Siyasal İslam Müslüman dünyadan silinirse ne olur?

Siyasal İslamcı gruplar seçimler yoluyla iktidar olmaya çalışmak ile rejimleri devirmek için silahlanmak arasında gidip geliyor

Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)
Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)
TT

Siyasal İslam Müslüman dünyadan silinirse ne olur?

Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)
Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır (AFP)

İbrahim Mustafa

Müslüman dünyası genişledikçe, dini ilkeleri siyasi ve sosyal hayata uygulamaya çalışan gruplardan ve partilerden DEAŞ ve El Kaide gibi şiddet yanlısı silahlı örgütlere kadar geniş bir yelpazede tanımlanan ‘siyasal İslam’ın tanımları ve eğilimleri de değişiyor. Siyasal İslam, birçoğu resmi olarak yasaklanmış olmasına rağmen, Müslüman dünyasının birçok ülkesinde siyasi yaşamın şekillenmesinde önemli bir faktör olurken bu durum, Müslüman dünyasında siyaset hayatını ‘siyasal İslam’ olmadan hayal etmeyi zorlaştırıyor.

Fransız yazar Olivier Roy, ‘Siyasal İslamın İflası’ adlı kitabında siyasal İslam’ı ‘şeriatın belirli bir yorumuna dayalı devlet inşa etmeye odaklanarak, siyasi faaliyetlerini meşrulaştırmak için İslam'ı siyasi bir ideoloji olarak yeniden formüle etmeye çalışan çağdaş İslamcı hareketler’ olarak tanımlıyor. Fransız oryantalist Gilles Kepel ise siyasal İslam'ı, İslami bir devlet ve toplum vizyonu temelinde iktidarı ele geçirmeyi veya etkilemeyi amaçlayan hareketler şeklinde ‘din ve siyaseti birleştiren’ bir hareket olarak tanımlıyor. Kepel’e göre bu hareket, içinde bulunduğu ülkenin sosyal ve ekonomik bağlamlarından etkilenir.

Din ve devlet yönetimi arasındaki ayrım, yaklaşık bir asır önce siyasal İslam kavramının ortaya çıkışından bu yana tartışma konusu olmuştur. Mısır'ın Dini Vakıflar Bakanı olarak görev yapan Şeyh Ali Abdurrazık, 1925 tarihli ‘İslamda İktidarın Temelleri’ adlı kitabında insanları Allah'a davet eden bir din olarak İslam ile devletlerdeki çeşitli idare yöntemlerinin birbirine karıştırılmaması çağrısında bulundu. Birçok yazar bu argümana yanıt verdi. Bu yazarlardan biri olan Muhammed Amara, ‘İslami Siyasi Sistem Üzerine’ adlı kitabında İslam dininin sadece bir ibadet dini değil, siyaseti ve iktidarı da içeren kapsamlı bir sistem olduğunu belirtirek, siyasal İslam'ı İslam dininin iktidar ve toplum sistemi anlayışı olarak görür.

Siyasal İslam fikrinin kökleri, 19. yüzyılın sonlarındaki reform hareketlerine dayanıyor. İslam dinini Batı işgaline direnme ve yönetim sistemlerinde reform yapma ihtiyacıyla ilişkilendiren Cemaleddin el-Afgani ve Muhammed Abduh’un yazılarında olduğu gibi o dönemde bu terim açıkça kullanılmamış olsa da ‘İslam ve iktidar’ veya ‘İslam devleti’ gibi kavramlarla dolaylı olarak anılmıştır. ABD’li siyaset bilimci Leonard Binder'e göre İngiliz tarihçi Bernard Lewis, ‘Modern Türkiye'nin Doğuşu’ adlı kitabında Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün ve 1924'te halifeliğin kaldırılmasının ‘halifelik modelini yeniden kurmak veya yeniden formüle etmek isteyen hareketlerin ortaya çıkmasına yol açtığını ve bunun da siyasal İslam fikirlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladığını’ belirtmiştir.

