Nekbe hiçbir zaman durmadı

Trump'ın çözüm dediği, Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir başka adımdan ibaret

Görsel: Sara Padovan
Görsel: Sara Padovan
TT

Nekbe hiçbir zaman durmadı

Görsel: Sara Padovan
Görsel: Sara Padovan

Assal Rad

“Nekbe” (Büyük Felaket), Filistinlilerin topraklarından ve mülklerinden şiddet kullanılarak mahrum bırakıldıkları ve etnik temizliğe uğradıkları, İsrail Devleti'nin kurulmasıyla eş zamanlı gerçekleşen 1948 yılındaki olayları tanımlamak için kullandıkları bir terimdir. Filistinliler, bu olayları takip eden onlarca yıl boyunca daha fazla toprak kaybına, askeri işgale, savaşlara, apartheid uygulamasına ve hatta soykırıma maruz kaldılar.

Bu baskı ve adaletsizlik yılları yetmezmiş gibi, bugün Gazze Şeridi’ndeki iki milyon Filistinli, 1948 Nekbe'sinden bu yana en büyük yerinden edilme dalgası olan etnik temizlik tehdidiyle karşı karşıya kalmış durumda. Yüzde 70’i mülteci olan Gazze nüfusunun çoğunluğunu 1948 yılında evlerinden çıkarılanların torunları oluşturuyor. İlk Nekbe'nin mültecilerini, İsrail'in acımasız soykırımı altında Gazze'de yerinden edilmeye zorlananlara bağlayan düz çizgiyi izlersek, Filistinliler için Nekbe'nin hiçbir zaman durmadığını görebiliriz.

Bugün ABD Başkanı Donald Trump'ın sözde Gazze planına, etnik temizliği insani bir girişim olarak yeniden ambalajlama girişiminden ibaret olması nedeniyle küresel düzeyde kınamalarla tepki gösterildi.  Ancak gerçek şu ki, Filistinlilerin Gazze'den sürülmesi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs üzerinde tam kontrol arayışıyla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve temsil ettiği ideolojik akımın her zaman temel bir hedefi oldu.

Yanlış anlatı

Batı'nın Gazze'deki soykırımla ilgili anlatısı iki ana unsura dayanıyor. Birincisi, uzmanların, Birleşmiş Milletler (BM) raporlarının ve dünyanın önde gelen insan hakları gruplarının vardığı genel sonuçlara rağmen İsrail'in eylemlerinin soykırım teşkil ettiğinin inkar edilmesi, ikincisi ise 7 Ekim 2023 günü Hamas’ın İsrail’e saldırısı öncesinde İsrail'in Filistinlilere uyguladığı şiddetin görmezden gelinmesi. Bu iki temele dayanan Batı anlatısı, 7 Ekim saldırısı öncesi ve sonrasında sahadaki gerçekliği gizliyor.

Bu yanlış anlatı, 21’inci yüzyılın en korkunç insanlık suçlarından biri olan çocuk katliamları pahasına bile olsa ne olursa olsun İsrail'i koruyan ABD'nin başını çektiği Batı bloğu ile Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme mücadelesini tanıyan daha uluslararası toplum arasındaki keskin uçurumu gözler önüne seriyor.

İsrail, Oslo Anlaşmalarından bu yana Batı Şeria'daki yasadışı yerleşimleri birimlerini genişletiyor. Netanyahu hükümeti, 2022 yılında bu genişlemeyi hızlandırma sözü verdi ve bu durum, BM’nin Eylül 2023 tarihli bir raporuyla da teyit edildi.

