Ortadoğu'da yeni bir bölgesel güvenlik sistemi oluşumunun özellikleri neler?

ABD'nin Ortadoğu politikasının net olması, söz konusu güvenlik sisteminin nasıl şekilleneceğini ya da şekillenip şekillenmeyeceğini belirleyecek

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon
TT

Ortadoğu'da yeni bir bölgesel güvenlik sistemi oluşumunun özellikleri neler?

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon

Bilal Saab

Ortadoğu ülkeleri siyasi açıdan kırılgan olmaya devam ettiği sürece, İran baskı ve ikna yöntemlerini bir arada kullanarak nüfuzunu yaymanın bir yolunu bulacaktır. Ancak İran bugün, 1979 yılındaki devrimden bu yana en zayıf olduğu dönemi yaşıyor. Komşularının siyasi zayıflıklarından ve mezhepsel bölünmelerinden faydalanmak bir yana, zar zor ayakta kalabildiği gerçeğini inkar etmek mümkün değil.

İran'ın onlarca yıl boyunca özenle inşa ettiği milis ağı, Hamas ve Hizbullah'ın İsrail'le son savaşlarının ardından aldıkları askeri yenilgiler ve İran'ın bölgedeki tek müttefiki olan Suriye'deki Beşşar Esed rejiminin çöküşüyle darmadağın oldu.

Tüm bunlar çok önemli olan ‘İran'ın göreceli olarak daha da zayıfladığı mevcut dönem, yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin şekillendirilmesi için bir fırsat mı sunuyor?’ sorusunu gündeme getiriyor.

Eğer ABD ve Arap ülkelerinden ortakları güvenlik konusunda daha önce görülmemiş bir şekilde iş birliği ve koordinasyon içinde olurlarsa -ki bu oldukça şüpheli- cevap ‘evet’ olur.

ABD’nin Arap ülkelerinden ortaklarının tutumu

Ancak Donald Trump yönetiminin Ortadoğu politikasında öncelikle Arap ülkelerinden ortaklarının stratejik konumunu göz önünde bulundurması önem taşıyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi ülkeler İran'la herhangi bir çatışma arayışında değiller. İran'ı daha da zayıflatmak için bir fırsat var ve bunun tamamen farkındalar, ancak inisiyatif almayacaklar. Bunu hiçbir zaman yapmadılar ve anlaşılabilir nedenlerden dolayı da yapmayacaklar.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) bölgedeki siyasi şiddeti desteklemesi konusunda Tahran’a daha baskıcı bir yaklaşım sergilemesi için Washington’a baskı yapma günleri -en azından öngörülebilir bir gelecek için- geride kaldı. Riyad, Abu Dabi ve diğer bölge ülkelerinin başkentleri Tahran'la uzlaşma ve yakınlaşma yolunu seçtiler. Böylece en önemli öncelikleri olan ekonomik kalkınmaya odaklanabilirler. Çünkü uzun vadeli ekonomik vizyonlarında belirledikleri hedefleri gerçekleştirmek için ihtiyaç duydukları doğrudan yabancı yatırımı çekebilecek sakin ve istikrarlı bir bölge istiyorlar.

Trump ve ABD’nin Arap ülkelerinden ortaklarının genel tutumlarının ötesinde, güvenlik alanında daha fazla iş birliği için pek çok alan olduğu bir gerçek. Aslında iki taraf arasında İran konusunda büyük bir ihtilaf ya da anlaşmazlık olduğu söylenemez.

