Filistin boyutuyla Suriye'deki değişim

Suriye’deki Filistinlilerin Filistin ulusal hareketindeki nüfuzu marjinalleşti

Filistin’in Şam Büyükelçiliği önünde Filistin Yönetimi lehine düzenlenen gösteri sırasında merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın resmini tutan bir kadın, 9 Ocak 2025 (AFP)
Filistin’in Şam Büyükelçiliği önünde Filistin Yönetimi lehine düzenlenen gösteri sırasında merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın resmini tutan bir kadın, 9 Ocak 2025 (AFP)
TT

Filistin boyutuyla Suriye'deki değişim

Filistin’in Şam Büyükelçiliği önünde Filistin Yönetimi lehine düzenlenen gösteri sırasında merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın resmini tutan bir kadın, 9 Ocak 2025 (AFP)
Filistin’in Şam Büyükelçiliği önünde Filistin Yönetimi lehine düzenlenen gösteri sırasında merhum Filistin lideri Yaser Arafat'ın resmini tutan bir kadın, 9 Ocak 2025 (AFP)

Macid Kiyali

Filistin ulusal hareketi, 1960'lı yılların ortalarındaki ortaya çıkışından bu yana, Suriye rejiminin Golan cephesinden İsrail'e karşı gerilla eylemlerine getirdiği kısıtlamalara rağmen Suriye'de faaliyetlerini yürütebildi. Başka bir deyişle bu mesele, Suriye rejiminin İsrail'e karşı direnme hevesi veya iddialarıyla uyumlu olmayan siyasi çizgilerine yahut istihdamlarına göre düzenlendi.

Suriye rejimi o dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) 1964 yılında kurulmasının arkasında dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın olmasından dolayı Filistin meselesinde Mısır'la rekabet etmek amacıyla başta Fetih Hareketi (El Fetih) olmak üzere Filistin ulusal hareketinin yükselişini destekledi. Ayrıca 1967 Arap-İsrail Savaşı (Altı Gün Savaşı) yenilgisini örtbas etmek için silahlı mücadele yaklaşımını benimsediğini ve Filistin'in temel davası olduğunu iddia ederek özgürlükleri kısıtlamanın, halka hükmetmenin, ülke kaynaklarına el koymanın, duraklayan kalkınma sürecini meşrulaştırmanın ve güvenlik yapısını inşa etmenin bir kılıfı olarak El Fetih’e yatırım yaptı.

Ancak tüm bunlar, Suriye rejiminin diktatörü Hafız Esed'in şahsında, Filistin kartını elinde tutmak için önce kendisine sadık askeri isimler aracılığıyla El Fetih'i kontrol etmeye çalışarak, sonra da es-Saike ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi - Genel Komutanlığı (PFLP-GC) gibi kendisinin Filistin'deki uzantısı olacak örgütler kurarak ya da kurulmasını destekleyerek gerçekleştirdiği girişimlerle paralel olarak yapıldı. Öyle ki Filistin lideri Yaser Arafat tarafından bizzat ortaya atılan “Filistin egemen kararının bağımsızlığı” sloganı, Esed rejiminin Filistin’in iç işlerine müdahalesini püskürtmek için meşrulaştırıldı.

Esed rejiminin otuz yıl boyunca (1976-2005) Lübnan'a hakim olmak için Filistin ulusal hareketini istismar etmesi, doğrudan askeri sürtüşmeye yol açtı. Lübnan'daki birçok Filistin mülteci kampı kısmen yahut tamamen yıkılırken hepsi de korkunç katliamlara sahne oldu. Suriye'deki mülteci kamplarında, özellikle de Yermuk Mülteci Kampı’nda yaşananlar bu katliamların bir uzantısı olarak görülebilir.

Suriye’deki yeni yönetimin çabaları siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal istikrarı desteklemeye ve devleti yeniden kurmaya yönelik olacağından, Suriye'nin İsrail'e karşı çatışmadaki rolü gelecekte görülmeyebilir.