Mısır'daki Müslüman Kardeşler

ABD’li yazar Richard Mitchell, 1928 yılında Mısır'da Müslüman Kardeşler’in  (İhvan-ı Müslimin) ortaya çıkışını siyasal İslam tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak görüyor. Mitchell, Müslüman Kardeşler'in İslami vaaz ile siyasi eylemi sistematik olarak birleştiren ilk örgütlü hareket olduğunu ve Mısır dışındaki diğer hareketler için de bir model oluşturduğunu savunuyor.

Olivier Roy, siyasal İslam teriminin şekillenmesini 1970'lere, özellikle de İslami bir hükümet sistemini uygulayan bir devletin pratik bir örneği olan 1979 yılındaki İran İslam devriminden sonrasına dayandırıyor. İran’daki İslam devrimi, Mısır, Suriye ve Cezayir'deki İslamcı grupların faaliyetleriyle aynı döneme denk gelmiş ve terimin kullanımını güçlendirmiştir.

Mısır'da Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı, siyasal İslam'ın yörüngesinde bir dönüm noktası olmuştur. Müslüman Kardeşler', özellikle Hasan el-Benna tarafından 1928 yılında kurulmasından bu yana yaklaşık bir asır boyunca Mısır'ın siyasi hayatında etkili bir rol oynadı. Başlangıçta okullarda ve hastanelerde sosyal çalışmalar ve tebliğ çalışmaları yürüten Ihvan-ı Müslimin, 1940'larda önemli bir siyasi güç haline geldi. İhvan üyelerinin, 1948 yılında şiddet eylemlerinde bulunmakla suçlanmasının ardından devlet, Müslüman Kardeşler’i yasaklama kararı aldı.

Mısır’da 1952 yılının temmuz ayında gerçekleşen devrimin ardından monarşinin devrilmesiyle birlikte İhvan'ın rolü yeniden ön plana çıktı. Fakat Hür Subaylar ile uzlaşı dönemi kısa sürdü. 1954 yılında Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'a yönelik suikast girişimini planlamakla suçlanan İhvan, ülkede yeniden yasaklandı ve üyelerinin çoğu hapse atıldı. Seyyid Kutub gibi ideologlar 1966 yılında idam edildi. Richard Mitchell bu dönemin ‘Müslüman Kardeşler’i örgütsel olarak zayıflattığını, ancak ideolojik etkisini güçlendirdiğini’ savunur.

Enver Sedat döneminde İslamcı hareketlerin sol partilerle rekabet edebilmeleri için siyasi faaliyette bulunmalarına izin verilse de resmi bir parti olmasına izin verilmedi. Müslüman Kardeşler, Hüsnü Mübarek döneminde, parlamento ve sendika seçimlerinde bağımsız olarak yarışmaya devam etti, hatta 2005 seçimlerinde Halk Meclisi'ndeki sandalyelerin yüzde 20'sini kazandı.

Ancak bu deneyim sadece bir yıl sürdü. Ekonomik sorunlar ve siyasi anlaşmazlıklar, özellikle de anayasanın ilanı ve anayasaya itirazların ardından, 30 Haziran 2013 tarihinde Müslüman Kardeşler'in devrilmesine yol açan geniş çaplı protesto gösterilerinin başlamasına neden oldu. Aynı yıl hükümet Müslüman Kardeşler'i terörist bir grup olarak sınıflandırdı ve devlet, kuruluşundan beri üçüncü kez grubu feshetme kararı aldı.

fgbhy
Mısır hükümeti Müslüman Kardeşleri terörist grup olarak sınıflandırdı (AFP)

Siyasal İslam konusunda uzman bir yazar olan Ahmed el-Hatib, Mısır'ın ‘siyasal İslam’ fikrinin kurucu ülkelerinden biri ve bu olguyu ilk tanıyan ülke olduğunu belirtti. Şarku’k Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Hatib, İhvan’ın 1928 yılında kuruluşundan bu yana Mısır'ı yöneten tüm rejimlerde önemli bir oyuncu olduğu için ülkenin siyaset sahnesini büyük ölçüde etkilediği değerlendirmesinde bulundu.