BAE ve Bahreyn 2020 yılında İsrail ile İbrahim (Abraham) Anlaşmaları imzaladıklarında bile İran'ı yabancılaştırmaktan ya da provoke etmemek için güvenlik alanında iş birliğini kasıtlı olarak vurgulamaktan kaçındılar. Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmaların imzalanmasının üzerinden dört yıl geçse de henüz anlaşmanın tarafları arasında herhangi bir ortak güvenlik girişimi olduğunu duymadık. Körfez ülkelerinin liderlerinin bugüne kadar Washington'da ya da bölgede ABD’li mevkidaşlarıyla bir araya geldikleri görüşmeler genellikle ekonomi, teknolojik yenilikler ve yatırımlar üzerineydi. Ortak güvenlik hakkında neredeyse hiç konuşmadılar. Öte yandan Körfez ülkelerinin liderleri, ABD ordusunun kendi ülkelerinin topraklarından ister Yemen’deki Husiler ister Irak’taki milisler olsun İran’ın bölgedeki müttefiklerine saldırı düzenlemesine izin vermeyi reddetmeye devam ediyorlar.

Bunların hiçbiri Arap ülkelerinin İran'a aniden güvendikleri ya da kendi güvenlikleri konusunda endişelenmedikleri anlamına gelmiyor. Ancak İran’ın mevcut göreceli zayıflığı, yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin şekillendirilmesi için ne kadar fırsat sunarsa sunsun, Arap ülkelerinden ortakların ABD ve İsrail ile güvenlik iş birliği söz konusu olduğunda bir kırmızı çizgisi olduğunu da ortaya koyuyor. Doğru bir şekilde değerlendirdikleri üzere, İran yaralı da olsa yine tehlikeli olmaya devam ediyor.

ABD’nin tutumu

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Başkanı Donald Trump, İran'la ilgili açıklamalarında nükleer anlaşmayı birinci önceliği olarak belirlemiş gibi görünüyor. Trump'ın genel tercihi, Arap ortakları gibi, Ortadoğu'daki tüm savaşları sona erdirmek ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek.

Trump, İran’ın bölgedeki davranışları hakkında fazla bir yorumda bulunmamış ve İran’a yönelik stratejisi henüz olgunlaşmamış olsa da, her zamankinden daha hızlı ilerliyor gibi görünen nükleer meselesine daha çok odaklanıyor. Trump’ın Tahran'a yaklaşımının özü ‘ya anlaşmaya varmak ya da bombalanmayı göze almak’ şeklinde olabilir. Bu da ABD'nin tek başına ya da zaten parmağını tetiğe koymuş olan İsrail ile birlikte benimsediği bir yaklaşım olarak görülebilir.

xsdfgt
Görsel: Eduardo Ramon

Ancak bu Trump'ın İran'ın bölgedeki istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerini tamamen görmezden geleceği anlamına gelmiyor. Trump, ilk başkanlık döneminde, 2020 yılının ocak ayında Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani'nin öldürülmesi emrini vermişti.

Süleymani’nin öldürülmesi, İran'ın bölgedeki askeri gücüne indirilmiş yıkıcı bir darbe oldu. Süleymani, Tahran'ın bölgedeki milis ağını bir arada tutan tutkal görevi görüyordu. İranlılar onun yerine geçebilecek birini bulmakta büyük zorluk çekti. Trump, ABD'nin İran'a karşı bu tür saldırgan taktiklerini Tahran'ı nükleer programı konusunda taviz vermeye zorlamanın bir yolu olarak görüyor olabilir.

Güvenlik alanında iş birliğinin geliştirilmesi

Ancak Trump ve ABD’nin Arap ülkelerinden ortaklarının genel tutumlarının ötesinde, güvenlik alanında daha fazla iş birliği için pek çok alan olduğu bir gerçek. Aslında iki taraf arasında İran konusunda büyük bir ihtilaf ya da anlaşmazlık olduğu söylenemez. Çünkü her iki taraf da her zaman olduğu gibi kendi ulusal çıkarlarının peşinde olacaktır. Ancak bölgedeki bu tarihi andan, İran'ın yükselişte ve bölgeyi kasıp kavurduğu değil, düşüşte olduğu bir andan faydalanmak daha önemli.

Trump’ın ekibi İran'la başa çıkmak için bir strateji oluşturmakla meşgulken, İsrail hiç vakit kaybetmiyor. İsrail, İran'la her ne şekilde olursa olsun yüzleşmeye ve onu zayıflatmaya kararlı görünüyor.