Öyle görünüyor ki Suriye'de meydana gelen büyük tarihi ve siyasi değişimin Suriye’nin bölgesel rolünü, tüm Ortadoğu bölgesini ve önceki rejimin yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca Suriye'nin bölgedeki önemli konumuna ve sorunlarına dayandırdığı ölçüde, İsrail ile çatışmanın şekli de dahil olmak üzere yerel, bölgesel ve uluslararası yansımalarını etkilemesi kaçınılmaz.

sdfergt
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed, Filistin'in merhum lideri Yaser Arafat ile Şam'da yaptığı görüşme sırasında, 24 Nisan 1988 (AFP)

Suriye’deki yeni yönetim ne isterse istesin ya da ne yapabilirse yapsın, Aksa Tufanı Operasyonu’nun ve İsrail'in Gazze'deki Filistinlilere karşı başlattığı yok etme savaşının yankıları Lübnan'ı da içine aldı. Hizbullah'ın Lübnan'daki hegemonyasının sona ermesine ve İran'ın bölgedeki etkisinin azalmasına yol açtı. Bu durum kaçınılmaz olarak Filistin ulusal hareketini, siyasi ve mücadele seçeneklerini ve hatta Lübnan içindeki ve dışındaki Filistin halkının, özellikle de Suriye’deki Filistinlilerin (48 mültecileri) varoluş biçimini etkileyecek.

Bu gelişmeler ve değişimler, büyük olasılıkla Arapların ve Filistinlilerin İsrail ile olan çatışmalarında askeri yönünün özellikle Gazze ve Lübnan'da yaşananlar çerçevesinde yüksek maliyeti göz önüne alındığında çökmesine ya da yok olmasına yol açacak. Buna ek olarak, neredeyse hiçbir Arap ya da Filistinli taraf mevcut koşullarda ve öngörülebilir gelecekte bunu ciddi ve sorumluluğunu üstlenerek talep etmiyor. Ancak bu, İsrail'in iradesine ya da politikalarına boyun eğmek ya da Filistin çevreleri, Arap ülkeleri ve uluslararası arenadaki mevcut duruma uygun olası mücadele biçimlerini reddetmek anlamına gelmiyor.

İsrail hem Esed rejiminin düşmesinden önce hem de sonra, Suriye ordusunun mevzilerinin yanı sıra Filistinli grupların kamplarını ve karargahlarını bombaladı. Suriye ve Lübnan'da (ve hatta Tahran'da) Filistinli liderlere suikastlar düzenledi. Bu durum Filistinlileri olduğu kadar Suriye'yi de etkiledi.

Suriye’deki yeni yönetimin çabaları Suriye halkının durumunu iyileştirmek için gerekli bir öncelik olarak siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal istikrarı desteklemeye ve devleti yeniden kurmaya yönelik olacağından, Suriye'nin İsrail'e karşı çatışmadaki rolü gelecekte görülmeyebilir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, Suriye ordusunun neredeyse tüm olanakları yok edilmiş ve kalanların çoğu da Esed rejiminin düşmesinden hemen sonra İsrail'in art arda gerçekleştirdiği saldırılarda imha edilmiştir. Dolayısıyla öngörülebilir gelecekte yeni yönetimden bu konuda harekete geçmesini istemek hiçbir şekilde ve hiçbir gerekçeyle akıllıca olmaz.

Diğer Filistinli mülteci topluluklar gibi, Suriye’deki Filistinli mülteci topluluğunun da Filistin ulusal hareketindeki nüfuzu kırk yıl önce yurtdışında verilen silahlı mücadelenin sona ermesiyle marjinalleşti.

Yeni rejimin ülkedeki Filistinli mültecilere yönelik politikasının, onları Suriyelilerle eşitlemek, önceki rejim tarafından ortadan kaldırılmadan önce var olan haklarını iade etmek ve mülteci olarak kaydedildikten sonra Suriye nüfus kayıtlarına dahil etmek üzerine Filistin Mülteci Örgütü kurulabilir. Bu noktada Suriye'de Filistinliler için zorunlu askerliğin kaldırılması ve Suriye ordusunun bir parçası olarak kabul edilen Filistin Kurtuluş Ordusu'nun lağvedilmesi kayda değer bir gelişme. Dolayısıyla bu durum, Filistinli mültecilere Ürdün'deki Filistinlilerinkine benzer bir vatandaşlık statüsü verilmesine yol açabilir. Bu da Filistinlilerin ulusal kimliklerine ve halklarının davasına olan bağlılıklarına ters düşmeden statülerini güçlendirecek ve yaşamlarını kolaylaştıracak bir adım olacak.