Müslüman Kardeşler’in Mısır’da rejimle 2013 yılında girdiği son savaşa rağmen siyasal İslam hareketinin Mısır'da hala var olduğuna inanan Hatib, İhvan’ın şu an bir sessizlik döneminde olduğunu ve bu dönemi yayılmanın izlediğini belirtti. Siyasal İslam'ın her zaman rejimlerle ilişki kurduğunu, ancak kısa süre sonra bu ilişkilerin bozulduğunu ve bir sessizlik dönemine dönüştüğünü ifade eden uzman, Mısır'da İhvan'ın bir örgüt olarak var olmamasına rağmen halen etkili olmanın yanı sıra, sahada mevcut bir olgu ve fikir olarak var olduğunu, ayrıca devletin genel olarak siyasal İslam'ın varlığının en önemli kollarından biri olan Müslüman Kardeşler dosyasını yönetmedeki mevcut başarısına rağmen, İhvan’ın sosyal hizmet alanındaki liderliğine dikkati çekti.

Mısır'da 25 Ocak 2011’deki devrim sırasında ortaya çıkan siyasal İslam'ın bir diğer yüzü de Selefi kanattı. Bu kanat hızla meclise giren partiler kurdu. Bu partilerden biri olan Nur Partisi, 2012 yılında meclisteki sandalyelerin yüzde 22'sini kazandı.

Nur Partisi İhvan'ın aksine, 30 Haziran 2013 devriminde Selefi liderlerin Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'yi deviren hareketi desteklemesi nedeniyle, siyasal İslam'dan kurtulma çağrılarının hedefi olmaktan kurtuldu. Nur Partisi'nin mecliste şu an yedi sandalyesi bulunuyor.

Hatib’e göre siyasal İslam'ın sadece başka bir yüzü olan Selefi partilerin meclisteki varlıkları formaliteden ibaret olmanın yanında halk arasında da gerçek bir temsiliyetleri bulunmuyor. Hatib, devletin siyasal İslam'ı Selefiler ve Müslüman Kardeşler olarak bölmek istediğini ve İhvan'ı ortadan kaldırmak için Selefi davasını sürdürdüğünü, ancak bunların aynı inanç ve fikirlere sahip tek bir akım olduğunu vurguladı.

Siyasal İslam'ın demokrasiye inanmadığını, demokrasiyi kabul etse bile bunun ‘taktiksel’ bir tutum olacağını ve bunu da hedeflerine ulaşmak için merdiven olarak göreceğini belirten Hatib, siyasal İslam düşüncesinin hak ve özgürlüklere karşı olmak üzerine kurulu olduğunu, bu yüzden siyasal İslamcı grupların toplumların ilerlemesinin önünde bir engel teşkil ettiğini kaydetti.

Siyasi İslam'ın Mısır'da demokratik yaşamın önündeki engellerden biri olduğunu düşünen Hatib, bu grupların rejimleri, varlığı çatışmanın bir sonucu olarak toplumu zincire vuran ve insanların ekonomi, özgürlükler ve ilerleme açısından bedelini ödediği Olağanüstü Hal Yasası (OHAL) gibi bazı yasaları uygulamaya zorladığına inanıyor.

Siyasal İslam Ürdün'de monarşiye saygı şemsiyesi altında siyasi hayata girdi

Mısır'da devletin siyasal İslam ile ilişkisini resmeden çatışmanın aksine, Ürdün'ün bu konudaki deneyimi oldukça farklıydı. Ürdün'de monarşiye saygı şemsiyesi altında siyasi hayata giren Müslüman Kardeşler'in 1945 yılında kurulmasından sonra siyasal İslamcı grupların varlığı ‘meşruiyet’ kazandı. Bazı araştırmacılar, örneğin, bunlardan biri olan Muhammed Ebu Rumman, ‘Ürdün'de siyasal İslamcılar: Din, Devlet ve Toplum’ adlı kitabında İhvan'ın Kral 1. Abdullah tarafından milliyetçi ve solcu hareketler karşısında kendisine destek olması amacıyla kurulduğunu bile öne sürüyor.

Müslüman Kardeşler 1980'li yılların sonlarında Ürdün parlamentosundaki en büyük muhalefet partisi haline geldi. İsrail ile 1994 yılında imzalanan barış anlaşmasının ardından hükümetle yaşanan gerginliklere rağmen, İhvan şiddete yönelmedi. Ancak yine de diğer ülkelerde olduğu gibi burada da yasaklandı.