Netanyahu'nun uzun zamandır düzeltilmesi gereken bir ‘hata’ olarak gördüğü ve bundan dolayı bağımsız bir Filistin devleti kurulmasına yönelik her türlü girişimi engellemekle övündüğü, on yıllardır devam eden Oslo Anlaşmalarını çöpe atmasının da gösterdiği üzere İsrail'in tüm Filistin topraklarını ele geçirme hırsı 7 Ekim'den çok önce açıkça ortadaydı.

xscdfvgrthy
İsrail ve Hamas arasında ateşkes sağlandıktan sonra Gazze Şeridi'nin kuzey kesimlerine dönerken yıkılan binaların enkazı arasında çadır kuran yerinden edilmiş Filistinliler, 23 Ocak 2025 (AFP)

İsrail, Oslo Anlaşmalarından bu yana Batı Şeria'daki yasadışı yerleşimleri birimlerini genişletiyor. Netanyahu hükümeti, 2022 yılında bu genişlemeyi hızlandırma sözü verdi. Eylül 2023'te, bir önceki yıl yerleşimcilerin uyguladığı şiddet nedeniyle bin 100'den fazla Filistinlinin yerinden edildiğini belgeleyen bir BM raporu da bu gerçeği teyit etti. İsrail, 2005 yılında Gazze'den askerlerini çektiğini iddia etse de Gazze'nin karası, havası ve denizi üzerindeki kontrolünü sürdürmesi fiili olarak askeri işgalin devam etmesini sağladı. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Temmuz 2024 tarihli ve dönüm noktası niteliğindeki bir kararla, İsrail'in Gazze de dâhil olmak üzere tüm Filistin topraklarını işgalinin hukuka aykırı olduğunu doğruladı.

Ancak Hamas'ın 7 Ekim 2023 tarihindeki saldırısı Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümetine Gazze'ye topyekûn savaş açması için aradığı gerekçeyi sunarak bölgenin çehresini değiştirdi ve Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırma hedefini pekiştirdi.

Gazze'nin kasıtlı olarak imhası

İsrailli yetkililer, ‘İsrailli rehineleri kurtarma operasyonu’ başlığı altında Gazze'deki sivil halka yönelik acımasız saldırılarını gerekçelendirirken, Netanyahu hükümeti, 7 Ekim 2023 saldırısının hemen ardından tüm sivil rehinelerin serbest bırakılmasına ilişkin teklifi reddetti. Netanyahu, rehinelerin kurtarılması yerine savaşı seçti ve bu karar İsrail'deki rehine aileleri tarafından eleştirildi.

İsrail, soykırıma varan toplu bir cezalandırma eylemiyle Gazze'yi yok etmeye ve iki milyondan fazla Filistinli için yaşanmaz hale getirmeye çalıştı. Gazze Şeridi’ndeki bu yıkım, İsrailli yetkililerin Gazze'nin yok edilmesi çağrısında bulundukları açık beyanları ve burada halihazırdaki felaket koşullarına rağmen orduya gıda, su ve elektrik gibi temel kaynakların hedef alınması yönünde vermeye devam ettikleri direktifler bağlamında ele alınmalı.

İsrailli yetkililer, Gazze ile ilgili niyetlerini gizleme zahmetine girmediler. Saldırının ilk günlerinde, 700 binden fazla Filistinliyi zorla yurtlarından eden 1948 Nekbesine açıkça atıfta bulunarak Gazze'yi bekleyen kaderi tanımlamak için açıkça Nekbe ifadesini kullandılar.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre  Gazze'nin yok edilmesi çağrılarının yanı sıra, İsrailli yerleşimciler, Gazze’nin yeniden işgal edilmesi için açıkça çağrıda bulundular. İsrail'in hedefi savaş boyunca tüm dünyaya ilan edildi. İsrailli üst düzey yetkililer, Gazze'yi ortadan kaldırma, Filistinlileri buradan sürme ve yerine İsrail yerleşim birimleri inşa etme niyetlerini defalarca kez açıkladılar.

Bu hedef, ne yeni ne de Gazze'ye özel. İsrail'in Batı Şeria'daki yasadışı yerleşim yerlerini durmaksızın genişlettiği uzun zamandır kamuoyuna açık bir şekilde belgeleniyor. İsrailli bakanlar, 7 Ekim'den önce bile Batı Şeria'daki Filistin köylerini yok etmekten bahsederek şiddet ve yıkımı teşvik ettiler. Bu söylem, Batı Şeria'daki Filistinlilere yönelik yerleşimci saldırıları ve devlet destekli pogrom dalgalarını (Rus İmparatorluğu'nda yerleşik Yahudi olmayan toplulukların Yahudilere karşı yaptıkları şiddet eylemleri) körükleyerek tırmandı.