scdfrgt
Suriye'nin başkenti Şam'ın güneyindeki Yermuk Mülteci Kampı’nda meydana gelen yıkımın boyutu (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre resmi düzeyde, Suriye’deki yeni yönetimin eski rejimin Filistinlilerle olan ilişkisindeki tüm tıkanıklıkları aşarak, Filistin halkının ve davasının temsilcisi olarak FKÖ ile ilişki kurmaya çalıştığı görülüyor. Bu hamle, bir ilke olarak olumlu olmasının yanında derinleştirilip güçlendirilmeli. Aynı zamanda yaklaşık altmış yıllık zorlu müdahaleler ve maliyetli gerginliklerin ardından Filistin-Suriye ilişkilerinin sağlam temellere oturtulması için de bir fırsat. Kısa bir süre önce Şam'da Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir araya gelen FKÖ’yü, Filistin Yönetimi’ni ve El Fetih'i temsil eden Filistin Devlet Başkanlığı heyeti arasındaki görüşme de bunun bir göstergesidir.

Suriye’deki yeni yönetim, eski rejime sadık grupların (Es-Saike, PFLP-GC, Feth’ul-İntifada) karargahları ve kamplarının çoğunu ele geçirerek, tüm gruplardan ellerindeki silahları teslim etmelerini istedi ve Suriyelilerin ve Filistinlilerin öldürülmesinde rejimle birlikte hareket edenleri tutuklayıp yargılayarak açık bir mesaj gönderdi. Burada söz konusu grupların çoğunun halk desteğine sahip olmadığını ve herhangi bir düzeyde etkili olmadıklarını belirtilmeli. Eski rejim tarafından kendilerine tanınan ayrıcalıklar ve İran tarafından desteklenmeleri nüfuz sahibi olmalarını sağladı. Bu yüzden büyük olasılıkla yeni dönemde kendilerine bir yer bulamayacaklar ve Suriye’deki Filistinliler tarafından kabul görmeyecekler.

Her halükarda, Filistin ulusal hareketindeki nüfuzu kırk yıl önce yurtdışında verilen silahlı mücadelenin sona ermesi, komuta merkezinin Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ne taşınması, Filistin ulusal hareketinin otuz yıl önce bir yönetime dönüşmesi ve FKÖ'nün marjinalleşmesi nedeniyle diğer Filistinli mülteci topluluklar gibi, Suriye’deki Filistinli mülteci topluluğu da marjinal hale geldi. Bu durum, Suriye, Lübnan ve Irak'taki Filistinli mülteci topluluklarının yok olması ya da dağılması ve çok sayıda mültecinin yabancı ülkelere göç etmesiyle daha da kötüleşti. Filistinli mülteci topluluklarının coğrafi ve siyasi haritadan silinmesinden ya da körelmesinden bahsedilir oldu.

FKÖ de dahil olmak üzere Suriye'deki Filistinli grupların statüsünü, geçiş sürecinden sonra ortaya çıkacak siyasi sistemin şeklinin belirleneceğini söyleyebiliriz.

Suriye'de siyasi olarak aktif olan Filistinlilerin çoğunun, özellikle de yeni nesillerin ruh halinin Filistin milliyetçiliğine eğilimli olduğunu ve eski rejimin her zaman bu ‘milliyetçiliği’ hedef aldığına ve onu azaltmaya ve kısıtlamaya çalıştığına inandıkları belirtilmeli. Bu ‘milliyetçiliğin’ El Fetih'te diğer gruplardan daha fazla olduğu biliniyor. Fakat bu, El Fetih yönetiminin tutumları ile izlediği politikaların tamamen uyumlu olduğu anlamına gelmiyor. Bunun yanında mültecilerin genel ruh halinin vücut bulmuş hali olan El Fetih’e bağlı olmayan mülteciler, örgütlü bir çerçeveden ve kendilerini ifade edebilecekleri bir platformdan yoksunlar. Ayrıca Filistin bağlamında faaliyet gösterecek meşruiyete ve kaynaklara sahip olmamaları da nüfuzlarını zayıflatıyor. Ancak Suriye'de meydana gelebilecek değişikliklerden en çok bu kesimin faydalanması bekleniyor.