Güvenlik alanında iş birliğinin nihai şekli, Trump'ın Suudi Arabistan'a ve muhtemelen diğer Arap ortaklarına ya ikili müzakereler ya da İsrail'in de dahil olduğu çok taraflı müzakereler sonucunda resmi bir savunma anlaşması sunduğu bir senaryo olacaktır. ABD, şimdiye kadar Arap ülkeleri-İsrail normalleşmesinin Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurmalarının önünü açacağı ve Riyad'a Washington'dan resmi bir savunma garantisi vereceği yönünde bir fikir sundu. Eğer bu gerçekleşirse, Suudi Arabistan'ın (ve belki de bölgedeki diğer ülkelerin) bölgesel güvenlik konusunda ABD ile iş birliğine yaklaşımını önemli ölçüde etkileyebilir. Riyad, İran'la bir çatışmanın patlak vermesi ya da İran'ın 2019 yılının eylül ayında yaptığı gibi Suudi Arabistan’a bir kez daha saldırması halinde ABD'nin yasal olarak onun adına askeri müdahalede bulunmak zorunda kalacağını bildiğinden ABD ile güçlü bir savunma anlaşmasıyla eskisinden daha fazla iş birliği yapmayı kabul edebilir. İki ülke arasında bu çerçevede ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında, özellikle de tüm bölgenin yararına olacak entegre hava ve füze savunması alanında çeşitli güvenlik iş birlikleri kurulabilir.

ABD ile savunma anlaşmasına varılmaması halinde Arap ülkelerinden ortaklar ortaya çıkabilecek herhangi bir İran karşıtı ittifaktan uzak durmaya devam edecekler. Bunun yerine Trump’a uzun yıllardır masada olmayan ekipmanlar için lobi yaparak aralarında beşinci nesil uçaklar, iletişim sistemleri, otonom silahlar ve çeşitli mühimmatların da yer aldığı kendi savunma sistemlerini geliştirmeye odaklanmayı sürdürecekler.

Gizli faktör

Trump’ın ekibi İran'la başa çıkmak için bir strateji oluşturmakla meşgulken, İsrail hiç vakit kaybetmiyor. İsrail, İran'la her ne şekilde olursa olsun yüzleşmeye ve onu zayıflatmaya kararlı görünüyor. Hamas ve Hizbullah'a çoktan ağır bir darbe indiren İsrail, geçtiğimiz yılki kısasa kısas saldırılarının ardından İran savunmasının büyük bir kısmını ortadan kaldırmayı başardı. ABD istihbaratına göre İsrail, İran'ın bazı nükleer tesislerini vurmayı düşünüyor ve bunu bu yılın ortalarında yapabilir.

Arap ortaklar, İran'a karşı ABD ve uluslararası diplomasiyi güçlendirerek ve ABD'nin bölgedeki tüm yapıcı hamlelerine siyasi olarak meşruiyet kazandırarak ciddi bir katkıda bulunabilir ve fark yaratabilirler.

Körfez Arap ülkelerinin İran'a karşı ABD ile iş birliği yapma konusunda çekinceleri olsa da İran ile bir çatışmada İsrail'in yanında olma konusunda daha büyük endişeleri var. İsrail, İran'ın nükleer tesislerine saldırırsa, işi tek başına bitiremeyeceğinin farkında. Bunun sonucunda da İran, sadece İsrail'e değil, Körfez ülkelerine de saldıracak. Bu ülkeler İsrail'e yardım etmek için hiçbir şey yapmasalar bile, durum tamamen algılarla ilgili olmaya devam edecek.

ABD'nin Arap ülkelerinden ortaklarının, bir savunma anlaşmasına varamamaları halinde izleyebilecekleri en muhtemel politika ve hareket tarzı, İsrail'in İran'a ve bölgedeki vekillerine karşı yürüttüğü askeri faaliyetlere mesafeli durmaya devam etmek olacak. Bu ülkelerden herhangi birinin İran'a karşı İsrail'le birlikte daha cesur ya da daha resmi bir adım atmaya çalıştığını hayal etmek son derece zor.