zxscdfrg
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, New York'ta BM Genel Merkezi'nde düzenlenen BM Genel Kurulu'nda elinde bir harita ile konuşurken, 22 Eylül 2023 (AFP)

İsrail son zamanlarda askeri olarak Batı Şeria'ya odaklanmış olsa da, Gazze'deki yıkımın boyutu modern dönemde dünya genelindeki çatışmalar içinde en büyüğü olmaya devam ediyor. Gazze nüfusunun yüzde 90'ından fazlası yerinden edildi ve konutların yüzde 90'ından fazlası hasar gördü. Su ve kanalizasyon altyapısı tahrip oldu, sağlık sistemi çöktü, üniversiteler enkaza döndü ve tarım arazileri sistematik olarak yok edilerek bölgenin gıda üretme imkanları felç edildi. Uzmanlar, Gazze Şeridi’ni yeniden inşa etmek bir yana, sadece enkazı temizlemenin bile on yıllar alacağını tahmin ediyor.

Aklı başında hiç kimse yıkımın büyüklüğüne bakıp bunun şehir savaşının istenmeyen bir sonucu olduğunu iddia edemez. Öyle ki Başkan Trump ve yönetimi Gazze'yi ‘yaşanmaz bir çorak arazi’ olarak tanımladı. Ancak Trump'ın Gazze'ye olan ilgisi, Filistinlileri etnik olarak temizlemeye yönelik son derece rahatsız edici planının da açıkça ortaya koyduğu üzere hiç de insani nedenlerden kaynaklanmıyor.

Trump dümene geçti

Başkan Trump, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında ‘savaş suçu’ işlediği gerekçesiyle tutuklama emri çıkarılmasına rağmen Netanyahu'yu Beyaz Saray'a resmi olarak davet edilen ilk yabancı lider yaptı. ABD yönetimi, UCM’nin İsrailli yetkililer hakkındaki kararlarını ilk kez görmezden gelmiyor. Geçtiğimiz aralık ayında da Biden yönetimi, İsrail’in eski Savunma Bakanı Yoav Galant'ı ABD'de ağırlamıştı.

Biden ve Trump yönetimleri arasında çok fazla şey değişse de ABD’nin İsrail ile olan ilişkisi sabit kalmaya devam ediyor. Bu da Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olmak üzere iki partili olan ABD’nin dış politikasını şekillendiren sağlam ideolojik bağlılığı yansıtıyor. Ancak Trump'ın 4 Şubat'ta Netanyahu ile yaptığı basın toplantısında, ABD'nin Gazze'nin kontrolünü devralacağı ve Filistinli mültecileri uluslararası hukuku açıkça hiçe sayarak Mısır ve Ürdün gibi komşu ülkelere zorla yerleştireceğini açıklaması çoğu kişide şok etkisi yarattı.

Trump açıklaması, bir politikanın gerektirdiği bir tutumu değil, ABD'nin işlemeye hazırlandığı, halkların zorla sürülmesi ve topraklarının yasadışı ilhakını da öngören bir savaş suçları dizisini ortaya koydu. Başkan Trump'ın kullandığı dil ve davranış biçimi, eylemlerinin önceki yönetimlerle tutarsız görünmesine neden olsa da, Biden yönetiminin İsrail soykırımına ve Gazze'nin tamamen yok edilmesine verdiği koşulsuz destek olmasaydı, bu durum mümkün olmazdı.

Aslında Biden yönetimi de savaşın başlarında benzer önerilerde bulunmuş, Mısır'ın Filistinli mültecileri kabul etmesini önermişti. Ancak Kahire, bu öneriyi şiddetle reddetti. Şimdi ise Trump yönetimi Gazze'nin yıkımını kitlesel sınır dışı için bir gerekçe olarak gösteriyor. İsrailli yetkililer şimdiden bu zorunlu göçü ‘gönüllü göç’ olarak nitelendirirken Gazze'nin kalıcı olarak ele geçirilmesi çağrısı yapıp Batı Şeria’yı da benzer bir akıbetin beklediği tehdidinde bulunuyor.