Özetleyecek olursak, FKÖ de dahil olmak üzere Suriye'deki Filistinli grupların statüsünün geçiş döneminden sonra kurulacak siyasi sistemce belirleneceğini söyleyebiliriz. Varlıklarını Esed rejimine borçlu olan bazı gruplar ortadan kalkabilir. Eğer kalırlarsa, ne resmi ne de halk düzeyinde etkili ve fark edilebilir olacaklar. Özellikle yeni yönetim Baas Partisi'ni ve İlerici Cephe'nin tüm partilerini feshettiği için herhangi bir siyasi, yasal veya sosyal meşruiyete sahip olmayabilirler. Buna, Filistin örneğinde olduğu gibi, eski rejim çerçevesinde Suriye'nin hareketliliğine göre faaliyet gösteren gruplar da dahil olabilir.



Guterres: Lübnan’ın UNIFIL görevinin sona ermesinin ardından uluslararası bir güce ihtiyacı var

Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)
Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)
TT

Guterres: Lübnan’ın UNIFIL görevinin sona ermesinin ardından uluslararası bir güce ihtiyacı var

Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)
Lübnan’ın güneyindeki Mansuri kasabasında UNIFIL güçleri (Reuters)

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, dün Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile görüşmesinde, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü’nün (UNIFIL) görev süresinin sona ermesinin ardından ülkenin güneyinde BM himayesinde bir uluslararası gücün varlığını sürdürmesinin gerekli olduğunu söyledi.

New York’ta BM Genel Kurulu çalışmalarının başlamasından bir gün önce gerçekleşen görüşmede Selam, “UNIFIL sonrası dönemde güneyde BM çatısı altında uluslararası bir varlığın devam etmesinin önemini” vurguladı. Selam’ın ofisinden yapılan açıklamaya göre bu varlık, “gözlem, raporlama ve iletişim görevlerinin sürdürülmesini güvence altına almalı, istikrarın korunmasına katkı sağlamalı ve Lübnan devletinin bütün toprakları üzerindeki otoritesini tesis etme sürecini desteklemeli.”

1978’den bu yana Lübnan’ın güneyinde konuşlu bulunan UNIFIL, 46 ülkeden yaklaşık 7 bin 500 personelden oluşuyor. Ancak BM Güvenlik Konseyi, ABD’nin baskısıyla geçen yıl ağustos ayında UNIFIL’in görev süresinin 31 Aralık 2026’da sona erdirilmesine karar verdi.

UNIFIL misyonunun sona ermesine yaklaşılması, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki geniş bölgelerde işgalini sürdürdüğü bir dönemde gerçekleşiyor.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn  geçen hafta ajansa verdiği röportajda, güney Lübnan’da görev yapan BM Geçici Gücü’nün yerini alacak herhangi bir güce açık olduklarını belirtti ve UNIFIL’in çekilmesinin ardından herhangi bir “boşluk” oluşmaması gerektiğini vurguladı. Avn, “En önemli husus bir boşluk oluşmamasıdır. Hangi ad altında gelirse gelsin, herhangi bir güç için hukuki çerçeve oluşturulmalıdır. Bu hukuki çerçevenin temel ilkesi devletin egemenliğidir” ifadelerini kullandı. Avn ayrıca güney Lübnan’da bulunacak bir gücün amacının “orduyu desteklemek ve devleti güçlendirmek, devletin yerini almak olmaması gerektiğini” kaydetti.

Avn, bu konuyu geçen hafta Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Ürdün Kralı II. Abdullah ile gerçekleştirdiği görüşmede de ele aldı. Fransa ve İtalya daha önce, Lübnan’daki BM barış gücünün yerini alacak çok uluslu bir güç oluşturmak istediklerini açıklamıştı.

Guterres de UNIFIL’in görev süresinin sona ermesi ve güçlerin ülkeden ayrılmasının ardından Lübnan’ın bir barış gücüne ihtiyaç duymaya devam edeceğini belirtmişti.

Öte yandan Selam, BM Genel Sekreteri’ne yaklaşık 329 bin kişinin hâlâ yerinden edilmiş durumda olduğunu bildirdi. Selam, insani yardım çalışmalarına yönelik finansmanın seferber edilmeye devam etmesinin ve BM kuruluşlarının yerinden edilmiş kişilere yardım sağlamasının önemini vurguladı.


Irak Kürdistanı, Peşmerge güçlerinin birleştirildiğini açıkladı

Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)
Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)
TT

Irak Kürdistanı, Peşmerge güçlerinin birleştirildiğini açıkladı

Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)
Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreninde konuşurken (Bölge Başkanlığı)

Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasındaki “Kardeşler Savaşı” sırasında bölünmelerinin üzerinden 30 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesi yönetimi dün, Peşmerge güçlerinin birleştirildiğini açıkladı. Bu adımın, güvenlik ve siyasi açıdan bölünmüş Kürt cephesinin birliğine katkı sağlaması bekleniyor.