Ama belki de buna gerek kalmayacak. Belki de İsrail ve ABD'nin tek istediği -ABD'nin hiçbir Arap ortağıyla savunma anlaşması imzalamadığını varsayarsak- Arapların diplomasi yürütmesinden, çatışma sonrası yeniden inşada iş birliği yapmasından ve geçtiğimiz yıl İran ve İsrail'in iki kez doğrudan birbirlerini vurduğu sırada gördüğümüz gibi biraz olsun güvenliği sağlamasından ibaret olabilir.

Arap ortaklar, İran'a karşı ABD ve uluslararası diplomasiyi güçlendirerek, ABD'nin bölgedeki tüm yapıcı hamlelerine siyasi olarak meşruiyet kazandırarak ve İsrail tarafından son 15 ay içinde büyük bir kısmı yıkıma uğratılan Gazze Şeridi’nin ve Lübnan'ın güneyinin yeniden inşası için kaynak tahsis ederek ciddi bir katkıda bulunabilir ve fark yaratabilirler.

ABD, olayları basite indirgemek pahasına her zaman olduğu gibi Ortadoğu'da yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin şekillendirilmesinde liderliği üstlenmeli. Her şey Washington'da başlıyor. ABD'nin Ortadoğu politikasının net olması, söz konusu güvenlik sisteminin nasıl şekilleneceğini ya da şekillenip şekillenmeyeceğini belirleyecek.



Trump’tan Hamas’a tehdit gibi teklif …Gazze’nin silahsızlandırılmasına ilişkin son teklif neleri içeriyor?

İzzeddin el-Kassam Tugayları üyeleri Hamas’a bağlı, Nusayrat Mülteci Kampı, Gazze’nin orta kesimi, Şubat 2025 (EPA)
İzzeddin el-Kassam Tugayları üyeleri Hamas’a bağlı, Nusayrat Mülteci Kampı, Gazze’nin orta kesimi, Şubat 2025 (EPA)
TT

Trump’tan Hamas’a tehdit gibi teklif …Gazze’nin silahsızlandırılmasına ilişkin son teklif neleri içeriyor?

İzzeddin el-Kassam Tugayları üyeleri Hamas’a bağlı, Nusayrat Mülteci Kampı, Gazze’nin orta kesimi, Şubat 2025 (EPA)
İzzeddin el-Kassam Tugayları üyeleri Hamas’a bağlı, Nusayrat Mülteci Kampı, Gazze’nin orta kesimi, Şubat 2025 (EPA)

Hamas kaynakları, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, birkaç gün önce ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi yürütme organı aracılığıyla Gazze Şeridi’nin silahsızlandırılmasına ilişkin bir teklif aldıklarını doğruladı.

Gazze dışında yaşayan üst düzey bir Hamas yetkilisi, “Sunulan teklif adeta bir tehdit mesajı gibiydi” dedi. Gazze içinden iki Hamas kaynağı ve bir başka Filistinli grup yetkilisi de teklifin “Gazze Şeridi içindeki tüm silahların istisnasız teslim edilmesini” öngördüğünü aktardı.

Filistinli gruptan bir kaynak, teklifin yalnızca silahlı grupları değil, aşiretleri ve bireysel silahları da kapsadığını belirterek, “İstenen, tüm fraksiyonların, aşiretlerin ve hatta kişisel silahların, üst düzey liderler dâhil olmak üzere, tamamen bırakılmasıdır; bu silahlar kişisel güvenlik amacıyla bile tutulamayacak” dedi.

Reuters, geçen cumartesi günü iki kaynağa dayandırdığı haberinde, “Barış Konseyi”nin Hamas’a silah bırakma sürecine ilişkin yazılı bir teklif sunduğunu aktardı.