Trump'ın İsrail'in cezasız kalmasını teşvik ettiğini düşünen eleştirmenlere şunu sormak istiyorum: “Cezasızlığı soykırıma yardım etmekten daha fazla ne teşvik edebilir?”

Trump'ın bugün yaptıklarını mümkün kılan Biden'ın eylemleri oldu. Biden yönetimi, Gazze'nin imhasını kolaylaştırarak ve bu süreçte uluslararası hukuku ve hukuk ilkelerini parçalayarak Trump'ın etnik temizlik planının önünü açtı.

Şu anda tam olarak Filistinlileri geri dönüş hakkı olmaksızın topraklarından zorla çıkarmak ve işgalciler olarak topraklarını ele geçirmek için yasadışı bir öneri yapıldı. Filistinlilerin bunu tamamen reddetmesi ve uluslararası toplumun da onların yanında yer alması şaşırtıcı olmaz.

Başkan Trump, ‘Gazze'de bir medeniyetin yok edildiğini’ haklı olarak kabul etmiş olsa da -ki bu ancak İsrail'in eliyle olabilirdi- çözüm dediği, Filistinlilerin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir başka adımdan ibaret.

Eğer Trump gerçekten bir barış elçisi olarak anılmak istiyorsa İsrail'in Filistin'i yer yüzünden silme girişimlerine son vermeli ve barışa ulaşmanın tek yolu olarak Filistinlilerin özgürlüğünü ve kendi kaderini tayin hakkını desteklemeli.

*Assal Rad: Modern Ortadoğu tarihi alanında araştırmacı ve Democracy Now for the Arab World'de geçici araştırmacı. Doktorasını Kaliforniya Üniversitesi’nde yaptı. Kendisini X platformunda @assalrad hesabından takip edebilirsiniz.



İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail'in Güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında üç kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Zibkin köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail’in Güney Lübnan’da bugün düzenlediği hava saldırılarında üç kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı’na göre, sabah saatlerinden itibaren İsrail’e ait insansız hava araçları (İHA) üç ayrı saldırı gerçekleştirdi. Saldırılarda Kefer Rumman-Carmak otoyolunda bir araç ve bir motosiklet, Cermak-Hardali yolu üzerinde başka bir araç hedef alındı.

Ajans, saldırılarda üç kişinin yaşamını hayatını kaybettiğini duyurdu.

Haberde ayrıca, İsrail savaş uçaklarının günün ilk saatlerinde Sur kazasına bağlı Arzun beldesinde iki evi hedef aldığı, saldırılarda evlerin tamamen yıkıldığı belirtildi. Sağlık ekiplerinin enkaz kaldırma ve yaralıları çıkarma çalışmalarını sürdürdüğü ifade edildi.

Öte yandan İsrail ordusu, bugün Güney Lübnan’daki 10 belde ve köyde yaşayanlara yönelik tahliye uyarıları yayımladı. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee Arapça yaptığı açıklamada, söz konusu bölgelerde Hizbullah’a ait noktaların hedef alınacağını belirterek ordunun “güç kullanmak zorunda kaldığını” belirtti. Adraee, gerekçe olarak “ateşkes anlaşmasının ihlal edilmesini” gösterdi.

İsrail ile Hizbullah arasında, ABD arabuluculuğunda sağlanan kırılgan ateşkese rağmen karşılıklı saldırılar neredeyse her gün devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre son çatışma dalgasında İsrail ile Hizbullah arasındaki can kaybı sayısı 3 bini aşarken, 17 Nisan’da yürürlüğe giren ve ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkes geçtiğimiz günlerde 45 gün daha uzatılmıştı.


HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
TT

HDK’nın kontrolündeki bölgelerde cinsel şiddet ve tecavüz suçları artıyor

HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)
HDK'nın ihlalleri, kontrolündeki bölgelerdeki çocukların ve kız çocuklarının acısını ikiye katlıyor (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Osman el-Asbat

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolündeki bölgelerde çok sayıda kız ve erkek çocuk, en temel insan haklarına en ufak bir riayet gösterilmeksizin yaygın ihlallere maruz kalıyor. 18 yaşın altındaki gençlerin zorla silah altına alınma oranları artarken Darfur ve Kordofan'da yüzlerce cinsel şiddet ve kaçırma vakası kaydedildi.