Müslüman Kardeşler, Arap Baharı'nın bir parçası olarak 2011 yılında yolsuzluk karşıtı protestolara katılmış, ancak rejimin devrilmesi çağrısında bulunmamıştı. Bu da Ebu Rumman'ın, İhvan’ın siyasi stratejileri çerçevesinde monarşiye olan sadakatinden yararlanan Ürdün rejiminin siyasal İslam'ı ‘kontrol altına almayı’ başardığı, ‘esnekliğin’ ise İhvan'ın siyasi hayatta meşru bir varlık göstermesini sağladığı, ancak aynı zamanda devletin kısıtlamaları nedeniyle yönetimde büyük bir rol elde edemediği yönündeki değerlendirmesini destekliyor.

İhvan, Gazze Şeridi’ndeki savaşın patlak vermesinden bu yana İslami Hareket Cephesi (Cebhet'ül Emel'ül-İslami/İHC) partisi aracılığıyla İsrail ile bağların koparılmasını talep eden gösteriler düzenleyerek, hükümet üzerindeki kamuoyu ve medya baskısını arttırdı. Fakat gözlemciler, partinin bu toplantıları ‘özel siyasi hedeflere ulaşmak’ için kullandığını ileri sürdü.

dfgthy
Müslüman Kardeşler, Ürdün siyasi hayatına monarşiye saygı şemsiyesi altında giriş yaptı (AFP)

Ürdün Siyaset Bilimi Derneği Başkanı Dr. Halid Şinekat’a göre siyasal İslam Ürdün'e 1940'larda Hasan el-Benna tarafından Mısır'da kurulan Müslüman Kardeşler aracılığıyla geldi. Dr. Şinekat, Ürdün devletinin Müslüman Kardeşleri bir hayır kurumu olarak tanıdığını ve daha sonra anayasa çatısı altında milliyetçiler, vatanseverler, komünistler ve diğerleri gibi, diğer mezhepler gibi siyasi hayata katılmalarına izin verdiğini belirtti.

Independent Arabia'ya yaptığı değerlendirmede, Müslüman Kardeşler'in 1950'li ve 1960'lı yıllarda rejimi devirmeye çalışan solcular ve milliyetçilerin aksine siyasi sistemle ittifakı kendini korumak için bir fırsat olarak gördüğünü söyleyen Dr. Şinekat, Müslüman Kardeşler'in 1957'de partiler yasaklandığında siyaseti bir hayır kurumu olarak yürüttüğünü ve siyasi parti kurmadığını belirtti.

Dr. Şinekat, siyasal İslam hareketinin Ürdün'de, Suriye ve Mısır gibi komşu ülkelerde olduğu gibi dışlanmadığını, çünkü ılımlı ve ‘tanımlanmış bir ölçü içinde’ kaldığını ve eğer dışlanırlarsa, Mısır ve Suriye gibi şiddete yönelme ihtimallerinin daha yüksek olduğunu söyledi. Ürdün'de 1989 yılında demokratik hayatın yeniden başlamasının ardından siyasal İslamcıların meclisteki sandalyelerin dörtte birini elde etmelerine rağmen hiçbir zaman parlamentoda çoğunluğu sağlayamadıklarına ve hükümeti deviremediklerine dikkati çeken Dr. Şinekat, Ürdün'deki tüm partilerin, kendilerini kanıtlayamayan diğer siyasi akımların zayıflığı çerçevesinde siyasi hayattaki dengelerin doğasını çok iyi bildiğinin altını çizdi.

Ürdün’de siyasi hayatının en önemli özelliğinin şiddet karşıtlığı ve monarşiye saygı olduğunu hatırlatan Dr. Şinekat’a göre Ürdün’de siyasi hayat, monarşiye saygı duyulduğu sürece İhvan'la ya da İhvan'sız olarak devam edecek.

İran’da siyasal İslam deneyimi

Arap ülkeleri dışındaki siyasal İslam deneyimleri daha etkili olmuş olabilir. Resmi adı ‘İslam Cumhuriyeti’ olan İran'da din adamı Ruhullah Humeyni 1979 yılında Şah rejimini deviren protestolara önderlik yaptı. Ardından kurulan yeni rejim devrimi ihraç etme fikrini benimserken, Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler gibi diğer ülkelerde bulunan dini geçmişe sahip siyasi örgütleri destekledi.