Ajans, söz konusu teklifin Kahire’de düzenlenen ve Nikolay Mladenov (Barış Konseyi Yüksek Temsilcisi) ile ABD’li temsilci Steve Witkoff’un özel yardımcısı Aryeh Lightstone’un katıldığı bir toplantıda ele alındığını belirtti.

grgtbgr
İzzeddin el-Kassam Tugayları üyeleri Hamas’a bağlı, Nusayrat Mülteci Kampı, Gazze’nin orta kesimi, Şubat 2025 (EPA)

Hamas’tan üst düzey bir yetkiliye göre, hareket heyeti toplantıda Gazze’deki “direniş gruplarının” varılan anlaşmalara bağlı olduğunu, tüm aşamaları uygulamaya hazır olduklarını ve şu aşamada önceliğin mutabık kalınan aşamalara geçiş olduğunu, silah meselesinin ise daha sonra müzakere edilmesi gerektiğini vurguladı.

İsrail ile Hamas arasında geçen yıl ekim ayında, Trump tarafından sunulan 20 maddelik ve aşamalara bölünmüş bir plan çerçevesinde ateşkes anlaşmasına varılmıştı. Ancak İsrail’in, Gazze’nin yüzde 55’ini oluşturan işgal altındaki bölgelerden çekilmeyi öngören maddeyi hâlâ uygulamadığı, silahsızlanma maddesinin ise daha sonraki aşamalarda yer aldığı ifade ediliyor.

“Teklif değil, tehdit mesajı”

Hamas kaynaklarına göre plan, yeniden inşa sürecini ve Gazze’de yönetim yapısının değiştirilmesini doğrudan silahların teslimine bağlamayı hedefliyor.

Aynı kaynak, teklifin sunulduğu toplantıda ikinci aşamanın uygulanmasını hızlandırmaya yönelik çeşitli başlıkların ele alındığını belirterek, “Sunulan şey, müzakereye açık, rasyonel bir tekliften ziyade, olumlu ve olumsuz yönleri tartışılabilecek bir çerçeve değil; bize ve genel olarak Filistin ulusal yapısına dayatılmak istenen şartlar içeriyor” dedi.

Buna rağmen Hamas kaynakları, teklifin hareket içinde ve Filistinli gruplar arasında değerlendirilmek üzere iletildiğini, ayrıca yanıt için belirli bir süre sınırı konulmadığını aktardı.

Teklifi inceleyen bazı isimlere göre Hamas ve Gazze’deki diğer gruplar arasında hâkim eğilim, silahsızlanmanın yeniden inşa süreciyle ilişkilendirilmesine karşı çıkılması yönünde.

Gazze içindeki bir Hamas yetkilisi ise, “Bu, daha önce sunulan pek çok tekliften yalnızca biri. Hareketin eline ulaşan metin nihai değil ve silah meselesi ile ikinci aşamaya ilişkin diğer konuların tamamını kapsayan net bir çerçeve sunmuyor” dedi.

“Ortak ulusal tutum” arayışı

Gazze’deki en büyük silahlı yapı olan Hamas, teklif konusunda Filistinli gruplarla yürütülecek istişarelere dayanarak özellikle silah meselesinde “ortak ulusal bir tutum” oluşturmayı hedefliyor.

Gazze dışında bulunan Hamaslı üst düzey yetkili, “İlkesel pozisyonlardan taviz verilmemesi ve Filistin meselesinin dünya gündeminde kalmasını sağlayacak bir çerçeve içinde, işgal sona erene kadar, hatta açık bir siyasi süreçle egemen bir Filistin devleti kurulmasını güvence altına alacak bir anlaşmaya varılmasına karşı değiliz” ifadelerini kullandı.

ABD’li yetkililer ise İran destekli Hamas’a, ağır ve hafif silahlar dâhil olmak üzere tüm silahlarını bırakması karşılığında olası bir anlaşma kapsamında af teklif edilebileceğini belirtti.