Bu koşullar nedeniyle hayatta kalanlar sağlık hizmetlerine erişim konusunda ciddi bir krizle yüzleşiyor; tedavi beklerken yaraları sessizce sarıyor, başlarına gelenlerin acısı ve sırrıyla baş başa yaşıyorlar.

Sudan Ulusal Çocuk Konseyi'ne göre HDK, 3 milyondan fazla çocuğu zorla askere alarak onları tehdit ve baskıyla savaşmaya ya da destek görevi yapmaya mecbur bıraktı.

Konsey Genel Sekreteri Abdulkadir Ebu, Nijer ve Kamerun'da ve Sudan-Çad sınır bölgelerinde kız çocuklarının kaçırılarak satıldığına dair vakaların belgelendiğini açıkladı; bu kız çocuklarının sayısının 350'ye ulaştığını da bildirdi.

Sömürü ve kaos

Çocuk hakları ve koruma uzmanı Macid Mesud, Darfur ve Kordofan illerindeki çocukların yerinden edilme ve okulların kapanması nedeniyle büyük bir boşlukla karşı karşıya kaldığını, bunun yanı sıra ağır ekonomik koşulların zorlu bir yaşam gerçekliği ve yoksulluk ortamı doğurduğunu, bunun ise tüm bir kuşağı eğitim hakkından yoksun bıraktığını söyledi. Mesud, savaşın aynı zamanda bu bölgelerdeki eğitim kurumlarının tahrip edilmesine ve yıkılmasına da katkıda bulunduğunu vurguladı.

HDK'nın yüzlerce çocuğun ailesinin içinde bulunduğu sıkıntıdan yararlanarak onları aşırı yoksulluktan kurtulmanın bir yolu olarak para karşılığı silah altına aldığını belirten Mesud, ayrıca başkalarını zorla askere alarak alevlenen cephelerdeki çatışmalara sürdüğünü ekledi.

xsfvergth
Silahlı hareket kamplarında tüfek taşıyan çocukların fotoğrafları gün yüzüne çıktı (Independent Arabia - Hasan Hamid)

Bu olgunun yaygınlaşmasına katkıda bulunan nedenler arasında kaos, devletin çöküşü, denetim eksikliği ve ailelerin koruma kapasitesinin zayıflaması bulunduğuna dikkati çeken Mesud, tüm bunların gençleri savaş ve doğrudan sömürünün sarmalında en zayıf halka konumuna düşürdüğünü, onları her gün ve sürekli olarak yaşamlarını, güvenliklerini ve onurlarını tehdit eden etkenlerle kuşattığını vurguladı.

Zorluklar ve krizler

Öte yandan Tuvila bölgesindeki barınma kamplarında gönüllü olarak çalışan Mevahib Babekir, kamplardaki onlarca yerinden edilmiş kadının sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunu, bunun yanı sıra cinsel şiddet travmalarının üstesinden gelmek için bu vakaları ele almaya ehil nitelikli personel tarafından psikolojik destek sağlanması gerektiğini vurguladı. Damgalanmayı ortadan kaldırmak ve cinsel şiddete maruz kalan hayatta kalanları tedavi olmaya teşvik etmek amacıyla toplumsal çalışmaların yoğunlaştırılmasının önemine de dikkati çekti.

Babekir, ‘örf ve geleneklerin kadına ve çocuğa yönelik şiddet davalarında en büyük engeli oluşturduğunu’ ifade etti.

Hizmet sunacak uzman merkezlerin bulunmaması ve bu vakaları ele alacak eğitimli personelin yokluğunun, yerinden edilmiş kişilerin toplu yaşadığı bölgelerdeki cinsel şiddet mağdurlarının karşılaştığı en önemli sorunların başında geldiğini de vurguladı.

