Şara’ya Avrupa’nın şartları için açık çek verilmedi

Arap ve yabancı gözlemcilere göre Batı, savaşçıların dizginlenmeden, azınlıklar korunmadan ve ihlaller durdurulmadan tam destek vermeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)
TT

Şara’ya Avrupa’nın şartları için açık çek verilmedi

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (Reuters)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın Batılı güçlerin gözüne girmek için birçok noktada kendini kanıtlaması gerekiyor. Buna karşın iktidardaki ilk birkaç haftasına bakıldığında yanlış yönde ilerlediği görülüyor.

Batı, yüzlerce Aleviyi öldüren İslamcı savaşçıları dizginlediklerinden, işleyen kurumlara sahip kapsayıcı bir hükümet kurduklarından, yıllardır süren iç savaşın harap ettiği ülkede düzeni sağladıklarından ve DEAŞ ile El Kaide'nin ülkede yeniden canlanmasını önlediklerinden emin olmak için Suriye'nin yeni liderlerini yakından takip ediyor.

Avrupa ülkelerinden üçünün temsilcileri, bu mesajın altını çizmek için 11 Mart'ta Şam'da Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile yaptıkları görüşmede, savaşçıları durdurmanın en önemli öncelikleri olduğunu ve kararlı adımlar atılmadığı takdirde yeni yönetime verilen uluslararası desteğin buharlaşabileceğini açıkça ifade ettiler.

Fransa Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Christophe Lemoine, Şam'da söz konusu mesajla ilgili bir soruya “Son yaşanan olaylar gerçekten kabul edilemez. Sorumlular tespit edilip cezalandırılmalı. (Suriye’nin) yeni yetkililerine açık çek verilmiş değil” yanıtını verdi.

Reuters'ın Şam’a yaptıkları ziyaret sırasında görüştüğü üç Avrupalı temsilci ve dört bölgesel yetkili, Suriyeli yetkililerin ülke genelinde güvenlik durumunu kontrol altına almaları ve cinayetlerin tekrarlanmasını önlemeleri gerektiğini vurguladı.

Mesajı yeni Suriye yönetimine ileten yetkililerden biri, “Hesap verebilirlik talep ettik. Katliamların failleri cezalandırılmalı ve güvenlik güçleri tasfiye edilmeli” dedi.

Öte yandan Washington, Suriyeli yetkilileri saldırıların faillerinden hesap sormaya çağırırken, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tammy Bruce, ABD'nin Suriye politikasını belirlemek için geçici yetkililerin eylemlerini takip ettiklerini söyledi.

Ancak Batılı hükümetler tarafından yapılan iki değerlendirmeye göre Şara için liderliğini yaptığı Heyet Tahri eş-Şam’ın (HTŞ) sadece 20 bin savaşçısı olması sorun teşkil ediyor.

Beş diplomat ve üç analist bu durumun Şara’yı on binlerce başka savaşçıya bel bağlamak zorunda bıraktığını söylüyor. Ortadan kaldırması gereken militan gruplar da dahil olmak üzere bu savaşçılara karşı atılacak bir adım, Suriye'yi yeniden savaşın eşiğine getirebilir.

Çin, Arnavutluk, Rusya ve Pakistan gibi ülkelerden gelen binlerce yabancı Sünni Müslüman, iç savaşın başlarında Beşşar Esed yönetimine ve onun yanında savaşan İran destekli Şii gruplara karşı savaşmak üzere Suriye'deki silahlı muhalefete katılarak savaşa mezhepsel bir renk kattı.

axscdfrgt
Şara’nın en önemli arayışı istikrar (Reuters)

Şara, iktidarı ele geçirdikten kısa bir süre sonra, şu anda yabancı militanlar da dahil olmak üzere çeşitli farklı gruplardan yaklaşık 20 bin savaşçıdan oluşan nispeten küçük bir güce güvenmesinin nedenlerinden biri olarak Suriye düzenli ordusunu lağvetti.

Ordunun lağvedilmesi, Esed ailesinin elli yıllık otoriter yönetimini sona erdirmeyi amaçlıyor olsa da diplomatlar ve analistler bunun Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra Washington'ın Irak ordusunu lağvetme kararına benzediğini ve benzer bir kaosa yol açabileceğini vurguladılar.