Suriyeli yetkili Şarku’l Avsat’a konuştu: Çiya Kobane, 60’ıncı Tümen Komutan yardımcılığına atandı… Orduda kadın birliği planı yok

Suriyeli yetkili Şarku’l Avsat’a konuştu: Çiya Kobane, 60’ıncı Tümen Komutan yardımcılığına atandı… Orduda kadın birliği planı yok
TT

Suriyeli yetkili Şarku’l Avsat’a konuştu: Çiya Kobane, 60’ıncı Tümen Komutan yardımcılığına atandı… Orduda kadın birliği planı yok

Suriyeli yetkili Şarku’l Avsat’a konuştu: Çiya Kobane, 60’ıncı Tümen Komutan yardımcılığına atandı… Orduda kadın birliği planı yok

Cumhurbaşkanlığı ekibinin 29 Ocak tarihli anlaşmanın uygulanmasını takip eden sözcüsü Ahmed el-Hilali, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşma kapsamında Haci Muhammed Nebo’nun, bilinen adıyla “Ciya Kobanê”nın, Halep ve Haseke illerinde konuşlu 60. Tümen’in komutan yardımcılığına atandığını doğruladı.

Hilali, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, Haseke’de eski SDG unsurlarından oluşan üç tugayın 60. Tümen’e bağlanacağını söyledi.

fvfrb
Çiya Kobanê, Suriye Ordusu'ndaki 60. Tümen komutanın yardımcılığına atandı (Arşiv)

Askerî kaynaklara göre Kürt komutan, ABD güçlerine yakın bir isimdi ve Haseke, Deyrizor ve Rakka’da önemli askerî operasyonlara liderlik etti.

Kadın birlikleri tartışması

“Özerk Yönetim”e bağlı Kadın Koruma Birlikleri’nin (YPJ) Suriye ordusuna entegrasyonu konusuna değinen Hilali, SDG’nin etkinliğinin azalmasından önce kadın savaşçı sayısının 15 ila 20 bin arasında olduğunu, ancak bugün Kamışlı, Haseke, Derbesiye ve Amude gibi kuzeydoğu bölgelerinde SDG’nin varlığını sürdürmesine rağmen bu sayının 7 binin altına gerilediğini belirtti.

Suriyeli yetkili, bu kadın kadroların askerî alan dışında da değerlendirilebileceğini, özellikle İçişleri Bakanlığı bünyesinde kadın polis ihtiyacına dikkat çekerek, sorgulama, cezaevleri ve kamu kurumlarında görev alabileceklerini ifade etti.

grbgr
Suriye güvenlik yetkilileri, İçişleri Bakanı Enes Hattab eşliğinde, Şam kırsalındaki Kadın Polis Enstitüsü'nü gezdi (Suriye İçişleri Bakanlığı).

Hilali, Suriye Arap Ordusu’nun yapısında kadınlara özel birliklerin bulunmadığını ve şu aşamada böyle bir planın da olmadığını vurguladı. Bunun gerekçesinin ise ülke yönetiminin önceliğini askerî genişleme yerine istikrar, güvenli alanların oluşturulması, barış ortamının güçlendirilmesi ile yeniden imar ve hizmetlere vermesi olduğunu söyledi.

Bireysel katılım vurgusu

Kadın unsurların İçişleri Bakanlığı bünyesinde güvenlik kurumlarında görev alabileceğini belirten Hilali, “Alan geniş, her ilde gönüllü olunabilir” dedi. Ancak bu katılımın toplu değil bireysel olacağını, ayrıca özel eğitim programlarının düzenleneceğini ifade etti.

Hilali daha önce yaptığı açıklamada, entegrasyon sürecinin tamamlanmasıyla birlikte “Özerk Yönetim” ve “Asayiş” gibi paralel yapıların ortadan kalkacağını belirtmiş, Kürt subay ve unsurları Suriye ordusuna dönmeye çağırmıştı.