Güçlükler ve sorunlar

Bu süreçte Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı ajanslar ve yerel sivil toplum kuruluşları, Sudan'da tecavüz ve diğer cinsel şiddet türlerinin savaş silahı olarak geniş çapta kullanılmasının özellikle mağdurların ruh sağlığı üzerindeki tehlikeli sonuçları konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü geçtiğimiz ay yayımladığı raporda, Ocak 2024 ile Kasım 2025 arasında neredeyse tamamı kadın ve kız çocuklarından oluşan en az 3 bin 396 cinsel şiddet mağdurunun Kuzey ve Güney Darfur'daki MSF destekli sağlık tesislerine başvurduğunu açıkladı. MSF, Sudan'daki çatışmanın ‘ayırt edici bir özelliği’ haline gelen bu suçları kınadı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise mevcut rakamların kesinlikle yalnızca ‘buzdağının görünen kısmını’ olduğu konusunda uyardı. WHO Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Birimi yetkilisi Avni Emin, güvensizlik ortamı, mağdurlara yönelik ‘ağır damgalanma’ ve bakımlarını üstlenecek eğitimli sağlık personeli eksikliği nedeniyle mağdurların tecavüze uğradıktan sonra destek hizmetlerine erişiminin son derece güç olduğunu belirtti.

Emin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sesini yükseltebilen her bir kadının arkasında muhtemelen sekiz ya da dokuz kadın daha var. Onlar da tecavüze uğradı, ama sessizce acı çekiyorlar.”

Güvensizlik

Darfur Kadınlar Çalışma Grubu’ndan Nimet Ahmedi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, mağdurların çoğunlukla tehlikeli tıbbi komplikasyonlara yol açan vahşi toplu tecavüz suçlarından sonra bakım arayışındaki korkunç koşullarını anlattı.

Ahmedi, üzüntülü bir tonla şunları söyledi:

“Barış döneminde bile Darfur’da bu tür vakaları ele alabilecek yalnızca birkaç doktor vardı; bugün ise hiç yok.”

Bakım merkezlerine gitmek zorunda kalanların ‘hiçbir güvenceden yoksun olduğunu’ vurgulayan Ahmedi, mağdurların ayakta kalan hastanelerde tedavi arayışına girmekte isteksiz davrandığını; zira bu hastanelerin çoğunlukla çatışan tarafların denetiminde olduğunu belirtti.

Ahmedi, HDK üyelerinin Darfur’daki bir hastaneyi basarak sağlık çalışanlarından birine tecavüz edip öldürdüğünü de anlattı.

Ahmedi, bu durumun, uluslararası insani yardım kuruluşlarının güvenlik koşulları ve insani yardım finansmanındaki keskin düşüş nedeniyle bölgeden çekilmesiyle birlikte daha da ağırlaştığına dikkati çekti.


Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
TT

Arap dünyasının “İsrail'in Somaliland’daki yayılışını” durdurmak için atabileceği adımların sınırları neler?

Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)
Somaliland Cumhurbaşkanı, İsrail Dışişleri Bakanı'nı kabul etti (Somaliland Cumhurbaşkanlığı'nın Facebook sayfası)

Arap dünyasının ayrılıkçı Somaliland bölgesiyle İsrail arasındaki iş birliğinin tezahürlerine yönelik reddi, geçtiğimiz aralık ayında tanımanın başlamasından bu yana, bölgenin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açmayı tasarladığına ilişkin açıklamanın reddedilmesine rağmen devam ediyor.

Uzmanlar ve analistlere göre Arap dünyasından gelen bu ret, Somaliland ve İsrail'e yönelik, kınamaların ve diplomatik adımların ötesine geçerek İsrail'in bölgede herhangi bir genişlemesini önlemek amacıyla Mogadişu’ya kapsamlı yardım kararları alınmasına ve bölgenin boykot edilmesi ihtimaline uzanacak bir uyarı mesajı niteliği taşıyor.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki varlığını geçtiğimiz yılın sonlarında bölgeyi tanımasının, nisan ayında büyükelçi atamasının ve bu ay büyükelçilik açılışlarının karşılıklı gerçekleştirileceğinin duyurulmasıyla giderek derinleştirdi.

dvferb
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Davos Forumu'nun oturum aralarında Somaliland Cumhurbaşkanı ile yaptığı bir görüşme sırasında (Herzog'un X hesabı)

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman Sultanlığı, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland bölgesinin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açacağını birkaç gün önce ilan etmesini kınadı.