Peşmerge güçlerinin birleştirilmesi töreni, bölge başkanı ve aynı zamanda Peşmerge güçlerinin başkomutanı olan Neçirvan Barzani’nin gözetiminde Erbil’de düzenlendi. Törene Başbakan Mesrur Barzani de katıldı. Irak Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Ofisi Direktörü Abdülemir eş-Şemri de törende hazır bulundu.

Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, güçlerin Peşmerge Bakanlığı çatısı altında birleştirilmesinin tamamlanmasını memnuniyetle karşıladığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Peşmerge saflarındaki bölünmenin kökeni, güçlerin iki ayrı yapıya ayrıldığı 1990’ların ortalarına dayanıyor. Bu yapılardan biri Kürdistan Demokratik Partisi’ne, diğeri ise Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne bağlıydı.


Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor

Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
TT

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde bir Libyalının yargılanması, Dibeybe’ye karşı öfkeyi körüklüyor

Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)
Libya’nın başkentindeki Cuma Pazarı’nın şeyhleri ve sakinlerinden oluşan el-Hişri destekçileri, 20 Eylül 2026 (Cuma Pazarı Sosyal Konseyi tarafından yayınlanan videodan alınan ekran görüntüsü)

Libya'nın başkenti Trablus’taki cezaevlerinden birinin eski müdürü olan ve halen Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanan Halid el-Hişri’nin destekçileri, Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe’ye yönelik protestolarını artırdı. Destekçiler, başsavcıdan derhal harekete geçerek Hişri’nin Libya’ya geri getirilmesini ve ülkede yargılanmasını talep etti.

‘Ölüm meleği’ lakabıyla anılan 48 yaşındaki Hişri, 2015 yılının Şubat ayı ile 2020’nin başları arasında Trablus’ta yönettiği Mitiga Cezaevi’nde işlendiği öne sürülen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili 17 suçlamayla karşı karşıya bulunuyor.

fgthy
Savaş suçları işlemekle suçlanan Libyalı Halid el-Hişri (Uluslararası Ceza Mahkemesi)

Hişri’nin yakalanmasından bu yana açılan dava, Dibeybe’yi ‘sanık sandalyesine’ oturttu. Siyasi çekişmelerin yaşandığı süreçte muhalifleri öfkelerini Dibeybe’ye yöneltirken, Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu, Hişri’nin Temmuz 2025’te Almanya’da yakalanmasını ve Lahey’deki UCM’nin gözaltı merkezine nakledilmesini memnuniyetle karşılamıştı.

UCM, 14 Eylül’de aldığı kararla Hişri’nin yargılanmasına gelecek yıl 4 Mayıs’ta başlanmasını kararlaştırdı. Böylece Hişri, Birleşmiş Milletler’in (BM) 2011’de verdiği yetki doğrultusunda Libya’da başlatılan soruşturma kapsamında UCM’de yargılanan ilk Libyalı şüpheli olacak.

Hişri’nin destekçileri pazar akşamı Trablus’un Cuma Pazarı bölgesi ile başkentin çevresindeki bölgelerin sosyal konseyi önünde toplandı. Hişri’nin yargılanmasını protesto eden göstericiler, “Sessiz kalmayacak ve geri adım atmayacağız. Onu Libya’ya geri getirmek ve ülkenin yargısı önünde yargılanmasını sağlamak için tüm hukuki yollara başvuracak ve barışçıl yöntemleri kullanacağız. Ardından onun tutuklanmasına neden olan herkesin hesap vermesini sağlamak için çalışacağız” ifadelerini kullandı.

Gösteriye Cuma Pazarı ve çevre bölgeler ile Büyük Trablus bölgesindeki çeşitli kesimlerden şeyhler ve gençler katıldı. Göstericilerden biri tarafından okunan bildiride, Hişri’nin UCM’de yargılanmasına tepki gösterilerek, “O bir suçlu değil. Devletin ortadan kaybolduğu ve düzensizliğin yayıldığı dönemde öne çıkan, onurlu insanların çağrısına kulak veren adamlardan biriydi” denildi.

UCM savcıları daha önce mahkeme hakimlerine Hişri’nin ‘merhamet göstermeden işkence yapmasıyla’ tanındığını söylemiş, bu nedenle tutukluların kendisine ‘Azrail’ lakabını taktığını belirtmişti.