ABD’li tarihçi ve siyaset bilimci Nikki Keddie, Devrimin Kökleri: Modern İran'ın Yorumlayıcı Tarihi adlı kitabında, siyasal İslamcıların İran'daki deneyimlerinin seçimler yoluyla bir tür demokrasi ve aynı zamanda liderin otoritesi yoluyla otoriter bir eğilim taşıdığını ileri sürüyor.

sdfrgt
Bazı çevreler, siyasal İslamcıların İran'daki deneyiminin seçimler şeklinde bir demokrasi biçimi getirdiğini, ancak aynı zamanda liderin otoritesi yoluyla otoriter bir eğilim olduğunu savunuyor (AFP)

Kahire merkezli İran Politikaları Analizi Forumu Başkanı Muhammed Muhsin Ebu en-Nur, siyasal İslam'ın yokluğunda İran'da siyasi hayatın nasıl şekilleneceği sorusunun son yıllarda İranlı çevrelerde pek çok yazar ve akademisyeni meşgul ettiğine dikkat çekti. Nur, bunun İran devletinin kimliğinin; milliyetçi mi, dini mi yoksa kozmopolit mi olduğunu belirlemekle ilgili olduğunu söyledi.

Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, İran'da siyasal İslam'ın siyasi denklemden çıkması halinde bunun, İslam hukukunun uygulanmasına dayalı teokratik bir devletin yok olması anlamına geleceğini söyleyen Nur, “Bu, İslam hukukunun uygulanmasına dayalı teokratik bir devletin olmayışı ve İran'ın 1979'dan bu yana dayandığı ve ‘direniş ekseni’ olarak adlandırılan destek gibi temellerin silinmesi anlamına gelir. Bu da sadece İran'ın iç politikasını değil, bölgesel ve uluslararası politikaları da etkileyecek radikal bir değişiklik olur” yorumunda bulundu.

Nur, son yıllarda İran'ın geçen zaman nedeniyle devrim mantığından devlet mantığına kaydığını ve bugün İranlıların çoğunun devrimi yaşamadığını, aksine devrimle hiçbir ilgisi olmayan ve devrimin değerleriyle aşılanmamış nesiller olduğuna işaret etti.

Laik bir ülkede siyasal İslam deneyimi

İslam hilafetinin sona erdiği Türkiye'de, bazı araştırmacılar iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) deneyimini siyasal İslam ve Mustafa Kemal Atatürk'ün laik politikalar dayatmasından bu yana dini hareketi iktidara döndürmeye yönelik eski girişimler bağlamında değerlendiriyor. 2006 yılında yayımlanan ‘Arap Ülkelerinde ve Türkiye'de İslamcılar ve Yönetim’ adlı kitap, 1950'lerde Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti'nin zaferinin, ezanın yeniden Arapça okunmasına izin verilmesi ve dini kurumların yeniden açılması gibi dini tezahürlerin geri dönüşünün yolunu açtığına değiniyor.  

dfgthy
Bazı akademisyenler Türkiye'de iktidardaki AK Parti deneyimini siyasal İslam bağlamında değerlendiriyor (AFP)

Ancak Naci Suveyd’in ‘Osmanlıların Dönüşü: Türkiye İslamı’ kitabındaki çalışmasına göre siyasal İslam'ın açık bir şekilde ortaya çıkışı, 1970 yılında Türkiye'de ‘siyasal İslam'ın babası’ olarak kabul edilen Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Nizam Partisi'nin kurulmasıyla başladı. Ancak Erbakan’ın bu tecrübesi, 1980 darbesi gibi laikliği korumak için darbeler gerçekleştiren ordunun büyük meydan okumalarıyla karşı karşıya kaldı.