“Olumlu işaret” değerlendirmesi

Hilali, SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin siyasi ve devrimci gerekçelerle yapılan tutuklamaların durdurulmasına yönelik taahhütlerine bağlı kaldığını ve son dönemde yeni gözaltı vakalarının kaydedilmediğini belirterek bunu “olumlu bir işaret” olarak nitelendirdi.

dcds
YPJ merkez karargahı

Cumhurbaşkanlığı temsilcisi Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş’in de anlaşma kapsamında tüm bileşenlerin haklarının güvence altında olduğunu, SDG dışında kalan Kürtler dâhil herkesin haklarının korunacağını ifade etti.

Öncelikler: Tutuklular ve geri dönüş

Hilali, tutuklular dosyası ve yerinden edilenlerin geri dönüşünün öncelikli konular arasında olduğunu, kayıpların akıbetinin araştırıldığını ve cezaevlerinin devlet kontrolüne devri için koordinasyon yürütüldüğünü söyledi. Resulayn’dan yerinden edilenlerin dönüşünün de gerekli prosedürlerin tamamlanmasının ardından gerçekleşeceğini belirtti.

Öte yandan, Kürt vatandaşların haklarına ilişkin 13 sayılı kararname kapsamında çalışmaların kademeli şekilde sürdüğünü ve bunun olumlu karşılandığını, Cezire bölgesinde yeni projelerle destek sağlandığını ifade etti.

Newroz gerilimi

Kuzey ve Doğu Suriye’de Newroz kutlamaları sırasında Afrin ve Ayn el-Arab (Kobani) bölgelerinde ulusal bayrağın indirilmesiyle yaşanan gerilime de değinen Hilali, devletin Kürt dosyasına açık yaklaşımına rağmen bazı tarafların kışkırtma ve nefret söylemini körüklediğini söyledi.

fvfd
Suriye Kürtleri, 21 Mart'ta Afrin kentinde Newroz'u kutluyor (Reuters)

İç güvenlik güçlerinin olayları kontrol altına almak için sorumlu şekilde hareket ettiğini belirten Hilali, Afrin ve Kobani’de bayrağın indirilmesi ve saldırı olaylarına karışan kişilerin gözaltına alındığını ifade etti.

Kürt siyasi aktörler ve yapılar da bayrağın indirilmesini “bireysel bir davranış” ve “fitne çıkarma girişimi” olarak kınayarak gerilimi düşürmeye çalıştı.

dvf
Suriye'nin kuzeyindeki Afrin'de 21 Mart'ta Newroz kutlamaları sırasında genç bir aile (Reuters)

 


Haşdi Şabi’nin kurnaz lideri Falih el Feyyad Saddam ve ABD saldırılarından nasıl sağ çıktı?

Arşiv fotoğrafı: Falih el-Feyyad ve Abdülaziz el-Muhammedavi, Haşdi Şabi Başkanı ile Genelkurmay Başkanı (Kurum medyası)
Arşiv fotoğrafı: Falih el-Feyyad ve Abdülaziz el-Muhammedavi, Haşdi Şabi Başkanı ile Genelkurmay Başkanı (Kurum medyası)
TT

Haşdi Şabi’nin kurnaz lideri Falih el Feyyad Saddam ve ABD saldırılarından nasıl sağ çıktı?

Arşiv fotoğrafı: Falih el-Feyyad ve Abdülaziz el-Muhammedavi, Haşdi Şabi Başkanı ile Genelkurmay Başkanı (Kurum medyası)
Arşiv fotoğrafı: Falih el-Feyyad ve Abdülaziz el-Muhammedavi, Haşdi Şabi Başkanı ile Genelkurmay Başkanı (Kurum medyası)

Mütevazı ve sakin görüntüsüne rağmen, Irak’ta Haşdi Şabi lideri Falih el Feyyad, rakipleri dâhil birçok kişi tarafından kurnaz, fırsatları değerlendirmede son derece yetenekli ve düşmanlarına karşı “sert mücadeleler” yürütebilen bir isim olarak görülüyor. Bu özellikleri, kurum içindeki yoğun kutuplaşma ve güç mücadelelerine rağmen, onu 10 yılı aşkın süredir Haşdi Şabi’nin zirvesinde tutmayı başardı.

