman yükseliyor (AP)
TT

İsrail, Litani köprülerinin yıkılması emrini verdi

İsrail bombardımanının hedefi olan Güney Lübnan'daki Kasımiye köprüsünden duman yükseliyor (AP)
İsrail bombardımanının hedefi olan Güney Lübnan'daki Kasımiye köprüsünden duman yükseliyor (AP)

İsrail ordusu dün, Lübnan'ın güneyindeki sahil yolunda bulunan Kastmiye Köprüsü'nü hedef aldı. Bu saldırı, Litani Nehri üzerindeki köprülerin yıkılacağına dair yapılan açıkntehditlerin ardından gerçekleşti ve sınır şeridindeki köyleri Sur şehrine bağlayan en hayati arterlerden birini doğrudan etkiledi.

İsrail ordusu sözcüsü Avichaiy Adraee, "takviye birliklerinin ve savaş teçhizatının transferini engellemek için kıyı otoyolu köprüsü olan Kasımiye Köprüsü'ne saldırı düzenleneceğini" duyurdu ve bölge sakinlerini Zahrani Nehri'nin kuzeyine taşınmaya çağırdı. Cumhurbaşkanı Joseph Avn ise bunu "bir tampon bölge oluşturma ve işgalin gerçekliğini pekiştirme yönündeki şüpheli planlar çerçevesinde gerçekleşen tehlikeli bir tırmanış" olarak nitelendirdi.

Bu arada, Lübnan-Amerikan ateşkes görüşmeleri "uzun süreli askıya" alındı.

Bu bağlamda, emekli Tuğgeneral Halil el-Hilu, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Güney Lübnan'daki köprüleri hedef almanın "kesin bir askeri hedef sağlamadığını" söyledi. "Hizbullah, mühimmatı karayolları veya köprüler üzerinden taşımaya güvenmez, bunun yerine İsrail'in hava üstünlüğü altında açık hareket etmenin tehlikesini bilerek, konuşlandığı bölgelerdeki yeraltı depolarında depolar" diye açıkladı. "Köprülerin yıkılmasının askeri ikmal hatlarını kestiği iddiası yanlıştır, çünkü parti kolayca bozulabilecek geleneksel bir ikmal hattı modeline göre hareket etmez" diye vurguladı.