Cezayirli araştırmacı Riad Bin Arabia'nın ‘Türkiye'de Siyasal İslam ve Devlet Arasındaki İlişkinin Diyalektiği’ başlıklı çalışmasına göre AK Parti, İslami köklerine rağmen 2000’li yılların başlarında muhafazakâr İslami değerleri liberal demokrasiyle birleştiren pragmatik bir söylem benimsedi. Ancak Al Jazeera Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan ‘Türkiye'nin içerideki zorlukları ve dışarıdaki riskleri’ adlı kitaba göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisi, özellikle 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminden sonra, iktidarını sağlamlaştırmak için dini, popülist bir araç olarak kullanmakla eleştiriliyor.

Seçimlerde başarısızlık ve sokakta nüfuz

Bir Amerikan düşünce kuruluşu olan Dış İlişkiler Konseyi (CFR) tarafından 2010 yılında yayınlanan ‘Pakistan'da İslam ve Siyaset’ adlı kitaba göre Pakistan'ın 1956 tarihli anayasası ülkeyi bir ‘İslam cumhuriyeti’ olarak ilan etmiş ve şeriat hukukunun ilk savunucularından biri olan Ebu Ali Mevdudi liderliğindeki Cemaat-i İslami partisinin rolünü vurgulamıştır. Daha sonraki aşamada ise din, özellikle Ziya-ul Hak (1977-1988) döneminde ‘hadd’ kanunlarını dayatan ve şeriat mahkemeleri kuran generallerin iktidarını pekiştirmek için kullanıldı. Pakistan’ın eski Washington Büyükelçisi Hüseyin Hakkani, ‘Cami ve Ordu Arasında Pakistan’ adlı kitabında, Sovyetler Birliği'nin komşu ülke Afganistan'da yayıldığı bir dönemde bu durumu, İslamcı partilerin ve Batı'nın desteğiyle askeri meşruiyeti güçlendirme stratejisi olarak tanımlıyor.

Dini partiler son otuz yılda seçimleri kazanamamış olsalar da muhafazakâr politikaları savunarak sokakta etkili olmaya devam ediyor.

Pakistanlı akademisyen ve araştırmacı Lubna Farah, ülkedeki siyasal İslam hareketinin hükümetin kontrolünü ele geçirememiş olmasına rağmen, kültürel çeşitliliğe daha fazla saygı gösterilmemesi ya da radikalleşmeyi derinleştirme eğilimiyle, Pakistan'ın gelişimini etkilediğini düşünüyor. Görüşlerini sorduğumuz Farah, ülkenin etnik çeşitliliğine saygı duyan bir siyasi model arayışının, siyasal İslam hareketini nasıl ‘kontrol altına alınacağını’ incelemesi gerektiğini söyledi.

Farah, Pakistan'da hâkim olan ‘kafa karışıklığı ve yönelim bozukluğu’ durumu göz önüne alındığında, İmran Han'ın partisi ‘Pakistan Adalet Hareketi’ (Pakistan Tahrik-i İnsaf/PTI) gibi bazı akımların siyasi hedeflerine ulaşmak için dini istismar ettiğini ve bunun sonuçlarının, farkına varmadan din ve siyaseti birbirine karıştırdığını belirterek, bu konuda siyasi reformların uygulanmasının zor göründüğünü ifade etti. Farah’a göre bu durum, Tahrik-i Lebbeyk Pakistan Partisi (Tehreek-e-Labbaik Pakistan/TLP) ve PTI’nin Pakistan Halk (Avami) Hareketi tarafından İslamabad'da gerçekleştirilen en uzun süreli oturma eyleminin de gösterdiği gibi ülkeyi bir ‘dini çılgınlık sarmalına’ sürükledi. Farah, demokratik düşüncede, halkın siyasi liderleri başarısız politikalarından dolayı sorumlu tuttuğunu, ancak Han'ın destekçileri arasında, özellikle siyasal İslam fikirlerinin istismar edildiği bir ortamda, parti liderini eleştiren herkese karşı öncelikli bir muhalefetin yürütüldüğü kaydetti.