UCM’nin 4 Mayıs’ta düzenlediği önceki duruşmada savcılar, Hişri’nin Libya’da Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi tarafından yönetilen Mitiga Cezaevi’nin kadınlar bölümünden sorumlu olduğunu belirtmişti. Savcılar, “Binlerce mağdur yasal dayanak olmaksızın, insanlık dışı koşullarda gözaltına alındı ve tutuldu; sistematik biçimde kötü muamele ve işkenceye maruz bırakıldı” ifadelerini kullanmıştı.

u
Uluslararası Ceza Mahkemesi (AP)

Terörizm ve Organize Suçlarla Mücadele Birimi’nin kalesi olarak görülen Cuma Pazarı sakinleri, mesajlarını ‘Libya ve dünya kamuoyuna; tüm özgür ve onurlu insanlara’ ileterek, “Uzun süren sessizliğin ve sabrın taşmasının ardından sesimizi yükseltiyor, Trabluslu Halid el-Hişri’nin maruz kaldığı haksız tutuklamayı en güçlü şekilde kınıyor ve reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Toplanan kalabalık, Dibeybe hükümetini, “Bu utanç verici eylemde suç ortaklığı yapmak ve Libya’nın Roma Statüsü’nü imzalamamış veya onaylamamış olmasına rağmen UCM’ye Hişri’yi yakalaması için yeşil ışık yakmakla” suçlayarak ‘tam sorumluluk’ taşıdığını savundu. Göstericiler ayrıca Alman hükümetini, ‘dosyanın tamamen siyasi nitelikte olduğunu bildiği halde’ Hişri’nin teslim edilmesini kolaylaştırmakla suçladı.

Yargıç Althea Windsor 14 Eylül’de yaptığı açıklamada, davanın ‘adil ve hızlı, herhangi bir gerekçesiz gecikme olmaksızın’ yürütülmesini istediğini belirtmişti. Windsor, iddia edilen suçların işlenmesinin üzerinden en az altı yıl geçtiğine dikkat çekmişti. Hişri’nin mağdurları ise yargılamanın mümkün olan en kısa sürede başlamasını talep ediyor.

Bununla birlikte Hişri’nin destekçileri, onun ‘organize suç, DEAŞ ve adam kaçırma ile silahlı soygunlarla mücadelede ön saflarda yer aldığını’ savunuyor. Destekçileri açıklamalarında, “Hişri'nin yaptığı ve gurur duyduğumuz, geri adım atmayacağımız şey bir suç değil, şereftir; suçlama değil, bir onurlandırmadır. Ayrıca tutuklanmasının, Mayıs 2025’te Trablus’ta yaşanan olaylar ve gösterilerin ardından gerçekleşmesi, dosyanın siyasi olduğuna dair hiçbir şüpheye yer bırakmıyor” ifadelerini kullandı.

yujmk
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Kerim Han’ı kabul ederken (Dibeybe’nin ofisi)

Hişri’ye yöneltilen suçlamalar arasında işkence ve öldürme, öldürmeye teşebbüs, kişisel onur ve haysiyete yönelik ağır saldırı, zalimane ve insanlık dışı muamele ile tutuklulara yönelik tecavüz ve diğer cinsel şiddet türleri yer alıyor.

4 Mayıs’ta düzenlenen duruşmada Hişri’nin avukatı, müvekkilinin kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddettiğini belirtti. Avukat ayrıca Hişri’nin, davasının mahkemenin yargı yetkisi kapsamında olmadığı gerekçesiyle yargılanmasına itiraz ettiğini ancak mahkemenin bu itirazı reddettiğini aktardı.

vrgthyju
Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Adalet Bakanı Halime İbrahim (Bakanlık Medya Ofisi)

UBH’nin 20 Haziran 2024’te, Adalet Bakanlığı aracılığıyla UCM Savcılığı’na gönderdiği resmi yazıyla, Roma Statüsü’nün 12. maddesinin 3. fıkrası kapsamında mahkemenin yargı yetkisini kabul ettiği belirtiliyor. Söz konusu fıkra, üye olmayan devletlerin kendi topraklarında işlenen suçlarla ilgili olarak mahkemenin yargı yetkisini kabul etmesine veya bu suçları mahkemeye sevk etmesine olanak tanıyor.