Bu ülkelerin dışişleri bakanları pazar günü yayımladıkları ortak açıklamada söz konusu adımı en sert ifadelerle kınadıklarını, yasadışı ve reddedilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirdiklerini vurguladı. Açıklamada bu adım, uluslararası hukukun ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarının açık bir ihlali ve işgal altındaki Kudüs şehrinin hukuki ve tarihi statüsüne doğrudan bir saldırı olarak değerlendirildi.

Bakanlar, işgal altındaki Kudüs'te yasadışı bir fiili durum pekiştirmeyi ya da uluslararası hukuk kurallarına aykırı herhangi bir yapı veya düzenlemeye meşruiyet kazandırmayı hedefleyen tek taraflı adımları tamamen reddettiklerini açıkladı.

Aynı zamanda Federal Somali Cumhuriyeti'nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam desteklerini ve Somali toprak bütünlüğünü zedeleyen ya da egemenliğini zayıflatan her türlü tek taraflı girişimi kesinlikle reddettiklerini de teyit ettiler.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Yusuf Ahmed eş-Şarkavi, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada ortak bildirinin ayrılıkçı bölgenin Somali'nin egemenliğine ve Filistin davasının haklarına yönelik saldırılarını durdurmak açısından olumlu bir adım olduğunu değerlendirdi. Bu bildirinin aynı zamanda Somaliland ve İsrail'e doğrudan bir mesaj niteliği taşıdığını ve ayrılıkçı bölgenin izlediği yolu tekrarlayabilecek başka taraflara yönelik de uyarıcı bir işlev gördüğünü vurguladı.

Öte yandan El-Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Muhtar Gabaşi’ye göre Arap ülkeleri bu diplomatik tutumlarını, İsrail’in Kızıldeniz bölgesindeki her türlü varlığı ya da üs oluşturmasını Arap ülkelerinin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirerek reddetmek amacıyla sürdürdü.

Somali de geçtiğimiz çarşamba günü bu açıklamayı kınayarak söz konusu adımı yasadışı ve tek taraflı bir girişim olarak nitelendirerek herhangi bir siyasi veya hukuki sonuç doğurmadığını ve uluslararası uzlaşıyla bağdaşmayan siyasi bir kışkırtma teşkil ettiğini vurguladı.

Arap Birliği (AB) de daha önce yaptığı açıklamada Somaliland'ın işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açması gerekçesiyle ‘Doğu Afrika'da gerilim odaklarının derinleşmesi’ konusunda uyarmıştı.

Arap ve Afrika ülkeleri de geçen Nisan ayında İsrail'in Somaliland'a diplomatik temsilci atayacağını açıklamasını en sert ifadelerle kınamıştı.

Bununla birlikte Şarkavi, reddin Mogadişu ile ayrılıkçı bölge arasındaki çatışmayı destekleme boyutuna ulaşmasını beklemediğini belirtti. Bir sonraki aşamanın Somali hükümetine destek verilmesini, kendi toprakları üzerindeki denetiminin güçlendirilmesini ve ayrılıkçı bölgenin boykot edilmesini içeren daha kararlı kararları kapsaması gerektiğini vurguladı. Şarkavi, Doğu Afrika ve Kızıldeniz bölgesinde İsrail'in doğrudan ya da dolaylı herhangi bir varlık oluşturmasını önlemek için Arap ve İslam dünyasının rolünün büyütülmesinin hayati önem taşıdığını, aksi hâlde bölgenin istikrarı açısından ciddi zararlar doğurabileceğini de ifade etti.

Gabaşi ise ‘İsrail'in genişlemesini önlemek adına işin Somali ile ayrılıkçı bölge arasındaki doğrudan çatışmanın desteklenmesine kadar varması hâlinde dahi’ Mogadişu'nun egemenliğini ve Arap devletinin egemenliğini her türlü tehdide karşı korumak amacıyla her düzeyde kapsamlı destek verilmesi ihtimalini dışlamadığını söyledi.