Devlet hizmetlerinin yokluğunda radikalleşme

Afrika'daki Müslüman ülkeler açısından bakıldığında, nüfusunun neredeyse yüzde 90'ı Müslüman olmasına rağmen laik bir anayasa kabul eden Mali de dahil olmak üzere, birçok ülkede siyasal İslam ortaya çıktı. Ancak son on yılda, özellikle Mağrip El Kaidesi (El Kaide fi Bilad el-Mağrib el-İslami) gibi grupların ülkenin kuzeyini kontrol altına almasının ardından, radikalleşme belirtileri ortaya çıkmaya başladı. Bu da daha sonra Fransa'nın askeri müdahalede bulunmasına neden oldu.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı tarafından 2019 yılında yayınlanan ‘Sahel Bölgesi’nde Siyasal İslam’ başlıklı bir raporda, yerel halkın şeriat ilkelerinin katı bir yorumunun dayatılmasına direndiği kaydedildi. Fransız yazar Jean-Pierre Filiu bölgedeki radikalleşmenin yükselişini, devletin temel hizmetleri sağlamadaki başarısızlığına bağladı.

Cezayir'deki Larbi Tbessi Üniversitesi'nde profesör olan Ahmed Mizab, Sahel bölgesindeki, özellikle de Mali'deki dini unsurun diğer bazı ülkelerde olduğu gibi entegre bir İslami proje yaratmadığı, ancak sosyal ve dini ilişkilerin yanı sıra dini ve siyasi boşluğu, nüfuzlarını meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanan terörist gruplardan da etkilendiği yorumunda bulundu.

cdfrgt
Siyasal İslam, Mali ve Nijerya başta üzere Afrika'da birçok ülkede kendini gösterdi (AFP)

Yaptığı değerlendirmede Mali'nin de içinde bulunduğu Sahel bölgesinde dini unsurun etkisinin sadece kültürel ya da sosyal bir unsur olmadığını, ulusal kimliğin ve siyasi yönelimlerin şekillenmesinde önemli bir faktör olduğunu söyleyen Mizab, Sahel bölgesi ülkelerinde en yaygın din olan İslam’ın, Sufi zaviyeleri gibi dini kurumlar ya da son yıllarda ortaya çıkan bazı dini yönelimli örgütler aracılığıyla kamusal yaşamda merkezi bir rol oynadığını belirtti.

Cezayirli akademisyen, dini unsurun siyasi hayattaki etkisiyle ilgili olarak, siyasi hayata doğrudan taraf olmadan seçmenlerin tercihlerini etkileyen ve kamusal söylemi şekillendiren dini liderlerin etkisiyle temsil edilen geleneksel bir etkinin varlığına dikkati çekti. Diğer tarafın ise kriz dönemlerinde devlet ve toplum arasında arabuluculuk rolü oynamakla sınırlı kaldığını, iktidarı kontrol etmeye çalışmadığını, dengeli ve ılımlı bir siyasi çizgiye sahip olduğunu ifade eden Mizab, istikrarsızlıktan faydalanan terör örgütleri başta olmak üzere, dini, siyasete sızma amacıyla siyasi bir paravan olarak kullanan bazı akımlar olduğunu vurguladı.

Bölgede 2012 yılından bu yana terör örgütü El Kaide'ye bağlı Ensaruddin ve Nusrat el İslam gibi kontrolleri altındaki bölgelerde belirli bir modeli empoze etmeye çalışan ve geleneksel siyaset hayatına katılmayan, aksine kendi kontrol alanlarında siyasi istikrarı sınırlayan bir paralellik dayatmaya çalışan İslamcı geçmişe sahip terör örgütlerinin nüfuzunun arttığını belirten Cezayirli akademisyen, bu olguyla yüzleşmenin önemine işaret etti.

Sahel bölgesinde siyasal İslam'ın siyaset sahnesinde yer almaması halinde, laik ve kurumsallaşmış devletin güçlendirilmesi ve bölgedeki bazı ülkelerde demokratik sivil yönetimin tesis edilmesi gerektiğine inanan Mizab, bunun için en büyük sorunun etnik çatışmalar, darbeler ve terörizmle mücadele olduğunu söyledi. Bu yüzden siyasal İslam karşısında alternatif akımların yükselişinin desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Mizab, siyasal İslamcı hareketin yok olmasının, Mali ya da Sahel ülkeleri için istikrar anlamına gelmediğini, çünkü devlet ile dini hareketler arasındaki çatışmaların, kabilelerin önde gelen isimleri ve iktidarla çatışmaya dönüşebileceğini ifade etti.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.