Salı günü, ABD’ye ait olduğu düşünülen bir hava saldırısının Musul kentindeki “Arap Mahallesi”nde Feyyad’ın kullandığı bir evi hedef aldığı öne sürüldü. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre kaynaklar Feyyad’ın saldırı sırasında evde bulunmadığı ifade ettiler.

Falih el Feyyad kimdir?

Falih el Feyyad, 1956 yılında Bağdat’ta doğdu. 1977’de Musul Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Kuzey Bağdat’taki Raşidiye ve Tarmiye bölgelerinde geniş tarım arazilerine sahip olan el-Bu Amir (el-Bu Hamis) aşiretine mensuptur.

fdvdev
Yerel sakinler tarafından kaydedilen görüntüde, bugün Musul’da bombalanan bir noktadan yükselen duman görülüyor. Sakinler, saldırının Haşdi Şabi liderlerinin kullandığı bir evi hedef aldığını belirtti.

Aşiret bağlarının, Saddam Hüseyin döneminde idamdan kurtulmasında etkili olduğu iddia ediliyor. 1980’de yasaklı Dava Partisi’ne üyelik suçlamasıyla idama mahkûm edilen Feyyad’ın cezası, Saddam Hüseyin’in aileyi ziyareti sonrası affedilerek 20 yıl hapse çevrildi.

2003 sonrası erken dönemde siyasete atılan Feyyad, eski başbakan İbrahim Caferi’nin siyasi akımına katıldı. Ancak asıl yükselişini, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve ardından Haşdi Şabi içindeki görevleriyle elde etti.

2014’te, Ali Sistani’nin DEAŞ’e karşı yayımladığı “cihad-ı kifai” fetvasıyla eş zamanlı olarak Haşdi Şabi Komitesi’nin başına getirildi. 2016’da Irak Parlamentosu’nun “Haşdi Şabi Yasası”nı kabul etmesiyle görevi resmiyet kazandı.

Feyyad, bir dönem Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yaptı ancak 2018’de dönemin başbakanı Haydar el-İbadi tarafından görevden alındı. 2020’de ise eski başbakan Mustafa el-Kazımi tarafından yayımlanan kararnameyle Haşdi Şabi Başkanlığı görevine asaleten yeniden atandı.

Gücünü koruyan isim

Kurum içindeki çekişmeler, özellikle Asaib Ehl el-Hak’ın açık muhalefetine ve 2021’de insan hakları ihlalleri gerekçesiyle ABD yaptırımlarına rağmen, Feyyad görevini korumayı başardı.

Kaynaklara göre Feyyad, siyasi ve güvenlik alanındaki etkisini İran ile yakın ilişkilerinden ve özellikle 2020 başında Bağdat’ta ABD saldırısında öldürülen Kasım Süleymani ile kurduğu bağlardan aldı.

rftbrf

Feyyad’ın, Haşdi Şabi’deki merkezi konumunu kullanarak çeşitli ortaklıklar ve sözleşmeler üzerinden mali kazanımlar elde ettiği de öne sürülüyor. Ayrıca Sünni aşiret güçlerini organize edip sadakatlerini kendi etrafında toplaması, özellikle Ninova ve Musul’da kendisine önemli bir siyasi taban oluşturdu.

Aşiret “seferberliği”

Kaynaklar, genellikle Sünni siyasetçilere bağlı olan aşiret güçlerinin, sağladığı çıkarlar nedeniyle Feyyad’a bağlılık sunduğunu belirtiyor. Bu ilişkiler ağı sayesinde Feyyad, Sünni çoğunluklu bölgelerde, özellikle Ninova’da önemli bir siyasi aktör haline geldi ve yerel mecliste kayda değer bir temsil gücü elde etti.

Buna karşın rakipleri, Feyyad’ı Musul’daki birçok proje ve yatırım üzerinde kontrol kurmakla suçluyor. Ayrıca Haşdi Şabi içinde hassas görevlere kendi aşiretinden kişileri yerleştirdiği iddiaları da dile getiriliyor.