Şara’nın hamlesi, kamu sektörü çalışanlarının toplu işten çıkarmalarıyla birlikte Suriye'deki bölünmeleri derinleştirdi ve yüz binlerce kişi geçimlerini sağlayacak gelir kaynaklarından mahrum kaldı. Avrupa ve Arap ülkelerinden beş yetkili, bu durumun eğitimli askerleri muhalif gruplara ya da işsizlerin saflarına katılmaya iterek Suriye'yi daha da istikrarsızlaştırabileceğini söyledi.

Bu arada ne Şara'nın ofisi ne de Suriye Dışişleri Bakanlığı, konuyla ilgili yorum taleplerine yanıt verdi.

İkilem

Şara, mezhepsel şiddeti bastırmanın yanı sıra ABD ve Rusya'dan İsrail, Türkiye ve İran'a kadar çok sayıda dış güçle de uğraşmak zorunda. Suriye jeopolitik bir satranç tahtasına dönüşmüş durumda. Ankara, ülkenin kuzeyini kontrol edip muhalif güçleri desteklerken, Kürtlerin taleplerini bastırıyor. Washington tarafından desteklenen Kürtlerin liderliğindeki güçler, önemli petrol yataklarının bulunduğu doğuyu kontrol ediyor. Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra bu durumdan askeri varlığını güçlendirmek için faydalanan Tel Aviv, şu anda 400 kilometrekarelik askerden arındırılmış tampon bölgeyi kontrol ediyor, Dürzi azınlığı destekliyor ve yeni Suriye yönetimine karşı çıkıyor.

Şara, sivillere yönelik katliamlara tepki olarak bir soruşturma komitesi kurdu ve kendisine yakın kişiler olsalar bile sorumluları cezalandırma sözü verdi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığı analize göre diplomatlar ve analistler, bu cinayetleri işleyen militanlara karşı herhangi bir eylemin hizip çatışmalarını, tasfiyeleri ve iktidar mücadelesini tetikleyerek yeni hükümeti ikilemde bırakabileceğini öngörüyor.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Başkan Yardımcısı Marwan Muasher, yaptığı değerlendirmede, “Şara’nın yabancı savaşçıları ya da her şeyi kontrol edemediği ortada. Katliamların onun söylediklerini dinlemeyen Selefi-cihatçılar tarafından gerçekleştirildiği de açık” ifadelerini kullandı.

Diplomatlar, soruşturmanın doğru yönde atılmış bir adım olduğunu kabul ederken, BM ve uluslararası gözlemcilerle soruşturmanın inandırıcılığının çok daha güçlü olacağını düşünüyorlar.

Ayrıca Şara’nın liderliğinin gerçek sınavının sadece komisyonun elde edeceği sonuçlarda değil, olaylardan sorumlu savaşçılarla başa çıkma şeklinde olduğunu söylediler.

Yine de olaylar, Esed sonrası Suriye'deki güçlerin keskin bir hatırlatıcısı oldu. Bir diktatörü devirmenin, ülkenin geleceğini şekillendirecek daha büyük ve daha tehlikeli bir savaşın sadece başlangıcı olduğu acı gerçeğine işaret ediyorlar.

Suudi Arabistan merkezli Körfez Araştırma Merkezi Başkanı Dr. Abdulaziz bin Sakr, kontrolsüz savaşçıların ve kendi çıkarları için çalışan ve yasal çerçevenin dışında kalan grupların varlığının, güvenlik durumunun ve devlet otoritesinin çökmesine yol açabileceğini söyledi.

Bir Arap diplomata göre Arap ülkelerinin yeni Suriye yönetimine verdiği siyasi desteğin sınırsız olmadığını ve kapsayıcı bir hükümet, azınlıkların korunması ve sahada gerçek bir ilerleme kaydedilmesi gibi somut adımlarla desteklenmesi gerektiğini belirtti. Bu da Aleviler, Hıristiyanlar, Kürtler ve diğer azınlıklarla gerçek bir güç paylaşımı anlamına geliyor. Ancak bu şekilde yeni liderlik Suriye'de istikrarı sağlayabilir ve ABD ile Avrupa'nın desteğini alabilir.

Washington ve Avrupa ülkeleri Esed döneminde uygulanan yaptırımların kaldırılmasını, yeni yetkililerin kapsayıcı yönetim ve azınlıkların korunması konusundaki kararlılıklarını göstermelerine bağladılar. Bu yaptırımların kaldırılması, Suriye'nin çökmekte olan ekonomisinin yeniden canlandırılması için hayati önem taşırken aynı zamanda Şara için de en önemli bir zorluk olarak öne çıkıyor.

Yaklaşım aynı

Reform vaatlerine rağmen yeni anayasa Şara’ya cumhurbaşkanı, başbakan, silahlı kuvvetler başkomutanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı olarak mutlak güç verdi. Ayrıca yargıçları, bakanları ve parlamento üyelerinin üçte birini atama yetkisini de vererek demokratik reform umutlarını suya düşürdü.

Bu ay açıklanan ve beş yıl süreyle yürürlükte kalacak olan anayasa, İslam hukukunun yasamanın ‘temel kaynağı’ olmasını öngörüyor.

Bu durumu eleştirenler, anayasanın teokratik yönetimin yerine otoriter yönetimin önünü açtığını ve bir zamanlar El Kaide ile ittifak kuran katı İslamcı bir grubun lideri olan Şara'nın köklerine ilişkin endişeleri derinleştirdiğini söylüyor.

Suriye'nin kuzeydoğusunu kontrol eden ve kısa bir süre önce yeni hükümete entegre olmayı kabul eden Kürt güçler, geçici anayasayı ‘otoriterliği yeni bir biçimde tekrar üretmekle’ eleştirdi.

Analistler Suriye'nin içinde bulunduğu ikilemin 10 yıl önce Mısır, Tunus, Libya ve Yemen'de devlet başkanlarının devrildiği ayaklanma dalgasının yaşandığı Arap ülkeleriyle benzerlik gösterdiğini belirtiyor.

asdefr
Azınlıkların korunması esastır (AP)

Arap ülkelerinde yaşanan “Arap Baharı” adlı devrimler, demokratik bir rönesans vaat ediyordu. Ancak İslamcı savaşçıların yönetimi ele geçirmesi, askeri darbeler ve bölünmeler bu umutları gerilemeye dönüştürdü. Zaferler kısa ömürlü oldu. Yemen ve Libya gibi ülkeler şiddete ve kaosa sürüklendi.

Analistlere göre Suriye'yi yönetenler, Mısır’da Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinden sonra göreve gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin yaptığı gibi, ülkenin kültürel, dini ve etnik çeşitliliğini göz ardı eden dışlayıcı politikalar izlemeleri halinde başarısız olacaklar.

Mursi yönetimi sırasında uygulanan bölücü anayasa, halkın farklı taleplerini karşılamamış ve orduyu Mursi'yi görevden almaya itmişti. Analistler, Suriye'de de böyle bir politikanın ülke içinde direnişi körükleyeceğini, komşu ülkeleri kızdıracağını ve dış müdahaleye davetiye çıkaracağını öngörüyor.

Dr. Abdulaziz bin Sakr, meselenin devletin kimliği ya da diğer bir deyişle doğası olduğunu, zira içeride ve dışarıda laik bir devlet isteyen taraflar olduğunu ve anayasal bildirgenin devletin İslami dini kimliğini vurguladığını söyledi. Anayasanın dayandığı başlıca temel İslam hukuku olduğu için anayasal bildirinin devletin İslami kimliğini teyit ettiğini belirten Dr. Bin Sakr’a göre İslami çizgideki bir grup tarafından yönetilen laik bir devlet örneği şu an Türkiye’de var ve uygulanabilir.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Başkan Yardımcısı Muasher, Esad'ın düşüşünün Suriye'deki halefleri için bir uyarı niteliği taşıması gerektiğini belirtti. Muasher’a göre Şara’nın, en sonunda iktidarını deviren halk ayaklanmasına yol açan aynı yaklaşımı mı izleyeceğine yoksa farklı bir yol mu izleyeceğine karar vermesi gerekiyor.

Muasher, değerlendirmesinin sonunda şunları söyledi:

Suriye'nin yeni yöneticilerinin yerine geçtikleri eski rejimin acımasız otoriter modelinin, dışlama ve demir yumruğa dayalı her siyasi sistem gibi, nihai olarak sürdürülemez olduğunu ve baskıya başvurmaları halinde Suriye'yi korkunç bir kaderle karşı karşıya bırakacaklarını anlaması gerekiyor.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.